|
YILLARIN ARDINDAN
Kalemi ele almayalı uzun zaman olmuştu
sanırım. Ne ben o eski bendim ne zaman olgulara acımıştı.
Bildiğim her şey süratle ve bana aldırmadan değişiyordu
çevremde. Alışık olduğum ne varsa beni yalnız bırakıp başka
bedenlerde yaşamaya gitmişlerdi sanki. Duraksız zamanın
duyguları bekleyen tek durak sakini, tek bekleyeni ben
kalmıştım. Kaybolmuş şehrin türküsü dudaklarımda eskicinin
geçmesini bekliyordum. Oysa eskici bile terk etmişti bu
enkaz yığınını. Kimseden aman, kimseden acıma yoktu
geldiğimiz zamanda. Ben inatla insanlığa dair, güzelliklere
dair sevdalar peşindeydim. Kişisel bir şeydi bu tabii ki.
Yoksa toplumun genelini böyle dipsiz bir kuyuya çekme
amacında değildim. Yasalarımız zaten böyle bir kaosa izin
vermiyordu. Kimin yasalarıydı bunlar bilmiyordum ama uymakla
zorunlu olduğumu hissediyordum. Yasa koyucular bizden daha
iyi düşünen insanlar olmalıydı, onlar koymalı biz
uymalıydık, uymazsak zaten uydurtacak birileri çıkacaktı.
Yetkili mercilerden çektiğimiz kadar kimseden çekmeyecektik
zaten hayatımız boyunca.
Her şeyi bir mevsime bağlamıştık. Denize yazın girmeli,
kışın evimizde oturmalıydık. Soğukta palto, sıcakta tişört
giymeliydik. Tişörtü bile karşılayamamıştık bir başka
sözcükle. Bunun başka bir açıklaması yoktu. Gökyüzünün tek
rengi olan mavi mevsimlere göre değişse de bizim için hep
maviydi. Geceleri bile “gece mavisi” dediğimiz şeye
tapınırdık. Her birimiz tanımlamaların dışına çıkmaktan öyle
korkardık ki, sonunda tanımlamalar bizi yerdi. Boşlukta
kalan tek bir kelime bile hayatımızı kaosa sürükleyecek gibi
dururken, kelimeler resmi geçitinde kendine yer bulan
diğerleri bize bıyık altından gülerdi ve yarattığımızın
esiri oluşumuzu gözümüze sokarcasına simgelerlerdi.
Korkuyorduk, evet,dehşetle korkuyorduk. Ama neydi bu
korkumuzun nedeni? Kalkıp binlerce nesne ve kavramı
sayabilirdik. “Bakın, işte bu sinek korkutuyor beni, sıtma
olursam ne olacak? Kim kurtaracak beni? Ekmeğimim, aşımı ve
umudumu kim sağlayacak?”
Umudun ve sevdanın ardı sıra gidiyorduk. “Genel müdür olup
Mercedes alsam” ya da “şu kız benim olsa” diyorduk. Diğer
insanlar ve onların umutları, sevdaları, yoklukları ve
çoklukları ürkütüyordu bizi. Her an birileri bizi
dolandırabilir ya da ortaya çıkıp sen şu tarihte yatağının
ıslattın ver bakalım hesabını diyebilirdi. İtibarımızı
dolara endekslememiz şarttı artık, yoksa her an değer
kaybedebilir, 70 sentlik bir insan haline gelebilirdik. O
zaman insanlık borsasında ne değerimiz kalırdı? Neye
tutunurduk? Tüm bunları aşmalı ve kaygısızca ve dilencilere
acıyarak ve altımızda arabamız, güzel eşimiz ve
çocuklarımızla sefahate dalarak, rahat rahat ömrümüzü
geçirmeliydik. Biz bunun için eğitilmiştik. Diğerlerine ne
olduğu sonuçta onların problemiydi.
İşin en garibi ise tanımlamaların toplumdan topluma, kişiden
kişiye değişmesiydi. Oysa farklı söylenseler de sonuçta
hepsi aynı kapıya çıkıyordu ve biz bu kapıyı zorlamıyorduk
bile. Sadece onların ardına takılmakta buluyorduk mutluluğu.
Bunun sorumluluğunu da “düzen” adını verdiğimiz bir kavramın
üzerine yıkıyorduk. Yaptığımız her hareket düzenin bir
gerekliliğiydi. İnsanları dolandırırsak eğer, bu bizim
değil, düzenin suçuydu. Bizim içimizde kötülük yoktu
aslında. Düzen bizi kötü ve acımasız davranmaya zorluyordu.
Belki o olmasa hepimiz iyi ve güzel insancıklar olacaktık.
Ne kötü bir şeydi şu “düzen”. Umutlarımız vardı bizim ama
onun yüzünden erişemiyorduk.
Çocuktuk,nelerden
korktuğumuz belliydi. Aç kalmaktan korkardık, karanlıktan
korkardık, dayak yemekten korkardık. Ölüm uzak bir
ihtimaldi, aklımıza bile gelmezdi o. Kelimelerin bizi
korkutması ise ancak bir anlıktı. Öcülerle addaya gider,
bölerle uyur, bostanlara girer ve annemizin inadına lahanayı
yerdik.
Her şeyi mevsimlere bağlamıştık. Bahar, sevdaların da, doğa
gibi, çiçek açtığı mevsimdi. Kuş sesleri bizi coşturur,
çiçekler fallarda yıpratılırdı. Sonraları telefonlarla bir
nebze de olsa kurtardık çiçekleri. Sokak falcıları, sokak
satıcıları, duygu pazarlayıcıları, düşünce tüccarları gördük
sonra. Her şey çılgın bir debiyle değişiyordu. Bu sırada
oldu olanlar. Önce kendimi biz kavramının dışına çekmeye
uğraş verdim. İşin püf noktası buydu belki de. Çünkü ben’e
yaklaştıkça biz’i daha rahat algılamaya başladım. Biz’in bir
ben’ler topluluğu olduğunu anladım önce. Her bir ben bir
araya gelince, biz’leşiyordu. Biz daha sonra insanları
bencillikle suçluyordu. Normalde biz’e uymayanın ben’e de
uymaması gerekiyordu ama iş pratikte o kadar da kolay
değildi. Bazen “ben” benliğini hatırlıyordu çünkü.
Biz hep ikinci ve üçüncü tekil şahısları sorguladık bugüne
dek, hep suçluydu onlar, biz hep masum ve iyi niyetliydik.
Ama bir yerde tıkandık hep, çünkü kendimizi sorgulamadık, ne
olduğumuzu, ne olmadığımızı, ne yaptığımızı hiç sormadık
kendimize. Sonuçta başarı hep uzak kaldı bize. Çünkü biz
başarısızlığımızın ve saldırganlığımızın farkında bile
değildik Biz, biz değildik ve bu döngüde “ben” ben
olamazdım.
Herkesi yargılıyoruz, her şeyden hesap soruyoruz, sadece
kendimizi dışarıda bırakıyoruz bu müthiş sorgulamada. Çünkü
kendi hakkımızda bir yargıya varmanın ne denli zor olduğunun
bilinçsizce de olsa ayırdındayız. Çünkü diğerlerini
yargılamak, onlara, onların dışında kulplar takmak öyle
kolay ki.... Hiçbir yaptırımı yok bunun. Mesela kolayca “şu
kişi şöyle biridir.” diyebiliriz, gülüp alay edebiliriz,
kızabilir, sitem edebilir hatta küfredebiliriz. Çünkü yüce
adalet duygumuz, kendimiz dışında herkesi küçük görmeye,
kıskanmaya ya da haddinden fazla büyütmeye yeterli ve haklı
görür kendini. Bize bulaşmadığı sürece tüm nesne ve özneler
görece olarak iyidir ama her an bizim için potansiyel birer
sanık durumuna düşebilirler. Ve hem savcısı, hem avukatı,hem
jürisi, hem de hakimi olduğumuz kendi mahkememizde
acımasızca ve hiçbir açık kapı bırakmadan yargılara varır
sonra bu görece yargılarımızı, oyunumuz bozulduğu zaman, o
güne uyarlayarak başka bir kapıya çıkartırız. Bunu
denetleyebilecek bir yasa çıkartılmamıştır henüz. Çünkü her
insan kendine göre bir senaryo yazar yaşantısı üzerine,
çünkü her insanın zamanla değişen kendi yasaları vardır. Bu
yasalarda dokunulmazlık seviyesine erişen tek özneyse doğal
olarak “ben” dir.
Sonra insan – ki her insan yapamaz bunu – bir gün “ben” i
yargılamaya başlar. İşte o an geçmiş yargılarının,
saplantılarının, komikliklerinin ayırdına varır. Kendiyle
alay etmesini, kendini kendisi gibi ortaya sürebilmesini ve
nihayetinde kendisi dışındakileri yargılamaktan çok
önemsemesini ve sevmesini öğrenir.
Aynayı kendime çevirmeliyim artık, tam alacalandığı
noktasına yüzümün. Yitip giden üretkenliğimin gidişine
hüzünlü gözlerle bakma budalalığından kurtarmalıyım kendimi.
Yoksa bir başıma kalma sıkıntısı gibi bir derdim olmayacak.
Sorguları ve cevapları iteceğim bir kenara. Yazdıklarımın
ifade ettiği gerçekler yiyecek beni. Bu ben değilim ! Böyle
durağan, böyle sessiz kalamam artık. bastırılmış bir korkuya
itilmiş bir benliğe yani “onluğa” mahkum edemem kendimi.
Nedir bu? Neyi değiştiriyorum? Çırpınan bir karaltı olmak
var işin sonunda ya da cesurca göğüslemek yaşamı. Ben
ikisinde de rol almıyorum sadece yaşıyorum. Hayır! Bu böyle
olmayacak. Zamanı ve kendimi sorgulama anı artık. Bunu ya
şimdi yapacağım ya da sonsuza kadar susacak yüreğim.
“Hayat bizi bekliyor, gitmemek olmaz” demişti şair haklıydı
da kendince. Bir yaşam gerçeği vardı ortada, zorlanan
kapılar vardı. Ikınarak doğurmak gerekiyordu mutluluğu,
mutsuzluğu. Hiçbir şey kendiliğinden değildi, sebepleri
vardı, emek istiyordu. Var olan yaşamak gerçeğinden marjinal
fayda sağlamak önemliydi artık ve doyumsuzluk da doyumun bir
boyutu olduğundan insanlar bu faydanın sonsuzluğuna
inandırıyorlardı kendilerini. Artık demode olmuş,
harekeretten, ihtirastan ve döngülerden uzak duygular
peşinde koşmuyordu kimse benim gibi. İnsanlar artık daha bir
bilincindeydi yaşamın. Bir şarkı sözünde belirtildiği gibi
artık birbirlerini Tanrıya şikayet edebilmekteydiler.
Hiyerarşik düzeni bozmuş olmanın rahatlığıyla, abone olup,
ailevi kurguları bozabilmektedirler. İsyan duygularının bu
gelişmişliği karşısında benim iniltilerim yalnızca fısıltı
boyutunda ele alınabilir artık. Artık yarı tanrı pop
şarkıcılarının “ben sizin babanızım” bile diyebildiği aktif
ve saldırgan bir sürece girilmiştir. Herkesin gözü daha bir
açıktır, televizyonda banka satılmaktadır, insanlar bunu
seyretmektedir. Her şey şeffaftır. Çetelerimiz bile var
artık. İtalyan mafyasına ya da Amerikan CIA filmlerine
özenmek zorunda değiliz. Çağa ayak uyduramama sorunu
benimkisi. Bir de bugünlerde kafayı konuşmamaya takmışım.
Kimim ben? Ne olduğumu sanıyorum? Neymiş efendim konuşmak
hiçbir şeyi halletmiyormuş. Bir sor bakalım halledilecek bir
şey kalmış mı? İnsanlar her şeyi halletmiş, ben yine geç
kalmışım. Bu yüzden yapay sorunlar üretiyorum. Geçenlerde
paradigmalardan bahsetmişlerdi. Galiba bir ben kalmışım
paradigmalar sahip oysa herkes enigmalara (ne demekse bu)
karışmış. Evet, kim inkar edebilirdi yaşadığımızı. Bir başka
şair “şu ana kadar ölmemiş olmam bir anlamda yaşadığımın bir
göstergesidir, bir anlamda da hiç de öyle değil” demişti.
Öyle çok şey söylenmişti ki yaşamak üzerine. Ve her şey
üzerine öyle çok şey söylenmişti ki her ağzımı açışımda
sadece taklit ettiğimi sanmaya başlamıştım. En saçması bile
söylenmişti.
Zırvalama hakkım bile alınmıştı elimden. Bu küresel komedide
kendime “ikame edecek yer bulamayan” ben, gerçek sözler ve
gerçek yaşamlar üzerine ne bilebilirdim ki? Yazılacak bir
şey kalmış mıydı acaba? Yoksa artık her şey tekrardan mı
ibaretti? Ara sıra kalemin ucuna geliveren satırlar, bir
gerçeği ifade etmekten çok, eğreti bir hayali doğrulamaya
çalışıyordu. Kimse ilgilenmiyordu artık bunlarla belki de.
Herkes kendi doğrusunu bulmuş diğer doğruları yalanlamak
için sırada bekliyordu. Hayati bir önemi vardı bunun.
Yaşamak adına yapılacak fazla bir şey kalmamıştı zaten.
Sanki uluslararası bir senaryonun son dakikalarına
gelinmişti. Biraz sonra bu
film bitecek ve herkes kendi yorgun yaşamına, filmin
kahramanlarını taklit etmek için, geri dönecekti. Karanlık
sinemadaki karakterler bir bir gün ışığına çıkacaktı
“Beyaz perdedeki gibi şaşıracak, oradaki gibi
gülümseyeceklerdi. Bütün ipuçları aynı oradaki gibi açık ve
net bir gerçeği işaret edeceklerdi.” Karanlıkta hiçbir şey
kalmayacaktı. Çünkü insanlar rollerini çok iyi biliyorlardı
artık. En basit figüranlar bile büyük bir ciddiyetle
eğileceklerdi rollerinin üzerine. İlahi adalet yerini
bulacaktı. Peki, peki ama benim rolüm neydi bu hengame
içinde? Ben neyi temsil ediyordum? Hangi kahramandı bana
damgasını vuran? Ben açıkta mı kalmıştım yani? Çokoprens
almaya mı yollamışlardı beni? Eğer rol dağıtımından haberim
yoksa, yaşanan aksaklıklardan nasıl sorumlu tutuyorlardı
beni? Biri cevaplamalıydı bu soruyu. Etrafımızı saran bu
yalan perdesini yırtıp atmak hiç de kolay değil biliyorum.
Bu bana acı verse de yırtmak için yeterince çaba
harcamıyorum. Tüm cevapları bir başkasından bekliyorum. Oysa
bu yaşam benim.
Ufak oyunların ufak insanlarıyız aslında hepimiz. Eğreti
sevinçlerimiz, saçma dertlerimiz var. Kolay yargılara
varıyoruz. Kolay siliniyoruz. Derinlemesine irdelediğimiz
hiçbir şey yok. Her şey yüzeysel, her şey yapmacık. sevdayı,
aşkı bile küçük karaktersizliklere indirebiliyoruz Devinen
bir yıkkınlıkla ilerliyorum. Bu gidişe dur demek istemiyorum
belki de. Yıkkın, yılgın ve bıkkın görünmek ya da
diğerlerinin beni öyle sanmasını sağlamak garip bir mutluluk
veriyor bana. Oynayabildiğimi hissediyorum. Demek ki
kandırabiliyorum onları,beni kendileri gibi birisi
sanıyorlar, oysa ben bile bilmiyorum nasıl birisi olduğumu.
Zayıf olduğumu hissediyorum yarım bırakma konusunda da
oldukça başarılıyım.
Aslında hep İngiliz gibi başlıyorum ama gerisi gelmiyor.
Kesin kurallarım yok ama diğerleri böyle bir şeyin olduğunu
sanıyorlar. Uzun söylevler vererek onaylıyorum ben de
onları. Şöyle yaparım, böyle ederim diyorum. Gözümün içine
baka baka inanmadıklarını haykırıyorlar. Cümleleri ise beni
onaylıyor. Belki de bu yakıyor içimi. Birisi karşıma çıkıp
“bir halt edeceğin yok senin” diye haykırsa hemen kendime
geleceğimi sanıyorum. Tüm bildiklerimi ve okuduklarımı
unutup o kişinin doğrularıyla yaşayacakmışım gibi geliyor.
Oysa bu hakkımdan mahrum ediyorlar beni. Belki de kendi
doğrularımın yalanlanması düşüncesi bunlardan alıkoyuyor.
Peki ne yapmak lazım o zaman? En büyük ilaç olan unutmaya mı
sarılmak lazım? Zaten toplumsal unutkanlıkta başı çekmiyor
muyduk? Ben de bu toplumun bir üyesi olarak bireysel
unutkanlık hakkımı kullanmalıydım.
Neleri unutmadık ki. Herkes bir şeyleri unuttu. Bense
unutulmaması gereken şeyleri unuturken ( ya da unutuyormuş
gibi yaparken), unutulması gereken birçok şeyi unutamadım.
Aklımda kalan şeyler hep görece önemsiz şeylerdi. Borçlarımı
unuttum, alacaklarımı unuttum. Bu yüzden hep eziklik duydum.
Uzun zaman evvel biten, yiten, giden (ne derseniz deyin)
şeyleri bir türlü unutamadım. Sözcükleri, en çok da
insanların söyledikten sonra bir köşeye attıkları
kullanılmışlıkları bir türlü unutamadım. Hani bana şöyle
demiştiniz diye hatırlattım ama kimse hatırlamadı. Ama benim
söylediklerimi ve yaptıklarımı pek unutmadılar. Beni
unuttular bu arada, benim de “birisi” olduğumun farkına
varmadılar belki de. Oysa be en çok hatırlanmak istiyordum.
Benim ben olduğumun tüm ay sınıfı yargı organlarınca kabul
edilmesini istiyordum. Oysa ben de unuttum bazılarını.
Adlarını unuttum, yüzlerini unuttum. Zaman geçti diye
avuttum kendimi oysa zaman insanlardan daha önemli ve kalıcı
değildi. Beni bu yana sürükleyen bir şeyler olmalıydı. Daha
bu yanın tarifini oturtamıştım. İyi ya da kötü diyemiyordum.
Yorgunluk ve heyecan birbirini takip ediyordu ama bunu
yaparken belli bir kurala uymuyorlardı. Herhangi bir
devamlılığı yoktu. Kesintiler belirsiz sürelerdeydi.
İnsanlar etrafımda bir şeylerden bahsediyordu. Sesleri sanki
benim olmadığım bir yerden playback olarak veriliyordu.
Kimse söylediklerinin anlamını vermiyordu bana. Daha çok
biçimsizlik hakimdi olanlara.
Kelimenin bittiği yerde devinen bir yalnızlık başlıyor
sanki. Ama sarhoş bir hava veriyor insana. Gözler, sanki
daha bir şehla bakıyor tüm olan bitene. Yine de bir yanımız
tüm açlığıyla saldırıyor insanlara. Ve ben dinilmek,
iniltisiz bir yaşam sürmek isterken sanki daha bir fazla
batıyorum olaylara. Yılgın bir yanım var, kendimden yana.
İçe döndüğüm her dönem dışarıya açılma isteğim artıyor.
Sözcükler arıyorum iletişim için. Kendi sözcüklerimle
yakalanıyorum. Gözlerim sönükleşsin istiyorum, kimse bir şey
okuyamasın. Anlamsız bir edilgenlik, anlamsız bir devinimin
kucağında öylece salınayım istiyorum. Dost arıyorum ama
konuşmadan anlaşabileceğim. Her biri benden beş beter
insanlar olmalı, onlar konuşmaya başladı mı ben susmalıyım.
Yitip giden sadece zaman olmamalı. Geriye benden yana bir
şeyler kalmalı artık. Amacım ölümsüzlük değil bir kalıt
bırakmak bu dünyaya sadece.
Yılların ardından değişen sadece yüzler değil. Konu olan
yitirdiğimiz nesneler değil, kendimizi yitiriyoruz. Bu ne
idüğü belirsiz yalınlıkta ben kendi fotoğraflarıma bakarak
bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Yıllar öncesinin o afacan
çocuğu değilim değilim artık mesela, şimdi güldüğüm zaman
bir neden istiyorlar, suratımı asıyorum bir açılama
bekliyorlar. Yıllar öncesinin sevimli öğrencisi de değilim.
O zaman evimi özlediğim de ağlayabiliyordum, şimdi ağlayınca
çocuk musun diyorlar. Ama ben de uydum onlara, uzun zamandır
bir damla yaş akmadı gözümden, çok istedim ama olmadı.
Biliyorum, değişen sadece yüzler değil, benim değişen ve
yüzümün yaptığı sadece buna uyum sağlamak. “Bat dünya bat”
Ama ben nereden bileceğim. Yazmayalı çok oldu, yazar
eskilerini ne yapıyorlarsa onlardan olmak istiyorum artık.
Mümkünse tekrar yazmak istiyorum, yaşadım diyebilmek için
ama bunca şey izin verecek mi acaba? Yazmak yaşamaktır,
değişmek, böylece değişmek, ölüm.
Dündar Bayram |
|