|
Zehr_i sukut
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #4 : Ocak 06, 2009, 10:11:40 ÖÖ » |
|
bazı makalelerde farklı yönleri üstünde durulsa ve yeni bir yöntemle kapsamı ve içeriği ele alınsa da divan edebiyatı ve hatta daha geniş bir tanımla osmanlı edebiyatı bugün de büyük bir meçhul olmayı sürdürüyor. meçhul derken divan edebiyatının birçok farklı yönden ele alınabileceğini vurgulamak istiyorum. oysa bu konuda bugüne dek üstünde yoğunlaşılmış üç büyük yaklaşım öbeğinden söz edilebilir.
divan edebiyatı bugün de üniversitelerde yenilenmemiş, yenilenmemesinde direnilen eski yöntemlerle irdeleniyor. oysa divan edebiyatı kuramsal, mukayeseli*, kültürel ağırlıklı bir modelle ele alınmalıdır. bu edebiyatı meydana getiren toplumsal ve tarihsel arka planın somutlaştırılması, edebiyatçıların birer toplumsal özne olarak konumlarının ve koşullarının saptanması, içerdiği kültürel parametrelerin mukayeseli bir anlayışla çözümlenmesi, söylemin sahip olduğu fakat gizleyip ele vermediği kültürel kodların bir üst kuramın ve eleştirel bağlamın verileriyle irdelenmesi böyle bir anlayış için başlangıç noktalarını teşkil edebilir.
ikinci tartışma odağı, bu edebiyatın dünyanın başka hiçbir kültüründe görülmedik biçimde, bir ilericilik- gericilik zıtlaşması içinden ele alınmasıdır. bu yolu açan, sanıldığı gibi cumhuriyet değildir. namık kemal, artık okul kitaplarında da yer alan bir makalesinde divan edebiyatını 'gulyabaniler'in anlatıldığı, gerçek dışı bir edebiyat olarak nitelendiriyordu. bu yaklaşım daha sonra devam ettirildi ve sonunda cumhuriyet döneminde edebiyat çevrelerinde bugün bile hatırlanan gölpınarlı-ataç tartışmasının temelini oluşturdu. ama o tarihe kadar da, 1923 sonrasında da divan edebiyatının yeni dünyayı kavramaya yetmeyeceği vurgulanmıştı. divan edebiyatı da 'eski'nin bir aracıydı ve yaşama hakkı olmamalıydı.
olmamalıydı, çünkü tartışmanın üçüncü ayağını da bu oluşturuyordu. divan edebiyatı gerçek dışı, içine dönük, üç beş mazmunun etrafında dönen, dünyanın somutluğunu anlamaktan aciz, mistik, hayali bir edebiyattı. bu, sağlam olduğuna o kadar inanılan bir iddiaydı ki bu edebiyatın doğrudan bir uzantısı ve onu dönüştüren en önemli isimlerden birisi sayılması gereken yahya kemal bile benzeri bir şey söylüyor, bütün bir divan edebiyatı birikiminin üç beş beyite sığdırılabileceğini savunuyordu. ona göre bu edebiyat dille ve anlatımla ilişkisi olmayan bir edebiyattı; dolayısıyla da onda bir gerçeklik aramak olanaksızdı. onun takipçisi tanpınar ise daha duyarlı bir yaklaşımın sahibi olsa bile, her konuda olduğu üzere, bu konuda da ustasını tekrar ediyor, çok benzer iddialarda bulunuyordu.
bu üç parametre, tartışmaların bugüne kadar büyüyerek gelen hacmini oluştururken son zamanlarda türkiye dışında yapılan bazı çalışmalar işe yeni bir boyut eklemenin her anlamda mümkün olduğunu ortaya koymuştur. victoria holbrook, türkçeye "aşkın okunmaz kıyıları" diye çevrilen yapıtında şeyh galip şiiri etrafında mesnevi kavramını ele alıyordu.
(...) bununla birlikte divan edebiyatına bu şekilde yapılan katkıların çok uzun süredir öncülüğünü elde tutan isim walter g andrews tır. yaklaşık otuz beş yıldır üzerinde çalıştığı bu alanda çok sayıda akademik makalenin ve iki çok önemli kitabın, "osmanlı şiirine giriş" ile "şiirin sesi toplumun şarkısı" kitaplarının yazarıdır.
bu alanda son önemli isim bilkent üniversitesinden mehmet kalpaklı dır; yıllardır andrews ile çalışmaktadır. bu beraberliğin ilk verimi "osmanlı lirik şiiri" başlıklı yapıttır. bir arada yazdıkları makalelerin ötesinde, (son ortaya çıkardıkları ürün) anıtsal diye nitelendirmemiz gereken kitap "the age of beloveds"tır.
walter g. andrews divan şiiri elitin, sarayın edebiyatıdır yargısını bir hayli sarsan "şiirin sesi toplumun şarkısı" adlı eserinde divan şiirini çeşitli seviyelerde algılayabilen, bir kaç çeşit okuyucu kesimi olabileceğine dair şu metni nasıl bir edebiyatla karşı karşıya olduğumuz konusunda bize bilgi verir: "... bir edebiyat eserinin takdir görmesi için, eksiksiz olarak, hatta çok büyük ölçüde anlaşılması gerekir diye kesin bir kural yoktur. genellikle,eserin yaratıcısıyla aşağı yukarı aynı arka plana sahip ve eserin sunduğu şeyi en üst seviyede anlayacak bir birincil okur kesimi olur. ama eserin ayrıca bir dizi ikincil okurlar kesimi olacaktır. bu okurlar gerçi ince noktaların bazılarını veya bir çoğunu kaçıracaktır. yine de eserle tatmin edici bağlantı sahaları bulacak ve onu kendi düzeylerinde takdir edeceklerdir." andrews aynı eserde osmanlı şiirinin iran şiirinin bir kopyası olduğu yolundaki e.j.w. gibb'in iddialarını da şöyle yanıtlar:" chaucer'in şiiri ne kadar fransızca, milton'un şiiri ne kadar latince, goethe'nin şiiri ne kadar ingilizce ise, osmanlı şiiri de o kadar farsça'dır" yine andrews a göre osmanlı şairi o kadar hayatın içindedir ki," osmanlı teb'ası deyişindeki teb'a kelimesinin yerine, pekala 'şair' kelimesi konulabilmektedir: osmanlı şiiri gerçek hayatla hiç ilgili olmamak şöyle dursun, çok muhtemeldir ki kültürel hayatla ve onu üreten toplumla çok ilgili bir şiirdir".
halktan kopuk olmakla eleştirilen yüksek sanatlı bir yapı.. kabız manipulasyon şurada: hangi halktan kopuk ? bu halktan kopukluk temasının verdiği ajite mesaj '' osmanlı coğrafyasının her bir yanında öz türkçe konuşuluyordu amma velakin saray çevresine böyle yüksek sanatlı , kimsenin anlamadığı bir çeşit edebiyat hakimdi'' dir. lise çağında bu propagandaya maruz kalan çocuk öyle algılıyor en azından. sanki 72 ayrı millet 72 ayrı dil,lehçede konuşmuyor ve bunların oluşturdukları yüksek dilde ve sanatlılıkta büyük mahzurlar var, sanki tdk 1000 yıldır var . külahıma anlat. daha atatürk'ün ne dediğini anlamıyorsun da tercüman tutuyorsun.
|