|
En Güzel
Paylaşımlar İçin Mail Grubumuza Üye Olun
TÜRK
DESTANLARI


Prof. Dr.
Umay Günay
Bütün
dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk
örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde
"destan" terimi birden fazla nazım şekli ve türü için
kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım
şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum
hikâyeler,
Anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya
mâni
dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi,
acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan
kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini,
hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle
ilgili sebeb açıklayan ve
Batı Edebiyatında "epope"
terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği
içinde "destan" adı ile anılmaktadır. Bütün dünya
edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli
konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin
hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya
tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve
ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir.
Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak
değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve
yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği
için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul
edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru
biçimde nakletmezler. Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar
milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti
,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski
hatıralarla birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi
anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak
dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve
yanlışları da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu,
kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma
, acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma, yardımcı olma
Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve
kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve
erkeğin yaradılışı, Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk
devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve
yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı
efsaneyi de içinde barındırır. ilk örneklerinin manzum
olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri
arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze
gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları
çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme
metinler halinde bulunmaktadır.
Türk
tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle
başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk
anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman terkedilmemiştir. Türk
halkları ilk anayurt olan Orta Asya'dan itibaren dünya
coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk
cumhuriyetinde, pek çok özerk toplulukda ve çeşitli
devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk
kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel
olarak çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle
zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen
ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble
Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun
getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak
çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür
dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya
muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle
sınıflandırılmaktadırlar:
İlk Türk
Destanları
1.Altay - Yakut
Yaradılış Destanı
2.Sakalar Dönemi
a.Alp Er Tunga Destanı
b.şu Destanı
3.Hun Dönemi
Oğuz Kağan Destanı
4.Köktürk Dönemi
a.Bozkurt Destanı
b.Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi
a. Türeyiş Destanı
b. Göç Destanı
İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :
1.Karahanlı Dönemi
Satuk Buğra Han Destanı
2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi
Manas Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir
3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi
Cengiz-name
4.Tatar-Kırım
Timur ve Edige Destanları
5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri
a. Seyid Battal Gazi Destanı
b. Danişmend Gazi Destanı
c.Köroğlu Destanı
Türk
Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:
Altaylardan Verbitskiy'in derlediği yaradılış destanı özetle
şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız
sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada
durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen'e
denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile
oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi
diye düşünerek şöyle dedi :
Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım
Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım
Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımş
Su içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen'e şöyle dedi :
Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren :
De ki hep," yaptım oldu " başka bir şey söyleme.
Hele yaratır iken,"yaptım olmadı" deme.
Ak Ana
bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen'in kulağından bu
buyruk hiç gitmedi . insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı :
" Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip
de, yok olup da gitmeyiniz." Tanrı Ülgen yere bakarak : "
Yaratılsın yer!" Göğe bakarak "Yaratılsın Gök!" Bu buyruklar
verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç
balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş.
Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş.Tanrı
Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın
diye Mandı şire'ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı
Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen
etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip
oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci günde ise
Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye
baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer
cehennem ile bir de yer yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı
Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça
kil gördü" insanoğlu bu olsun, insana olsun baba." dedi ve
toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk
insana "Erlik" adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak
Erlik'in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen
gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.
Tanrı
Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan
yarattı. Erlik'in yarattığı dünyaya zarar vereceğini
düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman
yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can,
burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen
insanları idare etmek üzere May-Tere'yi yarattı ve onu
insanoğlunun başına han yaptı. Yakut'lardan (Saka) derlenen
yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın
varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl'da derlenen bu
efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini
taşıdıkları düşünülmektedir.
Alp Er
Tunga
Sakalar
dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan
tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış
kahraman ve çok sevilen bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga
Orta Asya'daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti
altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye ve
Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er
Tunga'nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele
ettiği iranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev 'in davetinde
hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med
hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun
asırlar hem Türkler hem iranlılar arasında yaşatılmıştır.
Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot'ta Madyes,
iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır.
Orhun
Yazıtlarında "Dokuz Oğuzlar" arasında "Er Tunga" adına
yapılan "yuğ" merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin
batısında bulunan "Bezegelik" mabedinin duvarında da Alp Er
Tunga'nın kanlı resmi bulunmaktadır. "Divan ü Lügat-it Türk"
ün yazarı Kaşgarlı Mahmud'a ve " Kutadgu Bilig" yazarı Yusuf
Has Hacip'e göre "Alp Er Tunga" iran destanı "şehname" deki
büyük ve efsanevî Turan hükümdarı "Efrasiyab"dır. Divan ü
Lûgat-it Türk'de Turan hükümdarlığının merkezi olarak "Kaşgar"
şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan
Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin "Efrasyap"
sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade
etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin
hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu yazmaktadır.
şecere-i Terakime'ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini
Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliğıinin dağılmasından sonra iletişim
kurmak imkânı bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği
Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini
söylemişlerdir. Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka
Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini
sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak
doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir.Tarihçi
Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının "Efrasyab"
soyundan olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden
hareketle "Tunga Alp" le ilgili efsanelerin Kök Türklerden
önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler arasında
meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve
Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini
göstermektedir.Alp Er Tunga destanının metni bu güne
ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz
kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında
bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir:
Alp Er Tunga Öldü mü
Dünya sahipsiz kaldı mı
Korkak öcünü aldı mı
şimdi yürek yırtılır
Felek yarar gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beğlerbeyini kaptı
Kaçsa nasıl kurtulur
Erler kurt gibi uludular
Hıçkırıp yaka yırttılar
Acı seslerle bağırdılar
Ağlamaktan gözleri kapandı
Beğler atlarını yordular
Kaygı onları durdurdu
Benizleri yüzleri sarardı
Safran sürülmüş gibi oldular
Kutadgu
Bilig'de "Alp Er Tunga" hakkında şu bilgi verilmektedir: "
Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en
iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur
ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok
faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam
idi ; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur.
iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar
hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu
idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır.
iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim
tanırdı." Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili
en geniş bilgi iran destanı şehname'de tesbit edilmiştir.
şehname'nin başlıca konularından biri iran -Turan
savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük Turan kahramanı önce
şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap'tır.şehname'deki Alp Er
Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:
"Turan
şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran'a harp
açtı. iki ordu Dihistan'da karşılaştılar.Boyu servi, göğsü
ve kolları arslan gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap,
iranlı'ları yendi. iran padişahı Efrasyap'a esir düştü.
iran'ın ilk intikamını o zaman iran'a bağlı olan Kabil
Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına rağmen iran şahının
öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab iran'ı ele geçirmek
için yeni bir savaş açtı. iran'ın yetiştirdiği en büyük
kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab'ın üzerine yürüdü..
Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez
savaşlar yapıldı. iran tahtında bulunan Keykâvus, hem oğlu
Siyavuş'u hem de Zal oğlu Rüstem'i darılttı. Siyavuş
Efrasyap'a sığındı . Siyavuş'un Turan'da bulunduğu sırada
evlendiği Türk beyi Piran'ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş
oğluna babası Keyhusrev'in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar
Turan'da hükümdarlık etti. iran'lılar Siyavuş'un oğlu
Keyhusrev'i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev
Zaloğlu Rüstem'le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi.
Keyhusrev ile Efrasyap defalarca savaştılar. Sonunda ordusuz
kalan Efrasyap Keyhusrev'in adamları tarafından öldürüldü.
şehname'de Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er
Tunga'nın iran hükümdarlarına sık sık yenildiği
anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran
hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı rivayet
edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum
Efrasyap'ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan
metni bulunduğu takdirde bu destanla ilgili daha sağlıklı
değerlendirmeler yapılabilir görüşündeyim.
Şu
Destanı :
Şu
destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır.
Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran'ı ve Türkistan'ı
istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı şu idi. Bu
Destan Türklerin iskender'le mücadelelerini ve geriye
çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin
Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir
efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud
Divan ü Lügat-it Türk'de iskender'den Zülkarneyn olarak
bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle
özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere
harekete geçtiğinde Türkistan'da hükümdar şu isminde bir
gençti. iskender'in gelip geçici bir akın düzenlediğine
inanıyordu.Bu sebeble de iskender'le savaşmak yerine doğuya
çekilmeği uygun bulmuştu. iskender'in yaklaştığı haberi
gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol
aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri
için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini
takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye
rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi
bu iki kişiye: "Erler iskender gelip geçici bir kişidir.
Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal
aç" dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen "Kalaç" bu
iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender
Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk'e
benziyor anlamında " Türk maned " dedi.Türkmenlerin ataları
bu 22 kişidir ve isimleri de iskender'in yukarıdaki sözünden
kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24
boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar
şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak
iskender'in öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile
şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri
döndü. Hükümdar şu da Balasagun'a dönerek bugün şu adıyla
anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün
de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri
geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir.
Bu
destana göre iskender Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin
dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda
mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir.
Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender'in
seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı
geliştirmişlerdir.
Hun -
Oğuz Destanı :
Oğuz
Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık
yapmış olan Hun hükümdarı Mete'nin hayatı etrafında
şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu
destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde
Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI
yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve
islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği
temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında
yazıldığı bilinen Reşîdeddîn'in Câmiüt-Tevârih adlı eserinde
yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların
ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan Destanının üçüncü
varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü'l-Gazî Bahadır Han
tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve
önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.
Oğuz
Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan'ın yüzü
gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara
perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk
sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap
istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı
, beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü
gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve
avlanırdı. Oğuz'un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı.
Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir
canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları
yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı. Günlerden bir gün bu
gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve
kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu
söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken
geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha
sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca
bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı
da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi.
Gergedan geldi ve başı ile Oğuz'un kalkanına vurdu. Oğuz
kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti.
Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü
ve başını kesti. Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya
yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi.
Güneşden ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında
kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız
duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız
ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu kızı sevdi ve bu
kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan
çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini
verdiler. Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl
ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha
gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız
oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse
dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla
evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz'un bu kızdan da üç
oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini
koydular.
Oğuz
Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra
yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar
yediler ve içtiler.Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan
şunları söyledi:
Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Dana deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan
Oğuz
Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle
şu mektubu gönderdi:" Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün
dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim.
Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve
onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu
düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm". Yine o
zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan'a pek
çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat
ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri
ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz
Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan'ın isteklerini gene kabul
etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve
askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü.Kırk gün
sonra Buz Dağ'ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve
sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş
gibi bir ışık girdi.O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir
erkek kurt çıktı. Kurt: " Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek
istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim."dedi.
Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla
birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek
kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde
durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında
büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın
hanlığını ve halkını aldı.Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü
ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz
Kağan'ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için
ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz'un bu
buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey'e "Kıpçak" adını
verdi. Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola
devam ettiler. Oğuz Kağan'ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa
kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman
beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı
bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş
kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: "
Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk
olsun." dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök
yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde
Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince
büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını
kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu
gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye,
güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve
yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok
ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir gün Oğuz Kağanın
tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve
üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına
kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu.Oğuz
Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında
paylaştırdı.
Köktürk
Destanı
Köktürklerle ilgili tesbit edilen destanın iki farklı
rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tesbit edilen
varyant "Bozkurt", Ebü'l-Gâzi Bahadır Han tarafından tesbit
edilen varyant şecere-i Türk'te ise "Ergenekon" adıyla
verilmiştir.
Ergenekon
Destanı
Moğol
ilinde Oğuz Han soyundan il Han'ın hükümdarlığı sırasında
Tatarların hükümdarı Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı.
ilhan'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da
yardım alarak yendi. ilhanın ülkesindeki herkesi öldürdüler.
Yalnız il Han'ınn küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni Nüküz
ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar.Düşmanın, onları
bulamayacağı bir yere gitmeğe karar verdiler. Yabanî
koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağıda dar
bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar
sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları,
çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrıya
şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu
olan bu yere dağ kemeri anlamında "Ergene" kelimesiyle "dik"
anlamındaki "Kon" kelimesini birleştirerek "Ergenekon" adını
verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl
sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılarki Ergenekon'a
sığamadılar.Atalarının buraya geldiği geçitin yeri
unutulmuştu.Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit
aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı eritirlerse yol
açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra
odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere
koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler.Demir
eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı.ilhan'ın
soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski
yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar.
Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram
yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir
kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün
üstüne koyarak döğerler. Bugün hem yeniden özgür hem de
bahar bayramı olarak hala kutlanmaktadır.
Uygur
Destanları
Uygurlara
âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit
edilmiştir.Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem
Çin hem iran kaynaklarında bulunmaktadır.
Türeyiş
Destanı
Eski Hun
beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları
ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu
sebeble ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak
iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya
yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı
olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu
evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.
Göç
Destanı
Uygurların yurdunda "Hulin" isimli bir dağ vardı. Bu dağdan
Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki
bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. iki ırmak
arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler. Ağacın
gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün
şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden
beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En
küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin
halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir
prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara
son vermek için Oğlu Galı Tigini bir Çin prensesi ile
evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık
hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan
kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı
götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca
üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı
arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün
kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine
ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık
ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda
kaldılar.
Buraya
kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem
edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan,
Ergenekon, Türeyiş ve Göç destanları bugünkü bütün Türk
Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul
edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya
geçirildiği kabul edilen "Dede Korkut Hikâyeleri" nin Hun-Oğuz
Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü
oldukça yaygındır. Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin
hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut
bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı
gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X.
yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul
etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü
Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada
gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı
siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra
teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk
topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde
yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu'da
teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından
benimsenmiş ve çeşitlenerek yaşatılmaktadır.
İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı
hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen
devlet dini olarak kabul etmiştir. islâmiyetten sonra ilk
teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve
yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle
zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur. Bu destanın bir
elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir :
Satuk
Buğra Han Destanı
Hz.
Muhammed kanatlı atı Burak'ın sırtında göklere yükseldiği "Mirâc
Gecesinde" gök katlarında kendinden önceki peygamberleri
görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail'e bunun
kim olduğunu sorar.
Cebrail :
" Bu
peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra
dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan'da sizin dininizi
yayacak olan bu ruh " Abdülkerim Satuk Buğra Han" adını
alacaktır." Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün
islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua
etti. Hz. Muhammed'in arkadaşları da bu ruhu görmek
istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları
bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra Han ve
arkadaşları selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır
sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya
geldi. Satuk Buğra Hanın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim
kış olduğu halde bahçeler , çayırlar çiçeklerle örtülmüştü.
Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını söyleyerek
öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : "
Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz." diyerek ölümden
kurtarır.
Satuk
Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa
başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın
arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan
tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk
Buğra Han'ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi
ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk
Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından islâmiyeti kabul
etmesini ister. Kaşgar Hanı, müslüman olmayacağını söyler.
Satuk Buğra Han'ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar
toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk
ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk
Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile
geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk Buğra Han'ın düşmana
uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve
savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan
davet almış bu sebeble Kaşgar'a dönmüş ve hastalanarak
burada ölmüştür.
Manas
Destanı
Kırgız
Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk
kültür dâiresi içinde bugün de bütün canlılığı ile
yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII. yüzyıllarda meydana
geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı Manas da, Oğuz
Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han
gibi islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır.
Böyle olmakla beraber Manas destanında islâmiyet öncesi Türk
kültür , inanç ve kabullerinin tamamını görmek mümkündür.
Bazı varyantları 4oo.ooo mısra olan Manas destanı
Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dâiresinin kültür
belgeseli niteliğindedir.
Cengiz-nâme
Ortaasya'da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda
doğup gelişmiştir. Cengiznâme Moğol hükümdarı Cengiz'in
hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili olarak Cengiz'in
oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana
getirilmiştir. Orta Asya'da yaşayan Türkler özellikle de
Başkurd, Kazak ve Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok
severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-nâme'de,
Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve hikâye
Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş
destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı'nın
çocuğu olarak doğar. Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî
tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da
dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin
değerli yazarı Ebü'l Gâzi Bahadır Han, "şecere-i Türk" adlı
eserinde "Cengiz-Nâme"nin ı7 varyantını tesbit ettiğini
söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın, Orta Asya'daki Türkler
arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri,
Cengiz'i islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona
kutsallık atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise
Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı
islâm düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar onun
sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadoluya
saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat'ın
önce Hülâgu daha sonra Timurlenk tarafından yakılıp
yıkılması, Timurlenk'in Yıldırım Beyazıd'la sebebsiz savaşı
gibi tarihi gerçekler, Cengiz'in de diğer Moğollar gibi
sevilmemesine sebeb olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan
Türkler'in hafıza ve gönüllerinde yer almamıştır. "Cengiz-Nâme"nin
Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da " Dâstân-ı Nesl-i
Cengiz Han"dır.
Edige
Bu
destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan
Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından
yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu
destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır'a atfen verilmiştir.
Edige Mirza Bahadır'ın devletini ayakta tutabilmek için
yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda
destan haline getirilmiştir. 1820'yılından itibaren yazıya
geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay,
Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti
tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er
Tunga ve Oğuz Kağan gibi ilk Türk destanlarının izlerini
taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada
bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği
içinde yer almamış pek çok başka destan örneği
bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte
ara türler olarak da nitelendirilen çok tanınmış ve bir çok
Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha
sınırlı alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname
gibi ilgi çekici örnekler de bulunmaktadır.
Battal-Nâme
Bu
destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla
benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl destan, VIII.
yüzyılda, Emevî'lerin hırıstıyanlarla yaptıkları savaşlarda
büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle
ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir,
Battal Gâzi, Arap kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin
müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi
Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla
zenginleştirilmiş ve anlatım geleneği içine alınmıştır. XII
ve XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi
yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da
yer almıştır.Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem
çok bilgili, çok dindar ve cömertdir. Müslümünlığı yaymak
için yaptığı mücadelelerde insanların yanında büyücü, cadı
ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. " Aşkar Devzâde"
isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve
Türklerin X-XX. yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak
islâm kültür dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber
Orta Asya'da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak Türk
kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır.
Dânişmendnâme
Anadolunun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan,
X11. yüzyılda sözlü olarak şekillenen X111. yüzyılda yazıya
geçirilen islâmî Türk destanlarındandır. Danişmendnâme'de
hikâye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu,
kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu
coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun
süre
tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu metni
destan adıyla anılmakla ve bazı destanî niteliklere de sahib
olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu'dan derlenen örnekleri
daha çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu'da
hikâyeci âşıklar tarafından 24 kol halinde anlatılan
hikâyesinin özeti kısaca şöyledir :
Köroğlu
Destanı
Bolu
beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf'a : " Çok
hünerli ve değerli bir at bul ." emrini verir. Seyis Yusuf,
uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at arar.
Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı
iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf
tayları görünce çok kızar ve seyis Yusuf'un gözlerine mil
çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan
Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen
Ali'ye verdiği talimatlarla tayları büyütür. Babası kör
olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının
isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü
bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan
kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden
intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç
sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider.
Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri
kendisi içer, yiğitlik, şâirlik ve sonsuz güç kazanır.
Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka
intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel'e yerleşir,
çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır.
Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk
inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu demiş
kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî
birlikler sahip Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk
destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu kadardır. Bu
destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı
Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan
parçaları Türk dünyasının ortak tarihî dönem
hatıralarını
aksettiren ilk edebî ürünler olarak da önem ve değer
taşırlar. Bir gün bu parçalardan hareketle Fin destanı Kalavala gibi değerli mükemmel bir Türk destanını
yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan
malzeme daha anlamlı hale gelebilir kanaatindeyim.
Kaynaklar
1. Banarlı Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1971.
2. Bang W. - R.R. Arat, Die Legende von Oghuz-Kaghan, Berlin ı932. Türkçe çevirisi, Oğuz Kağan Destanı,
Istanbul 1936.
3. Ebulgâzi Bahadır Han, şecere-i Terakime, fotokopi, Istanbul ı937.
4. Gökyay Orhan şâik, " Han-nâme" Necati Lugal Armağanı, Ankara ı968.
5. inan Abdulkâdir, Tarihte ve bugün şamanizm, Ankara ı945.
6. Köprülü Mehmet Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1928. ikinci baskı Istanbul 1982.
7. Moğolların Gizli Tarihi, çeviren Ahmet Temir, Ankara ı948.
8. Orkun H.N., Oğuzlara Dâir, Ankara ı935.
9. Ögel Bahaeddin, "Uygurların Menşe Efsanesi", A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi , Ankara 1947.
10. Ögel Bahaeddin , Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.
11. Türk Mitolojisi, Ankara 1971.
12. Sümer Faruk, Oğuzlar , Ankara 1967.
13. Togan Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine Giriş, Istanbul 1946.
|
|