|
Lâle
|
 |
« : Temmuz 14, 2010, 11:48:19 ÖS » |
|
Hiç düşündünüz mü?Mezarınızın nasıl olmasını istersiniz? Nedense kimse düşünmek istemez bu konuyu.Hiç ölmeyeceğiz zannıyla yapışırız dört elle dünya hayatına.Bugün annem,erkek kardeşim ve dayım rahmetli babama mezar seçmeye gittiler.Annem en sade mezarı,erkek kardeşim en dayanıklı mezarı,dayımsa kendi eşinin mezarından daha alt kalitede mezarı seçme gayretiyle ayrıldılar evden.300 TL - 5000 TL arasında değişen fiyatlardan sade ve ekonomik bir mezarda karar kılmışlar.Buraya kadar her şey normal.Sıra mezarcının dertlerini dinlemeye gelmiş. "Ya abla adamın biri üç katlı mezar istiyor.Benim mezarımdan başka kimsede olmamalı diye tutturmuş.Nasıl taşıyacağız mezarlığa kadar bilmiyorum." Dayım araya girmiş: "Ne yapacakmış üç katlı mezarı?" "Adamın keyfi misiniz? Kışın orta katta,yazın üst katta ,sorgu zamanında da en alt katta yatar."diyen annemin lafı bitmeden bir kahkaha tufanı kopuyor. Nasıl bir mezar istersiniz? Tek katlı,dubleks,tripleks?... 
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Temmuz 15, 2010, 12:08:34 ÖÖ Gönderen: Lâle »
|
Logged
|
|
|
|
|
meryemozcan
|
 |
« Yanıtla #1 : Temmuz 14, 2010, 11:52:41 ÖS » |
|
Mezardan öte mezarımın yeri önemli benim için. Nasip olursa ben orman içinde bir tarafı deniz gören esintili bir mezar istiyorum.
|
|
|
|
|
Logged
|
 Allahım bizi bize bırakma , bizi bizsiz bırak ama bizi sensiz bırakma ...
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #2 : Temmuz 14, 2010, 11:55:08 ÖS » |
|
Bizim aile mezarlığı da esintili ama orman ve deniz yok... Mezarın yerinin islami açıdan önemi nedir?
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
meryemozcan
|
 |
« Yanıtla #3 : Temmuz 14, 2010, 11:57:54 ÖS » |
|
Ebu Cehil Mekke'de yatıyor. Laleciğim mezarın yerinden çok içindekinin İslami açıdan önemine dikkkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
|
|
|
|
|
Logged
|
 Allahım bizi bize bırakma , bizi bizsiz bırak ama bizi sensiz bırakma ...
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #4 : Temmuz 15, 2010, 12:00:37 ÖÖ » |
|
Haklısın canım.Bomboş gidip de, mezar komşularından medet ummanın anlamı yok galiba.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #5 : Temmuz 15, 2010, 09:36:43 ÖÖ » |
|
KIRŞEHİR MEZAR TAŞLARI KİTAP HALİNE GETİRİLDİ
Kırşehir Belediyesi`nin desteği ile kentte bulunan tarihi mezar taşları, uzun süren araştırmalar sonucunda `Mezardaki Hayatlar` adıyla kitap haline getirildi. Devamı...
06 Ocak 2009 Salı - Araştırmacı Mehmet Göktürk tarafından uzun yıllar önce başlatılan ve 2008 yılı sonunda tamamlanan mezar taşları araştırmalarında elde edilen bulgular kitap haline getirildi. Kırşehir Belediye Başkanı Halim Çakır`ın büyük destek verdiğiyle araştırmalar sonunda hazırlanan `Mezardaki Hayatlar` adlı kitap, birçok kesimden büyük ilgi gördü. Araştırmacı Mehmet Göktürk, Türk kültüründe mezar ve mezar yapılarının her zaman ön plana çıktığını belirterek, `Tarihte Türkler, hakimiyet kurdukları topraklarda çok sayıda anıtsal mezar yapıları inşa etmişlerdir. Yalnızca sultanlar için değil toplumun dini ve sosyal önderleri için de anıtsal türbeler yapılmıştır. Bu çalışmamızda, Kırşehir mezar taşlarının bir bölümü gün yüzüne çıkarılarak ileri ölçülere varan kültür ve sanat potansiyelinin daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır. Kırşehir mezar taşları üzerinde yapılan araştırmalar sırasında Afyon, Konya, Akşehir, Aksaray, Kayseri, Sivas, Bitlis ve Ahlat bölgelerinde bulunan mezar taşları incelendi ve karşılaştırmalar yapıldı. Araştırmalar sonucunda yine Orta Asya Türk kültür ve sanat geleneğinden başka Uygur, Gazne, İlhanlı, Hint, Büyük Selçuklu, Kuzey Afrika hatta İslami ve Türk olmayan kültür ve sanatlarla olan etkileşimler ortaya çıktı` dedi. Araştırmalarında kendisine destek verenlere de teşekkür eden Göktürk, kitabın oluşturulmasında maddi katkısını esirgemeyen Belediye Başkanı Halim Çakır`a da şükranlarını sundu. Kitabın baskısını üstlenen Belediye Başkanı Halim Çakır ise, Kırşehir mezarlıklarının ve mezar taşlarının, 15. yüzyıl başlarında birer tatbiki okul durumunda olduğunu kaydederek, `Türk tarihinde, Kırşehir tarihinde önemli rol oynamış değerli şahsiyetlerin kurdukları zaviyeler, onlara ait türbeler civarında kurulmuş mezarlıklar var. Mezarlıklardaki atlı, aslanlı figürleri; Anadolu`yu yurt tutma mücadelesi içindeki ecdadımıza, yaşayanlara bu büyük ve zorlu hikayeyi anlatırdı. Özellikle Türk mezar taşlarında kültür ve sanatımızın önemli ve geniş yansımalarını buluruz. Bu anlamda, hazırlanan kitapta Kırşehir tarihi, kültürü ve sosyal yapısı ön palana çıkıyor. Kırşehir tarihine ilişkin mezar taşları ile bağlantılar kuruldu ve objektif değerlendirmelerle harmanlanan bulgular okuyucu ile buluştu. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum` dedi. Kırşehir Belediyesi`nin kültür-tarih yayınları arasında 7. sırayı alan kitap, Kırşehir Belediyesi Yunus Emre Kütüphanesi`nde sergileniyor.
Kaynak:www.turizmhaberleri.com
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #6 : Temmuz 15, 2010, 09:45:33 ÖÖ » |
|
Günümüz Adana Âşıklık Geleneğinde Ölüm, Mezar Teması
Prof. Dr. Erman Artun Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.
İnanç, insana özgü bir fenomendir. İlk insandan bu yana ölüm ve ölüm sonrasıyla ilgili bir takım ibadetler ve ritler oluşmuştur. Ölümle ilgili inanışların kökeni arkaik ve geleneksel topluluklara mitosların ritüel davranışlarıyla insana ve insan topluluklarının hayatlarının yöneten kurallar ve kurumlar ilişkisine dayanır.
Mezarlık kültüründe, mezarlık ziyaretleriyle Türklerin eski ve köklü inançlarından biri olan atalar kültü arasında bir bağ vardır. Atalar kültü ataların takdisine dayanır. Atanın öldükten sonra ruhunun bir takım üstün güçlerle donanacağı ve bu sayede yardım edeceği inancı vardır. Ataların eşyaları ve mezarları kutsal kabul edilip ruhlarına kurban sunulurdu.[1] [2] [3] [4] İslamiyet’in kabulünden sonra atalar kültü Türkler arasında veli kültünün oluşmasında etkili rol oynamıştır. İslamiyet’te ölüden medet umma yoktur. Veli kültü ve türbesinin etrafında oluşan bir takım inanma ve pratikler pagan kültürüyle ilgisinden dolayı yasaklanmasına rağmen günümüze kadar varlığını sürdürerek bir mezarlık kültürü oluşturmuştur.[5] [6] [7]
Âşık edebiyatı, ölüm ve mezar temalı şiirler yönünden çok zengindir. Ölüm ve mezar çevresinde bir çok inanma, âdet, töre, tören, ayin, kalıp davranışlar kümelenir. Bunlar insanları kuşatan değerlerdir. Âşık içinde yaşadığı toplumun değerleriyle, insan gerçeğini bireysel ve toplumsal boyutuyla dile getirmek, seslendiği kitlenin kimliğiyle uyuşmak zorundadır. Bir kültürde oluşan eserler, yazıldığı çağın ve içinde bulundukları toplumun kültür anlayışı beğenisine göre şekillenir.
Âşıklar, şiirleriyle toplumun sosyo-ekonomik dinamiklerini ortaya çıkarmakta, milletin kültür birliğini sağlamaya katkıda bulunmaktadır. Âşıkların şiirlerine Türk toplumunun sağ duyusu, günlük hayatı, dini, geleneği, dünya görüşü ve beğenisi yansır. Kültür toplumu oluşturan bireyler gruplar arasındaki kurumlaşmış ilişkiler bütünüdür. Her türlü toplumsal olgu kültür potasında eriyerek içerik ve bütünlük kazanır.
Tarihsel süreçte, her kültürde olduğu gibi Türk kültürünü belirleyen değer norm, sosyal kontrol ögeleri ve formlar değişikliğe uğramıştır. Bir çok kültik ve ritüel özlü işlemin ve pratiğin uygulanmasını gerektiren ölü kültü çeşitli bölgelerde yerel özellikler göstermekle birlikte ana çizgisi bakımından aynıdır. Her yörenin kendi inanç, görenek, estetik ve sosyo-ekonomik anlayış ve değerlerine göre değişebilen ama hepsinin özünde insan olan bir takım inanma ve pratikler vardır. Toplumca inanılan bu doğrultudaki her tür inanma ve pratik bu etkinliklerin içindedir. İnsanlar geçmişle gelecek arasında bir bağlantı kurmaya çalışmışlardır.
Ölüm, defin ve mezar bir hayat gerçeğidir. Her kültürde bu kavramların etrafında gelenekler oluşmuştur. Ölüm kaçınılmaz bir gerçek olarak insanları meşgul etmiştir. Ölüm ve mezarla ilgili duygular zamanla âşıklar aracılığıyla şiirlerde dile gelmeğe başlamıştır. Âşıkların ölümle ilgili şiirlerinin bir bölümü bireysellik çizgisini aşarak duygu ve düşünce yoluyla topluma mal olarak anonimleşir. Ölüm ve mezar temalı şiirlerin odak noktasını insan oluşturmaktadır.
Âşıkların ölüm, mezar temalı şiirlerinde Türk milletinin en ilkel inanma sisteminden İslamiyet’e geçinceye kadar kültür basamaklarına paralel olarak ölüm karşısındaki duygulanmaları ortaya çıkacaktır. Bu şiirlerde evrensel insan psikolojisi, ölüm ve mezarla ilgili kelime dağarcığı bir ölçüde ortaya konulacaktır. Bunlar bir yönüyle kültür atlasımızın bugünlere ulaşan geçmişten izlerini taşırken, bir yönüyle de yaşanan dönemin insanından izler taşır. Bu şiirlerde inançları, insan ilişkilerinin biçimlenişini ve insan yaşamının çeşitli yönlerine ilişkin ipuçlarını buluruz.
Adanalı Âşıklarda Ölüm ve Mezar
Adana, âşıklık geleneğinin canlı bir biçimde sürdürüldüğü birkaç ilden biridir. Âşıklarla yaşadıkları yöre arasında bir bağ vardır. Âşıklık geleneğinin oluşmasında ve gelenek içinde yetişen âşıkların şekillenmelerinde geçmişten günümüze kalan tarihi ve kültürel mirasın önemli bir yeri vardır. Çağının düşünce hayatı, inanç sistemi yanında yaşama biçimi, âşığın dünyası kavrayışını algılayışını, tavrını etkiler ve belirler. Çağının kültür değerleri içinde yoğrulan ve yeterli birikime kavuşan âşık devrinin estetik anlayışına uygun şiirler yazar.
Bu çalışmada, özel arşivimizde bulunan günümüz 78 Adanalı âşığa ait dosyalar taranmış, içlerinden karakteristik özelliği olan ölüm, mezar temalı şiirlerden yola çıkılarak Adana âşıklık geleneğinde ölüm ve mezar temaları ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Adana âşıklık geleneğinde ölüm teması geleneğin düşünce ve sanat anlayışı doğrultusunda konu edilmiştir. Âşıklar ölümü yaşamın kaçınılmaz sonu olarak değerlendirmişlerdir. Adana âşıklık geleneğinde âşık sevgiliye kavuşmak için ölümü göze alır, sevgili zalimliğiyle âşıkları öldürür, rakip ise âşığın sevgiliye kavuşmasını engellediği için daima ölüme layık görülür. Geleneğin çizdiği bu çerçeve dışında ölüm mezar temaları âşıklık geleneğinin ortak benzetmeleri ve kelime kadrosuyla işlenir. Bu temalar bir nasihatçi edasıyla din ve tasavvuf kültürüyle ilgili inançları yansıtır.
Adanalı âşıklar ölüm ve mezardan etkilenip bunları şiirlerine konu etmişlerdir. Âşıkların şiirleri Adana halkının ölüm ve mezarı algılayışına ve yorumlayışına ışık tutacak, çözüm getirecek ipuçlarını taşımaktadır.
...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #7 : Temmuz 15, 2010, 09:46:00 ÖÖ » |
|
Adanalı âşıkların ölüm-mezar temalı şiirlerindeki düşüncelerini üç başlıkta inceleyebiliriz.
1. Ecel-Ölüm-Dünya İlişkisi
1.1 Ecel
· Ecel kapıyı aniden çalar (Âşık İmami[8], Âşık Cabbar[9]).
· Ecelle güreşirseniz, tuş olursunuz (Ozan Mercan[10]).
· Vakit erişip ecel geldiğinde tatlı canı alır (Âşık Coşar[11])
· Ecel gelir, yıkar, nefesleri tıkar gider (Âşık Coşar).
Birkaç örnek verelim:
Kimse baki kalmamıştır fanide Ecel kapın çalar bir gün anide Basıp çiğnediğin toprak seni de İsmiyle müsemma yer insanoğlu
Âşık İmami
Ömrün başlangıcı meçhul karanlık Tahtın tacın olur belki sultanlık Bin yıl yaşasan da olur bir anlık Ecel kapın çalar zül böyle başlar
Âşık Cabbar
Bu nasıl naz idi bu nasıl eda Mercan’ım aslımdan geldi bir nida Gidiyoruz aziz dostlar elveda Ecelle güreştim tuş etti beni
Ozan Mercan
Ecel gelip yıkar gider Nefesleri tıkar gider Bu can bir gün çıkar gider Ceset kalır sallarında
Âşık İsmail Coşar
1.2 Ölüm-Dünya
· Bu dünya fanidir gelen göçer (Âşık Kocaman[12], Âşık Feymani[13]).
· Dünya bir duraktır (Âşık Coşar).
· Her canlı ölümü tadacaktır (Âşık Ahu Mahşer[14], Âşık Fidani[15]).
· Sırası gelen gidecektir (Âşık Derdi Derya[16], Âşık Hüseyin Kaçıran[17]).
· Ölüm ne şah, ne sultan dinler (Âşık Durdu Kozalak[18]).
· Ölüm ahiret kapısı, öz vatanın tapusu, Hakkın mamur yapısıdır (Âşık İsmail Coşar).
· Dünya eski bir yoldur, bu yolun temeli gelenin gitmesi üzerine atılmıştır (âşık Selman Albay[19]).
· Dünya malı dünyada kalır, sahip olunan tek şey bir kabirlik yerdir. (Âşık Coşar).
· Ölüm gençlikte ve sılada gelmemelidir (Âşık Feymani).
· Dünyada ne zaman yaşadığının, ne zaman öldüğünün, ne için gelip nerede yaşadığının önemi yoktur (Âşık Kocaman).
· Dünya ikiyüzlüdür, aldanmamak lazımdır (Âşık KaralBirkaç örnek verelim:
Kimi ekti, kimi biçti Kimi kattı, kimi seçti Nice beyler kondu geçti Dünya sana dünya sana
Âşık Feymani
Baki değil şu dünyanın ziyneti Ölüm kıyametin bir alameti Yolcuya yıldızın, ayın kıymeti Karanlıkta bakmayınca bell’olmaz
Âşık Feymani
Allah bir, Resul hak ben ise kulum Her nereye gitsem onadır yolum Canlılara bir gün gelecek ölüm Nefs-i emmareye kıydım da geldim
Âşık Fidani
Ömrüm ağacımdan her gün bir yaprak Hesap ettim düşe düşe az kaldı Ölüm beni bir gün olur tutacak Peşim sıra koşa koşa az kaldı.
Âşık Kara Mehmet[21]
Veren şimdi geri istiyor canı Hesap etmeliydim işe bu anı Dolu zannettiğim bu koca fani Anladım ki tamamıyla boş kılmış
ÂşıkTanrıkulu[22]
Evvelin sorarsan cevap müşkildir Kimse bilmez bu dünyanın yaşını Her gelen gidiyor kadim bir yoldur Temel atan böyle atmış taşını
Âşık Selman Albay
2. Mezar
· Dünya kalıcı değildir, esas yer mezardır (Âşık Coşar).
· İnsan öldüğünde toprak atılır, adı mezarında kalır (Âşık Derdi Derya).
· Mezarın deliği yoktur içi görülmez (Âşık Kara Mehmet).
· İbadet edersen, sual sorucular geldiğinde mezarın aydınlık olur (Âşık Derdi Derya).
· Bir gün herkes ölecektir. Mezar taşını kimse beklemez (Âşık Selman Albay).
Birkaç örnek verelim:
Yarla kurdum pazarımı Kayıp ettim hezarımı Der Ferrahi mezarımı Kazam dedim kazamadım
Âşık Ferrahi[23]
Mevla senden razı olsun Sen bahçede gonca gülsün Kabrin içi nurlu dolsun Ömür bir gün uçar gider
Âşık Ferrahi
Coşar asla demez yalan Hani var mı baki kalan Verdiğini geri alan Kara toprak yerin vardır
Âşık Coşar
Delik koymazlar ki bakmasın diye Çok derin kazarlar çıkmasın diye Örterler üstünü bakmasın diye Bir gün bir yığılı mezar olursun
Âşık Kara Mehmet
Aziz dostum tut orucu Sevabını Hak verici Gelirler sual sorucu Kabristan aydınlık olur
Âşık Bilal Ceylan[24]
3. Ölüm-Mezara Bağlı Din Kültürü ve Tasavvuf Kültürüyle İlgili Kavramlar
3.1 Ahiret
· Bu dünya malı için ahireti yıkmamalı (Âşık Fakir Kul[25]).
· Dünyada ahiret için çalışmalı, eli boş dönmemeli (Âşık Ali Koca)[26].
· Dünyada ağlayıp, ahirette gülmeli (Âşık Fakir Kul).
· Dünyada Kuran, ahirette iman (Âşık Fakir Kul).
· Bu dünyadan ahirete bir yol vardır (Âşık Fakir Kul).
· Gözünü Hakka bağlayanın, ahirette yüzü aktır (Âşık Ali Koca).
Birkaç örnek verelim:
Dışımız müslüman, kafir içimiz Hakka karşı çoktur bizim suçumuz Ol ahirete yüklenirse göçümüz Oraya varmaya yol gerek gerek
Âşık Fakir Kul
Sen de Hakka bağla özün Ah(i)rette ak çıksın yüzün Her tarafı görür gözün Bu bir mucize değil mi?
Âşık Ali Koca
Fakir Kul’um derde ateşe yanma Şu yalan dünyanın malına konma Yanın sen orayı bura sanma Ölüp ahretimi bilesim geldi
Âşık Fakir Kul
Yüce dağ başında olmaz mı duman Allah getirmesin başlara figan Bu dünyada Kur’an, ahrette iman Ameli kötü olan kula yazıktır
Âşık Fakir Kul
Fakir Kul’um derde çağlayıp akma Senden küçüklerin kusuruna bakma Dünya malı için ahiret yıkma Kalır malın mülkün pul n’olur n’olur
Âşık Fakir Kul
Niçin öyle gafil gafil durursun Bir gün olur huzura varırsın Neyin var neyin yok orda görürsün Ne edersen orda et dedim gönül
Âşık Ferrahi
İyi kötü bu dünyada gezilir Haklı haksız ince elekten süzülür Ne yaparsan defterine yazılır Gözüyün önüne serilir bir gün
Âşık Ali Koca
3.2 Ten-Ruh-Göç-Kefen
· İnsanın ruhu baki, teni fanidir (Âşık Halil[27])
· İnsanın teni toprağa, ruhu Allaha aittir (Âşık Halil)
· Ölümle ruhumuz bekaya, tenimiz toprağa gider (Âşık Öksüz Mehmet[28])
· Ölüm ahiret yoluna bir göçtür (Âşık Saltani[29], Âşık Cabbar).
· Ruh bir kuştur, ecel geldiğinde kafesten uçar (Âşık Saltani).
· Kefen, feleğin biçtiği gömlektir (Âşık Tufan Güvel[30]).
· Kefen, yakasız gömlektir (Âşık Kederi[31]).
· Kefen, beş arşın bezdir (Âşık Saim Özdal)
· Kefen, ahiret gömleğidir (Âşık Şıhlıoğlu[32])
Birkaç örnek verelim:
Saltan bir gün ecel meyini içer Ruh bülbüldür er geç kafeste uçar Göç başlanır hoca kefenin biçer Döner ahirete yol ömrüm ömrüm
Âşık Saltani
Öksüz Mehmet sığınırım Hüda’ya Elim açık müdavimin duaya Ten toprağa ruh gidince bekaya Taşlarımı tek tek sökersin kader
Âşık Öksüz Mehmet
Uyan kardaş vakit gelmiş geçiyor Felek bizim gömlekleri biçiyor Dostun bahçesinde gonca açıyor Devşirip güllerin yolabildin mi?
Âşık Tufan Güvel
Kederi dünyadan göçersin bir gün Ecel şerbetini içersin bir gün Yakasız gömleği giyersin bir gün İnsan ol, kardeşim insanca yaşa
Âşık Kederi
Pençe vurdu can alıcı meleği Ecel şerbetini içtim giderim Kendi elim ile ahret gömleği Ölçtüm boyuma da biçtim gömleği
Âşık Şıhlıoğlu
Sonuç
Adanalı âşıklar, ölüm ve mezar konulu şiirlerini işlerken, İslami ahlakın kurallarına uyulmasını öğütler. Dünyanın geçiciliğini anlatırlarken, gerçek ebedi mutluluğun yollarını şiirlerinde dile getirirler. Adanalı âşıkların dini konulardaki bilgileri yüzeyseldir. Onlar inançlı fakat mutaassıp değildirler, şiirlerinde Allah’ın birliğini, peygamberleri anlatırlar, din ulularını sıralarlar. Dini bilgiler âşıklık geleneğinin aktardığı kalıp bilgiler olarak alınıp tekrarlanır. Adanalı âşıklar ölümü daha çok yazgı çizgisinde yorumlayıp Allah’ın mutlak egemenliği karşısında yapacak bir şeyin olmadığını söylerler.
Ölüm olayının çevresinde toplanan, ölümün çeşitli yanlarını vurgulayan, âşıkların şiirleri Adana halkının ölüm ve mezarlık kültürüyle ilgili duygu, düşünce, tepki ve davranışlarına ışık tutmaktadır.
Ölüm ve mezarlık kültürünü, halkın inanış ve yorumlayışıyla dinin gerekleri arasında ters düşmeler vardır. Daha önce yaptığımız araştırmalarda günümüzde Adana’da ölüm ve mezarlık çevresinde oluşan eski inanç sistemleriyle, İslamiyet arasında iç içe geçmiş inanç ve inanmalar olduğunu tespit ettik.
Adanalı âşıkların ölüm ve mezarlık kültürüyle ilgili görüşlerini şöylece özetleyebiliriz.
1. Adanalı âşıkların şiirlerinde ritüel kökenli ölüm ve mezarlık kültürüne ait inanma ve pratikler yoktur.
2. Âşıklar ölüm ve mezarlık kültürünü âşıklık geleneği çerçevesinde işlerler.
3. Âşıkların ölüm ve mezarlık kültürü konulu şiirleri İslami din ve tasavvuf kültürüne ait inançları yansıtır.
4. Âşıkların şiirleri ecel, ölüm, dünya, mezar ahiret, ten, ruh üzerine yoğunlaşmıştır.
5. Âşıklara göre ölüm ders, mezarlık ibrettir.
6. İnsanlar ölüme hazırlanmalı nefislerinin kölesi olmamalıdırlar.
7. Âşıkların şiirlerinde batıl inanç yoktur. Onlar bu yönleriyle halkı aydınlatırlar.
Bu araştırmamızla, ileride mutlaka yapılmasının gerekli olduğuna inandığımız “Türkiye Ölüm ve Mezarlık Kültürü” konulu çalışmaya katkıda bulunmayı amaçladık.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Nurhan Karadağ: Köy Seyirlik Oyunları. T.İş Bankası Yayınları, Ankara 1978: 7-32.
[2] Orhan Acıpayamlı: “Türk Folklor Ürünü Yağmur Duasıyla İlgili Yapı ve Fonksiyon Sorunları” I. Folklor Kongresi Bildirileri. Ankara 1976: 1-3.
[3] Erman Artun: “Tekirdağ Ritüelleri ve Balkanlardaki Varyantları” IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri. Ankara 1992: 10.
[4] Erman Artun: “Adana Yağmur Yağdırma Törenleri ve Çomçalı Gelin” Tuncer Gülensoy Armağanı. Elazığ 1995: 154.
[5] Gürbüz Erginer: Kurban, Kurbanın Kökenleri ve Anadolu’da Kanlı Kurban Ritüelleri. İstanbul 1997: 211.
[6] Ahmet Yaşar Ocak: Menakıbnameler. Ankara 1992: 10-14.
[7] Ahmet Yaşar Ocak: Türk Halk İnanç ve Edebiyatımızda Evliye Menkabeleri. Ankara 1984: 3-23.
[8] Ahmet İmami: 1954, Adana Kozan/Bağtepe Köyü (İmamî), E.A..Arş-İmami-No-049.
[9] Abdülcabbar Yurt: 1940, Adana Ceyhan/Çatalhöyük Köyü E.A.Ö.Arş.-Hoca, Âşık Cabbar-No:29.
[10] Osman Kurt: 1955, Adana Kozan/Bağtepe Köyü (Ozan Mercan), E.A.Ö. Arş-Ozan Mercan-No.053.
[11] İsmail Coşar : 1903, Malatya, Darende (Coşar, İsmail) Mehmet Karaburç: Osmaniye’de Âşıklık Geleneği Ç.Ü. F.E.F. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Basılmamış Lisans Tezi, 1995-Adana.
[12] Abdulvahap Kocaman: 1934, Adana, Kadirli/avluk Köyü (Kocaman) KB HAGEM Arş. No: YB.086.0157, Kadirli 1984.
[13] Erman Artun: Günümüzde Adana Âşıklık Geleneği (1966-1996) ve Âşık Feymani.
[14] Aslan Aktemur: 1942, Kars Çıldır/ Yıldırımtepe Köyü (Ahumahşer), Mehmet Karaburç: Adana, Osmaniye’de Âşıklık Geleneği....s.300.
[15] Osman Özfidan: 1935, Adana Kozan, Saygeçit Köyü (Fidani) E.A.Ö. Arş.-Fidani-No:024.
[16] Ali Şahin: 1929, Kayseri Sarız/Büyükörtülü Köyü, (Osmaniye’de yaşıyor) (Derdi Derya), E.A.Ö.Arş.-Âşık Derdi Derya-No:009.
[17] Hüseyin Kaçıran: 1929, Adana Ceyhan/Nacarlı Köyü (Kaçıran), Mehmet Karaburç: Adana Osmaniye’de Âşıklık Geleneği, s.194.
[18] Durdu Kozalak: 1953, Adana Osmaniye (Âşık Durdu) Mehmet Karaburç: Adana Osmaniye’de Âşıklık Geleneği, s.432.
[19] Selman Albay: 1930, Kahramanmaraş, Göksun/Yeşilkoy Köyü (Osmaniye’de yaşıyor), Mehmet Karaburç: Adana Osmaniye’de Âşıklık Geleneği, s.259.
[20] İbrahim Karalı: 1956, Adana Kozan/Ilıca Köyü (Karalı), E.A.Ö. Arş.-Karalı-No:054.
[21] Mehmet Siligünlü: 1934, Adana Ceyhan/Gümürdüllü Köyü (Âşık Karamehmet), E.A.Ö. Arş.-Âşık Karamehmet-NO:020.
[22] İ. Hakkı Tanrıkulu: 1956, Adana Feke (Tanrıkulu), E.A.Ö. Arş.-Tanrıkulu-No:056.
[23] Mehmet Ali Ergat: 1934, Adana Ceyhan/Kıvrık Köyü (Ferrahi), Halil Atılgan: Ferrahi, Hayatı, Şiirleri, Eserleri. Adana 1984.
[24] Bilal Ceylan: 1945, Adana Düziçi/İlbeyli (Âşık Bilal) Mehmet Karaburç: Adana Osmaniye’de Âşıklık Geleneği, s.320.
[25] İsmail Hakkı Erdoğdu: 1918, Adana Osmaniye Bahçe (Fakir Kul), Mehmet Karaburç: Adana.
[26] Ali Koca: 1926, Adana Osmaniye/Kızıldere Köyü Mehmet Karaburç: Adana Osmaniye’de Âşıklık Geleneği s.191.
[27] Halil Karabulut: 1926, Adana Kadirli/Mehmetli Köyü (Âşık Halil), E.A.Ö. Arş.-Âşık Halil-No:003.
[28] Öksüz Mehmet: 1922, Adana Kadirli/Sarıtanışmanlı Köyü, Osman Turgut: Adana’da Âşıklık Geleneği ve Yaşayan Adanalı Âşıklar, Ç.Ü.Sos.Bil.Ens.Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Adana 1995, s.194-203.
[29] İbrahim Saltan: 1945, Malatya, E.A.Ö.Arş.-Eseri, Saltani-No:033.
[30] Tufan Güvel: 1923, Kadirli Araplı Köyü, Bülent Arı: Adana’da Geçmişten Bugüne Âşıklık Geleneği (Karacaoğlan-1966), Ç.Ü. Sos. Bil.Enst. Basılmamış Doktora Tezi, Adana 1998.
[31] Abuzer Yılmaz: 1949, Adıyaman, Terman (Âşık Kederi), E.A.Ö.Arş.-Âşık Kederi-No:039.
[32] Duran Şıhlıoğlu: 1933, Adana Ceyhan/Gümürdüllü Köyü (şıhlı), E.A.Ö.Arş.-Âşık Şıhlı-NO:016.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #8 : Temmuz 15, 2010, 10:04:35 ÖÖ » |
|
Eski Türklerde ruh ve can kavramı tin kelimesi ile ifade edilirdi.Ölüm ise ruhun bedeni terk etmesi olarak algılanırdı.Türkler beden öncesi hali kuşa benzettiklerinden ölümü uçmak olarak uçtu kelimesi ile ifade ederlerdi. Ölünün ardından geride kalan eşin saçlarını keserek ölüyle beraber mezara gömmesi,yüzü çizme,siyah giyme,ata ters binme gibi yas adetleri vardı. Çin kaynaklarına göre Hunlar ölüyü tabuta koyup gömerlerdi.Tabutlar iç ve dış tabut olmak üzere iki katlı olurdu.Tabutlar altın ve gümüş işlemeli kürklerle örtülürdü.Ölü çadıra koyulur,eş dost ve akrabaları çadırın önünde kurbanlar keser ve çadırın etrafında yedi kere dolanarak yüzlerini keserlerdi.Sonbaharda ölenler ilkbaharda,ilkbaharda ölenler sonbaharda gömülürdü.Ölünün bindiği at,eşyaları kendisiyle birlikte yakıldıktan sonra defin günü mezar açılır küller içine koyulurdu.Ölünün akrabaları mezarın etrafında at koşturup kanlı gözyaşı dökerlerdi.Mezarın üzerine yapılan yapının üstüne ölünün resmi ve yaşarken yaptığı kahramanlıklar tasvir edilirdi.Hunlar mezarlarının duvar ve tavanlarını kalaslarla kaplarlar,üzerine toprak yığarak tümsek haline getirirlerdi.Bunlara kurgan adı verilirdi.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #9 : Temmuz 15, 2010, 12:13:13 ÖS » |
|
En eski Türk yazısı Yenisey ile Orkun Yazıtlarındaki yazılardır ki bunlar bundan 14 yy geriyi gösterir.Oysa Esik'te bulunan kurganda ki Türkçe yazı 25 yy lıktır.Kazak Türkü Bilge Or. Olcas Süleymanov yazıyı şu biçimde okumuştur: "Khan Uya üç otuzı (da) yok boltı. Utugsi tozıltı."
"TİGİN 23'ÜNDE ÖLDÜ. ESİK ULUSUNUN BAŞI SAĞ OLSUN."O halde Türkçe ilk defa bir kurganda kullanılmıştır -şimdilik-. 
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #10 : Temmuz 15, 2010, 12:18:34 ÖS » |
|
Kuzgundan Kümbete Dönüşen Mezar Geleneğimiz
Türk toplulukları arasında ata kültüne gösterilen saygı, örf ve adetlere bağlılık dolayısıyla, devlet için yararlı hizmetler yapmış, il tutmuş kağanlara, beylere, alperenlere, vatana hizmet etmiş bey ve kağan eşlerine, melikelere, devlet büyüklerine abidevi mezarlar yapılmıştır. Bu nedenle türbeler, ölen kişiye gösterilen saygının mimariyle ebedileştirilmiş bir ifadesidir.
Türk mezar mimarisinin bilinen en erken örneklerini, Hun dönemine ait kurganlar oluşturmaktadır. Türkistan’da Noin-Ula, Katanda, Pazırık, Şibe, Tüekta, Esik, Berel gibi bölgelerde ele geçen kurganlar, en önemli mezar örnekleri arasında yer almaktadır. Türk mezar yapısı olan kurganlar, toprak üstünde gözle görülebilen yığma bir tepe (tümülüs) ve toprak altındaki mezar odası olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Bazı kurganlarda ölünün mumyalandıktan sonra, ahşap sandukanın içine konularak gömüldüğü tespit edilmiştir. İslam dinin de “cihat” nasıl sevap ve farz sayılıyorsa, eski Türklerde de savaşarak ölmek, ölümlerin en değerlisiydi. Onun adına yapılan mezar yapısı, iç duvarlarına çizilen anlatımlar, çevredeki balbal ve heykeller hep ölenin anısını sürdürmek isteyen bir kültün ifadesidir.
İslamiyet’ten önce Orta Asya Türkleri arasında yaygın olan Şamanizm’de ölenin yeniden dirileceğine inanılırdı. Türkler, ölen yakınlarını gömmeden önce “yuğ” töreni sırasında bir müddet çadırda muhafaza ederlerdi. Şamanın bark çevresinde yaptığı gösteri, ölünün kötü ruh ve kem gözlerden korunarak, Tanrı katında bağışlanmasına yönelik bir dinsel törendi. Ceset ilaçlanarak Bark denen ve kapısı doğuya bakan bir çadıra konuluyor, gömme zamanına kadar bekletildiği için, cesedin iç organları çıkarılıp, hemen altındaki toprağa gömülüyordu. Mumyalama tekniğinin iyice gelişmesinden sonra, ona daha iyi korunabilmesi için ayrı bir oda yapılmıştır ki bu aynı zamanda iki katlı kümbet anlayışının da ilk adımı olarak görülmektedir.
Türklerin, Orta Asya’da edindikleri mezar kültü ile ilgili inanışların etkisi, İslamiyet’i kabul ettikten sonra da devam etmiştir. Kurganlarla başlayan mezar mimarisi çadır ve barklarla sürekliliğini korumuştur. Zira İslami inanışa ters düşmesine rağmen Anadolu’da Amasya, Kemah, Harput’ta bazı türbelerde mumyalanmış cesetlere rastlanmıştır.
Karahanlılar’dan (992–1211) itibaren İslamiyet’in Türkler arasında güçlenmesi ile mezar anlayışı ve geleneği de kısmen değişmekle birlikte, kişilerin ölümsüzleştirilmesi ve mezarlarını anıtlaştırma düşüncesi silinmemiş, İslâmî anlayışa ters düşse bile başka biçimlere bürünerek yaşamaya devam etmiştir. Çünkü İslâm hukukuna göre bir mezarın tapınma mahalline dönüşmesini engellemek amacıyla peygamberimiz Hz. Muhammed, mezarların tesviye edilmesini emretmiştir.
İslam inancında topraktan yaratılmış olan insan ölünce toprağa dönecek, toprağa gömülecektir. İslami geleneklere göre ölüler, yıkanıyor, beyaz kefene sarılıyor, cenaze namazı kılınıyor ve başucunda Kur’an okunarak Allah’tan bağışlanması dileniyor. Kabirde, cesedin başı batıya gelecek şekilde, yüzü kıbleye dönük, sağ kollarının üzerine yatırılarak yerleştiriliyor. Peygamber efendimiz Hz. Muhammed ve ilk iki halifenin kabirlerinin üzerinde, deve hörgücünü andıran bir tümsek bulunuyordu. Bu düzenleme, İslam coğrafyasında kurallara uygun defin biçimini oluşturmuştur. Halk tipi olarak nitelendirilebilecek basit mezarlar bir yana bırakılırsa, ünlü büyük kişilerin mezarlarını simgeleştirme Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklularda devam etmiştir. Bu devletlerde ilk defa Karahanlılar’dan itibaren türbe (kümbet) adı verilen birbirinden ilginç mezar anıtları yapılmıştır.
Selçuklular döneminde değişik örnekleri görülen kümbetlerde ölü, yapının mumyalık (Cenazelik-Crypta) adı verilen bodrum katına gömülüyordu. Ziyarete kapalı olan bu kısım, genellikle yarı yüksekliğine kadar toprağa gömülüdür. Mumyalığın bakım ve temizliğini sağlamak için küçük bir girişi bulunur. Mumyalık katı Beylikler döneminden itibaren (XIV y.y.) yavaş yavaş ortadan kalkar. Kümbetler kübik, çokgen veya silindirik gövdeli olabilmektedir. Gövdenin üzeri Anadolu Selçuklu döneminde içten kubbe, dıştan piramidal ya da konik bir külahla kapatılırken, Osmanlı döneminde külah kullanılmamıştır.
Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklu mezar anıtlarına nazaran, Anadolu’daki kümbet ve türbeler çok mütevazı ölçüde yapılmakla beraber, mimari bakımdan inanılmaz bir zenginlikle yaratıcı bir araştırma ve deneme çabası göstermiştir. İlk zamanlarda tuğladan veya taştan yapılan kümbetler, daha sonra yalnız taştan yapılmaya başlanmıştır. Türbeler başlangıçta bağımsız eserler halinde iken, zamanla medrese ve cami yapıları içinde onların planıyla bütünleşmiş olarak da sık sık görülmeye başlanmıştır. Genellikle sekiz, on, oniki köşeli veya silindirik gövde üzerine piramidal yahut konik külahlı kümbetler tercih edilmiştir. Kare plan üzerine kubbe, dikdörtgen plan üzerine de tonozlu türbeler inşa edilirken, nadiren de olsa dilimli gövdeli kümbetler de yapılmıştır.
Anadolu’da ve diğer İslam ülkelerinin çoğunda mezarların baş ve ayakucuna birer taş dikilir. Anadolu’da Türk egemenliğinin birer damgası konumundaki mezar taşları, yapıldıkları dönemin inançlarını, estetik kaygılarını, sanat anlayışlarını günümüze ulaştırmaları bakımından öncelikli korunması gerekli kültür varlıklarımız arasındadırlar.
Yrd. Doç. Dr. Haldun ÖZKAN
Atatürk Üni. Fen Edb. Fak. San. Tar. Böl. Öğr. Üyesi
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #11 : Temmuz 15, 2010, 12:42:07 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #12 : Temmuz 29, 2010, 09:37:17 ÖS » |
|
Talha Uğurluel- Osmanlı Mezar Taşlarının Dili
Başta İstanbul olmak üzere, caddeleri ve sokakları ile hâlâ Osmanlı kokan hangi şehre uğrasanız, yolların kıyılarında irili ufaklı kavukları ile sizden dua bekler gibi duran mezar taşlarına sahip uçsuz bucaksız Mezarlıklar görürsünüz. Günümüzde olduğu gibi şehrin dışarılarında değildir bu mezarlıklar. Bilakis şehir ile iç içedirler. Hatta birçok yabancı gezgini şaşırtan haliyle şehrin en güzel yerlerine kurulmuşlardır.
Ünlü Fransız yazar ve gezgin Gerard de Nerval, defalarca geldiği İstanbul'da, Mezarlıklar hakkında bakın neler söylüyor:
"Boğazda son derece güzel ve serin bir yerdeyiz. Buranın bir mezarlık olduğunu söylememe gerek yok sanırım. İstanbul'un bütün güzel yerleri, gezilecek ve zevk alınacak sahaları mezarlıklardır. Bakıyorsunuz yüksek ağaçların arasında, şuradan buradan güneş ışınlarının sızıp renklendirdiği, sıra sıra beyaz hayaletler var. Bunlar bir insan yüksekliğinde, mermerden yapılmış mezartaşlarıdır. Başları sarıklı, üzerleri yazılı mezar taşlarıdır. Sarığın biçimi, ölünün hayattayken işgal ettiği mevkii, sosyal seviyesini veya mezarın yapılış tarihini belli ediyor. Bazı mezartaşlarının başları koparılmış. Bu koparılmış olanların çoğu yeniçeri mezarlarına ait (II. Mahmud döneminde hal edilmeleri üzerine). Kadınların mezarlarında da sütun taşlar var. Fakat bunlarda baş yerinde gül veya demet şeklinde bir süs bulunuyor. Kabartma veya oyma şeklinde çiçeklerle süslenmişler."
Osmanlı Mezarlıkları, her bakanın rahatlıkla görebileceği konumlarıyla, çevrelerinde yaşayan tüm insanlara bu dünyanın geçiciliğini, kalınacak asıl yurdun buralar olmadığını fısıldamaktadırlar. Osmanlı toplumunda hayat ölümle o kadar iç içedir ki, kişiler evlerinin önlerindeki bahçelerine, yada her gün gittikleri camilerinin bir köşesine bile gömülebilmektedirler. Bugün İstanbul Karacahmet, Eyüp yada Edirnekapı Mezarlıkları'nın etrafındaki tüm duvarlar 1950 lerden sonra örülmüştür. Normalde hiçbir Osmanlı mezarlığını çevreleyen duvar yoktur. Herkes rahatlıkla bu mezarlıkların aralarından geçebilmekte, yolunu mezarlık aralarından geçirerek kısaltabilmekte, hatta özellikle bayanlar, çocukları ve komşuları ile hazırlık yapıp bir mezarlık alanında bir ikindi sohbeti yapabilmekteydiler. Tüm bunlarla Osmanlı insanının amaçladığı şey, dünyanın bu en güzel öğüdünü hep gözlerinin önünde tutmak ve öldükten sonra da yaşayan ve kendilerine dua edebilecek insanlara kendilerini daha iyi gösterebilmektir. Bu nedenledir ki, Osmanlı Mezarlıklarında mezar taşı yazıları çoğunlukla yolun geçtiği tarafa bakmaktadır. Karacaahmet Mezarlığında çokça göreceğimiz şekilde, eğer bir kişi kendisine, mezarlığın yol kenarına bakan kısmında bir mezar bulamazsa, mezar taşının bir numunesini mezarı içeride olduğu halde yol kenarına diktirebiliyordu. Böylece yoldan geçenler bu mezar taşlarını okuyabilecek ve bu kişilere ismen duada bulunabileceklerdi.
Osmanlı Mezar taşları o kadar özellikli ve sanatlıdır ki, bu mezarlıkları birer açık hava müzesi olarak görebiliriz. Gerard de Nerval'in az önce yukarıda da belirttiği gibi, Osmanlı Mezar Taşlarının başlarındaki serpuşlarından, üzerlerindeki desenlere kadar birçok işaret o mezarlarda yatanlar hakkında bizlere bilgiler vermektedir. Bir kere eğer bir mezar taşının başında bir başlık varsa bu mezar muhakkak bir erkeğe aittir. Hanım mezar taşları ise, bir kadının incelik ve letafetini en güzel şekilde ortaya koyan şeyler, yani çiçekler, buketler ve bahar dalları ile süslüdür. Osmanlı Hanımları günlük hayatlarında saçlarına hotoz taktıkları için, hotoz başlı mezar taşları da görmek mümkündür. Hatta bu hotozun altında hanımların alınlarına yada boyunlarına taktıkları altın sıralı kolye ve alınlıklar aynen mezar taşlarına da işlenmiştir. Günümüzde bir bayan, evlenmeden önce öldüğünde nasıl tabutunun üzerine duvak konuluyorsa, Osmanlı'da da, bu tarz muradına eremeden genç yaşta ölen bayanların mezar taşları duvak şeklinde yapılmakta, hatta bu mezarların ayak taşına da kırılmış bir gül goncası işlenmektedir. Bazı hanım mezar taşlarında da yıldız şeklinde bir arma bulunmaktadır. Hanım mezar taşları bu şekilde gruplandırılırken, erkek mezar taşları ise daha çeşitlidir. Çünkü erkek mezar taşlarında bulunan başlıklar, mezar sahibinin meslek ve meşrebine göre şekillenmektedirler. Osmanlı Mezarlıklarını gezdiğimizde gördüğümüz mezar taşı başlıklarını kendi içlerinde en sade şekliyle; sarıklı, kavuklu, başlıklı ve fesli olarak dörde ayırabiliriz. Osmanlı erken dönem mezar taşlarında, sarık sarılan başlık hemen hiç görülmezdi. Bu tarz serpuşlara sarıklı mezar taşları diyoruz. Bunların en erken örneklerinden olan Kalın ve yukarıdan aşağıya dilimli sarıklarda, içerideki başlığın sivri tepesi az da olsa görülürdü. Daha çok 16.yy civarında kullanılan bu sarık çeşidini, Eyüp Semtinde Sokullu Mehmet Paşa türbesinde ki birçok mezar taşında görmek mümkündür. Mezar taşlarındaki sarıkların bir başka çeşidi ise, Çapraz Dilimli Sarıklardır. Minyatürlerde Çelebi Mehmet ve Fatih'in de giydiğini gördüğümüz bu çeşitteki sarık, kalın ve ensiz bir şekilde sarılmaktadır. Sarıklı Mezar taşlarının son örneği olan Kafes Dilimli Sarıklarda ise içerideki başlık daha çok görülmektedir. Bu başlıklarda alttan itibaren yarısına kadar sarık kumaşı kafes oluşturacak şekilde çapraz olarak sarılmakta ve bu tarz sarıkları daha çok Müderrisler ve defter emini vb. görevliler giymektedirler.
Osmanlı Mezarlıklarında 17.yy sonrasında daha çok gördüğümüz diğer bir başlık çeşidi ise Kavuklardır. Normal hayatta dış yüzü çuhadan olan ve içi bez astar ile kaplı olup, arasına pamuk tepilen bu başlıkların üzerlerine, farklı desenler oluşturacak şekilde dikim yapılmaktadır. Kavukları sarıklardan ayıran yegane özellik, sarığın sarıldığı iç başlığın büyük bir kısmının görülebiliyor olmasıdır. Bu nedenle de bu iç başlık bir hayli süslü olarak hazırlanmaktadır. Osmanlı Kavuklu mezar taşlarının tipik örneklerinden biri Çubuk Başlıklı olanlardır. İçeride bulunan başlıkta yukarıdan aşağıya doğru kalın çizgiler bulunan bu türü daha çok orta dereceli memurlar giymekteydi. Bu örneğin bir diğer çeşidinde ise içerideki başlık baklava dilimlerine sahiptir.
Osmanlı Kavuklu mezar taşlarında sarıkları yanlardan şişkinlik yapacak derecede olan bir tür vardır ki bu tarz kavukları daha çok saraylılar tercih ediyorlardı. Bunlarda kendi içlerinde Çubuk Başlıklı ve Kafes Dilimli Kavuklar olmak üzere ikiye ayrılmaktadırlar. Özellikle Surname adlı eser incelendiğinde birçok görevlinin bu tarz başlıklar taktıkları görülecektir. Mezarlıklarda görülen en görkemli kavuk türü ise Kallavi Kavuk dediğimiz büyük boyutlu, aşağıdan yukarıya doğru daralan türdür. Kallavi Kavuklar, Osmanlı Yönetiminde Sadrazam, Kubbealtı verzirleri ve Kaptan-ı Deryalar tarafından kullanılmaktaydı. İstanbul Vezneciler'de, Şehzadebaşı Cami yanında, kendi yaptırdığı Dar'ül Hadis'in haziresinde yatan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın mezar taşı buna örnek olarak gösterilebilir.
Yazımızın başında, mezar taşlarındaki başlıkların, kişilerin meslekleri yanında meşrepleri hakkında da bilgi verebileceklerini söylemiştik. Osmanlı toplumunda insanlar inançlarına göre de farklı başlıklar giyebiliyorlardı. Bir tekkede yada zaviyede görevli olan kişi bağlı bulunduğu yola göre bir başlığı giyerken, farklı bir işle uğraştığı halde meşrep olarak bir yola bağlı olanlar da arzularına göre bu durumlarını mezar taşlarında belirtebiliyorlardı. Mesela Mevleviler, uzun Mevlevi külahları giyerler, mezar taşlarına da bu bu tarz başlık şekilleri verilirdi. İstanbul'daki çeşitli Mevlevihanelerde Mevlevi külahlı yüzlerce mezar taşı görülebilmektedir.
Mevleviliğe bağlı olduğu halde başka bir mesleğe sahip kişiler ise mezar taşlarında mesleği ile ilgili bir başlık taşırken, taşın karnına bir Mevlevi sikkesi kazıtabiliyorlardı. Birçok tarikatın bu mânâda özel işaretleri vardı. Mesela Nakşibendilerin mezar taşlarında, Nakşi yıldızı denilen süslemeyi çokça görmek mümkündür. Süleymaniye' de ki Nakşi Mezartaşları bunların en güzel örneklerindendir. Bazı yollarda vardı ki, kendilerini toplum içinde çok belli etmezler, diğer tarikatlar içinde yaşarlardı. Bunların en meşhurlarından biride Melamilerdi. Onları en iyi tanıyabileceğiniz yer muhakkak mezar taşlarıydı. Bir Melami, kendisine "başsız ayaksız" der ve mezar taşında kesin likle bir başlık bulunmaz, aksine mezar taşının köşeleri kesik olurdu. Osmanlı mezar taşlarında en çok görülen başlık türü şüphesiz festir. Kuzey Afrika'da bir hayli yaygın olan fes, 2.Mahmud'un giyimde yenileşmeye gitmesi üzerine Osmanlı halkı ve ordusu tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönem sonrasın da da , mezarlıklarda fesli mezar taşları görülmeye başlanmıştır. Bu taşlar kendi aralarında dört çeşit olarak ele alınabilir. Fesli mezar taşlarının en büyük ve görkemlileri Fesin Osmanlı toplumunda kullanılmaya başlandığı 2.Mahmud döneminde kullanılan feslerdir ki biz bu feslere, en yaygın olarak kullanıldığı bu döneminden dolayı Mahmudi Fes diyoruz. Bu feslerin üst kısımları alt kısımlarından daha geniş idi. Alışılmış fes tarzının dışında olarak birden fazla yerinden püskül sarkabiliyordu. Hatta bizzat 2.Mahmud'un, her yerinden püskül sarkan fes kullandığını biliyoruz. Hatta, feslerdeki püskül sayısı fazla olunca çevrede püskül tarayan çocuklar ortaya çıkmıştı. Bu ilk kullanılan fesler sadece kırmızı değil, mavi renkte olabiliyorlardı. 2.Mahmud'un küçük oğlu Sultan Abdülaziz döneminde, üst kısmı gayet dar ve basık, daha kısa fesler ortaya çıktı. Bizzat padişahta bu tarz fesi kullanınca dönemin modası haline geldi. Bu şekildeki feslere Azizi fes diyoruz. Sultan 2.Abdülhamid ise yine toplum içinde uzun yıllardır kullanılan, üst kısmı alt kısmından daha dar, fakat Azizi fese göre bir hayli yüksek olan bir diğer fes çeşidini kullanmış ve bu tür, Hamidi Fes adını almıştır.
Feslerin son bir çeşidi ise üzerlerine yine sarık kumaşı sarılan ve daha çok cami hocaları ve dervişlerin tercih ettiği tarzdır. Bugün de camilerimizdeki imamlar ibadet esnasında bu tarz başlıklar giymektedirler.
Osmanlı mezar taşlarını incelerken bizi fazlasıyla şaşırtacak kadar ilginç başlıklar da görmek mümkündür. Bunlardan en meşhuru Lahana başlı mezar taşlarıdır. Evet bu mezar taşlarının başlarında ve ayak taşlarında kocaman birer lahana bulunmaktadır. Çünkü burada yatan kişi, Osmanlı'nın en meşhur takımlarından Lahanacıların ya bir üyesi yada üyesinin yakınıdır. Lahana'nın ünü Çelebi Mehmet dönemine kadar gitmektedir. Amasya'da sançak beyliği yapan padişah, yıllar sonra Amasyalı bir gurup ile Merzifonlu bir gurubun aralarında gerçekleşen cirit oyununu izlemektedir. Amasya'lılar lahanaları meşhur olduğu için takımlarına Lahanacı, Merzifonlular'da bamyaları meşhur olduğu için kendilerine Bamyacı adını takmışlardır. Bu oyun ile meşhur olan bu iki takımın adları unutulmaz ve yüzyıllarca Osmanlı'nın sportif faaliyetlerinde takımlar bamyacı ve lahanacı adlarını alırlar. Bu takımlara ait kişiler öldüklerinde de takımlarının amblemlerini mezar taşlarının başlarına koydurmayı adet haline getirmişlerdir.
Osmanlı mezar taşlarına ait özellikler anlatmakla bitmez. Bir mezarda yatan kişinin mesleğini, başlığı yanında, taşın üzerindeki bir takım işaretlerden de anlamak mümkündür. Meselâ bir denizci mezar taşında çapa, hatta gemi direği ve yelken bezi bir kâtibinkinde hokka ve kalem görebilirsiniz.
Çok ilginç bir mezar taşı türü de üzerleri yazısız taşlardır. Herkes yaşayanlar tarafından görülmek ve dua almak için neler neler yaparken, mezar taşlarına yazı bile yazdırmayan bu kişiler, toplumun pek sevmediği bir meslek gurubundandırlar. Onlar suçlulara ölüm cezasını uygulayan cellatlardır. Her ne kadar yargı kararına göre görevlerini yapsalar da, ileride birileri tarafından bedduaya uğramamak için mezar taşlarına isimlerini yazdırmamışlardır.
Mezar taşları ile ilgili son bir ayrıntı ise taş yapıldığı dönemde kendisine nakşedilen bir özellik değil, taşa sonradan verilen bir şekil ile ilgilidir. Osmanlı mezarlıklarında bazı mezar taşlarının başları kırıktır. Bu tarz mezar taşlarının çoğunluğu Yeniçeri mezarlarıdır. 3.Murad döneminden sonra bozulmaya başlayan Yeniçeri ocağı 2.Mahmud döneminde Vakay-ı Hayriye ile kaldırılmış ve bu sırada şehirde Yeniçerileri hatırlatan ne varsa tahrip edilmiştir. Bu tahripten Yeniçeri mezar taşları da nasiplerini almış ve hemen hepsinin başları kırılmıştır. Bugün İstanbul'da, Yeniçerilere ait mezar taşı görebileceğiniz çok az yer vardır. Bunlardan biride Üsküdar'da ki Ayazma Cami'nin bahçesidir. Anlatılan birçok örnekte görüldüğü üzere Osmanlılar, toplumun hemen her kolunda olduğu gibi mezar taşları hakkında da kılı kırk yaran bir sanat örneği göstermişler ve dünyanın bu alanda şahit olmadığı şaheserleri ortaya koymuşlardır. Sanıyoruz bu bilgilerden sonra, tarih içinde gayri Müslimlerin, sadece Osmanlı mezarlıklarını görerek nasıl hidayete erdiklerini, birilerinin; kılıç kullanmaktan başka bir şey bilmezlerdi diyerek karalamaya çalıştığı bu sanatkâr insanları ve dünyaya adalet dağıtan bir devletin ölüme ve öbür dünyaya nasıl baktığını daha iyi anlayabiliriz.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #14 : Temmuz 29, 2010, 10:08:36 ÖS » |
|
TÜRKLERDE MEZAR KÜLTÜRÜ VE MEZARTAŞI GELENEGİ
Türkler"de, daha Hunlar döneminde din ve tann inançları tek tanrılığa doğru gelişimi, dua kurban sunma ve törenlerden kurulu bir din sistemi oluşmuştur.
Özellikle M.O. 220 yılında Hunlar"ın yerine Asya"da iktidan ele alan Tabgaçlar ve Avarlar zamanında batılılann Şamanizın dedikleri bu din daha da sistemleşerek gelişmişti. Göktürk devletinin kurulduğu 6. yüzyıl ortalarında ise Şamanist Türkler arasında "Göktanrı" tamamiyle manevi büyük bir kudret haline yükselmişti Göktannya "Allah" anlamında tek bir sıfatla "Tengri" denmesi bunu göstermektedir.Bu inanç sistemi İslamiyeti kabul etmelerine kadar hemen hemen bütün Türk topluluklarında görülmüştür. Zamanımızda bile büyük dinlerin çerçevesi dışında kalmış, Türk ve dünya kültür hareketlerinin etkisinden uzak düşen Kuzey-Doğu Asya bölgelerindeki Türk toplulukları arasında varlığını korumaktadır.
Türklerin İslamlık öncesi inanç sistemleri içindeki mezar kültü ile ilgili ilk haberlere Çin kaynaklarına rastlanır Çin kaynaklarında Hunların defin töreni hakkında verilen ilk bilgiler M.O.3. yüzyıla aittir. Bu bilgilere göre, Hunlar bir tabut içine koyduklan ölülerini eğer ölen asilse "Kurgan" denilen anıt mezara, değilse baş ucuna "Balbal" denilen bir taş parçası diktikleri basit mezarlara gömerlerdi. Hun ölülerinin gömülmesi yılın belirli zamanlarında, özellikle ilkbahar ve sonbaharda yapılırdı. Kazılan yapılan kurganlardan anlaşılmaktadır ki, genellikle asiller mumyalanarak gömülüyorlardı.
6. yüzyılla beraber Göktürkler döneminde defin töreni Bunlar ve Avarlar zamanından farklı sayılmazdı. Türklerin islamiyeti kabul etmelerine kadar Asya"nın çeşitli bölgelerinde uyguladıkları defin töreni genel hatları ile şöyle idi: "Ölü bir çadıra konurdu. Ölünün yakınları da at1ar koyunlar kesip, bunları çadırın önüne koyarak çadırın etrafında at üzerinde yedi kere dolaşırlardı. Sonra kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip ağlarlardı. Bu tören yedi defa daha tekrarlanır ve yılın belli bir gününde ölünün atı, kullandığı eşyalar ceset ile beraber yakılıp külü yine yılın belli bir gününde mezara konurdu. İlkbaharda ölenler sonbaharda, kışın ölenler ise ilkbaharda gömülürlerdi"Den gününde de ölünün akrabaları tıpkı ölüm gününde yaptıkları törenleri tekrarlarlardı. Fakat bazen ölü yakılmaz. iç organları boşaltılır.içi çeşitli bitkilerle doldurularak tahnit edilir, (mumyalanarak) öyle gömülürdü. Göktürkler"in geç dönemlerinde görülen ölü gömme adetlerindeki değişikliklere rağmen denn törenlerinde olduğu gibi örf. adet ve geleneklerinde de Bunlardan farklı değillerdi.Türkler"de 6.-8. yüzyıllarda yakarak küllerini gömme. ağaca asma. doğrudan gömme gibi çeşitli gömme adetleri vardı. Aynı dönemlerde çeşitli gömme törenlerinin yapılmasını coğrafya ve komşu etnik unsurlarla izah etmek mümkün gibi görülürse de tam açıklayıcı olamaz. Fakat bu durumun aile ve boy geleneklerine. yahut her boyun dini inançlarına dayanmış olabileceğini düşünmek daha akla yakın gibi gelmektedir
Göktürkler"den sonra manihaist Uygurlar"da dini etkiler ve yasaklardan dolayı eski mezar kültü geleneklerinin devam etmediği görülür. Buna rağmen manihaist etkiden uzak yerlerdeki boylar arasında eski inançlar canlılığını korumuştur. 9. ve 10. yüzyılın ortalarında Uygurlar"la Asya"yı paylaşan bir başka Türk devleti de Karahanlılar"dır. Karahanlılar. 10. yüzyılın ortalarında Müslüman olmuşlardır. Bu Türk devleti. Aral gölü ile Bazar denizi arasında yaşayan Oğuzlar"ın Müslüman olmalarına neden olarak tarihi bir rol oynamıştır. 11. yüzyılın başlarında Güney-Batı Asya"da bir başka Müslüman Türk devleti daha vardır. Gazneliler adı ile anılan bu devlet daha sonra, daha da doğuya kayarak Hindistan"da hüküm sürmüştür. Karahanlılar ve Gazneliler"den günümüze pek çok mezar anıtı kalmıştır. Karahanlılar"a ait 12. yüzyılın başında yapılmış Talas"daki Ayşe Bibi Türbesi buna bir örnektir.
Bu dönemde özellikle Batı Türkistan" da KarahanIılar zamanında pek çok anıt mezar yapıldığı bilinmesine karşın bu dönemlere ait mezar taşları konusunda etraflıca fikir sahibi değiliz. Bunun yanında obalar halinde yaşayan Oğuzlar arasında Müslüman olmalarına rağmen hala eski gelenekler sürdürülmüştür. Özellikle balbal geleneğinin Oğuzlar"ın geç dönemlerine kadar devam ettirildiği bilinmektedir. Bu da gösteriyor ki Türklerin erken Hun (M.Ö.216-M.S.220) çağlarından başlayıp geç dönemlerine kadar devam eden "Balbal" dikme adeti, Altay-Sayan ve Tanrı dağları arasında kalan bütün iç asya ile Kuzey- Batıda Urallara Güney-Batıda ise Maveraünnehir"e kadar yayılan çok geniş ve yaygın bir İslamlık öncesi inançların yüzyıllarca devam eden bir mezar kültü olmuştur. İslam öncesi Türk inanç sistemi içinde önemli birer unsur olan kurganlar ve balballar, ölen kişinin anısını yaşatmak ve yaşayanlara unutturmamak için yapılmış olmaları yanında o dönem insanının "ruhun ikinci yaşamı" düşüncesini de ifade ederler Oysa ruhun ikinci yaşamı düşüncesini kabul etmeyen İslam dini anıt-mezar istemez, onun istediği mezarlar çabuk kaybolan, yok olan türden olmalıdır
Selçuk Yabgu"nun oğulları Tuğrul ve çağrı beylerin emrindeki büyük bir Türk kitlesi 1037 yılında Türkeli"nden gelip Horasan"a yerleştiler. Kısa zamanda çevrelerindeki kentleri tek tek ele geçirerek güçlendiler. Selçuk oğullarının bu politik güçlenişi komşuları Gazneliler ile yakın bir gelecekte karşı karşıya gelmelerini kaçınılmaz yaptı. Bu tarihi karşılaşma 23 Mayıs 1040 tarihinde gerçekleşti. Dandanakan"da yapılan savaştan Selçuk oğullarının galip ayrılmaları, Oğuzların bin yıllık kapalı yurtları Orta Asya"dan çıkıp güneye inmelerine imkan sağladı. Selçuk oğulları bu tarihi olayın üzerinden yarım yüzyıl bile geçmeden Bağdat"taki İslam halifesinden "İslam’ın Koruyucuları" unvanını alacak kadar yakın ve Orta Doğu"da önemli bir güç haline geldiler. Bir kaç yıl sonra da Malazgirt zaferiyle Anadolu kapıları açıldı ve Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1075 yılında İznik"te Anadolu Selçuklu devletini kurdu. Anadolu Selçuklu Devleti yaklaşık 233 yıl devam etmiş ve 130S"de son imparator II. Mesud "un Kayseri"de ölmesinden sonra da siyasal olarak son bulmuştur. Bu tarihten itibaren de Osman oğullarının Anadolu Türk birliğini sağladıkları 14. yüzyılın sonuna kadar, Anadolu"da Beylikler çağı denilen tarihi dönem hüküm sürmüştür.
İslami inançlar, ıo. yüzyılla beraber Müslüman olan çeşitli Türk toplulukları içinde kısa zamanda yerleşerek ortak kültürlerine mal olmuştur. Özellikle bu durum 12.-13. yüzyıllar Anadolu Kültüründe özel, yeni bir ifade şekli kazanmıştır. İslam dininin kutsal kitabı Kuran"da belirgin ve açık bir hüküm olmamakla birlikte süslü ve dikkat çekici mezarların yapılması hoş görülmemiştir. Buna rağmen İslamiyet’in yayıldığı geniş alanlardaki toplumlarda, eski tarihsel miraslarına ve mezar kültlerine bağlı olarak değişik özelliklerde mezar gelenekleri gelişmiştir. Zaten bu durum kaçınılmaz bir sonuçtur. Çünkü mezar taşları da diğer bütün sanat eserleri ve maddi kültür varlıkları gibi yapıldıkları çevrenin ve ait oldukları dönemin inançlarının. adet, sanat ve geleneklerinin tarihi. bölgesel ve sosyal koşullarının ortak ürünüdür. Yukarıdaki satırlarda bazı İslam öncesi Türk geleneklerinin Müslüman olduktan sonra da Türkler arasında yaşadığını belirtmiştik. Mezar taşı ve mezar kültü hususunda da bu durum özellikle dikkat çekicidir. Türk toplulukları arasında Müslüman olduktan sonra da görülen balbal geleneği zamanla antropomörfik karakterini kaybederek mezar taşı biçimine dönüşmüştür. Hatta tasvir yasağı yüzünden mezarın adına yapıldığı kişinin kavuğu. sarığı ya da kılıcının tasvir edildiği geç dönem Osmanlı mezar taşlarında da balbal geleneği anılarının izlerini bulmak mümkündür. Mezar taşlarından başka ölü gömme ve mezar yapımı konusunda da bazı ilginç örneklerle karşılaşılmaktadır. Sözün gelişi. 14. yüzyılda. ilk Osmanlı Fatihlerinden Gazi Süleyman Paşa. Gelibolu civarında Bola yır’daki türbesine uşağı ve atı ile gömülmüştür.
İslam ülkeleri arasında mezar taşı tiplerinin çeşitliliği. ölçüleri ve süslemesi bakımından Anadolu"nun ayrı bir yeri vardır. Yüzyıllarca değişik kültürlere zemin olan ve Türklerin yerleşmeye başladıkları yüzyıllarda da arz ettiği etnik ve kültürel yapı, Anadolu mezar taşlarının İslam dünyasındaki özel durumunu ortaya koymuştur ı. yüzyılla beraber Anadolu"yu fethetmeye başlayan Türkler. burada anıları M.Ö."ki yüzyıllara dayanan eski mezar taşı sanatı geleneklerini sürdürürken. bir yandan da tarihi ve yerel etkenlere bağlı olarak ilerleyen yüzyıllarda çeşitli bölgelerde mahalli tipler sayılabilecek özellikler taşıyan mezar taşları ortaya koymuşlardır.
Kaynak:
Karamanoğulları Dönemi
Konya Mezartaşları
Seyfi Başkan
T.C.Kültür Bakanlığı Yayınları 1996
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|