|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #2 : Temmuz 22, 2010, 05:21:44 ÖS » |
|
Özbekistan ve Özbek Tarihi / Özgür Cihan ÖZCAN
Bugün yedi bağımsız Türk Cumhuriyeti’nden biri olan Özbekistan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliğinin dağılmasının ardından, 20 Haziran 1990'da egemenliğini, 1 Eylül 1991'de bağımsızlığını ilan etmiştir. 27 Milyonluk nüfusu ile Türkiye’nin ardından en kalabalık Türk Cumhuriyetidir. Başkenti Taşkent, para birimi Özbekistan Somu, resmi dili Özbek Türkçesi olan Özbekistan’ın komşuları kuzeyde Kazakistan, doğusunda Kırgızistan ve Tacikistan, güneyde Türkmenistan ve Afganistan’dır. Özbekistan Cumhuriyeti’nin kurucu unsuru Özbekler, Tacikistan, Afganistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Doğu Türkistan’da azınlık olarak yaşamaktadırlar. Özbekistan’ı ve Özbek halkını daha yakından tanımak için gelin isterseniz biraz geçmişe uzanalım, köklü Özbek tarihine birlikte bakalım. Bozkır’ın yıldırım atlıları, Maveraünnehir’in Müslüman hükümdarları: Karluklar
“Özbek” adının kökenine dair iki iddia bulunmaktadır. Bunlardan biri Cengiz Han’dan sonra Türkistan’a hükmeden Altınorda Hanlığı’nın dokuzuncu hanı Özbek’ten sonra Özbeklerin bu adı aldıkları yönündeki iddiadır ki pek çok tarihçi tarafından kabul görmüştür. Zira Fars asıllı tarihçi Hamdullah Kazvini, Özbek Han’ın Azerbaycan üzerine yaptığı seferden bahsederken Özbek Han’ın askerlerini Özbekler olarak adlandırır. Tarihte Özbek adınının ilk kez Kazvini’nin Özbek Han döneminde yazdığı "Tarih-i Güzide" eserinde kullanılmış olması da bu tezi güçlendirmektedir.. Bir diğer iddia ise bugün Özbekler arasında geniş kabul gören iddiadır. Buna göre Özbek kelimesi “Öz” ve “Bek” kelimelerinden oluşan bir bileşik isimdir ve anlamı “O’zinge Bek” yani “Özüne Bey” demektir. Muhtemelen Özbek Han’ın adının manası da bu olmalıdır.
Bugün Türkçe’nin Karluk kolundan Özbek lehçesini konuşan Özbeklerin tarihi aslında çok eskiye dayanmaktadır. 8.yy’da II. Göktürk Devleti’nin batı topraklarında yaşadıkları bilinen Karluklar, Uygur ve Basmıl boyları ile ittifak kurup 745'de devleti yıktılar. Göktürk Devleti’nin batı topraklarını yöneten Türgiş boyuna karşı giriştikleri mücadeleden zaferle çıkan Karluklar, 766 yılında Türgiş Devletini tarih sahnesinden sildiler. 840 yılında Karahanlı devleti egemenliğine girene kadar Türkistan’ın batısını Uygur Devleti’nin vasalı olarak yönettiler.
Batı Türkistan’da egemenlik kuran ve çeşitli başarılara imza atan Karluklar, aynı zamanda Türk-İslam tarihinin başlangıcı kabul edilen Talas Savaşı’nın da önemli aktörlerindendir. 751 yılında Türkistan üzerine yayılmacı bir politika izleyen Çin İmparatorluğuna karşı Arapların yanında savaşa katılan Karluklar, bu tarihten sonra İslam dinini benimseyerek, bu dini kabul eden ilk Türk topluluğu oldular. O yıllarda Uygurların egemenliğinde bulunan Türklerin kutsal başkenti Ötüken’in 840'da Kırgızlar tarafından ele geçirilmesi ve Uygur İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından kurulan Karahanlı Devleti’nin kurucu unsuru da Çiğil ve Yağma boyları ile birlikte Karluk boyudur. Bir teze göre adı geçen Yağma ve Çiğil boyları Karluklar’ın alt kollarıdır. Bir başka teze göre ise bu boylar Oğuz’dur. Divan-i Lugat'it Türk'te özellikle Çiğil boyunun Karluk olduğu belirtilse de ilginç olan kitapta Karluk ve Oğuz boylarının ikisine birden Türkmen denmesidir. Buradaki Türkmen kelimesinin “Müslüman Türk” anlamına geldiği iddia edilmesine karşın o tarihlerde Karluk ve Oğuzlar arasında Şamanlığın hala yaygın olması düşündürücüdür.
Karahanlı Devleti’nin ikiye bölünüp yıkılmasının ardından, Karluklar doğudan gelen ön-Moğol kabileleri, Karahıtaylar tarafından batıya sürüldüler. Bu tarihlerde Batı Türkistan’ı egemenliği altına alan Harezmşahlar Devleti’ne bağlı beyliklerde siyasi varlıklarını sürdürdüler. Modern Özbek ve Uygur Türklerinin ataları olan Karluk Türkleri, eski Uygurlar ve Kırgızlar ile birlikte Cengiz Han’ın ordusunda yer almışlardır. Cengiz Han’ın Harezm ve Maveraünnehir’i istilasında görev aldıkları bilinen Karluklar Cengiz Han ve sonrasında devletin yönetiminde önemli görevlere gelmişlerdir.
Turan’ın son Hakanı
Moğol imparatorluğu içinde yükselen en ünlü Türk, Çağatay emiri Timur’dur. Barlas boyundan olan Timur, bir süre Çağatay Hanı’nın hizmetinde bulunduktan sonra 1369’da devletin yönetimini ele geçirdi. Özbek Türklerinin efsanevi kumandanı ve hükümdarı Timur, öldüğü 1405 yılına kadar çıktığı seferlerle Anadolu, Orta Doğu, İran, Türkistan, İdil-Ural, Afganistan ve Hindistan’ın kuzeyini fethederek Mete Han’dan beri süre gelen Bozkır geleneğinin son Hakanı oldu. Adı Cengiz Han’la kıyaslanacak kadar büyüktür. Nitekim, Kazakistan'da öldüğünde 200 bin kişilik devasa ordusunun başında Çin seferindeydi. Bir ayağı aksak olmasından dolayı Farsça ona “Timurlenk” denmiştir. Batıların Tamerlane dediği ve Moğol olduğuna inandıkları Timur “Biz kim Mulki Turan Amiri Turkistanmız, Biz kim millatlarning eng ulugi Turkning bosh boginmiz” günümüz Türkiye Türkçesi ile “Biz ki Turan mülkü Türkistan emiriyiz, Biz ki milletlerin en ulusu Türk’ün başbuğuyuz” diyerek Türk olduğunu kendisi belirtmiştir. Bununla da kalmamış Türkleri milletlerin en ulusu saymıştır. “Ey Firdevsi, küçümsediğin Turan'a kalk bir bak!” diyerek İran ve Turan savaşlarını konu alan Şehname’nin yazarı Firdevsi’ye seslendiği rivayet edilir. Timur’un Anadolu’ya gelişini konu alan birçok tarihi belge mevcuttur. Bunların çoğunda Timur kötülense de aslında anlatıldığı kadar cani, diğer bir değişle önüne geleni yakıp yıkan bir barbar olmadığını yaptıklarına bakarak anlayabiliriz. Timur, Türkistan medeniyetini doruk noktasına ulaştıran kişidir. Onun döneminde Türkistan yeniden imar edilmiş, Semerkand ve Taşkent gibi şehirler göz alıcı camii ve medreselerle donatılmış, Türkistan bilim ve sanatta çağının en ileri merkezi halini almıştır. Öyle ki Semerkand’ın İslam medeniyetinde Bağdat kadar önemli bir yer tutmasının nedeni Timur’un Semerkand için yaptıklarıdır. Timur’un belki de en önemli özelliği ise tüm Türk Dünyası’nın tek hükümdarı olma ihtirasıdır. Bu isteği ölümünden bir kaç asır sonra Türk Dünyasının felaketine neden olacaktır. Zira dağıttığı Altın Orda Hanlığı’nın baskısından kurtulan Rusya, Türklük için bir süre sonra en ciddi tehlike olmuştur. Türkiye Türklüğü şanslıdır, Ankara Savaşı ile dağılan ve bozkır geleneği gereği Timur’a bağlı beyliklerce yönetilen Anadolu’da birlik kısa sürede yeniden sağlanabilmiştir. Timur’un savaşmadığı tek Türk hanedenı Mısır’daki Memluklardır, büyük bir ihtimalle ona da ömrü vefa etmemiştir. Timurlular İmparatorluğu, Timur’un ölümünün ardından uzun ömürlü olamadı. Hüseyin Baykara döneminde Herat da önemli bir güç haline geldilerse de Şeybani Özbekleri’nin Herat’ı ele geçirmesiyle tarih sahnesinden silindiler. Timur soyundan gelen Babür Han, Türkistan’dan Hindistan’a kaçarak Babür Devleti’ni kurmuştur.
Timurlular döneminde yaşayan ve Türk tarihinin en önemli fikir ve sanat adamlarından biri olan Ali Şir Nevai, bugün Özbek Türkleri’nin konuştuğu lehçenin atası sayılan Çağatay Türkçesi’nin kurucusudur. Bu lehçeye Ali Şir Nevai'ye itafen Nevai dili denmesinin nedeni de budur. Çagatayca, Osmanlı Türkçesine çok benzeyen Farsça ve Arapça ağırlıklı kelime dağarcığı ile Rus işgaline kadar Türkistan’da edebi dil olarak kullanılmıştır. 15. ve 16. yy’larda Türkistan’dan İstanbul’a medrese eğitimi görmek ya da vermek için giden alimler Çağatay ve Osmanlı Türkçelerinin arasındaki bu benzerlik sebebiyle dil yönünden zorluk çekmemişlerdir. Her ne kadar Çağatay ve Osmanlı edebi dilleri için Türkçe’nin kelime yapısını ve dilbilgisini bozduğu söylense de unutulmamalıdır ki Osmanlıca ve Çağatayca sayesinde tüm İslam coğrafyasında Türkçe bilim ve sanat dili halini almıştır. Zira Osmanlıca ve Çağatayca İslam dünyasının üç milli dili Arapça, Farsça ve Türkçe’yi sentezlemiş ve bu sayede Türk-İslam kültür dairesi içinde herkesçe anlaşılması kolay diller halini almışlardır.
Hanlıklar ve Gerileme
Timurlular Hanedanı’nın Şeybaniler tarafından tasfiyesinin ardından Türkistan’da, “üç Hanlık” dönemi olarak adlandırılan Hive, Buhara ve Hokend Hanlıkları dönemi başlar. Bu dönem Türkistan Türkleri için eski cihan hakimiyeti ülkülerinden uzaklaştıkları, kısıtlı bir coğrafyada iç mücadeleler ile uğraştıkları dönem olmuştur. Kuzeyden göçebe Kazakların Türkistan içlerine seferleri, güneyden ise İran Türkmenleri ve Afganların saldırıları ile bunalan Özbek Hanlıkları bu dönemde herhangi bir ilerleme tutkusuna sahip değillerdi. Bu içine kapanıklık, bir süre sonra kuzeyde önce Kazan daha sonra da Bozkır’ı(Bugün Kuzey Kazakistan) işgal eden Ruslar için Türkistan’ın kolay lokma olmasını sağladı. Rusların Kırım Savaşı’nı kaybedip bir süre sıcak denizlere inme siyasetini rafa kaldırmaları Türkistan ve dolayısıyla Özbekler için felaket oldu. Yeni potansiyel sömürgesi olarak gördüğü Türkistan’a ilerleyen Rus orduları kısa sürede başarı kazandılar. Taşkent ve Türkestan şehirleri düşüp Buhara Hanlığı’nın yenilmesinden sonra Hive Hanlığı Rusların vasalı olmayi kabul etti(1873). Onun hemen ardından Hokend Ruslara boyun eğer.(1876) İşgalci Ruslar tek ciddi direnişi Türkmenistan’da görmüşlerdir. Buhara Hanlığı ve Rusya arasındaki Zerabulak Savaşı dışında Özbek hanlıkları ise, az sayıda Rus askerine karşı hiçbir ciddi direniş göstermemişlerdir.
Esaret Yılları
Türkistan’ın Rus Çarlığı tarafından işgali en çok Özbekleri etkilemiştir. Yerleşik hayata Türkiye Türklerinden bile önce geçmiş olan Özbekler, bu yüzden Türkistan’ın en muazzam kültürüne sahiplerdi. Diğer halklar hala göçebe ya da yarı göçebe halinde yaşamakta ve İslam medeniyet dairesinin sınırında bulunmaktaydılar. Tam da bu nedenle, işgal ettikleri Türkistan’ın Çar’a mutlak itaatini sağlamakla yükümlü Rus asker ve memurları, güçlü bir kültüre sahip Özbekler üzerinde en sert yıldırma politikalarını uyguladılar. Ruslar için Türkistan sadece bir sömürgeydi. Bu nedenle Kazan’a uygulanan Ruslaştırma ve hristiyanlaştırma politikasını Türkistan için uygulamaya koymadılar. Türkistan Türklerine adeta köle muamelesi yapılmış, onları Rus Çarlığı içinde vatandaş statüsü verilmemiştir. Türkistanlıların, Çarlık Rusya’sı içinde hiçbir hakları ve özgürlükleri yoktu. Bununla da kalmıyormuş gibi Türkistan içlerine yerleştirilen Rus nüfus Türkistanlıların en önemli ekonomik sahalarını bir bir işgal ediyor buna itiraz eden Türkler ise ağır bir biçimde cezalandırılıyorlardı. Çarlık Rusya’sı içinde Türkistan ve onun bir parçası olan Özbekistan giderek fakirleşti. Nitekim 1917 devrimine gelindiğinde Rusların en büyük hammadde kaynaklarından biri olmasına rağmen çarlığın en fakir ve acınacak durumda olan bölgesi Türkistan’dı.
Bir Umut?
Rusya'da 1905 İnkilabı ile Meşrutiyet ilan edilir ve azınlıkların da Rus meclisi Duma’da temsil hakkına sahip olması gündeme gelir. Bu dönemde hareket kazanan Türk milliyetçiliği Duma’da çeşitli defalarda hüsrana uğrar. Rusya Müslümanlarının ittifakı ile Duma’ya giren Müslüman vekillerin isteklerine Ruslar tarafından neredeyse hiç kulak asılmaz. Bu dönemde alevlenen Rusya Türklerinin Pantürkist hareketi de tıpkı Duma’daki umutlar gibi çok geçmeden etkinliğini yitirir. Bunun üzerine birçok Türk aydın gibi Türkistanlı aydınlardan da bir bölümü komünistlerin enternasyonel ve isyancı söylemlerinin peşinden giderler. Devrimcilerin, mili kimliğe dayalı olmayan egemenlik tezleri Türk aydınlar için bir umut niteliğindeydi. Ancak göremedikleri şey, Rus komünistlerinin Müslüman halka dair en ufak bir kaygılarının olmadığıydı. Nitekim, kısa bir süre sonra başta 1917 devriminin en önemli beş isminden biri olan Galiyev dahil Türk aydınları birer birer ihanete uğrayıp, sürgün ve süikast yolu ile tasfiye edildiler.
Özbekistan’da zaten az sayıda olan aydın kesimin içinde de Bolşevik devrimini destekleyenler vardı. Ancak genel olarak halk arasında komünizm yeterince yer bulamaz. Nitekim daha 1918 yılında Hokend’te ilk baş kaldırı görülür ve Müslüman Halk Meclisi özerkliğini ilan eder. Sovyetler, Hokend’te kurulan Türk hükümetini devirir. Ancak Buhara ve Hive’de alevlenen "Basmacı" ateşini söndürmek o kadar kolay olmayacaktır. Doğu Türkçesinde "eşkiya" anlamına gelen Basmacı aslında Rus yanlısı Türkistanlıların, milli mücadele hareketine yakıştırdıkları isimdir. Azerbaycan üzerinden Türkistan’a giren Enver Paşa’nın da bir müddet katıldığı ve uğruna şehit düştüğü bu hareket, eşgüdümün sağlanamaması ve gerekli maddi desteğin bulunamaması nedeniyle son bulur. Ancak Basmacılar, o dönemde Ruslar'a Anadolu'daki kardeşlerinin batılı devletlere karşı kazandığı zaferi hatılattığından dolayı ziyadesiyle korku vericiydiler.
Özbekistan’da silahlı mücadele ile bağımsızlığın kazanılamayacağı, bu yüzden Sovyetler ile iyi geçinip komünist gömleği içinde hak ve özgürlükleri için savaşmayı düşünenler de vardı. Ne yazık ki komünistlerin söylemleri ancak lafta kalmıştır. Ekonomik alanda Ruslar ile eşit haklara sahip olmalarına karşın kültürlerini devam ettirmeleri hususunda Özbekler ve diğer Türk halkları Çarlık Rusya’sını özler olmuşlardı. Nitekim, Türkistan için kültürel çöküş bu dönemde yaşanır. Halen gerek Özbekistan gerekse diğer Türk devletleri içinde izlerine rastlanan Materyalist-Marksist yaşam tarzı, İslam medeniyetinin bir dönem parlayan yıldızı Özbek kültürünü derinden sarsar. Sovyetlerin dağılmasından sonra gelen kimlik bunalımı da bu dönemde insanlara dikte edilen “Sovyet yurttaşı” kimliğinin mirasıdır.
Bağımsız Özbekistan
Sovyetlerin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Özbekistan’ı tanıyan ilk ülke Türkiye oldu. İlk yıllarda ülke bağımsızlık şoku yaşadı diyebiliriz. Hem bağımsızlık ile birlikte ülke yönetiminin yeniden tanzim kargaşası hem de ekonominin sosyalizmden kapitalizme geçiş bunalımı tüm Türk Cumhuriyetlerinde olduğu gibi Özbekistan’da da ağır bir biçimde yaşandı. Bu da yetmiyormuş gibi ülkede siyasi kutuplaşmalar baş gösterdi. Bunlardan birinin sonucunda Türkiye-Özbekistan ilişkileri kopma noktasına geldi ve Özbekistan uzun yıllar Türk Kurultayları da dahil Türk Cumhuriyetleri arasındaki organizasyonlardan çekildi. Bugün tüm Orta Asya devletleri gibi denge politikası yürüten Özbekistan’ın, Türkiye ile ilişkileri ne yazık ki yok denecek kadar azdır.
Özbekistan tartışmasız Türkistan’ın kalbidir. Yüksek kültürü ona Orta Asya’nın kültür merkezi olma ünvanını verir. Zira Taşkent, Semerkand, Buhara ve Urgenç tam anlamıyla muazzam tarihi eserlerdir. Osmanlı gibi çağının bilim ve sanat merkezi olmuş Çağatay ve Timurlu Devletleri’nden aldığı tarihi miras ile günümüze gelen Özbekistan’da, bu muhteşem kültür ve öğelerinin korunması ve geliştirilmesi adına ne yazık ki gerek hükümet gerekse halk arasında yeterli duyarlılık yoktur. Batı taklitçisi popüler kültür ülkenin çoğunluğunu oluşturan genç nüfus arasında revaçtadır. Özellikle Rusya ve Türkiye'den fazlasıyla etkilendiklerini söyleyebiliriz. Türk ve İslam Dünyasına daha iyi bir örnek teşkil etme yükümlüğümüzün olduğunu bu sayede bir kez daha hatırlamamız yararlı olacaktır.
Özbekistan, kültürel olarak Türkistan’ın merkezi olma konumunu hala sürdürse de ekonomik olarak Kazakistan ve Türkmenistan’ın çok gerisinde kalmıştır. Ülkede işsizlik ve rüşvet en önemli problemlerdir. Orta Asya’nın bu en kalabalık ülkesinde kişi başına düşen milli gelir 1000 doların altındadır. Ekonomisi tarıma dayalı olan Özbekistan’da ciddi bir susuzluk problemi yaşanmakta, bu da tarımın gelişmesini engellemektedir. Ağır sanayi gelişmemiştir. Özbekistan mevcut politika ile yakın gelecekte de ekonomik olarak ümit vaat etmemektedir. Diğer Türk Devletlerinin sürekli büyüyen ekonomilerinin yanında Özbekistan ekonomisi yeterli aşamayı henüz kaydedememiştir. Bu nedenle Türkiye ile ikili ilişkilerin acilen geliştirilmesi ve Türkiye’den Özbekistan’a gerek teknik destek gerekse yatırımın bir an önce sağlanması Özbekistan açısından gayet yararlı olacaktır.
Özbek insanı gözlemleyebildiğim kadarı ile Anadolu insanına fazlasıyla benzer, sıcak kanlı, esprili ve misafirperverdir. Gerek gelenekleri gerekse yaşayışları bakımından Özbekistan ve Türkiye halklarının bin yıldır ayrı olmalarına karşın birbirlerine şaşırtıcı derecede benzemeleri, yerleşik Türk-İslam kültürünün bir getirisi olarak kabul edilmelidir. Bu iki halk ortak köken birliğininin ötesinde bir yakınlığa sahiptirler.
|