Ramazan'ın anlamı hakkında güzel bir yazı.Paylaşmak istedim.
Ramazan yaklaşırken Ahmet Selim
Berat Kandili demek, Ramazan-ı Şerif geliyor demek... Ramazan Hatıraları'nın serinliği geliyor demek... Öyle de ihtiyacımız vardı ki.
Ben şölen gibi gösterişli, telaşlı, gürültülü yaşanmasını sevmiyorum. Benim için Ramazan sükunettir, derinlik ve inceliktir. Kişinin kendi kendisiyle daha çok baş başa kalmasıdır. Bu benzeşmelerden bir ruhaniyet ikliminin; "hüznü sevinçle, sabrı şükürle" birleştiren emsalsiz güzelliği ile doğmasıdır.
İftar ve sahur sofralarının sade olanları güzeldir ki, bereketi o sadelik içinde yaşanır. "Birdenbire çok yemek, saygısızlığa yakın bir ayarsızlıktır" derdi Esat dede. "Bedeni ve maddeyi ikinci plana atıp, ruhu ve tefekkürü her zamankinden çok öne çıkarmaktır Ramazan" derdi... "Daha telaşlı, daha hareketli, yeme içme ilgileri daha canlı bir dönem hiç değildir" derdi. Çünkü o türlüsü onun zamanında da başlamıştı.
Toplumsal kesitleri alırken, marjinal denilebilecek örnekler üzerinde durmayı hoş göremiyorum. Bilgi olarak tamam da; toplumu anlatıyoruz diye konaklardaki Ramazan'ları anlatmayı yadırgıyorum. Biz, mahalledeki, sıradan evlerdeki Ramazan'lara bakalım. Toplumun yaşadığı, nabzının attığı yer orası.
Direklerarasını falan masal gibi dinliyorum. Ve o masalın da geniş kitleleri ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum. "Eski Ramazanlar" denilince bunların anlatılması da hoşuma gitmiyor ve hiç de gerçekçi gelmiyor. Onlar marjinal anlatımlar ve toplumun ruhunu yansıtmıyor.
Fakirlere yardım, Ramazan öncesinin ince bir dikkatiydi. Gizli yardımlar yapılırdı. "Fakire sofrada yedirmek" diye bir şey yoktu. Evdeki sofranın mahremiyeti vardır ve fakir fukara çağırılmaz; komşu da çağırılmaz. İftara iştirak, ancak yakın akrabalar arasında olurdu. Ayrı sofralar açmak, eski konak hayatının âdetlerindenmiş. Ben ne gördüm ne de duydum. Ama çok hoş ve hassas bir yardımlaşma, hiç incitmeden ve alenileştirilmeden sıcacık bir yürekle, asil bir zarafetle gerçekleştirilirdi...
Çok şeyler değişti.
Sabahleyin mescidimizin imamı evinden gelirken bizim sokaktan geçer ve bizim kapıyı "tak, tak, tak" diye üç defa çalardı. "Dalgınlık, rehavet" olmasın diye! Alışmıştık o sese, hiç yadırgamazdık... Ramazanlarda camileri gezerdik, ama itidal üzere... Babam derdi ki; bizim camimiz mahzun kalmasın. Bazen bir başka camiye niyetlenmişken, bizim camiyi tenha gibi gördüğü için vazgeçerdi.
Evimizi sattıktan sonra, çeşitli semtlerde oturmak durumunda kaldık. En içten dileği, evimizin bir camiye yakın olmasıydı. Belki 15 kadar ev değiştirmişizdir; hepsinde de cami 50 metre kadar yakınımızda olmuştur. Sonunda ev sahibi olduk, tam caminin karşısında! Bir sevindi ki anlatamam.
Mızraklı Sokak'taki ilk kendi evimiz, Muhtesip İskender Mescidi'nin hemen yanındaydı. Sonra Yavuzselim'e taşındık, Eski Ali Paşa Camii bir sokak ötedeydi. Edirnekapı'daki ev, Mihrimah Sultan'ın yamacındaydı. Tercüman Yunus'taki evimizin yine 50 metre yakınında ahşap minareli bir mescit vardı... Hepsi öyleydi evlerimizin. Ataköy'de oturduk, orada da yeni yapılan bir camiye bitişik gibiydik... Haseki'de öyle, Bakırköy'de iyice karşı karşıya... Böyle olsun diye özel çaba harcamadık, hep öyle rast geldi; babacığının duası istikametinde... Unuttuklarım da öyleydi... Üçler Sokak'ta oturduk, Sultanahmet bütün haşmetiyle karşımızdaydı... Çarşamba'da oturduk, İsmail Ağa Camii köşedeydi... Oturduğumuz evleri ve semtleri, ben önce camileriyle hatırlarım. Aslında bütün İstanbul'u öyle hatırlarım. Güzel, vakur, müşfik, haşmetli İstanbul'u... Yoktu o zaman göğü delmek isteyenlerin çirkinlikleri falan... Hüzünlüymüş diye eleştiriyor bir yazar. Sen kendine bak önce; niçin bu kadar hüzünsüzsün? Hüzünsüz güzellik olur mu?!
Bu yıl Ramazan'ı bir başka türlü özledim. Anlatılacak gibi de değil. Bezdim gündemsiz aktüalitenin yapışkan anlamsızlığından.
Bir de şu farfaralıklar olmasa! İstanbul, vakarlı tevazuun, müşfik ihtişamın şehridir. Süleymaniye gibi... Sultanahmet, Şehzade, Sultan Selim gibi... Ruhaniyete tefekkür ile değil de şov ile yaklaşmak, bırakın ruhumuzu, İstanbul'un maddesine bile yakışmıyor.
a.selim@zaman.com.tr