EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 25, 2012, 03:50:26 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mehmet Akif'i Anlamak mı? Anmak mı? Gelin bir destekde siz verin  (Okunma Sayısı 1817 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
osmanyea
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1


Üyelik Bilgileri
« : Mayıs 05, 2011, 12:35:23 ÖS »

Arkadaşlar ve öğretmenlerim Gaziantep üniversitesinin başlıktaki konuyla ilgili bir yarışması var şu günlerde bende her Türk genci gibi yazımı yazıp gönderdim fakat herkes ailesine cevresine oylattığı için yazım biraz geri planda kaldı halbuki yazım üzerinde tam 10 gün çalıştım yani emeğimin karşılığını alamadım bende bu forumu gördüm ve edebiyattan anlayan insanların gireceğini düşünüerek aranıza katıldım izninizle yazımı paylaşmak istiyorum:

http://yarisma.gazikent.edu.tr/index.php?option=com_tpdugg&task=detail&id=164&show=comments&Itemid=93#tpdugg_comments

okuduğunuzda beğenirseniz lütfen linke tıklayarak başlığın yanındaki sarı kutu içindeki oy ver butonuna basıp desteğinizi esirgemeyiniz şimdiden hepinize teşekkür ederim işte yazım:

Mehmet’iyle, Akif’iyle, Ersoy’uyla, Ali’siyle, Ayşe’siyle kurtuluş yolunda çok acı çektik, fazlasıyla çile gördük. Yeri geldi insan görülmedik en insanca yaşarken. Yeri geldi hor ve haksız görüldük, hoşgörü ve medeniyetimizden. Yeri geldi dünyanın bini, yüz bini, milyonu barbarlıkla suçladı bizi. Türk’tür dediler, soyunu kurutmak, zihinlerini bulandırmak gerek. Sırtlarına kırbaç, ellerine zincir vurmak gerek. Yapacak tek şey var dediler ve kahkaha ile eklediler: ‘’Hasta adamın fişini çekmek, merhumun kalan mirasını kardeş payı yapmak.’’ Ardından geldiler hasta ziyaretine, ellerinde sözde medeniyet çiçekleri. Ziyarete gelen geniş ailenin büyükleri konuştu, küçükleri susturuldu. Siz susun biz size birkaç toprak ve mal vereceğiz diye. Hasta adamın oğlum dediği, büyütüp beslediği, giyindirip kuşandırdığı evlatları ne olmuştu da babalarını terk ederek uzak diyarlardan gelen yabancılara baba demişlerdi? Hastanın tek suçu vardı o da kendisini terk eden evlatlarını koruması, onlara baskı uygulamayıp rahat yaşatması, onları sindirmemesiydi. Baba hastalanınca rahata ve huzura düşkün çocuklar ne mi yaptı? Rahatı başka birilerinde aradılar babalarını terk ederek. O sırada cehennemin medeniyet çiçekleriyle kuşanmış olanlar gülerek çektirler fişi. Bir avukat getirildi mal paylaşımı yapıldı. Ama atladıkları bir şey vardı, planlarında ufak bir sorun olarak gördükleri. Bu adamın milyonlarca daha evladı vardı. Susmayacak, başkaldıracaklardı, ellerine vurulan zinciri dişleriyle kıracak, kendilerine vurulan kırbacı kesip atacaklardı. Susmayacaklar, haykıracaklardı. Susmayacak isyan edeceklerdi. Çünkü onlara asırlar öncede sırtlarına kırbaç, ellerine zincir, ayaklarına pranga vurulmaya çalışılmıştı. Her seferinde kurtulmuş Dünya denen uçuruma bir zirveden bakarak: ‘’Susmadık, susmuyoruz, susmayacağıyız.’’diye haykırmışlardı. Milyonlarca sesin arasında bir ses vardı. Sesi en az diğer sesler kadar gür, duruşu en az hepsi kadar dik. Bir sesi vardı ahengiyle, söyleyişiyle ayrılan. Bir sesi vardı ki kanda: ‘’Vatan’’ diyerek pompalanan. Bir adı vardı ki; adı Mehmet, adı Akif, adı memleket. Bir soyadı vardı ki; soyadı Ersoy, soyadı hak, soyadı hürriyet ve bağımsızlık. Öyle bir kalemi vardı ki; içindeki ne kurşun ne mürekkep. Eline bir kalem aldığında kalemin mürekkebi kurur, kurşunu erirdi. Kalemini boşaltır, içine mazlumun gözyaşını, şehidin kanını, toplumun isyanını, zincirlerin anahtarını, ezilenin hakkını doldururdu. Onu bulmak için fazla uzağa gitmek gerekmez. Onu bulmak için; bir karış toprağı avuçlayıp uğruna dökülen kanın kokusunu almak, Allah’a açılan yolda ellerini göğe açmış bir yetimin, bir günahsızın gözyaşı olmak gerekir. Onu bulmak için; bir şehidin son şahadetinde ki sesinin titreyişini hissetmek, çiftçinin terine, annenin duasına, karanlığın içine dalıp ışık arayanların gözüne, mazluma işkence çektirip halka eziyet eden barbarlara karşı hak ve hürriyet bayrağı çekmiş ellere bakmak gerekir. İstiklal diye bağıranların satırlarında ki kelimeydi o. Dağlarda yankılanan türkülerin bestesiydi o. Bitmemiş bir ömrün yalanı, bir varlığın hiçliğiydi o. Çünkü etten kemikten bir bedenden fazlasıydı. Bitmemiş bir ömrün yalanıydı çünkü altmış üç yılı sadece zorlu bir gebelikti. Öldükten sonra geriye bırakacağı hak, hürriyet, inanç, vatan kavramlarını gerçek anlamını taşıyacak çocuğu yani binlerce Mehmet Akif daha doğuracaktı. Bir Mehmet ölecek iki Mehmet doğacak, ,ikisi ölecek dördü doğacaktı. Bu çocuk ya da bu çocuklar nerede peki? Bu çocuğun ismi cismi ne? Artık ölüp gitti mi yoksa kalplerimizde mi yaşıyor? Bu çocuklar uzakta değil. Arayana çok yakın, aramak için çaba harcamayana yedi kıta uzakta. Bu çocuklar hemen elimizin altında. Onlara uzaktan bakmamalı, yakınlaşmalı, hissetmeli, gözlerinin derinliğine bakıp içini okumalı. Mehmet Akif’in çocuğunu bizim çocuğumuz bellersek anlarız Akif’in içindekileri. Şimdi çıkarın onun çocuğunu tarihin tozlu kitaplıklarından. Evet, onun çocuğu kaleme aldığı eserler. Buradayım diye haykıran bir Safahat’ı var. Onun herkesi etrafına toplama isteğiyle bir kürsüye çıkarak hepimize hitap ettiği Süleymaniye ve Fatih Kürsü’sünde adlı iki çocuğu var. Hatıramız olan Hatıra’ları. Gölgesinde vatan hasreti çekeceğimiz, kendimizi her şeyden soyutlayacağımız, yalnızlığımızı paylaşacağımız, gurbetin sıcaklığından korunup rahat bir nefes alacağımız Gölgeler’i var. Balkanların acı seslerine feryat ederek ağlayan, umutsuzluk deryasına rağmen kurtulma ümidiyle çırpınan, yapılan zulme öfkeyle haykıran Hakkın Sesleri var. Doğu’da batılı olarak, batıda doğulu olarak görülmemiz bir yana dursun Mehmet Akif eseriyle ne batıya ne doğuya tamamen yönelmemiz gerekmediğini vurgulamıştır. Kültürümüzü, ahlakımızı, maddi ve manevi değerlerimizi nasıl başka medeniyetlerden almadıysak, devrinde de bunu gerekmediğini anlatmaya çalışmıştır. Günümüzde farklı yollarla değerlerimize, inançlarımıza, yaşayışımıza etki edilip değiştirilmesi için çalışılıyorsa geçmişe dönüp açmalıyız Mehmet Akif’in içini. Hareket ettirmeliyiz onun kalemini. Onun kelimeler arasına sakladığı duyguları yaşamalıyız. Ne Mehmet Akif’i ne de onun gibileri belirlediğimiz birkaç saatlik programlarda anmak onlara ne kadar yakınlaşmamızı sağlar? Mehmet Akif Ersoy’un vatanına bıraktığı değerli eser İstiklal Marşı’nı belirli zamanlarda, belirli günlerde okuyabiliriz. Bunun için tek gerekli olan ezberdir ya da önümüzde açık bir kitap. İlk satırından son harfine kadar takılmadan da okuruz bu şekilde tek şey lazım olur bunun içinde harflerin çıkacağı bir dil. Kelimelerin anlamını, çağrışımlarını, dize bütünlüğünde anlatılanı da bilebiliriz. Şunları anlatıyor onun bu kitapları şu eşerleri diyebiliriz. Peki, bunların bize ne kattığı sorgusuna çekersek kendimizi… Peki, bu ezberleyip içeriğini anladığımız kelimelerin, dizelerin, satırların hayatımıza etkisini sorgularsak? Yine İstiklal Marşında hepimizin en az bir kez söylediği iki dizesinde : ‘’Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım, hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!’’ diyoruz. O çılgın insanlar hala bize zincir vurmaya çalışıyor. Zincir; irademizi elimizi elimizden alma, düşüncelerimizi dar bir kalıba sokma, yaşayışımızı kendi doğrultularında değiştirme, sıkı sıkıya bağlı olduğumuz manevi değerlerimizi kontrol altında yozlaştırma çabasıdır. Bu çabanın amacı, ezelden beri yaşadığımız akıp giden maddi, manevi, sosyal, düşünsel, ulusal bağımsızlık nehrine set vurup, kendi iradeleriyle yönlendirme isteğidir. Evet, Mehmet Akif Ersoy’u haykırarak analım birkaç saatte olsa, birkaç dakikada olsa. Analım ki Mehmet Akif’in kim olduğu hakkında bir bilgi daha edinelim. Evet, Mehmet Akif Ersoy’u anlayalım. Dizelerinde ki saklanmış kelimeleri, harfleri ortaya çıkarıp, hangi duygularla anlattığını, sıkı sıkıya bağlı olduğu değerler ve kavramlara hangi koşullarda sahip çıktığını bilelim. Ama hepsinden öte Mehmet Akif Ersoy’u yaşamalı. Onun kitap raflarında bizi bekleyen kitaplarını açmalı içinden çıkan toprak kokusunu içi çekmeli. Satırlarda ki kelimeleri bedene bürümeli, harflere ruh vermeli. Yeri gelmeli satırlardaki mazlumla ağlamalı, yeri gelince haksızlığa uğrayanların haklarını noktayla virgülle el ele vererek aramalı. Mehmet Akif’in kâğıda akıttığı mürekkep, şiirindeki emel, ağzından çıkan vakur duruşlu gür ses olmalıyız. Mehmet Akif Ersoy’u anıyoruz ya da içi boş bir şekilde anlıyoruz yerine biz Mehmet Akif’iz diyebilmeliyiz. O zaman Mehmet Akif’in satırlarındaki kelimelerden biri de biz oluruz.
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM