EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Şubat 09, 2012, 06:15:00 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1] 2 3 ... 7
  Yazdır  
Gönderen Konu: Doğu Türkistan  (Okunma Sayısı 20078 defa)
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« : Eylül 23, 2009, 01:04:23 ÖÖ »

Konumu

Doğu Türkistan, Türkistan’ın bir parçasıdır. Türkistan, batıda Hazar Denizi’nden, doğuda Altay ve Altın Dağları’na; güneyde Horasan, Karakurum Dağları’ndan, kuzeyde Ural Dağları ile Sibirya’ya kadar uzanmaktadır. Doğu Türkistan; Türkistan’ın doğusunda ve Asya kıtasının tam ortasında bulunmaktadır. Güneyde Pakistan, Hindistan, Keşmir ve Tibet, güneybatı ve batıda Afganistan ve Batı Türkistan, kuzeyde Sibirya ve nihayet doğu ve kuzeydoğuda Çin ve Moğolistan ile sınırdır.[1]

Doğu’da Çin ve Moğolistan, kuzeyde Batı Türkistan, batıda Batı Türkistan ile Afganistan, güneyde Keşmir ve Tibet ile çevrilmektedir. Doğu Türkistan’ın büyük bölümü Karakoram, Tanrı Dağları, Tarbagatay ve Altay sıradağları ve Taklamakan Çölü ile kaplıdır. Bu bölgede büyük ölçüde 8 milyon Uygurlar, bir Müslüman Türkçe konuşan insanlar yaşar.[2]

Doğu Türkistan, günümüzde 1,65 Milyon km2 alanı kapsar, önceleri resmi kaynaklara göre 1,82 milyon km2 alanı kapsardı. Güneydeki Kunlun Dağları, Doğu Türkistan ile Tibet arasında sınır, ve kuzeydeki 400 kilometre uzun Altay Dağları Doğu Türkestan ile dış Moğolistan, Rusya ve Kazakistan arasında sınır oluşturur. Tanrı Dağları 1700 kilometre uzunlukta ve 250-300 kilometre genişlikte, büyük bir bölümü Doğu Türkistan’da, güneyden kuzeye doğru uzanırlar.

Çok zengin bir tarihe sahip ve görkemli görünümlü Doğu Türkistan, yüksek dağlarla, çok iyi ve ilginç çöllerle, güzel otlaklar ve ormanlarla kaplıdır.

İklim

Doğu Türkistan’nın deniz kıyılarından uzak kalması ve yüksek dağlarla çevirilmiş olması, çölleşmesine sebep olmuştur.Bu yüzden de kurak bir iklime sahiptir.

Bölgeler


Doğu Türkistan üç büyük bölgeye ayrılmaktadır:

1. Cungarya, Step iklimli alçak alandır. Urumçi, Gulca ve Karamay bu bölgededir.

2. Tanrı Dağları, Dağlık bölgedir. En yüksek tepesi Han Tanrı tepesidir (7.300 metre). Turfan Havzası da bu bölgede yer almaktadır.

3. Yanan Dağlar, Tanrı Dağlarının silsilesinde bir çorak, aşınmış, kırmızı kumtaşlı tepelerdir.

4. Tarım Havzası, Tarım Irmağından adını alan yüksek dağlarla çevilmiş çukurdur. En alçak yeri deniz yüzeyinden 800 metre yüksektedir. Bu bölgenin büyük kısımı Taklamakan Çölü ile kaplıdır. Tarım Nehri ile kolu olan Kaşgar Derya, Yarkent Derya, Hotan Derya ve Aksu ile birlikte Çerçen Derya, Karaburan Gölü‘ne dökülür. Tarım Nehri‘nin diğer kolu Kuruk Derya ise Lob Çukuruna gider.

Yerleşme yerleri

Yerleşim yerleri akarsular boyunca uzanan Kaşgar, Yarkent, Hotan, Aksu, Uçturfan, Kumul, Altay, Gulca ve Turfan vahalarında gelişmiştir.[3]

Doğu Türkistan’ın kısa tarihi


Doğu Türkistan, Türklerin eski yerleşme alanlarından biridir. Bölgeye ilk hâkim olan Türk Devleti, Hunlardır. Makedonyalı İskender’in M.Ö. 326’da mağlup edilmesinden sonra M.Ö. 300 yıllarından itibaren Türk birliğini kurma çabalarına giren Hun Devleti, Doğu Türkistan’ı kendisine bağlamıştır[4]. Doğu Türkistan coğrafyası bu tarihten sonra sırasıyla; Hun (M.Ö. 220-M.S. 386), Tabgaç (386 – 534) ve Göktürk (550–840) hâkimiyetinde kalmıştır. Bugün Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türkleri 840 yılında bölgeye yerleşmiştir[5].

Büyük Uygur Devleti; Kırgızların baskısı ve Uyur Kağanı Bögü Kağan’ın Mani dinini ülkeye getirmesi ile zayıflamaya başlamıştır. Mani dini Uygurları savaşçı yapılarından uzaklaştırmıştır. Kırgızlar bu durumdan faydalanarak Büyük Uygur Devleti’nin başkentine girmeye muvaffak olmuşlardır.

840 yılında Kırgızların Uygur başkentine girmesinden sonra Uygurlar kendilerini toparlayacak bir varlık gösterememişlerdir. Bir kısmı Kuzey Çin tarafına (Kansu bölgesine), bir kısmı da bugünkü Doğu Türkistan (Turfan ve Kaşgar) tarafına göç etmişlerdir. Doğu Türkistan’daki Uygur Devleti, Doğu-Batı ticaret yolları üzerinde bulunduğu için iktisadî bakımdan çok gelişmiştir. Bu bölgede kurulan Uygur Devleti Cengiz Han istilasına kadar varlığını devam ettirmiştir[6].

Doğu Türkistan’a göç eden Uygur Türklerinin başında Vu-hi Tegin’in kardeşi Ngo-nie Tegin bulunuyordu[7]. Bunlar, 840 yılında Kara-balasagun’da istilacılar tarafından öldürülen Uygur kağanının yeğeni Mengli’yi kağan seçerek 856 yılında Doğu Türkistan toprakları içinde 3. Uygur Devleti’ni kurmuşlardır[8].

Çin, Uygurların Doğu Türkistan’a yerleştiği tarihlerde Tibetliler tarafından baskı altında tutuluyordu. Bölge üzerindeki nüfuzunu korumak isteyen Çin, bu Uygur Devleti’ni hemen tanımıştır. Bundan sonra güneyde Tibet, batıda Karluk bölgesi ile sınırlı ve başlıca şehirleri Beşbalık (Ürimçi), Turfan, Kuçar, Aksu, Kaşgar ve Hami (Hoten) olan ülkeleri müdafaa ile iktifa ederek sanat, edebiyat ve ticaret sahalarında gelişen bu Uygur Devleti, Karahanlı Devleti ile 10. yüzyılın sonlarına doğru birleşinceye kadar hüküm sürmüştür[9].

Yedisu tarafına göç eden Uygurlar, kendilerinden evvel buraya kadar gelerek yerleşik hayata geçen ve Tibetlilerle olan savaş sırasında Doğu Türkistan’ın güney taraflarına kadar gelen (Kaşgar, Yarkent, Hoten) Uygur Türkleriyle kaynaşmışlardır. Uygurlar, Karluk Türkleriyle birleşerek 880 yılında Karahanlı Devletini kurmuşlardır[10].

Doğu Türkistan daha sonra Karahoca Uygur Hanlığı (846 – 1218) ve Türk-Moğol İmparatorlu hâkimiyeti altında kalmıştır (1218 – 1759). 1750 yılında Çin işgali başlamış ve 1862 tarihine kadar sürmüştür. Bu süre içinde Doğu Türkistan’da 42 isyan hareketi olmuştur. 1863 yılında Mehmed Yakup Bey, Kaşgar merkez olmak üzere devlet kurmayı başarmıştır. Bu devlet Abdülaziz’den yardım isteyiş ve istedikleri yardımı almaya muvaffak olmuştur[11]. Mehmed Yakup Bey, en büyük desteği ise II. Abdulhamid tarafından görmüştür[12]. Bu desteğe rağmen kurulan devlet uzun ömürlü olamamıştır. Osmanlı Devleti’nin bu dönemde sıkıntılı günler geçiriyor olması bölgeye yeterli desteği vermesini engellemiştir. Osmanlı İmparatorluğu‘nun gücünü yitirdiğini fırsat bilen Ruslar Batı Türkistan‘ı, Çinliler’de Doğu Türkistan’ı aralarında paylaşmışlardır.

Yakup Bey’in 1877 yılı Mayıs ayında vefat etmesi üzerine Çin hiç vakit kaybetmeden Doğu Türkistan’a saldırmıştır. 18 Mayıs 1878 yılında Doğu Türkistan’ın tamamını işgal etmiştir. 1876 yılında Doğu Türkistan tekrar Çin işgaline uğramıştır. 18 Kasım 1884 yılında Çin imparatorunun emriyle 19. eyalet olarak Şin-cang (Xīnjiāng “Yeni Topraklar”) adıyla doğrudan İmparatorluğa bağlanmıştır[13].

12 Kasım 1933 tarihinde ilan edilen Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti 6 Şubat, 1934 yılında Ma Chnagying ordusu Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiş ve yeni kurulan Cumhuriyeti yıkmıştır.

12 Kasım, 1944 yılında tekrar oluşan Doğu Türkistan Cumhuriyeti beş yıl sonra 20 Ekim, 1949 yılında tekrar yıkılmış ve Aralık 1949‘da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti‘ne bağlanmıştır. Doğu Türkistan halkı da o zamandan beri Çin işgaline karşı direnmektedir.[14]

Doğu Türkistan’dan göçler

Türkiye’ye
Göç kafilesinin önde gelenleri, aynı din, aynı soy ve aynı kültürden oldukları Türkiye’ye gitmeyi arzu etmişlerdir. Bu şekilde ilk temas Birleşmiş Milletler Mülteci Komiserliği ve UNESCO’nun çeşitli birimleri aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Afganistan, Kabil Büyükelçiliği ile sağlanmıştır. Türkiye’den yetkili olarak ilk temas edilen kişi Kaya Toperi Bey’dir.

Asıl göçü yoğun olarak yaşayanların bulunduğu bölge Doğu Türkistan’ın Yarkent şehrinden, Kaşgar vilayetinden, Gulca, diğer adıyla İli vilayetinden, Kargalık bölgesinden, Ürimçi’den ve değişik vilayetlerden Doğu Türkistanlılar vardır. Asıl göçün ana gövdesini Doğu Türkistan’ın Yarkent bölgesinden gelen insanlarımız oluşturmaktadır.

1953 yılında Türkiye‘ye dokuzyüz’den fazla Doğu Türkistan’lı ilticacıyı Kaşmir ve Pakistan‘dan kabul etmiştir.

Afganistan’a
Göçün ilk çıkış kapısı Afganistan olmuştur. Çünkü Doğu Türkistan Afganistan ile sınırdır. Göç kafilesi Himalayalar’dan, Pamir yaylasından Afganistan’a geçmiştir. Üç aylık bir süreçte Doğu Türkistan’dan gelen kafileler o zamanki binitlerle at, eşek, deve, katır gibi hayvanlarla, hayvan bulamayanlar da yayan olarak Doğu Türkistan’dan Afganistan’a kadar zor kış şartlarında seyahat etmişlerdir. Afganistan’da da başlıca Kabil, Hanabat, Badahşan, Kunduz vilayetlerine yerleşmişlerdir. Göç kafilesi Afganistan’ı geçici bir üs olarak görmüştür. Çünkü Afganistan o dönemde Çin’in ekonomik ve siyasî baskısı altındadır.

Batı Türkistan’a
Doğu Türkistan’dan yapılan göçlerin ana gövdesi Batı Türkistan’a olmuştur. Batı Türkistan ile Doğu Türkistan birbirine sınır olduğu için Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a büyük kafileler hâlinde göçler olmuştur. Mao-Zedung ve arkadaşlarının yapmış olduğu ihtilal sonrasında kitleler halinde on bin, yirmi bin, otuz bin kişilik guruplar bu ülkelere göçler yapmışlardır. Günümüzde bu ülkelerde Doğu Türkistanlılar varlıklarını hâlâ devam ettirmektedirler. Örneğin Kazakistan’ın Yarkent diye bir kasabası vardır ki Yarkent kasabası tamamen Doğu Türkistan’ın Yarkent şehrinden göç eden insanlarımızdan oluşmaktadır.

Göç nedenleri

Doğu Türkistan’dan insanların göç etme nedenlerinin başında can güvenliği olmaması gelmektedir. Özellikle 1949’da Mao-Zedung ve arkadaşlarının komünist devrimi yapmalarından sonra, Doğu Türkistan Bölgesinde de bu etkinliklerini giderek arttırmaya başladılar. Doğu Türkistan’da da, Çin’in diğer bölgelerinde de uygulamış oldukları kıyım, zulüm, katliam ve işkenceleri uyguladılar. Bu eziyetlerin hat safhaya ulaşması sonucunda bölgede yaşayan insanlar canlarını kurtarabilmek için başka ülkelere sığınmaya karar verdiler. Ayrıca hür dünyada Doğu Türkistan’ın dışarıya kapalı olan bu sıkıntılarını, Çin’in yaptığı insan hakları ihlallerini, yaptığı katliamları hür dünyada anlatmak için yurt dışına gitme arzusu ortaya çıkmıştır.

Çin’in Doğu Türkistan politikası

Çin’in en çok tehdit olarak algıladığı ve endişe duyduğu kesim de özellikle Batı Türkistan’dır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsız Türk Cumhuriyetlerinin kurulmasıyla Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’daki Uygurların Doğu Türkistan’daki kardeşleri ile irtibata geçmelerinden ve Batı Türkistan’daki bağımsızlık hareketinin Çin’e sıçramasından endişe etmektedir.

Preeti Bhattacharji`nin Doğu Türkistan’la ilgili kaleme aldığı detaylı araştırmaya göre:

Çin, 11 Eylül 2001 tarihinden beri Uygur kökenli terörizm faaliyetlerinin uluslararası bilinirliliğini artırdı ve kendi eylemlerini Bush yönetiminin terörle savaşına bağladı. Uluslararası Af Örgütü‘nün 2008 yılında yayınladığı bir raporda Çin otoriteleri, terörle savaşı Uygurları kaba bir şekilde baskı altında tutmanın gerekçesi olarak kullanmakla suçlanıyor. Devlet gazetesi Xinhua’da çıkan habere göre Çin insan hakları örgütleri, Af Örgütünün raporuna karşı çıkarak raporun, insan hakları maskesi altında Çini karalamayı amaçladığını söylediler.

Doğu Türkistan’ın komşu olduğu ülkeler: Moğolistan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Tibet Özerk Bölgesi. Uygurların komşularıyla olan kültürel bağlarından dolayı Çin, Orta Asya devletlerinin ayrılıkçı hareketleri desteklemelerinden kaygılanıyor. Columbia Üniversitesi Çin uzmanı Andrew J. Nathan’a göre bu korkular, Sovyetler Birliğinin ayrılıkçı hareketlere 1940′larda başarıyla omuz vermiş olması gerçeğinden kaynaklanıyor. Çin, Orta Asya devletlerinin Doğu Türkistan’da baş ağrısına yol açmalarını engellemek için komşu devletlerle diplomatik ilişkilerini geliştiriyor; bilhassa Şangay İşbirliği Örgütüyle. İnsan Hakları İzleme Örgütü‘nde görevli Nicholas Bequelin’e göre Şangay İşbirliği Örgütü, `Orta Asya devletlerinin desteğini sağlama almak` ve `bu ülkelerdeki Uygur cemaatleriyle Doğu Türkistan arasında herhangi bir bağlantı kurulmasını engellemek` maksadıyla kuruldu. Nicholas Bequelin, Çin hükümetinin Uygur ayrılıkçıları etkin bir şekilde terörist olarak etiketlediğini, bu durumun onların misyonuna karşı uluslararası sempatiyi azalttığını söylüyor. Uluslararası ilgisizlik sürüp giderken Doğu Türkistan`daki insan hakları durumunun iyiye gitmek yerine daha da kötüleşeceğini söylüyor uzmanlar.

Pasifik Basın Enstitüsü’sü başkanı Dru C. Gladney;

Han Çinlileri’nin Doğu Türkistana akın etmesiyle toprak ve su gibi sınırlı kaynaklar üzerinde oluşan baskı, Uygurları kızdırıyor. “Uygurlar, burasının kendi anavatanları olduğunu dolayısıyla bu kaynakların kendilerine daha çok tahsis edilmesi gerektiği hissini taşıyorlar.” diyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Çin’in ayrılıkçılıkla ve terörizmle mücadele adı altında Müslüman Uygurlara yönelik baskı kampanyası yürüttüğünü bildirdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü ile Çin’de İnsan Hakları isimli kuruluş tarafından hazırlanan 114 sayfalık “Yıkıcı Rüzgarlar: Sincan’da Uygurlara Dini Baskı” başlıklı bir raporda, bölgede uygulanan hukuk kurallarının, düzenlemelerin ve politikaların, Uygurların dini özgürlüklerini reddettiği, buna paralel olarak da Uygurların örgütlenme, toplanma ve ifade özgürlüğü haklarından mahrum bırakıldıkları ifade edildi. Çin’in ebeveynlere çocukların dini faaliyetlere katılmasına müsaade etmemeleri konusunda baskı uyguladığı belirtilen raporda, dünya çapında devam eden terörizme karşı mücadelenin Çin için, Sincan Uygur Özerk Bölgesi‘ndeki baskılarını arttırma konusunda bahane oluşturduğu kaydedildi.

Doğu Türkistan Uygur ağızları

Doğu Türkistan’da Uygur ağızları aşağıdaki şekilde gruplara ayrılır;

Merkez ağız grubu
Urumçi ağzı,
Kumul ağzı
Turfan ağzı,
Kâşgar – Artuş ağzı,
İli ağzı.

Tarım ağzı
Tarım alt-ağzı,
Moğal alt-ağzı,
Kuça alt-ağzı,

Hoten ağız grubu
Guma ağzı,
Karikaş ağzı,
Elçi ağzı,
Lop ağzı,
Keriye ağzı.

Lopnur ağzı
Döñkotan ağzı,
Kara ağzı,
Miren ağzı.
Lopnur ağzı konuşanların sayısı, Uygurların nüfusunun %0,4′üne ulaşmasına rağmen, Lopnur bölgesinin özel coğrafi konumu ve özel tarih koşullarından dolayı, bu ağızda çok sayıda eski dil ögeleri korunmuştur. Lopnur ağzı bir “boy dili” olarak, Çağdaş Uygurcaya bağlıdır.

Doğal yaşam

Kırgızistan, güney Kazakistan, Tacikistan ve Sincan (Doğu Türkistan) içindeki Orta Asya dağlarında, doğal ortamda yabani bir elma türü Malus sieversii (Uygurca: شىنجاڭ ياۋا ئالمىسى, shinjang yawa almisi, шинҗаң йава алмиси; 新疆野苹果 xin jiang ye ping guo) yetişir.

Sincan Merinos koyun (Uygurca: شىنجاڭ ئىنچىكە يۇڭلۇق قوي, shinjang inchike yungluq qoy, шинҗаң инчикә йуңлуқ қой)’larından diğer merinos türleri çoğalmıştır. İnce-yünü ve gövde ağırlığı olmak üzere iki amaçla üretilen bir koyun cinsidir.

Doğu Türkistan’da yetişen şair ve yazarlar

Doğu Türkistan’da Çağdaş Uygur Edebiyatının yetiştirmiş olduğu şair ve yazarlar;

Armiya Nimşehit, Ahmet Ziyati, Abdulhalûk Uygur, Abdulkadir Abdulwaris, Abdulhakim Mahsum Hacim, Berat Hacı, Lutpulla Mutellip, Elkem Ehtem, Zunun Kadiri, Tayipcan Ali, Turgun Almas, Abdurihim Teleşov Ötkür, Erşiddin Tatlık, Turdi Samsak, Hoca Niyaz Haci, Abdülkerim Hoca, Zoriddin Sabır, Sultan Mahmut (Kaşgarlı), Muhemmedcan Sadık, Cebbar Ahmet, Mehemmed Ali Zünun, Ehad Turdi, Bogda Abdulla, Abdulhamid Sabır, Mırzayit Kerim, Mamut Zayit, Tursunay Hüseyin, Dilber Keyum gibi şairler ve yazarlar şiirleriyle, destanlarıyla hikaye ve romanlarıyla ün yapmıştır.

Doğu Türkistan’da yetişen ünlüler

Satuk Buğra Han
Yusuf Has Hacib
Kâşgarlı Mahmud
Yakup Beg
İsa Yusuf Alptekin
Erkin Alptekin
Rabiye Kadir

(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Eylül 23, 2009, 01:06:40 ÖÖ »

Uygur Destanları

“Uygurlar’dan birçok dinsel çeviri metin kalmıştır. Ayrıca iki Uygur destanı kaynaklarda geçer. Yazık ki, bu destanların Uygurca özgün anlatısı bulunmaz. Türeyiş ve Göç destanları çok önceleri doğmuş katıksız ulusal destanlardır. Bu destanların Çin ve İran kaynaklarındaki kısa özetleri bize ulaşmıştır. Göç Destanı biraz daha ayrıntılı olmasına karşın, eski çağlarda doğmuş Türeyiş Destanı çok kısadır.

Türeyiş Destanı: Eski Türk hanlarından birinin çok güzel iki kızı vardır. Böylesine güzel kızları insana yaraşır görmez. Hakan bir düş görür. Düşünü yorumlatınca, kızların Tanrı ile evlenmek üzere yaratıldığına iyice inanır. Eninde sonunda Tanrı gelecek bu kızları alacaktır.  Bu inançla yüksek bir kula yaptırır. Kızlarını bu kuleye kapatır. Artık gece gündüz, gelip kızları ile evlenmesi için Tanrı’ya yalvarır. Sonunda bir gün beklenen Tanrı gelir, kulenin önüne dikilir. Gök Tanrı bir erkek bozkurt biçimindedir. Bu erkek bozkurt bir süre durup bekler. Sonra kulenin çevresinde döner. Bunu göre kızlar, evlenecekleri Tanrı’nın bu bozkurt olduğunu anlar. Kuleden çıkıp kurda varırlar. Bozkurt kızları alıp gider. Onlarla evlenir. Bu evlilikten Dokuz Oğuz ile On Uygur boyları türer.

Göç Destanı: Tuğla Irmağı ile Selenga Irmağı arasında, Hulin Dağı eteklerinde çoğalıp yerleşen Dokuz Oğuz- On Uygur Devleti’ni kurmuşlardır. Bu sulak, verimli topraklarda bolluk ve mutluluk içinde yaşarlar. İki ırmak arasında bir ulu ağaç vardır. Gökten mavi bir ışık iner. Işıkla birlikte bir tatlı müzik yayılmaya başlar. Yer-gök günlerce bu ışığın aydınlığı ve bu tatlı ezgilerle dolup taşar. Bir yandan da ağacın gövdesi şişmeye başlar.

Günü saati geldiğinde ağacın şiş gövdesi yarılır. İçinde beş odacık görünür. Her odacıkta birbirinden güzel beş bebek uyur. Bebeklerin en küçüğü Bugu Han’dır. Uygurlar, onu kendilerine han seçer.

Uygurlar, Bugu Han döneminde eskisinden daha bolluk içinde, daha mutlu yaşar. Ne var ki, sonra gelen hanlar Bugu Han’ın yeri tutmazlar. İleriyi görüp dostu düşmanı seçemezler.

Bu dönemde Çinliler’le savaş sürüp gider, bitmek bilmez. Bu hakanlardan biri bu savaşa bir son vermek ister. Barış yapıp Çinliler’le dost olmak ister. Bu nedenle Çin prensesi ile evlenmeyi kurar. Dünür salıp Çin prensesini istetir.

Uygur ülkesinde, Hulin Dağı’nda bir kaya vardır. Bu kaya, üstünde ot bitmez, çıplak bir kayadır. Ama içinde bir giz saklıdır.Uygur ilinin kutu, mutluluğu, bolluğu bu kayadan gelir. Bu kaya olmasa tüm büyü bozulacaktır. Bu nedenle bu kutlu kayaya Kutlu Tag denir. Bugu Han, Kutlu Dağ’ın kutunu bildiği için, onu gözü gibi korumuştur.

Uygur Hanı, Çin prensesini isteyince, Çinliler de karşılık olarak bu gizemli kayayı ister. ‘Sen bize Uygur ilindeki Kutlu Dağı verirsen, biz de sana prensesi veririz’ derler. Akılsız kağan, Kutlu Dağ’ın kutunu bilmez. ‘Ne olacak, bir işe yaramaz, çıplak kaya, verdim gitti’ der.

Çinliler gelip Kutlu Dağı parçalar, bölük bölük ülkelerine taşır. Uygur ilinin kutu, bereketi kalmaz. Kuraklık, kıtlık birbirini izler. Irmaklar kurur, topraklar ürün vermez olur. Cennet ülke yaşanmaz duruma gelir.
   Her yandan çağrılar yükselmeye başlar. Yer gök, bu çağrı sesi ile yankılanır: Göç, göç! Herkes, bu tanrısal buyruğa uyar. Toparlanıp yüklenir, göç başlar. Giderler, giderler… Nereye konmak isterlerse ses kesilmez. Göç, göç, göç. Batıya, daha batıya giderler.
  Sonunda bir gün beş balığın bulunduğu yere gelince ses kesilir. Buraya konup yerleşirler. Yeniden çoğalıp düzene girerler. İlli, kağanlı ulus olurlar.”
(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Eylül 23, 2009, 01:07:23 ÖÖ »

Kaşgarlı Mahmut 

XI. yüzyılda yaşayan Türk dil bilginidir. Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eseriyle ünlüdür. Karahanlılar soyundandır. 1072 yılında yazmaya başladığı eserini 1074'te tamamlayarak Bağdat'ta Abbasî halifesi El-Muktedî Billah'a sunmuştu. Eserin el yazması tek kopyası Fatih Millet Kütüphanesi'nde 1910 yılında bulundu. 1915-1917 yıllarında öğretmen Kilisli Rifat Efendi'nin çevirisi üç, Besim Atalay'ın çevirisi ise beş cilt olarak basıldı.Karahanlılar döneminde yetişen ve ilk Türk dil bilgini olan Kaşgarlı Mahmut’un doğum tarihi, kesin olmamakla birlikte 1025 olarak biliniyor. Babası Barsaganlı bir bey idi. 1071-1077 arasında Bağdat’ta bulunan Mahmut, Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük rol oynadı.

İbn-i Fadlan, Gerdizi, Tahir Mervezî, Muhammed Avfî ve Beyhakî gibi kendi döneminin Türk hayat ve cemiyetleri üzerine eğilen ünlü alimleriyle birlikte Türk illerini adım adım dolaşan Kaşgarlı Mahmut, çalışmalarında Türkçe’yi resmi dil olarak kabul eden Karahanlı Devleti’nden de büyük destek gördü.Türkçe’nin serpilip gelişmeye başladığı o dönemde, Mahmut’la birlikte Balasagunlu Yusuf Has Hacib de Türk diline büyük hizmet etti. Bu iki Türk alimi, ortaya koydukları eserlerle, Türk dil birliğinin sağlanmasına önemli katkılarda bulundular.Aynı zamanda filolog, etnograf ve ilk Türk haritacısı olan Kaşgarlı Mahmut, Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eserinde; yaşadığı devirdeki Türk illerinin ve boylarının kullandığı ağızları canlı olarak tespit etti.

Oğuz Türklerinin 24 boyu ile ilgili şemayı da verdiği eserinde, Türkçe’nin zenginliğini ve Arapça ile Farsça yanındaki değerini ispata çalışan Mahmut, ayrıca Türkçe’yi Araplara öğretmek gayesiyle Kitâbu Cevâhirü’n-Nahvi Lügâti’t-Türk adlı gramer kitabını yazdı.
Divân’ında Türk dilinin grameri yanında, Türk yer adları, Türk damgaları ve Türk topluluklarını da etraflı şekilde anlatan Kaşgarlı Mahmut, ömrünün sonlarına doğru tekrar memleketi Kaşgar’a dönerek, tahminen 1090’da burada vefat etti. Doğu Türkistan’da bulunan Kaşgar şehrine 35 kilometre uzaklıktaki Azak köyünde olan kabri, 1983 yılı Temmuz ayında bulundu. Türk illerini, obalarını ve bozkırlarını birer birer dolaşan ve Türk dili ve kültürüne ait topladığı malzemeyi titizlikle inceleyerek eserlerine alan Kaşgarlı Mahmut; Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgız boylarının ağız ve lehçelerini karşılaştırmalı olarak işledi. Ona göre; Türk lehçelerinin en kolayı Oğuz lehçesi, en dürüst ve kullanışlısı Yağma ve Tuhsi şivesi, en edebisi ise Kaşgar Türkçesidir.
Divân-ı Lügati’t-Türk, bir önsözle sözlük kısmından meydana gelmiştir. Önsözde yazar Türk dilinin tarifini, lehçelerinin özelliklerini sayar ve dilbilgisi kurallarını, Arapça’dakilere kıyasla gösterip tespit eder. Ana dilinin Arapça’dan çok üstün olduğunu söyler ve örnekler verir. Bu arada, o bilgileri nasıl elde ettiğini, nasıl bütün memleketleri gezip dolaştığını da anlatır. İkinci, yani sözlük bölümü, Türkçe kelimelerin Arapça izahlarını kapsar. Bu nedenle, eser, Arapça yazılmış bir Türkçe sözlüktür. Ya da Türkçe’den Arapça'ya sözlüktür. Arapça dilbilgisindeki şekillerine göre sıralanmış 7500'den fazla kelime hakkında açıklama yapılmıştır.

Büyük bilgin bu açıklamaları yaparken kelimelerin nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığını göstermiştir. Bu esere ve onu izleyen başka eserlere kadar yazılı edebiyat örneklerimiz bilinmediği için, daha önceki yüzyıllara ait sözlü edebiyat örneklerini Kaşgarî'nin kitabından öğrenmekteyiz. Sagu denilen ağıtlar, koşuk dediği koşmalar, sav dediği atasözleri ve nazım şekillerinden başka verdiği dersten örneklerine bakarak meselâ Alp Ertunga adındaki destanlaşmış kahramanın varlığını da yine Divân-ı Lügati’t-Türk'ten öğrenmiş bulunuyoruz. Bu sebeplerden dolayı Kaşgarlı Mahmut'un Divân-ı Lügati’t-Türk'ü hem dil, hem edebiyat, hem toplum ve sosyoloji tarihimiz bakımından çok önemli belgeleri toplayan bir kaynaktır.

Ancak bu kaynak eser 1910 yılına kadar bilinmiyordu. Gerçi Kâtip Çelebi'nin Keşfüzzünûn adlı bibliyografyasında Kaşgarlı Mahmut'tan da söz edilmiştir. Ama bu bilgi çok sınırlıdır. Vanizade Nazif Paşa'nın yakınlarından bir hanım, 1910 yılında İstanbul'daki Sahaflar Çarşısı'nda dolaşırken bu dev eseri tozlu raflarda bulmuş, satın almak istemiştir. Elindeki ganimetin kadrini ancak o zaman anlayan kitapçı, kitabın fiyatını 25 altına kadar yükseltmiş, hanım da kitabı alamamıştır. Ancak işi Maarif Nezareti'ne duyurmuştur. “Ne olduğu belirsiz bir kitaba avuç dolusu altın verilemeyeceği” gerekçesiyle Maarif Nezareti, eseri satın almayı reddetmiştir.
Haber, kitap delisi merhum Ali Emiri Efendi'ye intikal etmiştir. Kitaplarını millete hediye ederek Fatih Millet Kütüphanesi'ni kurmuş ve ilk müdürlüğünü yapmış olan Ali Emirî Efendi, kitapçıyı getirtmiş, eseri inceledikten sonra adamı kütüphaneye kilitleyerek para tedarikine çıkmıştır. İşte böyle borç harç satın alınan Divân-ı Lügati’t-Türk, uzun zaman Ali Emiri Efendi'nin kıskanç titizliğiyle kütüphanede saklanmıştır. Ali Emirî Efendi, eserin basımına ancak Sadrazam Talat Paşa'nın ricası üzerine razı olmuştu. Eldeki yazma, Kaşgarlı Mahmut'un el yazısı olmamakla beraber ondan 192 yıl sonra Şam’lı Mehmet adında usta bir hattat tarafından yazılmış yer yüzündeki tek nüshadır. Kaşgarlı, eserini Araplara kabul ettirmek için iki yerde; Peygamberin iki hadisini zikreder ki, şunlardır:
“Yüce Tanrı: Benim bir ordum vardır ki onlara Türk adını verdim. Onları doğuda birleştirdim. Bir millete kızarsam cezalandırmak görevini onlara veririm...” buyurmuştur.
“Yüce Tanrı: Türkçe öğreniniz, çünkü Türkçe’nin uzun bir saltanatı vardır...” diye buyurur.
Divanü Lügati't-Türk dünyanın her yanında, Türkoloji ilmiyle uğraşan pek çok bilgin için paha biçilmez bir kaynak olmuştur. Üzerinde şimdiye kadar yerli, yabancı, uzmanlar çok çeşitli incelemeler yapmışlardır.
(alıntı)


Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Eylül 23, 2009, 01:08:12 ÖÖ »



Yusuf Has Hacip
Karahanlı Devleti döneminde yaşayan Yusuf Has Hacip, Balasagun şehrinde 1017 yılında doğdu. Ailesinin, dönemin ileri gelenlerinden olduğu tahmin edilmektedir. İlk eğitimini Balasagun’da aldı. ‘Has Hacib’ unvanını almadan önce ‘Balasagunlu Yusuf’ olarak tanınıyordu.
   Onu bütün dünyaya tanıtan ünlü eseri Kutatgu Bilig’i 50 yaşlarında yazdı. 18 ayda tamamlanan bu eseriyle adeta ölümsüzleşti.
  Yazdığı bu ölümsüz eseriyle 1070 yılında Kaşgar’a gelerek Karahanlı hükümdarı Uluğ Kara Buğra Han’a kitabını takdim etti. Kendisi de edebiyat ve sanat meraklısı olan Uluğ Kara Buğra Han, sarayda kitabı okuttuktan sonra Balasagunlu Yusuf’a ‘Uluğ Has Hacib’ unvanını verdi. Karahanlı Devleti’nin baş vezir yardımcılığı ile taltif edilen Balasagunlu Yusuf, baş vezir yardımcılığı sırasında Yusuf Has Hacib olarak ün yaptı.
  Devrinin seçkin bir bilgin ve yazarı olan Yusuf Has Hacib, İslamî Türk Edebiyatının eseri günümüze ulaşan ilk Türk yazarıdır.
  Yusuf Has Hacib 1077 yılında vefat etmiştir. Kabri, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın en önemli şehirlerinden birisi olan Kaşgar’da bulunmaktadır.
 
 (alıntı)
 
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : Eylül 23, 2009, 01:08:52 ÖÖ »

Yusuf Has Hacip'ten bahsetmişken, Kutadgu Bilig'den söz etmemek mümkün değil..Kutadgu Bilig'den seçmeler:
1.Söz deve boynu gibi yularlıdır,nereye çekersen oraya gider.
2.Kötü sövülür,iyi övülür.
3.Bilgisizin sözü kendi başını yer.
4.Çok dinle ,fakat az konuş.Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.
5.Yaşamı sermaye yap,bunun faizi iyiliktir.
6.Anlayış ve bilgiyi anlatan, dildir.
7.Misk ve bilgi birbirlerine benzer,insan bunları yanında gizli tutamaz.
8.Akıl karanlık gecede bir meşale gibidir.
9.İnsan akıl ile yükselir,bilgi ile büyür.
10.Sevinç istersen,o kaygı ile birlikte gelir;huzur istersen o zahmet ile birlikte bulunur.
11.İnsan kendisini sevdirirse,onun kusuru en büyük erdem sayılır.
12.İnsanoğlu bir kervana benzer,konak yerinde sürekli kalamaz.
13.Aklın süsü dil,dilin süsü söz,insanın süsü yüz,yüzün süsü de gözdür.
14.Bilginin sözü bilgisiz için göz olur.
15.Soylu insan ölse de soyu kalır.
16.Beylik çok iyi bir şeydir;ne var ki daha iyi olan,yasadır ve onu doğru uygulamaktır.
17.Halkın yükünü hafifleten kimse insanların iyisidir.
18.Halkın içinden yükselip zenginliğe eren insanın dili ve sözü tatlı olmalı,kendisi de alçak gönül göstermelidir.
19.Bilgiyi büyük ,anlayışı da ulu bil;seçkin kulu bu iki şey yükseltir.
20.İyi insan hep iyilik eder,yaptığını insanın başına kakmaz,kendi çıkarını düşünmez ve bir karşılık beklemez.
21.Doğru insan gönlünü çıkarıp avucuna koyarak başkaları önünde mahcup olmadan dolanabilen insandır.
22.İyi,yokuş tırmanmak gibidir,güçtür;kötü şey iniş gibidir,kolayca elde edilir.
23.Elden gelirse,kötülüğün inadına iyilik yap.
24.Cimri kendi malını kendisinden esirger,nasılolur da başkasının hakkını verir?
25.Bilgin kişinin sözü toprak için su gibidir,su verilince nimet çıkar.
26.Vücudun besini ağızdan, ruhun besini ise kulaktan girer.
27.Dinlemek söylemekten daha iyidir,insan dinlemekle bilgin olur.
28.Öldükten sonra çocuğu kalan bir baba için yaşamıyor denemez.
29.Adalete dayanan yasa,bu göğün direğidir.
30.Gönül kimi severse, göz daima onu görür.
31.Ömrün tamamı üç gün sürer;yarın,dün,bugün.
32.İster şeker,helva;ister arpa,darı yemiş olsun,doyup yatan sabah yine aç kalkar.
33.Tanrı kula iki göz ve iki kulak vermiş;biri ile bu dünyaya bakarsa ,biri ile ahirete bakmalıdır.
34.Çocuklara bilgi ve edep öğret.
35.İnsan gönlü incedir,o bir sırçaya benzer,kaba söz söyleme, kırılır.
36.Boğazdan hem can hem hastalık girer.
37.Şu üç insana değer ver:gözü pek kişi,bilgin kişi,becerikli kişi.
38.Cömert,gümüş dağıtan değildir;cömert canını feda ederek, insanın hakkını veren kişidir.
39.Akılsız ve bilgisiz kimse kendini yükseltemez.
40.Eğer iyilik ananın ak sütü ile insanın özüne girerse o insan,ölünceye kadar yolunu şaşırmaz.
41.İyilik yapmakta devam etey iyi kişi;iyilik kocamaz,onun ömrü ebedidir.
42.Bilginin sözü ipekli kumaşa benzer.
43.Hangi işte acele acele edilirse ,iş uzar ve gecikir.Aceleile yapılan işler pişmanlıkla biter.
44.Hangi iyiyi görmüşsün ki,iyiliğinden dolayı pişman olsun.
45.İnatçılık,insan için ağır bir yüktür.
46.Bilerek söylenen söz bilgi sayılır,bilgisizin sözü kendi başını yer.
47.Gönlünü ve dilini doğru tut!
48.Bütün iyilikler bilginin faydasıdır.Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.
49.Daima iyilik yap ki,kendin de iyilik bul.
50.Hiç bir işte acele eteme,sabırlı ol,kendini tut;sabırlı insanlar arzularına erişirler..
51.Öfke ve gazapla işe yaklaşma;eğer yaklaşırsan,ömrünü heder edersin.
52.Menfaat sandalyeye benzer;başında taşırsan,seni küçültür,ayağının altına alırsan seni yülseltir.
53.İnsanalrın seçkini insanlığa faydalı olandır.Halk nazarında muteber kimse,merhametli olandır.
54.Fenalık cahillikten doğar;hastalıklar,kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir.Fakat tedavi ile hastalıklara şifa verilebilir;terbiye ile kötüler iyi edilebilir;okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.
 
Kim devlet hizmetine girmek isterse,iki şeyin onda bulunması gereklidir:Birisi sağlam vücut,diğeri memlekette geçen altın.Ondan sonra devlet hizmetini bilmek gerekir..
 
Daima iyilik yap ki,kendin de iyilik bul.
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #5 : Eylül 23, 2009, 01:09:48 ÖÖ »

Doğu Türkistan Uygur Edebiyatı
Türklerin eski yazı dili örnekleri hu güne kadar Göktürk, Uygur, Mani, Soğd,Brahmi, Süryani alfabeleri ile az bir kısmı ise Tibet ve Çin işaretleri ile gelmiştir.İlkyazı dili örnekleri Orta Asya'da yani Türkistan'da gelişmiş olan edebiyatıntemelini teşkil ederler. Kültiğin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları Türkler'in tarihî, içtimai ve siyasî durumunu gelişmiş, güzel bir dille anlatan en mühim, en uzun yazıtlardır.(l) Orta-Asya Türk kültürünün gelişmesinde ve
yayılmasında Uygurlar'ın rolü büyük olmuştur. Devlet yönetimi ve
yerleşik hayata geçmedeki başarılan yanında, Türk düşünce hayatında da bir takım aşamalar yapmışlardır(2).Göktürklerle aynı devirde ortaya çıkan ve onları yenerek yerlerine yeni bir Türk devleti kurmuş olan (742–840) Uygurlara ait eserlerin bir kısımda günümüze kadar gelmiştir.
Bunlarda eski Türk Edebiyatı'nın seçkin örneklerini veriyorlar.
Geçen yüzyılın sonlarında ve bu yüzyılın başlarında Doğu Türkistan'ın
Turfan havalisinde yapılmış olan kazılarda elde edilmiş olan malzeme,
eski Türk Kültürü'nü türlü bakımlardan açıkladığı gibi, Türk dili ve
edebiyatına ait eserleri de ortaya çıkarmıştır. Göktürk’lerden kalan
edebi eserlerin çoğu yazıtlar halinde iken, Uygurlara ait olan yazmalardır.Büyük bir kısmı dinî mahiyette olan bu yazmalar, kâğıt üzerine yazılmış parçalar (frağmentler) yani tam olmayan eserlerdir. Birçokları eksik olup bozulmuş küçük kâğıt parçalar halinde bulunmuşlardır. Türlü içtimai şartlar altında, türlü alfabelerle kaleme alınmışlardı.
Uygur edebiyatını üç büyük çağa bölerek incelemek mümkündür:
l-İslâm'dan önceki edebiyat,
2-İslâm tesiri altındaki edebiyat,
3-Batı tesirinden doğan edebiyat.
1-İslâmiyet’ten Önceki Türk-Uygur Edebiyatı:
Yaşadığımız asrın başlarına doğru Orhun, Selenge, Yenisey, Turfan,
Koça, Kuçar, Hoten ve başka yerlerde yapılan araştırmalar neticesinde
Uygur Türklerinin edebiyatına ait birçok eserler kazılardan çıkmıştır.
Çoğu Budist ve Maniheist gibi dinî konulan işleyen bu eserden incelenebilmiş olanlarının büyük kısmı dua ve ilahi öğütlerdir. Bunlardan başka ) Çaştani Beğ hikâyesi, İki Kardeş Hikâyesi, Altın Yörük Hikâyesi ) vs. gibi edebi parçalarda ele geçmiştir. Gerçi bu devreye ait zengin destanlar kaybolmuş ise de, Çin ve İran kaynaklarında bazı
özetlemeler kalmıştır.Bunlar Türeyiş ve Göç destanlarıdır (3).Yapılan kazılar sırasında ele geçen eski Uygur şiirlerinin bir kısmı batılı Türkologlarca yayımlanmıştır.Türk edebiyatı tarihçisi Reşit Rahmeti Arat (1900–1964) Eski Türk Şiiri adlı kitabında. Uygurlara ait 27 şiiri (buna İslâmî muhitinde yazılan 6 şiir ile bir fal kitabı da dâhil ) şerhleri, izahları ve bugünkü Anadolu Türkçesine çevrilmiş metinleri ile ortaya koymuştu bu eserlerde yer alan Uygur şiirlerinin 20 tanesi Buda muhitinde, 7 si Mani muhitinde, 6'sıda İslâm muhitinde Uygur yazısıyla yazılmış şiirlerdir. Bu şiirleri VIII-XIII y.y. arasında yazmış olduğu tespit edilmiştir. Koşuğ, Koşma, Takşut, Takmak, Yır, Kuğ... gibi adlan taşıyan bu şiir veya nazımların çoğu dinî ilâhiler, methiyeler, ölüm ve cehennem tasvirleri, öğütler, niyazlardır. Fakat bu metinlerin arasında ( bazı parçalarda bütün olarak) güçlü tabiat şiirleri, lirik aşk şiirleri, yiğitlik terennümleri ve hikmetlerde bulunmaktadır.Uygurlarca şiir örneklerinde hece vezninin bazı ölçüleri ( 4+3, 5+3, 6+6 hece sayısı genellikle 7-15 arasında değişir.) ile üçlük ve dörtlük düzenin
(a a b b; a a a a; a b a b) kullanıldığı görülür.
Reşit Rahmet arat eski Türk şiiri adlı kitabındaki önemli bir hizmeti de
Aprunçur Tiğin adlı; şimdiye kadar eseri bilinen ilk Türk Uygur şairini,
iki şiiri ile bulup edebiyat dünyasına tanıtmış olmasıdır. Bu şairin Uygurların ilk devresinde Mani muhitinde yetiştiği anlaşılmaktadır. Başlangıçtan bu yana hem adıyla hem eseriyle bilinen en eski Türk Uygur şairleri şöyle sıralanmaktadır:
1-Aprınçur Tiğin (İki şiiri ile biliniyor)
2-Kül Tarkan (Yalnız adıyla biliniyor)
3-Sıgku Seli Tutung (Türk illerinden ve
törelerinden genişliğine bahseden meşhur Çin seyyahı Huen-Tsang' m seyahatnamesini 10 'uncu
asrın ilk yarısında Uygurcaya çevirmiştir. Bu eser Paris Millî
Kütüphanesinde saklanmaktadır.)
4-Ki Ki (Buda muhiti içinde yerleşmiş olan bu şairin
(Eski Türk Şiiri; sayfa 186 ve 195'te yer alan)iki şiiri bulunmaktadır.)
5-Pratyaya şiiri (Aynı eserin 150 ve 156 sayfalarında yer alan
iki şiiri vardır.)
6-Asığ Tutung (Bir dörtlük içinde adı geçmektedir.)
7-Çisuya Tutung (Bir şiiri vardır.)
8-Kalım Keyşi (Buda muhiti içinde yetişmiş olduğu sanılan
bu şairin aynı kitabın 164. sayfasında bir niyaz şiiri bulunmaktadır.)
9-Çuçu (Divan-ı Lügat-it Türk' de adı geçen bu şairin elde
mevcut şiiri yoktur. Ancak Kaşgarlı Mahmud' un verdiği manzum
örneklerden bir kısmının bu şaire ait olduğu tahmin edilmektedir.)
Büyük lütuhat yapan muazzam devletler kuran Türk Milleti'nin en
eski devirlerinden beri kahramanlık destanları yarattığında şüphe yoktur.
Bunlar arasından:Türeyiş Efsanesi, eski bir Türk hakanı,
İnsan soyunda görülmemiş derecede güzel olan kızlarını
İnsanlarla evlendirmeye kıyamadı. (Onlar ancak tanrılara layıktır.)
diye düşündü. Kızlarını herkesten uzak tutmak için yüksek bir kuleye
yerleştirdi ve gelip onları nikâh etmeleri için Tanrı'ya yalvardı.
Gök Tanrı, Bozkurt şekline bürünüp geldi. Kızlarla evlendi.
Onlardan doğan nesiller, Dokuz Oğuz ve On Uygur boylarını
meydana getirdiler.
Destanlarda mitolojik kişiler, olağan üstü olaylar da yer alır.
Hicrî Türk boyunun sözlü geleneğinde millî özellikleri yaygınlaştırmak
amacıyla oluşturduğu destanlar vardır.
Bunların en önemlileri:
Göktürk destanları, Uygur destanları, Kırgız Türkleri'nin Manas destanı,
Oğuz Türklerinin, Oğuz Kağan ve Alper Tunga destanlarıdır.
İslâmiyet Tesirindeki Türk-Uygur Edebiyatı:
Türkler İslâmiyet’i, devlet dinî olarak X. asrın ilk yarısında kabul
ettiklerinden bu devirden sonraki edebiyatlarında, Türk-Uygur edebiyatı
üzerine kurulmuş İslâmî bir edebiyat olmuştur. İslâmî Türk edebiyatı birçok dinî terimleri Budizm, Manihaizm dinî edebiyatından miras almıştır.
İslâm devrinin ilk Türkçe eserlerinden olan Kutadgu Biliğ müellifi
(Dinleyin Ötüken Beğ'i ne diyor ?), (Dinleyin Yağma Beğ'i ne demiş?)
gibi mısralarıyla eski Orhun devrinin, edebiyatını hatırlatır...
Türlerin İslâmiyet’i kabul etmeleriyle Moğol istilâsı arasında geçen üç asrın (920–1120) da elde edilen edebi mahsullerden Divan-ı Lügat-it Türk, Atabetül-Hakayık, Ahmet, Yesevi ve dervişlerinin hikmetleri ve bazı hukuk vesikaları gibi eserleri biliyoruz. Kaşgarlı Mahmud' un ifadesine göre, bu lehçede yazılmış olan edebiyatı, ( Hakaniye Türk Edebiyatı ) diye kabul etmek gerekir.XI.XU. Yüzyıldan sanılan Türkçe Kur' an tercümelerinin (Hakanî Türk) muhitinde yapıldığı sanılır. Nitekim Kaşgar tarihîni yazan Almalıklı Abul Futüh Abdal Gaffar B. Hüseyin, babası aslen Humari (?) nispetli ve Gazneli olup Kaşgar' da yerleşen Al-Huseyn B. AliB. Halaf B. Cibril Kaşgar İmamı iken, oğlu ile birlikte Kur' an tefsiri yazmakta idiler. Bir gün Kaşgar hanı Abdal-Gaffar'ı çağırmıştı. O da Kelâmullah-ı bırakarak Han' ın davetine icabet etmek isteyince, babası ona beddua etmişti. Abdal Gaffar, at üstünde Han' a giderken, attan düşüp H. 486/1093 tarihleri arasında da ölmüş olduğu rivayet, edilmektedir. Türkleri Allah'ın ordusu olarak tavsif eden hadisi Kaşgarlı Mahmud' a rivayet eden, Kaşgarlı İmam Hüseyin B. Halaf Kur'an tefsiri yapan zat olsa gerek.
İslâm dinînin Türkler arasında yayılması Türk Dili ve Kültürü' nün gelişmesi üzerinde iyice müessir olmuştur.Bir taraftan Ahmet Yesevi,
Hakim Ata, Süleyman Ata gibi şairler tarafından halk edebiyatı
mahiyetindeki ilahiler, hikmetler ve umumiyetle mevzulardan ibaret
şiirler vücuda getirilirken bir taraftan da Kur' an tercümeleri yolu ile
Türkçe yeni İslâm'i deyimlerle zenginleştirilmiştir. Bu suretle müşrik
Türk yazarlarının kabul ettikleri yabancı terimleri de değiştirilmiş,
Türk edebiyatı diline yeni yeni mefhumlar katılmıştır.
Uygur Türkleri İslâm muhiti içinde Yusuf Has Hacip, Mahmut Kaşgari,
(Kaşgarlı Mahmut ) Ahmet Yükneki, Ahmet Seyit Kaşgari,
Celaleddin Muhammed, Tabip Yarkendi, Muhammed Mirza,
Haydar Devleti, Sedin Kaşgari, Mirza Muhammed Çirasi, Sadreddin
Kaşgari, Muhammed Yusuf bin Kaşgari, Molla Muhammed Sadık,
Muhammed Sadık Yarkendi, Muhammed Sadık Yenihisarî, Celaleddin
Katip Yarkendi, Molla Muhammed Timur Kaşgari, Şeddi Kaşgari,
Abdûlveli Sermeni, Mola Musa Aksuî, Molla Musa Sayramî,
Bilal Nazım, Abdurrahim Nizarî, Muhammed Baba Hoca Hotenî,
Muhammed Îbni Sedir Zeyneddin, Kaşgari gibi tarihçi, edip, hukukçu,
dilci, astronom, kimyacı, tabip, coğrafyacı, matematikçi
ve şairler olarak yetmiş beş den fazla büyük isim yetiştirmiştir.
Bunların yazmış oldukları eserlerin yekûnu 130 dan fazla olup,
bu eserlerin büyük bir kısmı halen Leningrad Millî
Kütüphanesinde saklanmaktadır.
Türk Uygur bilginlerinin Arapçadan, Farsçadan Uygur diline tercüme
ettikleri eserleri de göz önünde bulunduracak olursak
yukarıda vermiş olduğumuz rakam 250 den fazla olur.
Orta-Asya İslâm ordusunun kültür değişme ve bocalamasında, şüphesiz
pek büyük rolü olmuş, Türk kavimlerini Orta-Asya sahasının gerçek
sahipleri haline getirmiş, Türk Dili ve Edebiyatına, yeni kültür inkişafını
temin etmiştir. İşbu yeni Türk kültür gelişmesi merhalelerini, ana hatları
ile bize tanıtan, Karahanlı devletinin iki unutulmaz mütefekkiri Kaşgarlı
Mahmud' la Balasagunlu Yusuf Has Hacip olmuşlardır. Bunlardan
birincisi XI. asır Orta-Asya'sının yetiştirmiş olduğu en büyük filologu
olup, Türk Halk Dili ve Edebiyatını ayakta tutmuş, O'nu çağının millî
bir kültür taşıyıcı abidesi olarak, yeni bir hamle ile ortaya atılan
Arap Kültürüne karşı koymuştur.
İkincisi ise devrin klasik ve edebi Türkçe'sini, edebi nazım şekline
koyarak, Orta-Asya kültür akışında ağırlığı hissedilen İran Edebiyatı
seviyesini aşacak duruma getirmiştir. Bu suretle, Kaşgarlı Mahmut
İskenderiye filoloji mektebi metodunda Türk dil ve gramer geleneğinin
kurucusu Has Hacip'in ise Türk nazım edebiyatı mektebinin yaratıcısı
sıfatıyla, Türk milletine yeni bir kültür merkezi temin etmiştir.
Hiç şüphe yoktur ki, yeni İslâm Medeniyeti çevresi içerisine kapatılan
Türklerin bu tesir altında ezilmemeleri, bu konudaki millî taassup ve
karşı koymaları sayesinde kabul olmuştur. Her ikisi de Türk dilinin
yükselmesine azmetmiş, bu konuda gereken çabayı sarf etmişlerdir.

Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : Eylül 23, 2009, 01:11:39 ÖÖ »

 


  Dünya tarihi içerisinde Türk tarihinin, Türk tarihi içerisinde de Doğu Türkistan Tarihinin çok büyük bir öneminin ve yerinin olduğu, sahipleri tarafından gözlerine at gözlüğü, boyunlarına da tasma takılmamış gerçek dünya tarihçileri tarafından açıkça dile getirilmiştir.
    Doğu Türkistanlı büyük tarihçi merhum Mehmet Emin Buğra'nın eserlerinden olan Şarki Türkistan Tarihi (Doğu Türkistan Tarihi) adlı eserde Asur, Hindistan ve Yunan rivayet ve kaynakları ile de M.Ö. 12. yüzyıllara kadar uzandığı ortaya konulan Türk tarihinin büyük bir bölümünün geçtiği bölgeler hiç şüphe yok ki; Orta Asya bölgesidir. Bu bölgede cereyan eden tarihi olayların da asıl merkezini bu gün Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan toprakları teşkil etmektedir. Çünkü burada sırasıyla; Hun, Göktürk, Uygur ve Karahanlılar devleti gibi tarihte silinmez izler bırakan büyük Türk devletleri kurulmuştur. Bunlardan başka yine Uygur Çağatay devleti, Uygur Seidiye hanlığı, Ba-Devlet Yakuphan yada diğer adıyla Kaşgarya devleti (1863-1877), Doğu Türkistan Islam Cumhuriyeti (12 Kasım 1933), Doğu Türkistan Cumhuriyeti (1944) ve 1947 yılında ilan edilen mahalli Doğu Türkistan hükümeti gibi devlet ve hükümetler de kurulmuştur.
  Bizim bu gün üzerinde kısaca duracağımız konu bundan 72 yıl önce 12 Kasım 1933'te kurulmuş olan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti'dir.
   İşgalci Çin devletinin dünya kamu oyunu yanıltarak 'Bu topraklar ezelden beri Çin toprağıdır' dediği ve yine kendisinin çelişkiye düşerek bu topraklara Çin'ce de 'ilhak edilmiş toprak' anlamına gelen 'Sinkiang' adını verdiği Doğu Türkistan toprakları tarihin hiçbir döneminde işgal altında kaldığı yıllar dışında uzun süreli olarak Çin toprağı olmamıştır. Çünkü; yukarıda kısaca adlarından bahsettiğim devletlerin tamamı birer Türk Devletidir.
   Tarihte Türk milletinin esareti kabul ettiğine ve ebediyen zulme boyun eğerek yaşadığına dair hiçbir kayıt yoktur. Tam aksine en zor ve çaresiz gibi görünen dönemlerde dahi ölümü kendileri için Allah'ın bir mükafatı olarak algılayıp 'Ya Istiklâl Ya Ölüm' nidalarıyla Şahadet şerbetini içmek için adeta birbirleri ile yarışmışlar ve gerçekten de ya özgür olmuşlar ya da şehitlik mertebesine ermişlerdir.
   1931 yılının Nisan ayı başlarında işgalci Çinlilere karşı Doğu Türkistan'ın en doğu vilayeti olan Kumul\' (Bu vilayetin Çin ile sınırı bulunmaktadır) da başlatılan milli kurtuluş hareketi kısa zamanda bütün Doğu Türkistan vilayetlerine de yayılmış ve nihayet, Doğu Türkistan'ın şanlı mücadelesinin kahraman ve yılmaz liderleri 12 Kasım 1933 günü Kaşgar'da bir araya gelmişler ve aynı gün 'Doğu Türkistan Islâm Cumhuriyeti'nin kurulmuş olduğunu bütün dünyaya ilan etmişlerdir.
   Doğu Türkistan Milli Marşı eşliğinde Ay-yıldızlı Gökbayrak göndere çekilerek Dünyada Türkiye Cumhuriyeti Devletinden sonra ikinci bir Türk devleti 'Doğu Türkistan Islam Cumhuriyeti' adı ile Tarihin altın sayfaları arasındaki yerini almıştır. Bu devletin kuruluşu ilk olarak bir telgrafla Türkiye Cumhuriyeti Devletine 'Gök bayraktan Albayrağa selam' denilerek müjdelenmiştir.Ancak destek bulamamıştır..
  Oysaki bu devlet kendisinin milli parasını basmış, uluslar arası seyahatlerde kullanılan pasaportu da bulunan ve bağımsız bir devlet olmanın gerektirdiği bütün şartlara haiz bir devletti.
  O tarihlerde Türkiye'den sonra dünyanın en stratejik bir bölgesinde ikinci bir bağımsız Türk devletinin kurulmuş olmasından rahatsızlık duyan Rusya, Çin ve İngiltere gibi devletler kafa kafaya vererek çevirdikleri entrikalarla bu devletinde yıkılışını hazırlamışlardır.
(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #7 : Eylül 23, 2009, 01:13:24 ÖÖ »

DOĞU TÜRKİSTAN'DA ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNİN ÖNDE GELEN İSİMLERİ
Yirminci yüzyılın başı Doğu Türkistan'da milli ve manevi duyguların uyanmaya başladığı bir dönem oldu. Uygur Türkleri'nin bu "milli uyanışı" Türkiye, Mısır, Suriye gibi Müslüman ülkelere yaptığı geziden sonra ülkesine dönüp çalışmalara başlayan Abdülkadir Damulla sayesinde oldu. Dönemin en önemli ihtiyaçlarından birisi halkın, mukaddes değerleri, tarihi ve sahip olduğu miras konusunda bilinçlendirilmesi idi. Abdülkadir Damulla, açtığı Matle'ul Hidayet ismindeki okulla Doğu Türkistan gençlerini bu konuda yetiştirmiş, yayınladığı kitaplarla halkın bilinçlenmesine katkıda bulundu. Abdülkadir Damulla'dan sonra Doğu Türkistan'da mücadeleyi "Üç Efendiler" olarak anılan İsa Yusuf Alptekin, Muhammed Emin Buğra ve Mesud Sabri Baykuzu üstlendiler. Mesud Sabri Baykuzu'nun Doğu Türkistan için verdiği mücadele, 1951 yılında komünist Çin yönetimi tarafından tutuklanıp, 1952 yılında zehirli bir iğneyle öldürülmesi ile son bulmuştur. İsa Yusuf Alptekin ve Muhammed Emin Buğra'nın mücadeleleri ise ömürlerinin sonuna kadar devam etmiştir.
İsa Yusuf Alptekin
Çin'e bağlı Doğu Türkistan Eyalet Hükümeti'nin Genel Sekreteri olarak görev yapan İsa Yusuf Alptekin, tüm hayatını Doğu Türkistan'ın haklı davasını uluslararası arenada anlatmaya ve Müslümanların esaretten kurtulmasına vakfetmiştir. 26 yaşındayken Batı Türkistan'daki Çin Konsolosluğu'nda çalışmaya başlamıştır. Sovyetler Birliği'nin Türkistan'daki Müslüman Türkler üzerinde komünizmin en büyük zulümlerini gerçekleştirdiği bu dönemde, komünist zihniyete ve uygulamalarına bizzat şahit olan Alptekin mücadelesine bu dönemde başlamıştır. Batı Türkistan'da bulunduğu süre boyunca, Doğu Türkistan'daki bağımsızlık yanlısı kişilerle bağlantı kurmuş ve çalışmalarını gizli olarak yürütmüştür.
İsa Yusuf Alptekin'in en çok üzerinde durduğu konulardan birisi halkını komünizmden korumak
olmuştur. Hatta komünizme karşı daha etkili çalışmalar yapabileceğini düşündüğü için Çin Hükümeti nezdinde temaslar yürütmüş ve 1936-1945 yılları arasında Çin Parlamentosu'nda ülkesini temsil etmiştir. Komünistlerin önce Pekin'i ele geçirmeleri, ardından da Doğu Türkistan'a doğru ilerlemeleri üzerine İsa Yusuf Alptekin vatanından ayrılmak zorunda kalmıştır. 1954 yılında İstanbul'a yerleşen ve çalışmalarını buradan yürüten Alptekin, Doğu Türkistan'da yaşanan zulme dünya ülkelerinin dikkatini çekebilmek için birçok ülkeyi dolaşmış, konferanslara, panellere katılmış, üniversitelerde konuşmalar yapmıştır.
Muhammed Emin Buğra ise Doğu Türkistan mücadelesi tarihine Doğu Türkistan Tarihi adlı dev eseri ile geçmiştir. 1931'deki bağımsızlık hareketinde bizzat görev almış ve Hotan, Yarkent gibi şehirlerin Çin işgalinden kurtulmasını sağlamıştır. 1944 yılında kurulan Doğu Türkistan Devletinde bakanlık yapmış, komünist Çin işgalinin gerçekleşmesinden kısa bir süre önce ise Hindistan'a iltica etmiştir. Bir süre sonra buradan Türkiye'ye geçmiş, mücadelesine Türkiye'de devam etmiştir.
Bu vatansever insanların yaşamları boyunca şerefle sürdürdükleri bağımsızlık mücadelesi bugün de aynı hızla devam etmektedir. Şu anda uluslararası arenada Doğu Türkistan için faaliyet gösteren yirmiye yakın vakıf ve dernek vardır. Bu dernekler Doğu Türkistan Milli Kurultayı (ETNC)'nın şemsiyesi altında toplanmıştır ve Doğu Türkistan halkının sesini dünyaya duyurabilmek için çalışmalar yürütmektedir.
Osman Batur
Osman Batur Türkistan'ın bağımsızlığı için mücadele eden direnişçi lider. Altay Kazak'larındandır. 20. yüzyılın ilk yarısında Çinliler ve Ruslara karşı bağımsızlık mücadelesi vermiş ve 1951 yılında Çinliler tarafından idam edilerek öldürülmüştür.
Hayatı
Asıl adı Osman İslamoğlu'dur. 1899 yılında Altay'ın Köktogay bölgesinde doğmuştur. 12 yaşında Kazak liderlerinden Böke Batur'un yanına girdi. 29 Nisan 1951'de Urumçi'de idam edildi.

Mücadelesi

1911 yılında Böke Batur'un yanında Çinlilere ve Ruslara karşı mücadeleye başlayan Osman Batur bütün Altay topraklarının ve Doğu Türkistan'ın Çinlilerden ve Ruslardan kurtarılmasını amaç edinmişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Doğu Türkistan topraklarındaki Türklere yönelik baskıların kuvvetlenmesi ile birlikte tepki hareketleri de kuvvet kazanmış ve Osman Batur'un yükselmesine zemin hazırlamıştı.
Altayları Çinlilerden temizlemeye başlayan Osman Batur 1943 yılında hedefine ulaşmış gözüküyordu. 22 Temmuz 1943'te Bulgun'da yapılan törenle Osman Batur Altay Kazakları'nın Han'ı ilân edildi. 1945'e gelindiğinde Doğu Türkistan'da birkaç şehir haricinde kontrol Türklerin eline geçmişti. Durum Çinliler için artık tahammül edilemez ve tehlikeli bir hâl alınca Çin orduları bölgeye sert ve yoğun operasyonlar uyguladı. Targabatay ve Altaylardan çıkarılan Osman Batur mücadeleye otuz bin kişi ile başlamış olsa da 1950'ye gelindiğinde bu sayı yaklaşık dört bin idi. Alibek Hakim ve silah arkadaslarininda mücadeleside vardi.
1951 yılında Kanambal'da sıkıştırılan Osman Batur esir düştü Urumçi'ye götürüldü.
Osman Batur halk arasında dolaştırılarak teşhir edildi ve 29 Nisan 1951 tarihinde kulakları ve kolları kesildikten sonra öldürüldü.

Eserleri

Halife Altay Anayurttan Anadolu'ya
Halife Altay Kazak Türklerine aid şecere
Godfrey Lias Büyük Kazak Göçü

Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #8 : Eylül 23, 2009, 01:15:15 ÖÖ »

DOĞU TÜRKİSTAN'IN BAĞIMSIZLIK DÖNEMLERİ

Birinci Dönem MÖ 206'ya kadar geçen dönem
İkinci Dönem MÖ 206 -108 Hun Türk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare 
Üçüncü Dönem MÖ 86 - 60 Hun Türk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare 
Dördüncü Dönem MÖ 10 - MS 73 Hun Türk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare 
Beşinci Dönem Tam Bağımsızlık
Altıncı Dönem 555 - 639 Göktürk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare
Yedinci Dönem 650 - 660 Göktürk Hakanlığı'na Bağlı Yerel İdare
Sekizinci Dönem 699 - 738 Türgiş Türk Hanlığı'na Bağlı Yerel İdare
Dokuzuncu Dönem 751 - 1216 Tam Bağımsızlık
Onuncu Dönem 1217 - 1352 Moğol İmparatorluğu'na Bağlı Yerel İdare
On Birinci Dönem Tam Bağımsızlık
On İkinci Dönem 1679 - 1752 Kalmuk Devletine Bağlı Yerel İdare
On Üçüncü Dönem 1756 - 1759 Tam Bağımsızlık.  

ÇİN'İN DOĞU TÜRKİSTAN'I İSTİLA ETTİĞİ DÖNEMLER

Birinci Dönem MÖ 108 - 86 Sadece Ülkenin Güney Bölgesi
İkinci Dönem MÖ 60 -10 Sadece Ülkenin Güney Bölgesi
Üçüncü Dönem MS 74 - 103 Sadece Ülkenin Güney Bölgesi
Dördüncü Dönem 640 - 649 Ülkenin Tamamı
Beşinci Dönem 660 - 699 Ülkenin Tamamı
Altıncı Dönem 738 - 751 Ülkenin Tamamı ve Batı Türkistan'ın Bir Bölümü
Yedinci Dönem 1753 - 1756 Ülkenin Tamamı
Sekizinci Dönem 1759 - 1861 Ülkenin Tamamı
Dokuzuncu Dönem 1879 - 1931 Ülkenin Tamamı
Onuncu Dönem 1934 - Bugün. 
Tabloda da görüldüğü gibi Doğu Türkistan'ın yaklaşık 2200 yıllık geçmişinde, Çin'in istilası altında geçen yılların toplamı yaklaşık 570 yıldır.
(Unutulan Vatan Doğu Türkistan, İsa Yusuf Alptekin, Seha Neşriyat ve
Ticaret AŞ, 1999, s. 90-91)
(alıntı)

Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #9 : Eylül 23, 2009, 01:17:13 ÖÖ »

Doğu Türkistanlı Türklere uygulanan zulümler

Doğu Türkistanda, Türklere karsı uygulanan soykırımlar,asil olarak 1760 lardan sonra, Çin yönetiminde bulunan Mancular döneminde baslamıştır.
Zulmün asıl baslangıç tarihleri olan, 1760 lardan sonraki Doğu Türkistan tarihine söyle bir göz attığımızda soydaşlarımızın kaç yüz yıldır zalimler ile ölüm kalım mücadelesi verdiklerini görebiliriz..
1760 lardaki iç karışıklıklar sırasında zor durumda kalan Kalmuk beyi,Çin'den yardım isteyince tahtta bulunan Mancu´lar,bunu eşsiz bir fırsat saymışlardır.Ülkeye giren Çin kuvvetlerine karşı başarılı olamayan Kalmuk beyi Rusya´ya kaçtıktan sonra,toprakların savunması Burhaneddin Hoca ile kardeşi Hoca Cihan´a kaldı.Uzun mücadelelerden sonra yenik düşen bu iki kardeş,komşu Bedanşah´a iltica ettilerse de,buradaki emir onları idam ettirerek başlarını Çinli kumandana gönderdi.
Çinli general,Hoca Cihan´ın dul kalan eşi Dilşad Sultan´ın da kendisine gönderilmesini,aksi takdirde Bedenşah´ı işgal ettireceğini bildirince emir onuda gönderdi.General,Dilşad Sultanı zorla Pekin´e yolladı.Amacı,hem Dilşad Sultan´ın Türkistan´da çıkarması muhtemel isyanları önlemek,hemde onu burada rehin olarak tutmaktı.
Dilşad Sultan Pekin´e gelince,imparator onunla evlenmek istedi.Fakat,Dilşad Sultan buna şiddetle karşı koydu.Bir süre sonra da Çin imparatorunun annesi tarafından boğduruldu.
Bu asil Türk kadını,Çin´de ve Dogu Türkistan´da iffet ve namusun sembolü sayıldı.Öldürülen kocası Hoca Cihan´la birlikte savaşlara katılmış,yararlıklar göstermiş olan Dilşad Sultan adına Çin´de ve Avrupada edebi eserler yazıldı.
Çin´i yöneten Mancurlar Dogu Türkistan´ı işgal edince (1763) burada bir genel valilik kurdular.Urumçi ve Barköl bölgelerini,Çin´e dahil Kansu´ya bağladılar.Diğer bölgelerde de sömürge yönetimi tesis ettiler.

1.MANCUR DÖNEMİNDE ZULÜM VE SÖMÜRÜ

Mancurlar,Doğu Türkistan´ı yüz yıla yakın,feci zulümlerle ve sömürerek yönetmişlerdir.Bu yönetimin bellibaşlı özellikleri sunlardır:
1.Katliam: Dogu Türkistan´a giren Mancur kuvvetleri,genç yaşlı,kadın-erkek demeden BIR MILYONDAN fazla insanı katletmişlerdir.Türklerden ve Mogollardan yüzbinlerce kisiyi de sürgüne göndermişlerdir.Halkın malını-mülkünü almışlar,bazı şehirleri ateşe vermişlerdir.
2.Çinli göçmenlerin iskan edilişi: Kadim Türk toprağı olan Doğu Türkistan´ı Çin toprağı haline getirmek isteyen Mancurlar,çok sayıda Çinli göçmeni buralara getirerek yerleştirmişlerdir.İskanı çekici kılmak için,Çinli göçmenleri,istedikleri kadar toprağı işgal etmekte serbest bırakmışlardır.Katliamda şehit edilen Türklerin bütün malı mülkü göçmenler arasında bölüşülmüştür.Vergiden muaf tutulan göçmenlere açılan kredileri de yerli Türklerin hesabina yazmışlardır.
3.Türk Mimari Eserlerinin Yok Edilişi:Şan ve şerefle dolu bağımsızlık günlerinin hatıralarını silmek isteyen Çinliler,sarayları,hükümet konaklarını,camileri tamamen yıkmışlar,yerine Çin mimarisinde kaleler,kışlalar,tapınaklar yaptırmışlardır.
Bunların yapımında Türkleri çalıştırmışlar,ağır şartlara dayanamayan binlerce Türk´ün ölümüne sebeb olmuşlardır.Böylece,Türk eserleri büyük bir mahva uğramıştır.
4.Çin Kılık Kıyafetinin Mecbur Edilişi:Çin kılık kıyafeti Türkistan'da mecburi hale getirilmiştir.Özellikle memurluk ve öğrenim yapanların böyle giyinmeleri,saçlarını Cinliler gibi bırakmaları yoluna gidilmiştir.
5.Yüksek Vergiler Konuluşu:Türkler´i soymak,onları yoksul ve muhtaç duruma düşürmek için çok çeşitli ve ağır vergiler konulmuştur.Türkler,bu vergileri ödeyemez duruma düşmüştür.Bunun üzerine işkence yoluna başvurulmuş,vergiye karşılık,sahip bulundukları malların,mülklerin alınması sağlanmıştır.
6.Türk Kızlarının Namuslarına Saldırmak:Namus ve iffeti her şeyin üstünde tutan Türklerin kızlarına tecevüz etmek,böylece onların gururlarını ayaklar altına almak Çinlilerin başvurduğu bir başka işkence yolu olmuştur.
7.Çinli Memurları Şikayet Etme Yasağı:Zulüm ve işkenceye maruz kalan Türkler,Çinli memurları üst makamlara şikayet ettikleri takdirde,bunların dilekçeleri alınıp şikayet edilen memura gönderilirdi.O da,derhal tutuklattığı şikayetçiyi işkenceyle öldürtürdü.Bu işkencelerden bazıları şöyleydi:Şikayetçi inşa halindeki duvarların içine alınarak üzerine harç,kerpiç gibi malzeme ile örülür,yani diri diri gömülürdü.Baska türlü öldürülenlerin mezarları ziyaret edilmesin diye,cesetler yakılıp kül haline getirilirdi.Daha"hafif"cezaların da uygulandığı olurdu.Bunlardan biri de şikayetçilerin ayak sinirlerinin kesilmesiydi.Çinliler,işkencede ne kadar usta olduklarını Doğu Türkistan´da devamlı göstermişlerdir.



2.MANCUR(Cin)DÖNEMINDE YAPILAN ZULÜMLER

Çin,1876 senesinde ikinci defa işgal ettiği Doğu Türkistan´da daha önceki dönemi aratmayacak şekilde soykırımlara girişti.
İşgal sırasında yüzbinlerce Türk´ü katletti.
Çin bu defa Doğu Türkistan´ın tamamını topraklarına ilhak etti.Doğrudan doğruya bir Çin eyaleti haline getirilen bu öz Türk yurduna Çince "Sin Chiang"(Yeni Ülke) adı verildi.

Bu dönemdeki Çin yönetiminin uyguladığı idare tarzında göze çarpan başlıca özellikler şunlardı:

1.Büyük bir soykırım hareketine girişildi.
2.Yakup Beğ zamanında Türk mimarisine uygun şekilde yapılmış bütün binalar yıkılıp yerlerine Çin üslübunda binalar yaptırıldı.
3.Doğu Türkistan´ın adı değiştirildiği gibi yüzlerce,binlerce yıllık şehirlere de acayip Çince isimler konuldu.
4.Doğu Türkistan Türkleri Çince okumak ve Çinlilerle evlenmeye mecbur tutuldu.
5.Genelev,meyhane,kumarhane gibi yerler açılarak Doğu Türkistanlıların ahlakları bozulmaya çalışıldı.
6.Türklerin milli gururlarını kırmak için,Türkler rütbesi ne olursa olsun bir Çinlinin karşısında ayağa kalkmak veya atından inerek saygı göstermek zorunda tutuldu.
7.Karşı koyma ruhunu öldürmek için,Çinli memurlara çok geniş yetkiler tanındı.Bunlar,bir Doğu Türkistanlıyı istedikleri zaman tutuklatabilir,cezalandırabilir,gerekirse öldürebilirlerdi.Rütbesi ve mevkii ne olursa olsun bir Doğu Türkistanlı,sorguya çekildiği sırada kaymakamın kürsüsü önünde diz çökmek mecburiyetindeydi.
8.Cok ağır vergiler ve para cezaları konuldu.Küçük bazı memuriyetler akıl almaz fiyatlarla satışa çıkarıldı.Böylece Türkistan halkı dehşetli şekilde soyuldu.
9.Türklerin altın,gümüş,mecevher gibi varlıkları,teminatsiz kağıt para karşılığında alındı.Madenler parasız olarak Çin´e taşındı.Çinli tüccarlara her kolaylık sağlandığı halde,Doğu Türkistanlıların ticaret yapmaları engellendi.
10."Türk" ve "Türkistan" kelimelerinin kullanılması,gazete,dergi çıkarılması,Türkiye´den ve diğer Türk yurtlarından gazete kitap getirilmesi kesinlikle yasaklandı.
11.Türklerin hastalıktan kırılması için hastane kurulmadı,Türklerin birbirlerine tıbbi ve sosyal yardımda bulunmaları engellendi.Çocuk hastalıklarından yüz binlerce bebek öldü.Bu dönemden kalma mezarlıklarda,büyüklerden çok küçüklerin küçüklerin mezarları bulunmaktadır.
12.Yapılan bütün binalarda Türkler ücretsiz,yemekleri dahi kendilerine ait olmak üzere,ırgat gibi çalıştırıldı.

BAĞIMSIZ ÇİNLİ GENEL VALİLER DÖNEMİ(1911-1933)

Bu dönemdede bağımsız Çinli genel valiler,Doğu Türkistanda terör ve dehşet saçtılar.22 yıl boyunca Doğu Türkistanın tüm zenginliklerini soydular.

RUS İSGALİ DÖNEMİ(1933-1944)

9 Sene içerisinde Ruslarda Türklere,Çinlilerden geri kalmamacasına işkence ve vahşet uyguladılar.
125 çeşit işkence ve 28 çeşit öldürme usülü geliştirdiler.Bunlardan birkaçı:
1.Kadın ve kızların tenasül organlarına elektrik lambaları sokmak ve bunlara cereyan vermek.
2.Başı ve ayakları ayrı ayrı iki vasıtaya bağlayarak,her iki vasıtayı aksi yönlerde hareket ettirerek vücudu parçalamak.
3.Vücutta bir delik açıp buraya düğümlü bir ip sokarak iki gün beklettikten sonra,yaranın içinde ipi testere gibi sürterek işkence yapmak.
4.Askeri eğitimde Türkleri hedef olarak kullanmak.
5.Maden ocaklarında zehirli gazla öldürmek(Altay kahramanı Şerif Han Töre böyle bir ocakta şehit edilmiştir).
Ruslar,açtıkları kurslarda bu işkence yömtemlerini Çinlilere de öğreterek yaygınlaştırmışlardır.Doğu Türkistan´a iyice yerleştikten sonra da tasfiye işlerine girişmişlerdir.Böylece 300 bin kişi tutuklanmış,bunlardan binlercesi şehit edilmiştir(Hoca Niyaz Hacı da bunlar arasındadır).




1949 DAN SONRAKİ DÖNEMDE, ÇİN İDARESİNİN TÜRKLERE UYGULADIĞI ZULÜM VE VAHŞETLER

1.Ürünlerin,hayvanların ve toprağın izinsiz satılması yasaklandı.
2.Türklerin günlük kazancı,işyerlerine gelen banka görevlileri tarafından zorla alınarak bankaya yatırılmaya başlandı.
3.Vatansever,yüksek ahlaklı,itibar sahibi kimselerle,düşük ahlaklı,zaaf sahibi kimseler belirlendi.Birinciler yok edildi,ikinciler ise halkın başına geçirildi.
4.Her ailenin içinde en kötü ruhlu olan kimse,o seçilerek aile reisi tayin edildi.
5.Her şahıs,üç günde bir polis idaresine giderek üç gün içinde ne yaptığını anlatmak zorunda tutuldu.
6.Bir kimsenin bir baskasını ziyaret edeceği zaman polise başvurması, ne zaman ve ne maksatla gideceği,ne konuşacağı hakkında bilgi vermesi mecburi hale getirildi.İzin almadan bir köyden şehre veya bir başka köye taşınmak tamamen yasaklandı.
7.Herkes, birbirinin casusu haline getirildi.Ana-baba,çocuğunu;çocuklar,ana-babalarını ispiyon etmekle vazifeli tutuldular.Kimsenin kimseye güveni kalmadı.
8.Postahanelere yerleştirilen Çinli ajanlar,mektupları sıkı bir sansüre tabi tuttular.En küçük bir işaret veya okunaksız yazı,şifre kabul edilerek sahipleri cezalandırıldı.
9.Şeref ve haysiyetten yoksun,milli şuurdan habersiz,şefkat,merhamet,vicdan,insanlık gibi kavramlardan uzak,mevki ve zevk düşkünü,kumarbaz,hain ruhlu,katil,esrarkeş olanlar toplanarak kurslara tabi tutuldular.Bunlara Türklerin üzerinde uygulamaları için cinayet,zulüm,işkence metodları öğretildi..
Hazırlıklar böylece tamamlandıktan sonra asıl zulüm ve işkence devri başladı.Çin yönetimine karşı açıktan açıga cephe alanlar,imha ve Çinlileştirme siyasetine karşı çıkanlar,Türk kızlarının Çinlilerle evlenmelerine engel olanlar ortadan kaldırıldı.Hatta,baştan Çinlilerle işbirliği yaptıkları halde sonradan pişman olanlar da aynı akibete uğratıldı.
Korkunç facialar"Toprak Reformu"adı altında girişilen sindirme hareketi sırasında ve"Halk Mahkemesi" denilen heyetlerin eliyle cereyan etti.
"Toprak Reformu" şu esaslara göre planlanmıştı:
1.Türklerin toprakları ellerinden alınarak,Çin´den getirilen sivil ve asker Çinlilere dağıtıldı.
2.Türkler arasında"sınıf çatışması"meydana getirildi.
3.Toprak sahipleri ile işçiler,ortakçılar ve yoksullar arasında sönmez ve kanlı bir düşmanlık meydana getirildi.
4.Toprak sahipleri yok edildi.Doğu Türkistan toprakları geniş,buna karşılık nüfusu azdı.Bu sebepten,hemen herkesin toprağı vardı.Bu topraklar Türklerden alındı.1951-1963 yılları arasında Doğu Türkistan Türkleri köle gibi çalıştırılarak tarıma elverişli topraklar meydana getirildi.Bunlar,Çinli göçmenlere veya Çinli askerlere tahsis edildi.



DİĞER İŞKENCELER

1.Kendi kendini gömme cezası:Esir aldıkları Türk mahkumlara kendi mezarları kazdırılır ve sonra oraya sokularak başka birisine üzeri diri diri kapattırılırdı.
2.Eşit Taksim Cezası:Türk mahkumlar,bacaklarından iki öküze bağlanır ve öküzler ters yönlere çekilerek mahkum parçalattırılırdı.
3.Soğuk Depo Cezası:Türk mahkumlar feci şekilde döğülür,yarı ölü hale getirildikten sonra kara gömülürlerdi.
4.Kolay Doğum Cezasi:Kadın toprak sahiplerinden hamile olanların üzerine şikayetçi(kendi bulduklari çinli şikayetçiler !) çıkartılır ve kadın acılar içinde ölene kadar çiğnetilirdi.
5.Suya Doyurma Cezası: Mahkum olan şahıs bir çuval içinde nehre atılır ve "köyün suyunu yalnız başına kullandığı"iddiası ile suda boğulurdu.
Teşkil edilen komünlerde çalıştırılan Türkler´in iş programı şöyleydi:
Sabah 4.30 da kötü bir kahvaltı.8.15´te iş başı 12´de yemek paydosu.12.15´te tekrar isbaşı.19.20´de paydos.Akşam yemeğinden sonra mum,çıra,fener gibi ´aydınlatıcı´araçların ışığında bir daha işbaşı.Böylece,işçiler,yazın+38 derecede,kışın-30 derecede ve günde 18 saat çalıştırılırlardı.Doyacak kadar yemek,sıcak tutacak elbise ve ayakkabı verilmez,normal uyku uyutulazdı.
Bunların yanında sayılamayacak kadar çesitli zulüm ve angarya metodu uygulanmaktaydı.Fakat,tatbik edilen işkenceler çok daha çesitli sayılabilirdi:
1.Kor halindeki kızgın kömür parçaları üzerinde yalın ayak gezdirmek
2.Tırnakların arasına çivi çakmak
3.Vücuda kızgın yağ dökmek
4.Baş ve vücudun derisini yüzmek
5.Günlerce ayaküstü ve uykusuz bırakmak
6.Kışın,çıplak olarak,ıslatılmış çuvallar içinde ağaca asmak
7.Yine kışın,çıplak halde,buzla doldurulan dolaplara sokmak
8.Burnuna kırmızı biber üflemek
9.Tel kamçılarla dövmek

Kültür Taarruzu:

İşkencelerden ayrı olarak,Türk çocuklarını ateizm propagandası ile eğitmek,yok etme ve Çinlileleştirme hareketleri,ana politikalar olarak benimsenmiş ve uygulanmıştır.
Dogu Türkistan Türklerinin Çin soyundan geldiği iddia edilerek,bütün okullarda sadece Çin tarihi okutulmuş,Türkçe yerine Çincenin kullanılması için zorlamaya gidilmiş,Türkçe cografi adlar Çincesiyle değiştirilmis,Türk eserleri imha edilmiştir.
Taklamakan çölünde yapılan kasıtlı atom denemeleri yüzünden yüzbinlerce Türk çocugu sakat olarak dünyaya gelmiştir,tarım alanları,temiz su kaynakları kullanılamaz hale getirilmiştir..
Bugün 50 milyonun üzerinde Türk nüfusunun olması gereken Doğu Türkistanda,1760 lardan buyana süren Çin ve Rus katliamları sonucu Türk varlığı hep yok edilmiştir..

(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #10 : Eylül 23, 2009, 01:18:54 ÖÖ »

12 YAŞINDA BİR UYGUR KIZININ ÇİN CUMHURBAŞKANINA YAZDIĞI MEKTUP

Hojintaw amca! İyi misiniz? Günleriniz nasıl geçiyor?

Siz 26 Haziran 2009 tarihinde Guangdungluların Uygurlara etnik bir grup muamelesi yaparak bir çok uyguru öldürdüğünü duydunuz mu? Guangdungluların öldürdükleri ben değilim, ama onlar Uygurlar!

Uygurlar o şehre giderken sevinçliydiler. Ya şimdi? Onlar dünyanın neden bu kadar sessiz kaldığını hissedemedi. Çünkü onlar ebediyete kadar uykuya daldılar.

Şuan yüzlerce, binlerce çocukların, anne – babalarının, nice dede ve ninelerin de oğul – kızları ve torunlarının yuvasına dönmelerini dört gözle beklediklerini bilen var mı?

14 Mart günü Tibet'in başkenti Lasa'da, Çinlilerin ev – barkları ve dükkanları Tibetliler tarafından ateşe verildiğinde bizim nasıl bir duyguda olduğumuzu bilir misiniz? Yüreğimiz yanmış ve Lasa halkına kin duymuştuk. Ya şimdi? Bizim Çinlilere yönelik hiç sevgimiz kalmadı.

Her insanda bir sevgi vardır. Guangdung halkının yüreğinde hiç sevgi yok mu? Eğer onların yüreğinde sevgi diye bir şey olsaydı, günahsız Uygurları vahşice döverek katletmezlerdi…

Hojintaw amca! Siz üç bölünmezlikten bahsederdiniz ya! Bahsettiğiniz üç bölünmezlik bu mudur?

Bir çok web sitesinde neleri gördüğümü bilir misiniz?

Guangdungluların biz Uygurlara "Japon Cinleri", "köpekler" diye sövdüklerini gördüm, bir çok abla ve ağabeylerimin kan damlayan vücutlarının fotoğrafları ile Çinliler tarafından vahşice öldürülen ablalarımın cesetlerinin fotoğraflarını gördüm. Yine bir Uygur'u öldürdükten sonra ellerini havaya kaldırıp zafer işaretleri yaparak: "çok iyi iş çıkardık, daha da arayalım, o tarafta bir uygur kızı duruyor!" dediklerini gördüm. Ayrıca adil olmayan dünyayı, adil olmayan Çin'i, Sorumsuz polisleri ve güvenlik güçlerini gördüm…

Ben bu sene 12 yaşındayım. Gördüklerim benim yüreğimi yaktı. Ben bugüne kadar, bu sefer gördüklerimden daha üzücü olaylara şahit olmamıştım.

Şayet beni yaşım küçük olduğundan dikkate almayacaksanız, ben size adaletten bahsetmeyeceğim. Ben okuyacağım, kendimi geliştireceğim ve ünlü, yetenekli bir insan olarak yetişeceğim. Size de Uygurların şanlı geleceğini ispatlayacağım. Yine size Uygurların o kadar kolay yem olmadığını bir kez daha göstereceğim…

12 yaşında bir uygur kızı

(alıntı)

Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #11 : Eylül 23, 2009, 01:20:13 ÖÖ »

100 bin Uygur kızı nerede?

Son Çin hadiselerinde dünyanın dört bir yanında eziyet gören, unutulmuş, meseleleriyle ilgilenecek bir kişi dahi bulamayan milyonlarca Müslüman’ı hatırlatması dışında olumlu hiçbir şey yok.

1

Doğu Türkistan’da (Sincan) Müslümanların öfkesinin patlak vermesine çok şaşırmadım. Çünkü ben çeyrek yüzyıl önce ülkelerini ziyaret ettiğimden beri Uygurların çektikleri acıları bilenlerden biriydim. Yaşamlarında aşağılanma, fakirlik ve baskının etkisi üzerinde durdum. O dönemde onlar hakkında El-Arabi Dergisi’nde bir dizi makaleler yayınladım. Sonraki dönemde bu makaleleri genişlettim ve Kuveyt’te “Bilgi Dünyası” dizisi içinde “Çin’de İslam” başlıklı kitapta bastım.

O ziyaret gerek komşu Pakistan’da gerek de aralarında nesep bağı olduğunu kabul eden Türkiye’deki Uygurlarla, her ne kadar ülkeleri orijinal ismi kaldırılıp yasaklanarak Sincan (Yeni Fethedilmiş Toprak) diye değiştirilmişse de kesilmeyen bir ilişkinin başlangıcıydı. Öyle ki Çin 19. yüzyılın sonlarında yutmadan önce tanınan ismi Doğu Türkistan’ı kimse söylemeye cesaret edemez oldu.

Bu ilişkiler neredeyse düzenli bir şekilde çok miktarda bilgi edinmemi sağladı. Yazdığım birçok makalede bu bilgilere dayandım. Bu makaleler de son 20 yılda Arap gazetelerinde özellikle de Londra’dan yayınlanan el-Mecelle Dergisi’nde basıldı.

Özellikle Pakistan’da oturan Uygurların ricası dönem dönem ülkelerine gittikleri için tehlikeye maruz kalmalarına sebebiyet vereceğinden isimlerini zikretmememdi. Daha önceden buna benzer şekilde başıma gelen bir tecrübeden aldığım sert ve anlamlı bir ders nedeniyle bunu anlayıp kavramıştım. Zira, bir ara Sovyetlere gittiğimde oradaki Müslümanların durumları hakkında yazılar kaleme aldım. Kaynaklarımdan biri oradaki genç aktivistlerden birisiydi. Ben ismini yazmamıştım ancak arkadaşı onu ihbar etti.

Daha sonradan yargılanıp idam edildiğini öğrendim. Bu olay hala üzüntü duymama sebep olmaktadır. Onun suçlanmasındaki tek sebep benimle buluşmaları mıydı yoksa orada kendisine yöneltilen başka suçlar da var mıydı tam olarak öğrenemedim.

Uygur Müslümanlarının çektikleri acıların gerçeği hakkında gözlerimin açılması başkentleri Urumçi’ye vardığım ilk gün gerçekleşmişti. Zira saatimi ayarlamak için saat farkını sorduğumda çoğunun saatini Çin’e göre değil Pakistan’a göre ayarladığını görünce şok oldum. Bu benim merakımı uyandırdı. Bütün vakit şu sorunun cevabını arar oldum: Neden Uygurlar kendilerini yaklaşık 150 yıldır içinde yaşadıkları ülkenin değil de Pakistan’ın bir parçası olarak görüyorlardı?

2

Kuveyt’ten yola çıktığımda yanımda orta boy Mushaflarla dolu bir çanta taşıdım. Sovyetler Birliği’ne o dönemde yaptığım geçmiş ziyaretimden sonra anladım ki Arap ya da İslam dünyasından gelen bir kimsenin komünist ülke evlatlarından biriyle karşılaşırsa ona verebileceği en değerli hediye Kur’an-ı Kerim’dir.

Sincan’da ziyaret ettiğim camilerde Mushafın olmayışı dikkatimi çekmişti. Camilerde gördüklerim ise üzerlerinde “La İlahe İllallah” ve “Muhammedun Resulullah” ve “Allahu Ekber” yazılı bazı seramik kaplardı.

İmamlardan birine bir Mushaf takdim ettiğimde gördüğüm manzarayı hiç unutmuyorum. Mushafı ağlaya ağlaya öptü durdu. Yine bir keresinde biri geldi ve evleneceği kıza mehir olarak vermek üzere kendisine bir Kur’an hediye etmem için yalvardı.

İnsanlarla iletişim kurmak imkânsızdı. Bunun tek sebebi dil değildi. Aynı şekilde Çinlilerin yabancılarla konuşması yasaktı. Bilgilere ulaşmak oldukça zordu. Beni bu sorundan sadece iki Uygurlu kurtarabildi. Birisi Suudi Arabistan’da çalışmış diğerinin ise babası el Ezher’de okumuştu. Bu nedenle kırık da olsa bazı Arapça kelimeler biliyordu.

Cuma namazını kılmak için Urumçi’deki Büyük Cami’ye gittim. Namaza gelenlerin çoğunun beyaz elbise giydikleri başlarına da aynı renkten takiyye taktıkları dikkatimi çekti. Ancak bunlardan biri rükû ve secde hareketlerini yaptığı halde hiç sesi çıkmıyordu. Daha sonra bana çoğunun Kur’an’dan bir kelime bile bilmediği, Cuma gününü bayram saydıkları, banyo edip temizlendikten sonra beyaz elbiseler giydikleri, camiye gitmeden önce güzel koku sürdükleri söylendi. Sonra camide saflara dizilip hiçbir kelime söylemeden tam bir huşu içinde hareketleri eda ediyorlar. O dönemde onların Kur’an’ı ezberleyip de namazlarında huşunun eseri bulunmayan birçoğundan daha fazla dindar olduklarını söylediğimi hatırlıyorum.

3. Halife Osman Bin Affan döneminde İslam’ın iki yoldan Çin’e ulaştığını biliyordum. İlki daha sonra “İpek Yolu” ismiyle bilinen yol üzerindendi. Zira Farslar İslam’ı kuzey bölgelere taşıdı. Bu bölgeler arasında Doğu Türkistan da yer alıyordu. Bunun için dini terimleri arasında Farsça kelimeler yer almaktadır.

İkinci yol ise Hadramevt’ten ve Yemen’in güney bölgelerinden gelen Arap tüccarların izledikleri yoldur. İslam’ı Endonezya adalarına ve Çin’in güneyindeki Kanton’a ulaştırdılar. Zira mezar taşlarına Kur’an ayetleri yazılı bu Arapların bazılarının mezarlarını gördüm.
O dönemde Sincan’daki Müslümanlar ibadetlerinde kendilerine yapılan baskılardan ve hacca gitmelerinin engellenmesinden dert yanıyordu. Aynı şekilde hükümet görevlerinden mahrum bırakılmalarından ve Han ırkından Çinlilerin kendileri yerine tercih edilmelerinden de şikâyetçi oluyorlardı.

Bu sonradan gelenler her şeye hükmeder oldu. Yönetim ve karar yetkisi onlar oldu. Uygurlar aynı zamanda hükümetin, bölgenin nüfus yapısıyla oynamaya devam etmesinden duydukları endişeyi dile getiriyorlardı. Zira Çin’in dört bir yanından Han ırkından büyük sayıda vatandaşı bölgeye getirirken Uygurları da bölgelerinden Çin’in diğer şehirlerine göç ettiriyordu. Bu da Sincan’da Uygur Müslümanlarının oranının gerilemesine yol açtı. %90 iken %60’a düştüler.

3

Çinli yetkililer Uygur Müslümanlarının Büyük Çin Okyanusu’nda eriyip gitmeleri ve kimliklerinin silinmesi denemelerini durdurmadı. Örneğin iki yıl önce yaşları 15 ila 25 arasındaki bekâr Uygurlu kızlardan 100 bininin Sincan dışındaki bölgelere dağıtılması kararı aldı. Kızlar, aileleri sonlarının ne olduğunu bilmeksizin sefere zorlanıyordu. Aralarındaki kinin ve nefretin artmasının sebeplerinden biri de bu idi. Hâlâ o kızların akıbetinin ne olduğu bilinmiyor.

 

Geçtiğimiz Haziran ayının sonunda Uygurlu işçiler, ülkenin güneyinde; Şangay şehrine yakın bir oyuncak fabrikasında ayaklandı. Sayıları 700’dü. Bunlar, fabrikanın bulunduğu Kongdog bölgelerine göç ettirilenlerdir.

İki sebepten ayaklandıklarını ilan ettiler. Birincisi 2 aydır ücretlerinin verilmemesi, ikincisi de fabrika yönetiminin aralarından evliler için ev tahsis etmeyi reddetmesiydi. İsyan iş bırakma eylemine dönüştü. Ancak fabrika yönetiminden verilen karşılık şiddetliydi. Han ırkına tabi işçilerden oluşan kalabalık bir grup (yaklaşık 5000 kişi) isyancıları dize getirmek için toplandıkları yere saldırdı. Öfkeli Uygurlar kendileriyle çatıştı. Görgü tanıklarının ifadelerine göre çatışmalar sabah saat 9’dan ertesi sabah 5’te polis müdahale edip dağıtana kadar sürdü.
Resmi bildiriye göre bu çatışmada Uygurlardan 2 kişi öldü. Ancak Uygurlar aralarından 50-100 arasında gencin öldüğünde ısrar etti. Tutuklanan ya da kaybolanların sayısı ise yüzlerce idi.

Önemli olan nokta, bu haberler Sincan’a ulaştığında işçilerin aileleri sonları belirsiz oğul ve kızlarını sormaya başladı. 1 hafta, 2 hafta hiçbir cevap alamadan geçti. Bunun üzerine kaybolanların resimlerini ellerinde taşıyarak barışçıl bir gösteriye çıktıklarında Hanlı kitleler ve polis kendilerine karşı koydu ve kanlı bir çatışma yaşandı. Resmi bildiriye göre bu çatışmalarda 150 bin Uygurlu hayatını kaybetti. Öte yandan karşı tarafın tahminlerine göre kendilerinden 400 binin üzerinde kişi öldü.

Bu, bölgenin asıl sakinlerinin öfkesinin başlangıcı değildi. Ancak bu 1933 yılında Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal edip 1949 yılında resmen topraklarına katmasından bu yana durmayan çatışmalar dizisinin bir halkasıydı. Uygurların tüm ayaklanmaları bazen “ayrılıkçı” bazen de “teröristler” iddialarıyla şiddetle bastırıldı. Öyle ki Çin baskısının kurbanlarının sayısının 1 milyon Müslüman olduğu söylenmektedir.

Bu sefer ki ayaklanma öncekilerden daha büyüktü. O kadar ki Çin cumhurbaşkanını Roma Zirvesi’ndeki toplantısını yarıda kesip Sincan’da kötüleşen durumu kontrol altına almak için Pekin’e dönmek zorunda bıraktı. Bilindiği gibi oradaki Müslümanlar aşağılanarak, resmi görevleri üstlenmekten, Ramazan orucunu tutmaktan, Hac farzını eda etmekten men edilerek canlarından usandı. Öyle ki Hacca gidemesinler diye tüm Uygurluların pasaportlarına el konuluyor. Sadece hükümetin düzenlediği heyetler aracılığıyla hacca gitmelerine izin veriliyor. Hacca gitmek isteyen bir kimsenin de 50-70 yaş olması, hükümete de 6000 Euro ödemesi şartı koşuluyor.

4

Uygur halkının trajedisi(Uygur kelimesi eski dilde birleşik ya da ittifak anlamına gelmektedir. Çünkü aslında onlar aralarında koalisyon kurmuş bir dizi kabile idi) 3 noktada saklıdır. Bunlardan ilki tarih boyunca tutarlı kalan, örneğin Sovyetler Birliği gibi parçalanmaya maruz kalmayan büyük bir devletin kabzasında yaşıyor olmalarıdır.

İkincisi; büyük ülkelerinde (1.6 milyon km2 Çin’in beşte birini oluşturuyor. Ayrıca Fransa gibi bir ülkenin 3 katı) bol miktarda doğal zenginlik bulunuyor. Zira petrol rezervleri yaklaşık 8 milyar tondur. Şimdiki zamanda bu rezervlerden her gün 5 milyon ton çıkarılmaktadır.
Bunun yanında 600 milyon ton kömür taşı üretmektedir. Bölgede 6 uranyum maden ocağı yer alır. Bu maden ocaklarından en iyi türden uranyum çıkarılır. Ayrıca başta altın olmak üzere başka madenler de yer alır. Üçüncü nokta; Müslüman olmalarıdır. Dünyada, uygarlık ve siyaset açılarından yenilmiş, dayanıksız rejimlerin temsil ettiği dışlanmış bir millete tabidirler.

Onlar Tibet’teki; dünyanın davalarına yakınlık gösterdiği Budistler ya da büyük devletlerin Endonezya’dan ayrılıp bağımsızlıklarını kazanmalarında büyük devletlerin yanlarında durduğu Batı İrian Jaya Katolikleri gibi değiller. Onların Avrupa’da bir sorunla karşılaşan ve egemen devletlerin sorunlarını Filistin halkını yerlerinden çıkarıp kendilerine Filistinlilerin toprakları üzerinde bir devlet kurma yoluyla çözdüğü Yahudilerle kıyaslanması mümkün değildir.

Bu noktadan dışarı çıkarsak –sadece bilgi için- geçtiğimiz yıl (2008’de) Çin ile Arap ülkeleri arasında ticaret alışverişinin hacmi 133 milyar dolara ulaştı. Bu oran her sene %40 artış göstermektedir. Yine bilgi açısından Uygur Müslümanlarının ezildiği vakitte 1100 Çinli şirket Dubai’de ürünlerinin 3. sergisini kuruyordu.

Aynı şekilde yine de bilgi açısından Arapça bilen ve hacc farzını eda ettikten sonra Arap ülkelerini ziyaret eden, liderleri ve yetkilileriyle bir araya gelen resmi haç heyetine eşlik etmekle yükümlü Çinli Müslümanlardan biri bana, eşlik ettiği heyete bu görüşmeler esnasında hiçbir Arap liderin Çin’deki Müslümanların durumları hakkında soru sormamasından ötürü şok olduğunu söyledi. Türk kaynaklarının tahminlerine göre Çin’de yaşayan Müslümanların sayısı 60 milyondur. Bunların yarısını da Uygurlar oluşturmaktadır.
Fehmi Hüveydi
(Mısırlı ünlü yazar-düşünür)

 -alıntı-
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #12 : Eylül 23, 2009, 01:22:41 ÖÖ »

Güzel Türkistan

Güzel Türkistan senge ne boldu
Sebep vakitsiz güllerning soldu
Çemenler berbad kuşlar her feryad
Hemmesi mahsun bolmaz mı dil şad
Bilmem ne içün kuşlar uçmaz bahçeleringde

Birligimizning teprenmes tagı
Ümdimizning sönmez çıragı
Birleş ey halkım kelkendür çagı
Bezensin imdi Türkistan bağı
Kozgal halkım yeter şunca cevrü cefalar


<a href="http://video.g-tunnel.com/videoplayer/2RVcZaM33qx/yupp/flvplayer.swf?file=http://www.fileden.com/files/2009/8/12/2541794/teachergirll69.mp3&amp;overstretch=true&amp;autostart=true" target="_blank">http://video.g-tunnel.com/videoplayer/2RVcZaM33qx/yupp/flvplayer.swf?file=http://www.fileden.com/files/2009/8/12/2541794/teachergirll69.mp3&amp;overstretch=true&amp;autostart=true</a>
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #13 : Eylül 23, 2009, 01:24:21 ÖÖ »

"Yine buldu ruhum elemlerini,
Andım da, o eski Türk ellerini,
Ecdat yurtlarının o hallerini,
Güzelim kalp ağrım canım Türkistan ..
Çağlar kanım için, kanım Türkistan."
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #14 : Eylül 23, 2009, 01:25:04 ÖÖ »

Doğu Türkistan'ın Demografik Yapısı

Doğu Türkistan’da 1993 yılında Çin hükümeti tarafından yapılan nüfus sayımında, nüfusun 16.052.648 olduğu açıklanmıştır. Bölge nüfusu etnik açıdan çeşitlilik göstermektedir.

Bölgenin büyük çoğunluğunu oluşturan Uygurlar, Çin’in Sincan-Uygur Otonom Bölgesi olarak da ifade ettiği Doğu Türkistan’ın yerlileridir. 1993’te Çin hükümeti tarafından yapılan sayıma göre, Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurların nüfusu 7.589.468 olup bölgenin toplam nüfusunun %47’sini oluşturmaktadır. Bölgedeki ikinci büyük çoğunluk, toplam nüfusun %37’sini teşkil eden Han milletidir ve nüfusu 6.036.700’dür (Çin ordusu hariç). Ülkenin üçüncü büyük çoğunluğunu oluşturan millet Kazak Türkleri olup 1.196.416 kişiyle toplam nüfusun %7,3’ünü oluşturmaktadır. Ayrıca, Doğu Türkistan’da 732.294 Hui (Çin Müslümanları), 154.282 Kırgız Türkü, 149.198 Moğol, 36.785 Şibe (Çinli), 36.108 Tacik, 18.856 Mançu, 12.782 Özbek Türkü, 8560 Rus, 5827 Dağur ve 4440 Tatar Türkü yaşamaktadır.

Yukarıda adı geçenlerden Han milliyeti dışındaki Türkler ve daha sonra bölgeye gelen Moğollar, yüzyıllardır Doğu Türkistan topraklarında bir arada yaşamaktadırlar. Ayrıca Doğu Türkistan nüfusunun 70.929 kişilik bir bölümü Dong Şiang, Tibet, Miao, Yi, Buyi ve Kore milliyetlerindendir. Bu toplulukların büyük bir bölümü, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Doğu Türkistan’ı işgalinin öncesinde ve sonrasında diğer eyalet ve özerk bölgelerden göç etmişlerdir. Özellikle Han milleti, Çin hükümetinin Doğu Türkistan’da yürüttüğü asimilasyon politikasının bir parçası olarak bölgeye göç ettirilmiştir.

Doğu Türkistan’ın ilk işgal yıllarında Han milliyetinden olanların sayısı 200 bin iken, bugün Çin kaynaklarına göre altı milyonu geçmiştir. Bu göç bütün hızıyla devam etmektedir. Çin Devleti’nin 1970’de açıklamış olduğu bir plana göre bölgeye 100 ila 150 milyon arasında Çinli göçmen yerleştirme politikası güdülecektir ki bu da, Doğu Türkistan’daki Müslüman Türk nüfusunun azaltılmasına yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Nüfus sayımında uluslararası gözlemci bulundurulmadığından yukarıda verilen rakamlar tahminidir ve Çinlilerin kürtaj (doğum kontrolü) politikasına göre verilmektedir. Çin resmi istatistiklerinde düşük gösterilen Doğu Türkistan nüfusu, bizzat Doğu Türkistanlıların tahminine göre aslında 40 milyondan fazladır ve bunun 30 milyonunu Müslüman Türkler teşkil etmektedir.

Doğu Türkistan hakkında yayın yapan bazı kuruluşlar, bu rakamların bile gerçeği yansıtmadığını ifade etmektedirler. Doğu Türkistan’da 1949 yılında nüfusun %75’ini Uygurlar, %11’ini Kazaklar, %5’ini de diğer Müslüman Türk boyları teşkil ederken 1990’da Çinlilerin oranı %45’e çıkmıştır. Çinli nüfusun artış göstermesi, Komünist Çin hükümetinin Çinlileri Doğu Türkistan’a yerleştirerek Müslüman Türk nüfusu azınlık durumuna düşürme çabasından kaynaklanmaktadır. Çinlilerin asimilasyon politikası, Batı Türkistan’daki Müslüman Türk devletlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarından itibaren daha şiddetli bir biçimde uygulanmaktadır.

Çin yönetimi, Müslüman Türklerin birbirleriyle olan yakınlıklarını ortadan kaldırmak amacı ile bölgeleri etnik yapıya göre özerk il, özerk ilçe gibi parçalara bölerek halkın birlik ruhunu öldürmeye çalışmaktadır. Bilhassa Cungarya Havzası’na yerleştirilen Çinliler, güvenlikleri açısından bu bölgede özerk il ve ilçeler tesis etmişlerdir. Uygurların çoğunlukta olduğu illere Kazak, Kazakların çoğunlukta olduğu illere Kırgız, Kırgızların çoğunlukta olduğu bir ile de Özbek valiler atanarak “boy” farklılıkları ön plana çıkartılmak suretiyle kardeş halklar arasında düşmanlık körüklenmektedir.

Çin yönetimi, bir taraftan Han milliyetine mensup Çinlileri Doğu Türkistan topraklarına yerleştirirken, diğer taraftan buradaki Müslümanların nüfus oranını düşürmek amacı ile Müslüman ailelerde çocuk sayısını sınırlandırma, ebeveyni zorla kısırlaştırma, zorunlu kürtaj ve doğum kontrolü metotlarına başvurmaktadır. Ayrıca sonradan getirilen Çinli göçmenler verimli bölgelere yerleştirilmekte ve bu bölgelere her türlü hizmet götürülmektedir.

Başkent Urumçi’den Karamay’a kadar olan topraklarda beş milyondan fazla Çinli göçmen yaşamakta ve Doğu Türkistan’daki fabrikaların %95’i bu topraklarda bulunmaktadır. Oysa Müslüman Uygurların yaşadığı tarihi Kaşgar, Hoten, Artuş, Aksu, Turfan, Kumul, Altay, Çöcek vilayetlerine hiçbir hizmet götürülmemekte, buralarda hiçbir üretim yapılmamaktadır. Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman Türklerin nüfusu uluslararası kamuoyuna olduğundan kat kat az gösterilmekle kalınmamakta; halkın aynı zamanda yoksul ve cahil kalması için çalışılmaktadır.

(alıntı)
Logged
Sayfa: [1] 2 3 ... 7
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM