Türkçe Hakkında İlginç
Notlar
-Türkiye'den yayınlanan Radyo Televizyon yayınları etkisiyle Azerbaycanlı
gençler artık Farsça "evet" anlamına gelen "beli" yerine "evet" demeye
başlamışlar. Vaktiyle biz "vazife" diyorduk, onlar da "vazife" diyorlardı.
"Görev" kelimesi kullanım alanına girmemiş olsa bile en azından duydukları zaman
yadırgamıyorlar. Türkiye'deki alelade insan da Azerbaycanlı bir konuşucuyu on
yıl öncesine göre daha rahat anlayabiliyor. Hatta Türkmenistanlı, Özbekistanlı
konukları da daha rahat anlayabiliyor.
-Birleşmiş Milletler ve dünya İstatistik kuruluşlarının verdiği verilere göre
dünyada yaygın kullanılan dilleri kullanış alanı ve amacına göre üç kategoride
sınıflayabiliriz: 1) Dünyada en çok nüfus tarafından ana dil olarak kullanılan
diller, 2) dünyada en geniş coğrafi alanda kullanılan diller, 3) Dünyada
bilimsel ve teknoloji alanda ticaret, haberleşme ve bilgi alışverişinde yaygın
kullanılan diller. Birinci gruptaki diller açısından sıralama Çince, Hinduca,
İngilizce, İspanyolca, Rusça, Arapça ve diğerleri; ikinci kategoriye göre
sıralama İngilizce, Çince, İspanyolca, Arapça, Türkçe, Hinduca; üçüncü
kategoriye göre ise sıralamada başlıca Batı Avrupa Dilleri İngilizce, Almanca,
Fransızca, İspanyolca ve Rusça yer almaktadır. Pasifik devletlerinden
Japonya'nın hızla gelişen Çin'in dili de yakın bir geecekte bu kategoride yer
alacaktır.
-Yabancı dil öğretimi için eğitim-öğretim dilinin mutlaka yabancı dilde
olmasının gerekmediğini çarpıcı bir örnekle sunmak istiyorum. Skale dergisi 1993
yılı 1. sayısında yayınlanan "Sayılarla Avrupa Topluluğu" yazısında verilen
bilgiye göre Avrupa topluluğunda 20-24 yaş arası gençlerin % 83'ü en az bir
yabancı dile hakim, bu daha yaşlılarda % 50 civarında. Belçika, Hollanda,
İsviçre gibi ülkelerde oran çok daha yüksek. Buna karşın Avrupa'da bütün orta
öğrenim ve üniversite öğretimi kendi ana dillerinde yapılıyor. Diğer bir örnek,
nüfusu sadece 10 milyon olan Macaristan'da bütün okullar Macarca, tek bir
üniversite 1991 sonrası İngilizce açıldı, ama öğrencileri yabancı. Macarca ülke
dışında hiçbir ülkede kullanılmadığı halde her konuda bizden çok daha fazla
Macarca kitap basıyorlar ve her Macar da bir yabancı dil biliyor. SCI ce taranan
dergilerde yayınlanan makalelerin ülkelere göre sıralamasında ilk 20 sırada yer
alan ülkelerden yalnız Hindistan yabancı dilde öğretim yapıyor. Yani her ülke
kendi dilinde öğretim yaparak bilim üretebiliyor, diller bilim üretimine engel
değil.
-Sırf İstanbul'da İngilizce, Fransızca, Almanca İtalyanca eğitim yapan orta
dereceli okulların sayısı 150'nin üzerende. Bütün ülkede ise özel okulların
sayısı 1995 yılı itibariyle 871'dir. Eğer önlem alınmaz ve sınırlamaya
gidilmezse üniversitelerimiz de bu yola girer. Eğitim çağında 15 milyon nüfusun
tamamını böyle özel okullara göndermemiz mümkün olmadığından (14.300.000. toplam
öğrencinin sadece 200.000'i özel okullara gidebilmektedir.) talep de devamlı
kamçılandığından maalesef en seçme başarılı öğrenciler "Robert Kolej,
Galatasaray Lisesi" başta olmak üzere yabancı dilde eğitim yapan okullara
gönderiliyor ya da bu okulları tercihe zorlanıyor. Yabancı dilde öğretim yapan
üniversiteler için de aynı durum sözkonusu. Böyle olunca bütün bu üstün
yetenekli çalışkan, seçme öğrencileri alan okullar hem yabancı dilde hem de
diğer sosyal ve fen derslerinde daha başarılı oluyorlar. Bu sonuç da biraz önce
değindiğimiz genel kanaati oluşturuyor. Yani malzeme kaliteli olduğu için ürün
de kaliteli oluyor. Önemli olan bir öğretim kurumunun öğrenci alırken hangi
yüzde diliminden öğrenci aldığına bakılarak bu öğrencileri hangi yüzde
diliminden mezun ettikleridir. Mezunlar ilk yüzde diliminden daha başarılı
yüzdeye yerleştirilebiliyorsa o kurum başarılıdır.
-Tarihçi Jean-Paul Roux, ''Türklerin Tarihi'' adlı yapıtında [ 1] ''Türklerle
ilgili olarak kabul edilebilecek biricik tanım dilbilgisel olandır. … Türklerin
dili çok büyük bir çekim gücüne sahip olduğundan ilişkide bulundukları birçok
insan topluluğu tarafından benimsenmiştir.'' diyor. Ünlü dilbilimciler,
Türkçenin yetkinliğini ve kurallı oluş bakımından öteki dillerden üstünlüğünü
övmüşlerdir:
-Max Müller, Türkçe hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyor: ''Türkçenin bir
dilbilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olanlar için bir
zevktir.Türlü dilbilgisi kurallarının belirlenmesindeki ustalık, eylem
çekimlerindeki düzenlilik, bütün dil yapısındaki saydamlık, kolayca
anlaşılabilme niteliği, insan zekasının dil aracılığı ile beliren üstün gücünü
kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır…. Türk dilinde her şey saydamdır,
apaçıktır.
-Jean Deny, ''Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun danışma ve tartışmaları
sonucunda oluştuğu kanısını uyandırıyor. Fakat böyle bir kurul, Türkistan
bozkırında kendi başına kalmış olarak ve kendi yasaları ya da kendi içgüdüleri
itişiyle, insan beyninin yarattığı bu sonucu sağlayamazdı !'' demektedir
-XIII. yüzyılda Cengiz Hanın Moğol İmparatorluğu, yaklaşık olarak, tüm Türk
Dünyasını egemenliği altında toplamıştır. Moğol İmparatorluğunun, devlet dili
olarak Uygur Türkçesini ve Uygur yazısını kullanmıştır.
-Osmanlı'da, Zaloğlu Rüstem bizim ulusal kahramanımız gibi tanıtılmış, buna
karşılık Türk kahramanı Alp Er Tunga(Tonga) unutulmuştur. Zaloğlu Rüstem'in Alp
Er Tunga'yı hile ile yakalatmasının anısı olarak dilimizde ''Tongaya düşmek''
deyimi kalmıştır.
-Bütün bu olumsuz oluşumlara karşın, Türk dilinin büyüleyici etkisi kendini
göstererek, Türkçe, Anadoluda hızla yaygınlaşan halk dili olur. Moğol
işbirlikçisi Anadolu Selçuklusu sultanlarının egemenliğine başkaldıran Türkmen
beyi Karamanoğlu Mehmet Bey'in Konyayı ele geçirip Siyavuş'u Selçuklu sultanı
yapması, Türk dili için mutlu bir olay olur: Karamanoğlu Mehmet Bey, 19 Mayıs
1277'de ünlü fermanını yayınlar: ''Bugünden sonra divanda, dergahta, mecliste ve
meydanda Türkçeden gayrı dil konuşulmayacaktır! ''. Türkçenin bu bağımsızlık
bildirgesiyle, Moğolların ilerlemesini durdurmuş olan '' külahlı, ayağı çarıklı
ve kara kilimli Türkmenler'', Farsçayı benimsetmeye çalışan ''Rumi'' adı
takınmış Selçuklulara karşı bir dil yengisi kazanmışlardır
-Yunus Mevlana'nın Mesnevisini okuduğunda çok uzun ve belki biraz da Farsça
yazılmış olmasını beğenmeyerek, bu Mesnevinin yerine ''Ete kemiğe büründüm /
Yunus deyi göründüm.'' beytini önermesi, Türkçeyi sevenler için etkileyicidir.
Yunus'un şiirleri yüzyılardan beri Türklerin belleğinde yaşamaktadır. Günümüzde
Birleşmiş Milletler yapısının girişinde duvara yazılan ''Gelin kardeş olalım /
İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz'' dörtlüsü ile
Yunus Emre güzel Türkçe ve insancıllık dersi vermektedir.
-Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu, Kaygusuz Abdal ve daha nice Türk halk ozanları
koşmalar, koçaklamalar söyleyerek Türk dilinin gelişmesine katkıda
bulunmuşlardır. Osmanlı şairlerinden daha özgün, daha kalıcı olmuşlardır.
Örneğin en ünlü Osmanlı şairleri, Karacaoğlan'ın ''Çukurova bayramlığın giyerken
/ Çıplaklığın üzerinden soyarken / Şubat ayı kış yelini kovarken / Cennet demek
sana yakışır dağlar'' dörtlüsü ile başlayıp ''Karacaoğlan size bakar sevinir /
Sevinirken kalbi yanar göğünür / Kımıldanır hep dertleri devinir / Yas ile
sevinci yıkışır dağlar'' dörtlüsü ile biten koşmasındaki özgün doğa
betimlemesinin düzeyine ulaşamamışlardır[ 19] . Bu koşmadaki anlatım akıcılığı
ve sözcük zenginliği, Türkçenin gücünü ortaya koymaktadır.
-II: Abdülhamit'in tahta geçmesi sonrasında Anayasanın (Kanun-u Esasi)
hazırlanmasında dil sorunu ortaya çıktı: Geniş Osmanlı topraklarından Meclise
gelecek temsilciler hangi dil ile konuşacaktı? Batı, yüzyıllar önce tek bir
ulusal dili egemen kılıp geliştirerek böyle bir sorunla karşılaşmamıştı. Uzun
tartışmalardan sonra -azınlıkların tepkileri de yatıştırılarak- Anayasanın 18.
Maddesine Osmanlı Devletinin resmi dilinin Türkçe olduğuna ve devlet
hizmetlerine gireceklerin bu dili bilmesinin gerektiğine ilişkin hüküm konuldu.
II.Abdülhamit'in Meclisi kapattıktan sonra uyguladığı ağır sansür, dili
kapsamadığından, aydınların Türkçeyi geliştirme çabaları kesintiye uğramamıştır.
II: Abdülhamit, sadrazamlığa atadığı Türkçe bilmeyen Çerkez Hayrettin Paşanın
telkini ile devletin resmi dilinin Arapça olmasını istemiş ise de, Sait Paşa'nın
''Devlet dili Arapça olursa Türklük ortadan kalkar'' diyerek karşı çıkması
üzerine, bu isteğinden vazgeçmiştir.
-Osmanlı döneminde, tıp, mühendislik ve askerlik terimlerinin Batı dillerinden
Osmanlıcaya çevrilmesi görüşü egemendi. Ancak terim türetmede Türkçe
sözcüklerden değil de Arapça ve Farsça sözcüklerden yararlanılmakta idi. Bu
"takıntıyla" kimi zaman gülünçlüklere düşülürdü.Örneğin Osmanlının İtalyadan
satın aldığı topların üzerinde ''Balliemez'' damgası bulunduğu için, bu toplar
Türkler arasında ''Balyemez Topu'' diye adlandırılmıştı. Ancak Osmanlının bilgiç
okumuşları, bu toplara Türkçe bir ad konulduğunu sanarak, Türkçe sözcükleri
aşağılık sayıp Türkçeyi bilimsel ürünleri adlandırmaya yakıştıramadıklarından,
Türkçe ''Balyemez'' sözcüğünü, yarısı Arapça yarısı Farsçaya çevirerek ''Asalnemihored''
yapmıştı. ''Asal'', Arapça "bal", ''Nemi-hored'' ise Farsça "yemez" anlamına
geliyordu
-Abece sorununu, Atatürk ''Bizim ahenkli zengin dilimiz Yeni Türk Harfleriyle
kendini gösterecektir.'' diyerek, 3 Kasım 1928 tarihinde Mecliste kabulünü
sağladığı yasayla, Latin harflerine dayanan Türk abecesini dilimize
kazandırmıştır
-Hint-Avrupa ve Sami dillerine göre Türkçenin sözcük ve bu arada bilim terimleri
türetmede önemli bir üstünlüğü vardır. Prof. Doğan Aksan'ın ''Türkçenin Gücü''
yapıtında[ 29] açıklandığı üzere, Türkçemiz bu özelliği ile benzersiz üstünlüğe
sahiptir. Bu yapıtta ''sür-'' kökünden, yalnızca Türkiye Türkçesinde 100 kadar
türetilmiş sözcük örneği verilmiştir.
-1936 yılında Kahire'de toplanan Arap dil kurultayı, Türkçe kökenli 3600 kadar
sözcüğü Arapça sözlükten çıkarmıştır. Çıkarılan bu sözcükler arasında ''sarık''
örneği Türkçe din sözcükleri de vardır.
-12 Eylül Darbesi sonrası, dilde geriye dönüş zorlamalarına girilmiş, kimi öz
Türkçe sözcüklerin kullanılması Yönetim Buyruğuyla yasaklanmıştır. Bu sözcükler
arasında ''devrim'' ve dönemin devlet başkanı Kenan Evren'in soyadı olan
''evren'' sözcüğü bile bulunmakta idi
-Mustâbey adı da tek başına bir armudun adıdır. Ancak burada ne armud ne de
Mustâbey, bir hakaret mânâsında değildir. Çünkü bu Mustâ Bey, rivayete göre
herhangi bir şahıs değil, büyük hürmet gören bir insandır: "Bizim öz mûsıkîmizin
pîri" bilinen Büyük Itrî, o engin mûsıkîsinden başka, İstanbul surları dışında
bir çiçek ve meyva bahçesi sâhibiydi. Itrî'nin asıl adı Mustafa olduğu için,
merakla işleyerek elde ettiği bir çeşit armuda halk Mustâbey armudu demiş fakat
bunu söylerken Itrî'ye olan derin sevgi ve hürmetinden bie zerre eksilmemişti.
www.edebiyatogretmeni.net
ayhan
14.07.2003