Kardeşine iftira atıp, onun
ölümünden sonra vicdan azabıyla yanıp tutuşan bir çocuğun dramı
anlatılmaktadır.
Özet
Annesi, İstanbul'a gittiği için kendisinden
bir yaş küçük olan kardeşi Hasan'la artık Dadaruh'un yanından hiç
ayrılmaz. Bu, babasının seyisi, yaşlı bir adamdır. En sevdikleri şey
atlardır. Dadaruh'la birlikte onları suya götürmek, çıplak
sırtlarına binmek, onlar için çok zevklidir. Torbalara arpa koymak,
yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan
daha çok hoşlarına gider. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı
mı, tıkı... tık... tıkı... tık... tıpkı bir saat gibi... yerinde
duramaz, bunu gören küçük çocuk ben de yapacağım! diye tutturur.
O vakit Dadaruh, onu Tosun'un sırtına koyar,
eline kaşağıyı verir,
- Hadi yap! Der.
Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o
uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdı.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, der.Ama adam
izin vermez ancak boyu at kadar olunca yapabileceğini söyler.Boyu
atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey
buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun'un hoşuna gidiyor,
kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu.
Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, "Höyt.."
diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara
başlardı.Bir gün yalnız başına kalır. Hasan'la Dadaruh dere kenarına
inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyanır. Kaşağıyı arar,
bulamaz. Annesinin bir hafta önce İstanbul'dan gönderdiği armağanlar
içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen alıp,
Tosun'un yanına koşar, karnına sürtmek ister fakat rahat durmaz.
- Sanırım acıtıyor? Diye düşünür.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının
dişlerine bakar. Çok keskin, çok sivridir. Biraz köreltmek için
duvarın taşlarına sürtmeye başlar. Dişleri bozulunca yeniden dener.
Gene atların hiçbiri durmaz ve kızar. Öfkesini sanki kaşağıdan
çıkarmak ister. On adım ilerdeki çeşmeye koşar. Kaşağıyı yalağın
taşına koyup yerden kaldırabildiği en ağır bir taş bularak üstüne
hızlı hızlı indirmeye başlar. İstanbul'dan gelen, üstelik Dadaruh'un
kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezip, parçalar. Sonra
yalağın içine atar. Babası çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış
kaşağıyı görür; Dadaruh'a yanına çağırınca çok korkar. Dadaruh
şaşırır, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babası bunu kimin yaptığını
sorar.Dadaruh,
- Bilmiyorum, der.
Babasının gözleri ona döner, daha bir şey
sormadan, çocuk kaşağıyı kardeşi Hasan’ın kırdığını söyler. “Dadaruh
uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi”
der.
Babası Hasan’I çağırır.
-Bu kaşağıyı niye kırdın?diye sorar.
Hasan, Dadaruh'un elinde duran alete şaşkın
şaşkın baktıp, sarı saçlı başını sarsarak,
- Ben kırmadım, der.
- Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok
kötüdür, der babası. Hasan inkârda direnir. Baba öfkelenir. Üzerine
yürür "Utanmaz yalancı" diye yüzüne bir tokat indirir.
- Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya
sokma. Hep Pervin'le otursun! diye haykırır.
Artık ahırda hep yalnız oynar. Hasan eve
hapsedilir. Annesi geldikten sonra da bağışlanmaz.Annesi onun iftira
atabileceğine hiç ihtimal vermez.
Ertesi yıl anne, yazın gene İstanbul'a
gider.Hasan'a ahır hâlâ yasaktır. Bir gün birdenbire hastalandı.
Doktor "Kuşpalazı" der. Babası yatağın başucundan hiç ayrılmaz.
Hizmetçi kardeşinin öleceğini söyler ve çocuk ağlamaya başlar. Gece
uyuyamaz, uykuya dalar dalmaz Hasan'ın hayali gözünün önüne gelir
"İftiracı! İftiracı!" diye karşısında ağlar. Pervin'i uyandırır.
Hasan'ın yanına gitmek istediğini ve babasına bir şey söylemek
istediğini söyler.Yarın söylersin, der.Sabaha kadar gene gözlerini
kapayamaz. Hava henüz ağarırken Pervin'i uyandırır. Ama zavallı
suçsuz kardeşi, o gece ölmüştür.
Ana Fikir
Yalan söylemek kötü bir alışkanlıktır.
Şahıslar ve Olaylar
Büyük
çocuk:
Hasan’ın abisidir.babasından çok korkar.Atları çok sever.
Hasan:
Küçük kardeştir.O da babasından çok korkar ve atları çok
sever.Geçirdiği hastalık ölümüne sebep olur.
Dadaruh:
Evin seyisidir. Bütün zamanını atlarla geçirmekyen çok zevk alır.İki
çocuğu da çok sever.
Pervin:
Evin hizmetçisidir. Çok yumuşak kalplidir ve herşeyi açıkça
söyler.Bir o kadar da sulugözdür.
Baba: Çocuklarının üzerinde büyük bir otorite
sahibidir. Çocukları onu çok sever ama ondan çok korkarlar.
Yazar Hakkında Bilgi
Ömer Seyfettin, yazı ve öyküleriyle dilde
sadeleşme hareketinin öncülüğünü yaparak yeni bir edebiyat akımının
oluşumunu sağlayıp, Türk öykücülüğünde kısa öykü türünün dil,
anlatım tekniği ile tematik yönden ilk özgün örneklerini vermiştir.
Aynı zamanda ulusal edebiyat akımını başlatan yazarlardan olan Ömer
Seyfettin 28 Şubat 1884'te Gönen'de doğdu. Öğrenimine, dört yaşında
iken, Gönen Mahalle Mektebi'nde başladı. Ailesiyle birlikte
İstanbul'a gelince (1892), ilköğrenimini özel bir okul olan
Aksaray'daki Mekteb-i Osmani'da sürdürdü. Babasının isteği üzerine,
Eyüp baytar Rüştiyesi'nin subay çocuklarına özgü bölümüne yatılı
olarak yazıldı (1893). Buradaki eğitiminden sonra (1896), Edirne
Askeri İdadisi'ni (1900) ve İstanbul Mekteb-i Harbiye'yi bitirdi. 22
Ağustos 1903'te piyade teğmeni rütbesiyle mezun oldu. Ziya Gökalp ve
arkadaşlarının çıkardıkları "Genç Kalemler" dergisinin kadrosuna
katıldı. Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine, yeniden orduya
çağrıldı (14 Eylül 1914). Kısa bir süre "Türk Sözü" dergisinin
başyazarlığını yaptı. lan Calibe Hanım'la evlendi (1915). Eylül
1918'de eşinden ayrıldı. 6 mart 1920'de kaldırıldığı Haydarpaşa
Hastanesi'nde şeker hastalığından öldü. Kadıköy Kuşdili'ndeki Mahmut
Baba Türbesi mezarlığına gömüldü. 1939'da, kemikleri Zincirlikuyu
Mezarlığı'ndaki Asri Mezarlık'a taşındı.
ESERLERİ:
Romanları:
Yaşadığı yıllarda yayınlanan üç romanı ( Ashab-ı Kehfimiz, Efruz
Bey, Yalnız Efe, 1919) onun bu alanda yarım kalmış denemeleri olarak
sayılır.
"Fantezi roman" olarak nitelendirilen Efruz Bey; 1908'den Mütareke
yıllarına kadarki süreci, aydın kişilerin eleştirisi ekseninde
yansıtır. Dönemin aydın hastalıklarını, siyasi akımların yanlış
yönsemelerini toplumsal eleştiri bağlamında, yeni bir roman
tekniğiyle verir.
Yarın kalan romanı Yalnız Efe, destansı bir nitelik taşır. Konusunu
bir halk menkıbesinden almıştır. Dönemin toplumsal ortamında,
yapılan haksızlıklara başkaldırarak silahlanıp dağa çıkan -kız
kahraman- Yalnız Efe'nin kişiliğinde Türk halkanın direnme gücünü
göstermeye çalışmıştır.
YAPITLARI:
Öykü: Harem, (u.ö.), 1918; Yüksek Ökçeler, (ö.s.), 1923; Gizli
Mabet, (ö.s.), 1923; bahar ve Kelebekler, (ö.s.), 1927.
Bütün Eserleri, temalarına göre bir araya getirilen basım: Efruz
Bey, 1970; kahramanlar, 1970; bomba, 1970; Harem, 1970; Yüksek
Ökçeler, 1970; Yüzakı, 1970; Yalnız Efe, 1970; Falaka, 1970; Aşk
Dalgası, 1970; Beyaz Lale, 1970; Gizli Mabet, 1970
Google'ın Picasa'sını
kullanarak bilgisayarınızdaki resimleri birkaç saniye içerisinde
bulup, resimlerinizin tadını çıkarabilirsiniz. Bu program google
tarafından üretildi kullanımı o kadar basit ki tek bir
tıklamayla fotoğraflaınızdan mükemmel slayt gösterileri
hazırlayabiliyor ve bunlara müzik eşliğinde yine tek bir
tıklamayla harika efektler verebiliyorsunuz Fotoğraflarınızda
rütuşlar yapabiliyor , karanlık bir resmi pırıl pırıl bir resme
dönüştürebiliyorsunuz. Üstelik Türkçe ve Ücretsiz. Bu programı
kullanabilmeniz için program bilginizin olmasına gerek yoktur.
Ayrıntılı incelemek için
BURAYA
tıklayın