
KAYBOLAN
HAYÂLLER
Geçen
seneki
yaz tatilimizi dedemlerin yemyeşil ağaçlarla
bezeli şirin mi şirin köy evinde geçirdik. Tatilimin her günü bir başka
güzeldi. Köyün yemyeşil çayırlarında alabildiğine özgürdüm. Şehrin stresli
günlerinin acısını çevreyi gezip dolaşarak, yaşıtlarımla oynayarak
çıkarıyordum.
Güzel bir temmuz sabahı arkadaşım Hasan’la beraber atımıza
bindiğimiz gibi soluğu çayırda aldık. Atımı dörtnala koşturmak en büyük
zevkimdi. Rüzgâr sanki özgürlük türküleri fısıldıyordu kulaklarıma. Öylesine
hızlı yol alıyordum ki köyden epeyce uzaklaştığımı, dahası da Hasan’ı gözden
yitirdiğimi fark etmemiştim bile. Atım huzursuzlanmaya, kişnemeye başladığında
iş işten geçmişti artık. Hemen elimi gözüme siper ederek çevremi iyice bir
kolaçan ettim. Ağaçlarla kaplı ormanlık bir alanın kıyısındaydım. Küçücük bir
dere yılan gibi kıvrılarak önümden akıyordu. Derenin karşı kıyısında çam ve
gürgen ağaçlarıyla, çalılıklarla kaplı küçük ve şirin bir tepe vardı. Korkum
geçince bu tepeye tırmanmaya karar verdim. Atımı bir ağaca sıkıca bağladıktan
sonra dereyi geçip tepeye tırmanmaya başladım. Kâh sürünerek kâh yürüyerek
nihayet tepeye varmayı başarmıştım. Tepeden aşağıya baktığımda köyün manzarası
yetenekli bir ressamın yaptığı güzel bir tablo gibi önümdeydi. Köyün meydandaki
camisi ve okulu göz kamaştırıcıydı. Meydandaki yaşlı çınar ağacı yıllara meydan
okuyan vakûr ve gururlu bir sanat eseriydi sanki.
Etrafımı iyice inceledikten sonra tepenin diğer yamacını da görmek
istedim. Çalılıklara sürtünmemeye çalışarak, dikkat ede ede aşağıya inmek beni
epeyce yormuştu. Azıcık dinlenmek en doğal hakkımdı. Biraz daha yürüdükten
sonra küçük, viran bir kulübeyle karşılaştım. Kulübeyi sarmaşıklar, yaban
otları bürümüştü ve kulübenin tahtaları yer yer çürümüştü. Ama yine de bu
kulübe neşemi geri getirmeye yetmişti de artmıştı bile. Kulübenin
verandasındaki tahta sandalyeye iliştim ve türkü söylemeye başladım. Türkü
söylerken serin serin esen rüzgârın yüzümdeki terleri bir anne şefkatiyle siler
gibi okşaması çok hoşuma gitmişti. Yavaş yavaş gözlerim kapanmaya, görüntüler
silikleşmeye başladı. Düş âleminde yaşıyordum sanki. Aniden “Hayâllerim Conk
Bayırı’nda, Anafartalar’da kayboldu!” diyen bir sesle irkildim. Hemen gözlerimi
açtım. Bu ses; seksen yaşlarında, hafif kamburu çıkmış, elindeki bastonuna
dayanan,huysuz bir nineye aitti. Ninenin yüzündeki kırışıklıklar hayatın
acılarını simgeliyordu sanki. Bastonuna havaya kaldırıp bana dedi ki:
-Benim hayâllerim Anafartalar’da, Conk Bayırı’nda kayboldu. Sen
niye türkü çığırırsın a oğul! Arayıp bulsana yitirdiğim hayâlleri!
Bunun üzerine:
- Deli misin sen nine! Ne hayâlleri, ne Anafartalar’ı? Dediğinden
hiçbir şey anlamıyorum, diyecek oldum. Sen misin onu diyen? Bastonuyla beni
kovalamaya başlamasın mı? Neye uğradığımı anlayamadım.Yamacı tırmanıp nasıl
tepeden aşağı indiğimi bir Allah bilir, bir de ben! Hemen atın yularını çözdüm
ve onu deli gibi dörtnala koşturmaya başladım. Ben ata değil, at bana
hükmediyordu adetâ. Biraz daha gittikten sonra köyün kıyısına geldiğimizi
anladım ve içimden derin bir “Oh!” çektim. Köyün meydanından kan ter içinde
geçip doğruca dedemlerin evinde aldım soluğu.
Dedem her zamanki yerinde sedirin üzerinde bağdaş kurmuş,
oturuyordu. Beni görünce:
- Ne oldu a oğul? Betin benzin atmış, diyerek heyecanla sordu. Ben
de ona olanları bir bir anlattım. Ben anlatırken onun yüzü şekilden şekle
giriyordu.Beni dinlerken yüzündeki çizgiler daha da derinleşiyordu
sanki.Eliyle sakalını sıvazlayarak bana dedi ki:
- Sen kulübede düş gördün herhal! Orada kimse yaşamıyor artık. Deli
Zehra Nine oturuyordu o kulübede. Ama o öleli neredeyse otuz yıl oldu.
Ben bunun üzerine merakla:
- Ama dede, ben seksen yaşlarında bir nine gördüm sahiden de.
“Hayâllerim Anafartalar’da, Conk Bayırı’nda kayboldu.” deyip duruyordu ağzı
köpürerek. Üstelik elinde de baston vardı. O bastonla beni kovaladı. O nine kim
dede?”diye ısrarla sordum.
Dedem:
- Sen Deli Zehra Nine’nin hayâletiyle karşılaşmış olamazsın a
torun! Düş görmüşsündür herhal. Deli Zehra Nine kendi hâlinde bir kadıncağızdı
eskiden. Kocasının Çanakkale Savaşları’nda, Anafartalar’da şehit olduğunu
öğrenince altı aylık yetimiyle kalakaldı koca dünyada tek başına. Bebesi de
yokluktan, fakirlikten zatürree hastalığına yakalanıp da ölüverince dünyası
başına yıkıldı zavallının. Aklını oynatıp kendini dağlara, taşlara vurdu. Senin
o gördüğün kulübede tek başına yaşadı tam elli yıldır. Gelene geçene
“Hayâllerim Anafartalar’da kayboldu! Arayıp bulsana yitirdiğim hayâllerimi.”
deyip durdu hep. Rahmetli ninen ölüm döşeğinde yanı başındaymış kadıncağızın.
“Bana hayâllerimi geri verin ey Anafattalar! diye sayıklayarak ruhunu teslîm
etmiş Allah’a, dedi.
Dedemin gözleri yaşarmıştı bana bunları anlatırken. Benim durumum
da ondan farksız değildi hani. Elimin tersiyse gözümü silerek dedeme:
- Deli Zehra Nine’nin mezarı nerede dede? Onu
ziyaret etmek istiyorum. Bu, benim ona vefa borcum, dedim.
Dedem de mezarı tarif etti bana. Hemen elime bir
demet gül alıp mezarlığa gittim. Ruhuna Fatiha okudum ve ona içimden şöyle
seslendim: “Kaybettiğin hayâlleri kim bulabilir ki senden başka? Yitirdiğin
hayâllerin üstüne koskoca Türkiye inşa edildi. Kocan gibi yiğitler sayesinde
hürüz ve başımız dik durabiliyoruz. Sizlerin hakkı ödenmez.”
Mezarlıktan gelirken Hasan’a rastladım. Beni çok
merak ettiğini, başıma bir iş gelmesinden korktuğunu söyledi. Ben de
kaybolduğumu ama sonunda evi bulabildiğimi anlattım ona. Zehra Nine’nin
hayâletiyle karşılaştığımı ise söylemedim.
Bazen Deli Zehra Nine rüyalarıma giriyor.
Başından vurulmuş bir asker elini tutuyor Zehra Nine’nin. Askerin kucağında
altı yedi aylık, pembe yanaklı, şirin mi şirin bir bebek var. Etrafına
gülücükler saçıyor o masum bebek. Zehra Nine bana el sallıyor gülümseyerek....
Sevcan ÖZDEN
|