EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 25, 2012, 03:37:51 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 ... 5 6 [7]
  Yazdır  
Gönderen Konu: *** Hayat Üzerine Yazılar ***  (Okunma Sayısı 11846 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #90 : Ekim 13, 2010, 08:11:57 ÖS »

ACEMİ USTA

Hayat kimi zaman o kadar toz pembe görünüyor ki; aldanmak kaçınılmaz oluyor bazen... Ayrılıklar, mutluluklar ve hayata dair herşey; anlık tepkilerle yoğrulup gidiyor adeta..

Bugün bir gazetede okudum mesela; her altı çiftten biri geçim derdi yüzünden boşanıyor başlıklı bir haber... Sizce bu tür olaylara maruz kalmanın sebebiyeti nedir? Düşüncesizce ya da altyapı kurulmaksızın yapılan şeyler mi? Bu durum neden böyle? Acaba biz ülke insanları olarak; çok çabuk sahiplenme gibi bir eğilim içinde miyiz? Kimbilir... Belki de öyle değil... Yanlış veya doğru bunu tartışmıyorum. Sorunun nerede olduğunu anlamaya; anladıklarımı da paylaşmaya çalışıyorum. Hadi diyelim ki durum bundan ibaret değil... Peki özeleştiri yaptığımızda; sizce bizler millet olarak sabırsız bir yapıya sahip değil miyiz? Yani ne biliyim herşeyin bir zamanı var ve bu zaman öyle ya da böyle gelecek mutlaka... Bu zamanı mümkün olduğunda çabuklaştırmanın ne alemi var? Sonra altı çiftten biri boşanıyor diye manşetlere konu oluyoruz. Birşey değil onu da bıraktım; dersini alan da yok. İlla bazı şeyleri anlamak için başına gelmesi gerekiyor.

Herkes şüphesiz hayatında bir kez evlenmeyi ister. Bir yastık da kocamayı, ömürboyu yaşlanmayı hayal eder. Buraya kadar herşey güzel... Peki size ölmek üzereseniz: isteğiniz nedir diye sorsalar; son kez neyi dilerdiniz. Uzun uzun düşünürdünüz değil mi? Bazı uyanıklar ölmek istemiyorum diyebilir son isteği için... Madem uyanıksın; evliliği ölüme ve kutsal olan bu müesseseyi de acemiler kervanına çevirme...

Ben bunları yaşadığım için söylemiyorum tabi ki... Allah hepimize çektiğimiz her sabır taşında bizlere mutlaka yardım elini uzatır. Çünkü Allah sabredeni sever, işlerini kolaylaştırır hatta kavuşturur da...

Yeter ki bu yolda acemi usta rolünü üstlenmeyelim. Size dokuza kadar sayıp onu unutun demiyorum tabi ki! Ya koşuşturup acemi olmayı seçeceksin ya da bekleyip usta olmayı deneyeceksin. Bu kadar basit... Sonu iyi olacaksa sabrımıza karşılık; Allah'ın takdirini neden kazanmak istemeyelim?

Ha bu arada evlilik için ölüm dediysek o kadar da değil... Kastettiğim olay; bir defa yaşıyorsak aynı şekilde bir defa da ölünmeli... Bu tür konular genelde ince ve hassas olduğu için gözümüzden kaçabilir. Siz en iyisi merceksiz dolaşmayın. Çünkü hayat sağ sol penaltı gole benzemez. Hele ki bu kutsal müessese için...

Hep ileriyi düşünmek zor biraz ama gelecek için sabırla gitmek; iki ileri bir geri mantığı ile bizi doğru yola sevkeder. En azından yanlış yola sapmayız.

Evliliğin çatlayan taraflarına sebep olan olaylardan bazıları da geçmişten sürekli bahsetmek... Bu çok tehlikeli bir davranış... Sonu şiddetli geçimsizlik ne yazık ki...

Farzedin ki geçmişle gelecek arasındayız. Geleceğe öyle ya da böyle mutlaka gideceğiz değil mi? Fakat geçmiş olduğu yerde kalacak. O zaman biz neden doğal olanı denemiyoruz da; yapmacık hareketlere: gel bakalım geçmiş seni sorgulamam gerek diyoruz? Bırak kalsın orda birader... Geleceğini kurtardın da geçmişini sorguluyorsun.

Biz millet olarak geçmişimize çok güvendiğimiz için bu haldeyiz.

Zaman geldiğinde ihmal ettiğimiz o gelecek; bizi o kadar boğar ki; üst üste gelen olaylarla; geçmişimizi hatırlayacak zaman bulamayız.

Geçmişimizle övünmeden; geleceğe kapak atanlardan olmamız ümidiyle...

Mutlulukla kalın.

27.06.2008

MEHMET AKGÜL
Logged




Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #91 : Ekim 13, 2010, 08:20:35 ÖS »

OLİMPİYATLAR

Turgut Özal zamanlarıydı. Olimpiyatlardaki başarısızlığımız dillere destandı o yıllarda..Ta ki dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın Bulgaristan'dan Naim'i getireceği zamanlara kadar.. Bu zaman zarfında kimse birşeyler yapmıyor; herşeyi devletten bekliyorlardı.

Eleştiriye geldi mi; vay efendim bu niye böyle oldu. İcraat yap dedin mi; n'apıcak çocuk o kadar ağırlığın altında demesini biliyoruz. Güreşte de aynı durum sözkonusu... Aman efendim güreşip n'apıcak; sonunda birşey olacağı mı var? Nasıl babasın sen ki çocuğuna inanmıyorsun? Yahu sen tarlasın. Senden yetişen meyveye güvenmiyorsan neye itimat edeceksin?

Ülkemizde 75 milyon insan var. 1 milyon başına 75 sporcu çıkaramıyor muyuz? Bunların 30'u madalya alsa yeter. Başarılı sayılmak için bu sayı makul denecek kadar normal... Sporcu yetiştirmiyoruz. Basketbol ve futbola sırf para kazanmak için veriyoruz çocuklarımızı... Yaz Futbol ya da basketbol okullarının açılmasını dört gözle bekliyoruz. Peki neden olimpiyat sporlarında duygusal davranmıyoruz? Hadi onu da bıraktık. Futbolda basketbolda ahkâm kesiyoruz madem neden başarılı olamıyoruz?

Olimpik sporlara sporcu yetiştirmek için daha ne bekliyoruz? Bunun uğraşını vermek için neler yapılmalı, hangi süreçlerden geçilmeli, maliyet nedir, koşullar neyi gerektirir bunları düşünelim. Benim şahsi görüşüm bu konuda; öncelikle olimpiyat ruhu küçük yaşlarda aşılanmalı... Okullarda beden eğitimi dersleri daha geniş kapsamlı ya da olimpik amaçlı yapılmalı.. Kişi kendini sporda başarılı buluyorsa spora yönlendirilmeli.. Tutup da çok zeki diye bilim adamı yapmaya kalkışmamalıyız şahsi kanaatim.. Gerçi o bile yok ya neyse...

Peki biz ne yapıyoruz? Hiç! Diğer ülkeler 4 sene önceden hazırlık yapıyorlarken, bizler 1 ay önceden hazırlanıyoruz olimpiyatlara... Buna rağmen az da olsa madalya alabilecek kadar kuvveti bulabiliyoruz kendimizde... Bir de 4 sene öncesinden başlasak hazırlıklara neler olur siz düşünün.

Yorumlara gelince... 2008 Yaz Olimpiyat Oyunları sıralarında ilk 4-5 gün hiçbir sporcumuz madalya alamadığında herkes ne oluyor diye aklına geleni sayıyordu. Ortalarına doğru eleştiriler duruldu. Bu defa gerçekleştirilmesi gereken madalya sayısı hedefleri konuşulmaya başlandı. Beklenenden daha az olunca da sesler yeniden yükselmeye başladı. Bu başarısızlığın mimarlarına nedeni sorulduğunda cevap gayet klasik; elimden geleni yaptım. Peki burada sporcuların ne kabahati var. Ne ekersen onu biçersin ya da ne verirsen karşılığını alırsın. Demek ki ne yapmamız gerekiyor: sporcuya elinden gelenin fazlasını yapması için eğitim vermek gerekiyor. Çünkü oradaki sporcular kapasitelerini aşan hatta zorlayan insanüstü varlıklar... Başarıya acı çekerek ulaşabileceğini bilen insanlar... Bizler ise kaybettiğimizde yapabildiğimiz en iyi şey; herşeye bahane arayarak yapamadım demek..

Şimdi size bir sporcunun nasıl başarıya ulaştığını anlatacağım. Michael Pelps... 2008 Pekin Olimpiyatlarında 8 altın madalya alarak olimpiyat tarihine geçti. Daha da alabilir. Ben şu an için söylüyorum. Peki nasıl başardı bunu...? Bizden fazlası nedir? Ben bunu geçen bir radyo kanalında dinledim. Rivayete göre Michael Pelps küçükken hiperaktif biriymiş. Bunu bilen ailesi çocuklarını bir psikolojik danışmana ***ürmüş. Danışman yaptığı tetkikler sonucunda spora yönlendirilirse bu durumu atlatabileceğini söylemiş. Dolayısıyla ilgi alanı tespit edildikten sonra; Pelps'in en iyi yaptığı şeyin yüzme olduğu saptanıyor. Ve bu dalda sayısız başarılar elde ediyor. Başka yüzme branşlarında da başarılar elde ediyor ve olimpiyatlarda kendine önemli bir yer ediniyor. Başarıları ortada...

Biz hiperaktif gördük mü eyvah deyip geçer gider deriz ama Amerikalılar bu durumu bile avantaja çevirmişler. Ne diyeyim: fazla söze gerek yok. Helal olsun doğrusunu söylemek gerekirse...Michael Pelps 8 altın madalya, Türkiye gümüş ve bronzlarla birlikte o kadar bile değil... Soranlar Pelps'ten şu cevabı alıyor; tamamen hayal gücü...

Bir insana 40 kere deli derseniz deli olur. 40 kere sporcu deyin bakalım ne olacak? Paraysa para... Şöhretse kralı... Tek farkı istenen hedeflere sabırlı olarak ulaşılması... Bu bizde yoksa zaten başaramayız.

Organizayon farklılığına gelince... Çinliler açılışı harika yapmış. Kimisi televizyonda efekt yapılmış dedi kimisi aklına ne geldiyse salladı kıskançlıktan.. Son teknoloji en üst seviyede kullanıldı. Ben düşünüyorum ki sonraki olimpiyatların ev sahibi epey zorlanacak. Bir öncekine nazaran aşama kaydetti. Her ne kadar Atina olimpiyatları sönük geçse de Çinliler sayesinde olimpiyatlar prestijini yeniden kazandı. Yunanistan bizim kültür kaynaklarımızı her ne sebeple olursa olsun kullanmasına rağmen bir önceki Atalanta Olimpiyatlarını geçemedi. Baklava, Kebap, Karagöz oyunları, Kemençe derken Horonumuzu da olimpiyatlarda araç olarak kullandılar. Bu tabi ki Yunanistan'ın kültür boşluğundan kaynaklanıyor ama birşey elde etseler gam yemeyeceğim. Zaten elde edemezlerdi de.. Çünkü o kültürün merkezi Türkiye... Fakat kıymetini bilene...

21.08.2008

MEHMET AKGÜL
Logged




Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #92 : Ekim 13, 2010, 08:21:13 ÖS »

YILLAR NELERİ GÖTÜRMÜŞ...

Hayat denen şu yolda yorulmak kaçınılmaz bir olgu.. Peki herşeyin bir bedeli var dediğimizde rengimiz neden değişir? Mesela çok yersek aşırı kilo alırız. Hiç yemezsek açlıktan ölürüz. Dikkat ettiyseniz;gereğini aştığımızda karşılığı tokat gibi geliyor. Peki ikisinin ortasını bulmak mümküm mü sizce? Yani ılımlı bir politikanın temelleri nasıl atılır? Bir işe başlarken niyet ne olmalı? Netice ne elde edilmeli?

Mazi geldi aklıma birden bu soruların cevabını düşüneyim derken.. Bilenler bilir. Televizyonda; tek kanallı yıllarda Çarşamba günleri, eski siyah beyaz türk filmleri yayınlanırdı. İple çekerdik bu günleri... Hatta iyi hatırlarım; ilkokul zamanlarımdı... Okul saatlerinin bir an önce gelip geçmesi için saniyeleri sayardım. Beğenerek seyrederdim. Bazen de izlediğim filmin sonunu getiremezdim. Uykum gelirdi her nedense? Sonraları yabancı sinema filmleri yayınlandı. Onları da büyük bir beğeniyle izlerdik. Belli bir saatten sonra televizyon kapanışta istiklal marşımızı çalardı. Bazen marşımızla uyuyakalırdık. Şimdi bakıyorumda herşey ne kadar hatta ne çabuk değişti. Seçenekler o kadar arttı ki... Diziler, yarışmalar ve sair programlar... Nerde o günler dedirtecek cinsten hemde...

Müzik de öyleydi. Kasetlerimiz vardı. Bantları kopan, koptuğunda selobantlarıyla yapıştırdığımız zamanları... Belki ek olan yerlerde ses kesilirdi ama bize o bile yeterdi. Şimdiki teknolojik imkanlar o yılları o kadar geride bıraktı anlatamam. Wolkmanlerden sonra diskmanlar ve derken MP3 çalarlar... Diğer yandan teknolojinin gücü altında ezilen birtakım ikilemler..

Sanatçılarımıza gelince... Eskiden nerde sahneye çıkan bir sanatçı görsek ellerimiz patlarcasına alkışlardık. Yaptıkları her hareketi örnek alırdık. Çünkü hep iyi olduklarını düşünürdük. Sebebi üstün varlık olmalarından değildi tabiki... Sanatçı olduklarından dolayıydı... Günümüzde bu durum biraz daha farklı... Yani artık iyi taraflarına değil de istemeden ya da isteyerek yaptıkları çirkefliklerine şahit olur olduk. Geçen zaman içinde sanatçılığa sürülen bu leke ne zaman temizlenir bilmiyorum ama bu konuda ne kadar bilinçlenirsek o kadar iyi olur diyorum sadece... Aynı şey medya için de geçerli... Ülkemizde de maalesef bu durum içler acısı... Milliyetçi toplum olduğumuzu iddia ederiz fakat iş medyaya gelince bambaşka oluveririz. Yayınlanmayacak ya da yayınlamaması gereken haberleri ülkenin aleyhine de olsa ballandıra ballandıra anlatırız. Ondan sonra da bunu bir özeleştiri biçiminde anlamayı sağlayıp haberin bazı bölümlerini kendi anlatmak istediklerimiz gibi aksederiz. Diğer avrupa ülkelerinde durum böyle mi halbuki... Aksine bizden daha da fazla bağlılar ülkelerine... Anlatıyoruz ama netice yok. Neyse bu da bir nevi eksi değerimiz sonuçta...

Spora gelince... Bu konuda da ne yazık ki iyi değiliz. Eskiden olduğu gibi bugün de öyle durum maalesef.. Duyarlı değiliz bir kere.. Herşeyi ya paraya yorarız ya da belden aşağı.. Geçen de bir spor kanalında radyodan dinlemek nasip oldu. Bir baba oğlunun 7 yaşında olduğunu ve su yüzeyinde kalabildiğini anlatıyordu. Bu yeteneğinin farkına varan baba oğlunu yüzme kursuna ***ürdüğünü söylüyor fakat yüksek meblağ istendiğinden dolayı çocuğunu kursa veremiyormuş. Şimdi soruyorum size; üç tarafı denizlerle kaplı ve dünyada denizi olan tek ülke Türkiye değil mi? Denizi olmayan ülkelerden sporcu çıkıyor da bizden neden çıkmıyor anlamıyorum. Yine internette gördüm bugün isim vermek istemezdim ama.. Mütevazi olmamak gerekir böyle durumlarda... Fenerbahçe Spor Klübü... Boks klubünün ücretsiz kurs kayıtları için kapılarını ardına kadar açmış. Buyur bakalım. Biraz da burdan yak. Sizce Fenerbahçe paraya ihtiyacı olmadığı için mi kursu ücretsiz yapmış? Ya da sporcu yetiştirmek, Türkiye yararına endeksli başarılar elde etmek için mi? Başka bir sebep çıkar için olsa bile diğer klüplerimizden de aynı inisiyatifi beklememiz insafsızlık mı olurdu sizce? Aksi halde aklımızda şu soru işareti belirebilir; Sporcuya mı yoksa paraya mı yatırım yapıyoruz? Ülkenin durumu o kadar vahim ki anlatamıyorum derdimi...

Ne desem boş... Sustukça sıra bana gelmesin diye konuşuyorum ama nafile...

Allah yardımcımız olsun.

31.07.2008

MEHMET AKGÜL
Logged




Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #93 : Ekim 13, 2010, 08:22:02 ÖS »

ÇELİŞKİNİN BU KADARI...

İnsanlarımız yüzyıllardır bir arada yaşamayı başarabilmiş nadir rastlanan; türüne örnek teşkil eden bir topluluktur. Öte yandan her konuda eleştirebilirim milletimiz insanlarını.. Bir tek bu konuda eleştiremiyorum bu yüzden...

Ufak da olsa eleştirecek bir konu bulurum ama ben... Sizi belki şaşırtacak bu örneğim ama okuduğunuzda sizlerde şaşıracaksınız. Aylar öncesine kadar bir anket yapılmış ve bu ankette ilginç sonuçlar açığa çıkmış. Herkes hep bildiğimiz konular hakkında ahkâm kesiyor ama iş gel bana bilmediğim birşeyler söyle demeye geldi mi susup kalıyoruz. Kimse inanır mıydı Türkiye genelinde yapılan anketlerde; Konya'nın içki konusunda birinci sırayı aldığını... Konya deyince aklınıza birçok şey geliyor değil mi? Mevlana vs.. (Kısa kısa anlatıyorum çünkü hassas konular bunlar...)

Bazen öyle garip bir millet oluveriyoruz ki; böyle bir şehirde bile böyle bir konu yüzünden rekorlara imza atabiliyoruz. Elin gâvuru şu anket sonuçlarını ele geçirse, ne yorum yapar siz düşünün. Bu ayıbın eseriyle övünen insanlar anketörlere bunu ne yüzle açıkça ifade etmişler anlamıyorum. Peki biz çelişkili insanlar mıyız bu yüzden acep? Ya da ne yaptığını bilmeyen... Ya da onlarda kendimizi gördüğümüz için mi anlayış abidesi kesiliriz.

Öte yandan çeşitli medeniyetleri bir araya getiren ülke konumundayız. Ne güzel.. Hatta gurur verici bir olay dinimiz İslamiyet için..Yani insanlarımız inanca karşı saygılı Allah'tan... O da olmasa ne olurdu kimbilir?

Belki alakasız olacak şimdiki anlatacaklarım ama bunlar az da olsa gerçek ve konuyla bağlantılı.. Eskiden sağcı solcu tartışmaları olurdu. Şimdi ise açık türbanlı atıışmaları... Dış görünüşe göre yargılamanın kralı olduk dünya yüzeyinde... Halk bu konuda yadırgama yapmıyor tabi... Bu ülkenin aydınları ( üniversite profesörleri vs.) dalları budaklandırdıkça budaklandırıyor hatta saçmalamaktan ileri gitmiyor. Neymiş laiklik...? Yahu Amerika'da laiklik tehlikede mi peki? Daha bu ülkenin Başbakanı bile kızı türbanlı ve Amerika'da eğitim görüyor diye yadırgıyorlar adamı... Sonra da adam için ajan diyorlar. Derler tabi; 75 Milyon insan var. Her kafadan bir ses çıkması kaçınılmaz.

Peki ülkemizde üniversitelerde türbanı yasaklayanlar acep laikliğin savunucusu olduklarını mı iddia ediyorlar? Ben buna son derece gülerim. Sen almazsan Açıköğretim diye bir kavram var; o alır birader... O zaman bu çelişkiyi de kaldırın o zaman... O'na başka standart; diğerine bambaşka standart... Bu ne birader!

Ondan sonra bu ülke de 17 ağustoslar yakamızı bırakmaz diye ağlar dururuz. Hiçbirşey bilmiyorsun bari Amerika'yı örnek al be adam! Adamlar yahudi halleriyle müslümanlara kucak açıyorlar diye hristiyanlar yahudilerden nefret ediyorlar.

Kim daha hayırlı sizce...?

17.08.2008

MEHMET AKGÜL
Logged




Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #94 : Ekim 13, 2010, 08:22:44 ÖS »

HAYALİ KİN...

Geçmişin kalıntıları insanları bazen etkileyebiliyor. Fosil gibi izleri de mevcut kimi zaman... Hatırlarız durduk yerde acılarımızı ya da arzularımızı.. İyi veya kötü tecrübeleri tadarak çıkarız yüksek yamacın eteklerinden... Çıkarız da geri dönüşleri nasıl olur bilemeyiz.

Küçükken kediler tırmalardı beni her sevdiğimde... Her tırmalayışlarında kedilere olan kinim artardı. Çocukluk işte... Korkularımız zamanla kine dönüşünce oluyor böyle takıntılarımız... Dedim ya; küçük yaşlarda yaşadığımız birtakım olaylar, büyüdüğümüzde kelebek etkisi bırakıyor sanki bizlerde...

Mesela küçük yaşlarda depremin etkisinde kalan bir çocuk, büyüdüğünde her deprem oluşunda, korkuları ve yaşadıkları ile sürekli hatırlama moduna girer. Psikoloji de olumsuz olarak bilinen bu durum; zor tedavi edilebiliyor ne yazık ki... Bir örnekle durumu daha sade bir hale getirelim pekiştirmek adına... Karşılaştırma yaparaktan yola çıkalım;

Örneğin bir çocuk; anne ve babanın birbirini öpmesi yüzünden mi başını çevirir utancından; yoksa bir askerin masum bir insanı öldürmesi mi, çocuğun korkudan başını çevirmesine neden olur? Bu konu hakkında tabi ki değişik yargılara varılabilir. Peki sizce bunun açıklaması biri utançken diğeri korku olamaz mı? Sizce hangisi için kafa çevirmek olağan bir durum?

Aptallık aşık olmanın bonusudur derler. Bu garip duygular ve korkular bize nerden ve nasıl bulaşır bilmiyorum ama bildiğim tek şey var o da; bilinçaltında istemeden hatırladığımız kötü hatıraların sinemizde derin yaralar açtığıdır. Bu yaraların merhemi gerçekle yüzleşmektir derler literatürde... Yani gerçek gelecekte saklı... Aklımızla yön verdiğimiz düşüncelerimiz doğru yöne akarsa, yemyeşil bir cennet vadisinde buluruz kendimizi... Aksi halde ne mi olur? Biriken o vadi içinde boğulur gideriz vesselam..

Rüyalarda da aynı durum sözkonusu... Gördüğümüz rüyanın, gerçek hayatta bazen karşımıza çıktığını farkederiz. Bu bir an ve sanki biz bu anı gördük diye düşünmemize neden olur. Bazen gördüğümüz kötü rüyalar da bizde derin etkiler bırakır. Yeri gelir en mutlu anımızda karşımıza çıkıverirler hayali yollarla... Belki acı belki tatlı ama bir şekilde kapımızı kırarcasına girer içeri.. İbret alırız almayız o bize kalmış birşey...Fakat ben ibret almamayı şöyle yorumluyorum; rüya içinde rüya görmek gibi..

Denemesi özgür iradenize bağlı... Siz siz olun kaybolup gitmeyin de ne yaparsanız yapın...

10.08.2008

MEHMET AKGÜL
Logged




Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #95 : Ekim 13, 2010, 08:23:55 ÖS »

İKİNCİ YIL ANISINA

Ve sonunda! İkinci senenin son, üçüncü senenin ilk gününe de erişmek nasip oldu. Ve tabi ki Kasım ayının o büyülü aşk dolu atmosferine de aynı zamanda...

Yaşananların geçip gittiği o heyecanlı ve güzel dakikaların aşka dönüşmesi ve hatta bir ömre bedel olması kaçınılmaz oldu artık benim için... Bu yüzden, bazen küçük bir an için ömür bile verilir derlerdi de inanmazdım. Böyle birşeymiş meğerse...

Şimdilerde ise bambaşka bir heyecan sardı içimi... Kolay mı! Sonsuzluğa uzanan ilk adımları atmanın eşiğine gelmiştim. O kadar mesut ve bahtiyardım ki, anlatamam o duyguları... Hayatımda bir kez olabilecek bu muhteşem olayın gelişmeleri ve neticeleri de müthiş olmalıydı.

Ve gittim o gün... Sevdiğimi Allah'ın emri, peygamberin gavliyle istemeye... Bir yandan da Allah utandırmasın demeye... Gerçekten çok farklı bir duyguymuş. Sevdiklerimin de yanımda olmasını isterdim bu en mutlu günümde ama olmadı, kısmet... Birgün anlayacaklar ama o birgün de çok geç olmayacak inşallah...

Güzel geçmişti ama isteme faslı... Çok da hoştu sevdiğim.. Büyüleyiciydi. Peri masalından çıkıp fırlamıştı adeta! Hele ki o kapıdan içeri girerken bana bakışı yok muydu? Karşımda duruşu.. Eriyecektim neredeyse... Gelmiş karşıma ve almıştı elimden çiçeği... O kadar güzeldi ki, bakmaya kıyamıyordum adeta... Hani kanatları olmadığını anlamasam melek olduğunu sanacaktım.

Gelir gelmez el öpme fasılları derken oturmuştum koltuğa... Herkes sessiz bir şekilde durduktan bir süre sonra kahveleri yapmaya koyulmuştu sevdiğim.. Kalbi yerinden fırlayacaktı. Anlıyorum onu... Aynı şekilde ben de... İstedik Allah'ın emriyle... Herşey o kadar güzeldi ki, bunun üzerine o gece çok eğlendik. Gerçekten anlatılmaz, hani yaşanır derler ya, o misal... Çok farklı ve heyecanlı bir durumdu. Tek eksik, bazı sevdiklerimin yanımda olmamasıydı. Olsun be! Herkes her yaşta hata yapabilir. Her iki taraf da her ne kadar haklı da olsa, birgün mutlaka ortak yol bulunacaktır. Olmasa da canları sağolsun. Sonuçta ne olursa olsun; dünyaya gelme sebebim onlar... Yaşama sevincimi de günü geldiğinde kabulleneceklerdir elbet... Ve o gün geldiğinde haklı olduğumu da mutlaka anlayacaklardır.

Şimdi ise inanılmaz bahtiyarım.. İşime daha bir bağlıyım ve daha bir şevkle çalışmak adına gayretliyim. Kafadaki sorunlar da bir bir halloluyor. Kalanlar da zamanla düzelir kendiliğinden.. Hayata atılmak aslında başlı başına bir sanat.. Hani kendinizi dişli çarkların arasına atıp kırılmadık yerinizi bırakmazsınız ya o misal... Kırıldıkça onarırsınız. Onardıkça daha bir sağlamlaşırsınız. Sağlamlaştıkça hayata dair tecrübelerinizi de arttırırsınız. Derken hazır olan bütün donanımlarınız, sizi daha çevik bir hale getirir. Ve sonuç! Artık hayat sizi bekliyor demektir. İster baştan, ister sil baştan... Sonuçta zarar ya da kâr dahi olsa, kararı alan etkilenecektir mutlaka...

Garip!.. Bunları yazarken tatlı bir hüzün kapladı içimi... Ama olsun. Yine de çok mutluyum. Her iki taraf, her ne kadar haklı da olsa, yine de kendi hesabıma doğru olanı yaptığımı düşünüyorum. Yanlış dahi olsa kararların, her daim arkasında olan herkes için, kâti bir biçimde mutlu olması kaçınılmazdır diyorum. Ertelenen düşüncelerin de yok olma eğilimi fazladır şahsi kanaatim... Bu yüzden önemli olan; düşünüleni mantıklı bir şekilde yerine getirebilmektir. Ancak bu durumda muvaffakiyet mümkündür.

Ve tabi ki; aylardan Kasım ve 7'si olan tarihi birgün... Ve 11'i de tanıştığımız akşamın sessiz fısıltısı... Bu anlamlı günlerin eşsiz manası da cabası... Ve bugün de sözlü oluşumuzun 1'inci haftası... İnşallah daha nice haftalar göreceğiz. Ve sonsuzluğa beraberce adım atacağız.

Yılmadan birlikte, mutluluğa bir ömürboyu...

15.11.2009

MEHMET AKGÜL
Logged




Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #96 : Ekim 13, 2010, 08:26:16 ÖS »

KASIMDA AŞK BAŞKADIR.

Bir Kasım akşamıydı. Soğuk ama bir o kadar da berrak bir gecenin esintileri hakimdi. O esinti gök mavili bulutların ardından gelen rüzgarın eşliğinde, büyüleyici atmosferin verdiği gazla destekliyordu adeta eylemlerini... Belki yeni bir aşka yelken açacak belki de hayal kırıklığı yaşayacaktım. Heyecanlıydım haliyle her zamanki gibi.. İlk defa görecektim onu.. Merakımın verdiği heyecan da olsa gerek; ayaklarım birbirine dolanıyordu.

Buna sebep olan kahraman mı? Anlatayım; o zamanlar hastanede çalışıyordu. Hosteslik yapıyordu yani... Çalıştığı hastane kapısının önünde acile gelmiştim onu beklemek üzere... O arada etraftaki afişlere bakıyordum sağlık üzerine.. Epey ilginç şeyler vardı bilmediğim... Derken 5 dakika sonra iki yana açılıp kapanan kapının hareketlendiğıni gördüm. Cep telefonuna mesaj attığımda cevap olarak geliyorum yanıtını vermişti. Evet nitekim gelen de oydu. Yanıma yaklaştı, merhaba dedim. O da aynı şekilde karşılık verdi. İlk anda hoşlandığımı hissettim. Biraz muhabbet ettik, arada da birbirimizi süzdük tanımak adına.. Ama açık açık söyleyeyim; güzel kız Allah'tan..

Muhabbetin ardından hastanenin en üst katında bulunan yemekhane bölümüne çıkmak üzere yola koyulduk. 4 kat yukardaydı yemekhane... Merdivenlerden çıktığımız her katta hemşireler gözünü bizden ayırmıyorlardı. Arada dedikodu kazanına kepçe olup karıştırmak isteyenler de yok değil hani can sıkıntısından dolayı... Neyseki yemekhanenin teras bölümüne geçtik oturduk, biraz muhabbet ettik. İyiden iyiye ısındığımı hissetmiştim ona karşı... Ne çabuk ısındın demeyin ama gerçekten çok sıcakkanlıydı.

Dakikalar birbirini kovaladı. Geçen zamanın farkına varamamıştık. O da farketmişti sonradan işten çıkış saatini şaşırdığını... Derken sessizlik belirdi. Durduk öylece... İkimizden biri bu sessizliği bozmalıydı. Ondan geldi ilk tepki.. Çıkalım mı dedi. Bende şaşkın bir yüz ifadesiyle tamam demiştim.

Az ilerde Acıbadem Tepe Natilius diye bir alışveriş merkezi vardı. Oraya gitmek üzere hastane acil kapısı çıkışından yola koyulduk. Soğuk gece aşkın tılsımlı etkisiyle içimizi olanca hızıyla ısıtıyordu. Kolay değildi. Bir ömre bedel olacaktı belki de yaşanacaklar...

5 dakikalık küçük bir yürüyüş ve usul adımlarla alışveriş merkezine varmıştık. İkimizde nereye gittiğimizi bilemez halde adımlarımıza yön veriyorduk. Derken kendimizi alışveriş merkezinin ikinci katında bulduk. Kafe ilişti gözümüze.. Oturalım, muhabbet edelim dedik yine tabi ki... Şimdi olsa yani o zaman ki halimiz neydi diye sorsaydık birbirimize gülerdik hatta cümlelerimizin arasına iki yabancı gibiydik diye tabir ederdik birbirimizi herhalde... Şu an yazarken bile mutlu bir ifadeyle gülümsüyorum hafiften...

Neyse olaya dönelim. Kafede oturduk fakat kafe öyle bi yer ki; garson bize iki çay getir diyemiyorum. Hani desem medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavara rezil rüsva olacağım. Çok da önemli ya! Mecburen gidip kendim almak zorunda kaldım. Fakat heyecandan onun ne istediğini sormayı unutmuştum. Tekrar geri döndüm ve sordum ne içersin diye... Sakin bir şekilde çay olabilir dedi. Hemen ilgili görevliden iki duble çay aldığım gibi, bardaklar elimde titrek bir halde, masasının karşısına doğru yol alıp oturacağım şekilde çayı masasına koydum. Sonra ne göreyim; sandalyeye oturduğum gibi gözgöze kaldım onunla... O an benim bittiğim andır dedim kendi kendime... Çok fazla geçmeden gözlerini gözlerimden çektiğini farkettim. Daha sonra öğrendim ki utangaç bir yapısı varmış o zamanlar... Doğal, olması gereken de bu zaten..

( Ha unutmadan şunu da söyleyeyim; Hz.Muhammet SAV efendimizde şöyle derdi bu konu hakkında; utanmak güzel şeydir fakat bu kadında ise daha da güzeldir.)

Sonra mı? İlk söz için alışıldık çekingen tavırları üzerimizden atmamız da tam 5 dakika sürmüştü. Kırk yıllık tanıdık gibi ağırdan vites büyütüyorduk konuşmak için adeta.. Nitekim çaylarımız bitene kadar konuştuk da.. Gerçi o çayını tam olarak içememişti ama neyse...

Çayları yudumladıktan sonra kalkma vakti gelmişti artık.. Kalkmak istemiyordum ama garip bir duyguydu bu.. Hiç bitmesin bu an dercesine sürüp giden bir anıydı adeta...

Evi çok yakındı alışveriş merkezine... Bu yüzden geç kalma sorunumuzda yoktu. Tabi önemli olan onun geç kalmamasıydı. Neyseki evinin sokağının başına gelmiştik ağır adımlarla farkına varmadan... Birden duraksadık sokağın köşesinde vedalaşmak için.. Belki de bir ömre bedeldi o an hayatımızı paylaşmak adına... Kimbilir.

Konuştuk biraz daha ve tokalaştık. Fakat ne gariptir ki ben onun elini bırakamıyordum. Kilitlenip kalmıştım adeta... O da elini bırakmadığımı farkedince tereddüt etti başta... Doğaldı tabi ki! Neden tereddüt etmesinki... İlk defa tanışıp konuştuğu biriydim nihayetinde...

Aradan birkaç saniye geçti ve ben oluşan sessizliği; tanıştığıma çok memnun oldum diyerek bozdum. Aynı karşılığı aldım ve onu evine uğurladım. Arkamı döndüm ve o an işte aradığım bu dedim. Bugüne kadar hiç yanılmamıştım. Yanılmadığımı anlamak için ondan gelecek küçük bir mesajı bekliyordum. Beklediğim mesaj iki saat sonra gelmişti. Tanıştığına çok memnun olduğunu ve teşekkür ettiğini belirten bir mesajdı. Mesajına aynı karşılıkla cevap verdim. Muhabbet ettik biraz aynı şekilde... Yani mesajlaşarak.. 1 saat sürdü bu hoşsohbet... Saat geç olduğunda artık uyuma vakti gelmişti. Malum ertesi sabah o işine gidecekti. Bense o zamanlar çalışmıyordum. Doğal olarak da gece gündüz fark etmiyordu benim için.. Ama o iş ve sorumluluk sahibi biriydi. Neyse ki uyumuştu o gece.. Bense hala onu düşünüyordum. Arada bir dalıyordum. O gece nasıl sızıp uyuduğumu anlamadan hemde...

Şimdi mi? Hala onunlayım ve sonsuza dek bu böyle sürsün diye dua ediyorum. Her Kasım ayında da onun için yazdığım yazılar kat kat artacak diye düşünüyorum. Hele ki ilk yılımızı doldurduğumuz Kasım ayında bu haz bambaşka olacak.

Neden mi?

Çünkü Kasım'da Aşk Başkadır.

11.11.2008

MEHMET AKGÜL
Logged




Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #97 : Aralık 03, 2010, 12:56:51 ÖS »

KASIM'DA AŞK BAŞKADIR 3

Bugün tam 3 sene oldu. Acısıyla tatlısıyla geçen tam üç sene! Geçen iki senenin özeti gibiydi adeta bu zaman dilimi.. Kararlar alınmış, ileriye dönük hayallerle geleceğe yüzümüz doğrulmuştu sanki... İzdüşümdü adeta sevgimiz ruhumuza hitaben.. Atacağımız adımlar da yapacaklarımızın müjdecisi gibi.. Sakın ha bu gibileri adetaları karamsar olduğum için söylediğimi zannetme.. Sadece büyük konuşmak istemediğim içindir bu sözlerim.. Beni bilirsin. Bazen ifade edemem kendimi konuşarak... Yazdığımda büyüleniyorsun ama... Belki kelimelere yazarken heyecan ve duygu kattığımı hissettiğin içindir benim sana olan ilgim... Garip, yine gereğinden fazla felsefi düşündüm sanırım. Anlaşılmaz, farklı ve ıssız... Neyse...

Güzel gözlerini anlatmak ve üzerinde ısrarla durmak istiyorum. Adeta mum ışığı gibi.. Hafif öptüğümde kıstığın zaman gözlerini, söylüyorum sana satır satır dizelerimi.. Fakat sen öpme dersin hep, ayrılık olur diye korkarsın... Belki de o denli bağlısın bana.. Her defasında öpmeyi ne kadar istiyorum gözlerini halbuki, bir bilsen... Bütün stresim en uzak köşeye çekiliyor adeta...Çünkü tüm yorgunluğumu öğütüp bana farklı bir sunumla geliyorsun karşıma... Ve ben mutlu oluyorum finiş eşliğinde bir gülüşünle...

Biliyor musun? Hala resmine bakıyorum ve ilham alıyorum yazarken.. Dediğim gibi; gözlerini anlatmaya gerek yok zaten.. Bir balık derisi kadar parlak, bir vosvos farı gibi ışık saçıyor gözlerin gecelerime.. Bu suretle baktığın her yerin aydınlık olduğu bir mucizenin eserinden ibaret oluyorsun. Senden öncesi yalanmış meğerse lafım da buradan geliyor işte...! İçimden şöyle deyiveriyorum birden; kalıplaşmış inatçı yüreğimi baştan yaratan sen, nasıl da tapuladın beni kendine ruhen..

Şunu da bil ki; yanıbaşından hiç ayrılmayacağım sen istemediğin sürece... Sonra sonsuza dek birlikte olacağız. Hiç ayrılmayacağız, ölünceye dek..! Ve tabi ki sen istediğin müddetçe... Kaybetmek için erken, sevmek için çok geç olan uçurumlu aşklardan olmasın bizim ki.. Pamuk ipliğine bağlı olmasın derin sevgimiz... Bu zamana kadar olmadı derler ya hani, bu saatten sonra da olmasın gayri...

Seni nedense geçen iki senenin ardından üçüncü senede de anlatmakla bitiremiyorum. Kelimeler anlamını yitirmekten bile aciz... Çünkü yaşanması gereken eşsiz bir güzelliksin sen... Ve sanma ki sana her kırıldığımda, gücendiğimde ya da kızdığımda seni istemediğimi.. Sen de biliyorsun ki; birbirimize olan sevgi ne denli şiddetliyse nefretimiz de aynı ölçüde... Bu sözüm sana yabancı gelmiyor değil mi? Çünkü daha önce de söylemiştim sana... Biliyorsun. Ve bu zamana kadar sana tek bir fiske dahi vurmadım bu nefret çerçevesinde... Bir yanım nefret doluyken diğer yanımla senin kızgın ifadeni okşuyordum. Ve her zaman ki son; affediyorsun. Yine melek kalbine yenik düşüp, beni bir anne şevkatiyle bağrına basıyorsun.

Her ne kadar bu senenin belli bir kesiminde ayrı kalmaya mecbur olsak da yine birlikteyiz işte...

Son satırlarına gelmeden evvel; Aşka Yolculuk adlı filmin bir bölümünde, rol gereği yeni evlenen çiftlerden gelinin sözleriyle bitirmek istiyorum yazımı.. Gerçek bir evliliğin en gizli sırrı da bu olsa gerek...

"Asla çalma, yalan söyleme ve aldatma.. Ama çalacaksan; acılarımı çal.. Yalan söyleyeceksen; bana geceler boyunca yalan söyle.. Ve aldatacaksan; lütfen ölümü aldat.."

Çünkü ben,

çünkü ben sensiz birgün bile yaşayamam.

Çok seviyorum,

SENİ...

11.11.2010

MEHMET AKGÜL
Logged




Mehmet Akgül
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 103


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #98 : Aralık 31, 2010, 01:02:37 ÖÖ »

2010’UN ANATOMİSİ

Sene başından bu yana yılın olayına damgasına vuran bir kozmik oda olayı vardı. Şu an gündemini kaybetmiş olabilir ama her an hortlamayacağının da garantisi yok gibi… Öncelikle neymiş kozmik oda; onu bir tanımlayalım. Kozmik kelimesi, evrenle ve onun genel düzeniyle ilgili anlamına gelmektedir. Günümüzde, yüksek öneme sahip, gizli ya da gizemli ve geneli ilgilendiren "şeylere" hitaben kullanılır ve önemlerini belirtmek için sıfat olarak eklenir. Kozmik deha, kozmik ışın, gibi... Peki nedir bu kadar gizli olan belgeler… Yoksa Wikileaks’in Türkiye versiyonu mu? Yabancı versiyonu dünyada epey bir yankı uyandırdı. Gizli belgelerin en inanılmazları ve Türkiye hakkındaki gerçekler dahi var içeriğinde… Ve Jullian Assange, kendisine bir şey olması durumunda birçok kişide var olan bu dosyaların şifresini vereceğinin basında da haberi çıktı. Peki kim bu Jullian Asange? Öncelikle onu bir tanıyalım. 1971 doğumlu olan Julian Paul Assange, Avusturalya’lı internet korsanıdır. Tüm dünyada yankı uyandıran gizli belgeler, yani Wikileaks internet sitesinin editörü ve basın danışmanıdır. Wikileaks internet sitesinin basın danışmanı ve editörlüğünden önce matematik, fizik, kimya öğrencisiydi. Julian Assange öğrencilik haricinde bilgisayar programcılığı ve hackerlik yapıyordu.

2006 yılının bahar ayında kurulan Wikileaks internet sitesinin 9 yönetim kurulu üyesinden biri olan Julian Assange, Wikileaks sitesinin basın danışmanlığı ve editörlüğü görevini yapıyor. Televizyon ve dergilerde Wikileaks’ın kurucusu ve yöneticisi olarak tabir edilse de Julian Assange bu haberlere karşı ben yönetici değilim, Wikileaks‘ın editörüyüm demiştir. Wikileaks internet sitesine eklenecek bilgiler en son Julian Assange tarafından onaylanmaktadır. Julian Assange, Wikileaks sitesinde ücretsiz ve gönüllü olarak çalışan 9 kişiden biridir. Bazı kaynaklara göre de Julian Assange, organizatörlük yapıyor şeklinde haberler de vardır. Şimdi buraya kadar herşey normal de bu Wikileaks denen şey kurumsal bir şey mi? Adam ben kurmadım, hatta sadece editörüm diyor. Bunlar hakkında birçok haberler çıktığı halde halen kesin bir bilgi yoktur. Yani ne kadar yazsak da boş… Çünkü ucu ucuna bağlı, zincirlerden oluşan bir halka sanki… Şahsen kaybolup gitmek istemem. Çünlü daha balyoz operasyonu var. İddianamedeki 196 şüpheli arasında birinci sırada, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, ikinci sırada eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, üçüncü sırada eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına ve dördüncü sırada eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Ergin Saygun yer alıyor.
Dur bi dakika yahu! Bu ne! Adamların hepsi de eski komutanlardan… İçlerinde hiç mi biri farklı rütbe olmaz. Bir tek Genelkurmay Başkanı eksik… O da şüpheli ya, neyse... Peki bunların amacı ne? Basında yer alan haberlere göre; plan, toplumda kaos ortamı oluşturabilmek için camileri bombalamayı, Türk jetini düşürmeyi, Hava Müzesi'ni basmayı mı öngörüyor iddia edildiği gibi...? Sizce bunlar eski komutanlar için ağır iddialar değil mi? Belki de bu yüzden Balyoz Planı olmuş adı.. Olay neticelerinden birinde, Çetin Doğan daha sonra her ne kadar bu davadan tahliye olsa da olay sıcaklığını bir süre daha korudu. Daha sonra tekrar tutuklamalar vs... Uzar bu konuda...

Bir gazeteci olsam belki daha ayrıntılı bir biçimde bu konuyu ele alabilirdim fakat yazıyı format gereği sadece kabadan geçmek istiyorum. Daha doğrusu yılın olaylarını hatırlatmak ve özetle geçmektir asıl amacım… Yoksa anlatacak o kadar çok şey var ki, en basitinden hatırlatmak bâbında sıralayayım dilerseniz; Dubai suikastında yapılan akıl almaz yöntemler, Başbakan Erdoğan’ın yıl içinde mal varlığını açıklaması, Sahte çürük olayı, Mavi Marmara vakasında İsrail’in insanlık suçu, siyasi çatışmalar ve bu olaylar neticesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dünya siyaset tarihine geçen ve meydan okurcasına söylediği; “Türkiye’yi başkalarına benzetmeyin, bedeli ağır olur.” sözleri ve daha neler neler… Bitmedi tabi ki; akabinde devam eden birkaç olay daha sıralamak istiyorum. Dünyanın gündemini uzun süre meşgul eden Rus ajanı Anna Chapman’dan, Rize Belediye Başkanının; Kürt sorununun 2 eşle çözüleceği iddiasına, uçaklarda ayakta yolculuk dönemi başlamasına kadar birçok ilginç haberlerle kamuoyu meşgul oldu.
Daha bitmedi; dünya gündemine oturan Yunanistan’ın ekonomik krizine karşılık AB’nin bile duruma karşı çaresiz kalması.. Ve nihayetinde bakanın dövülmesine kadar varan olaylar… Ülke gündeminin en sasıcı olaylarından biri ise KPSS skandalı ve neticesinde öğretmen atamalarının ertelenmesi… Ali Ağaoğlu’nun Ataşehir’de daire dampingi... Tek tip askerlik çıkacak mı çıkmayacak mı tartışmaları… Diğer yandan dünya gündeminde yer alan ve Anadolu Ajansı'nın haberine göre, ABD'de Southern Poverty Law Center (SPLC) adlı medeni haklar savunucusu bir kuruluş, 1915 olaylarıyla ilgili görüşlerinden dolayı "Türk ajanı" olmakla suçladığı ünlü Amerikalı tarihçi Guenter Lewy'den özür dilemek zorunda kaldı. Sebep ise Guenter Lewy’nin Ermeni soykırımı diye bir şey olmadığını söylemesiydi. Kuruluşun Lewy’yi Türk ajanı diye nitelendirmesi ile Lewy tazminat davası açıyor ve davayı 8 Milyon dolarlık tazminatla kazanıyor. Üstelik kuruluş özür de diliyor. Helal olsun demekten başka söz yok, başka ne diyeyim.

Telekulak skandalını da unutmadan eklemek istiyorum. Milletin özeline kadar girebilen bir iktidar döneminden bahsediyoruz. Nasıl oluyor da insanların özel haklarını ihlâl konusunda bu kadar ileri gidilebiliyor anlamıyorum. Yani devlet işlerini gizlemek bitti, insanları dinlemek mi kaldı? Yine de günahını almak istemem iktidarın.. Daha önceki hükümetlerde de olup olmadığını tam olarak bilmediğim için yorum da yapamayacağım bu konu hakkında..
Bunca olumsuzluk arasında güzel bir haber de olmaz mı demeyin!  Ülkemiz adına harika bir gelişme var! Türkiye'de yer altı zenginlikleri açısından ciddi bir ana madde varmış iddiaya göre... Adı da Humik madde.. Bunu ülkemiz insanlarına bilinçlendirmek ve de yaymak için bir dernek de kurulmuş. Yok pahasına yabacı ülkelere satıldığını iddia eden bu dernek, sözkonusu madde hakkında şu tanımı yapıyor; Toprağın humus kısmında bulunan ve bitkilerin gelişimini sağlayan humik maddenin, insan sağlığından, endüstriye ve tarımdan, hayvancılığa kadar pek çok alanda kullanıldığını belirtiyor tanımını yaparken ve devam ediyor; Humik maddelerin bitkilerin ve canlıların ölmesiyle binlerce yılda oluştuğunu ve bu yönüyle çok değerli olduğunu ifade eden dernek üyesi, şöyle konuştu:
“Türkiye uyuyor. Humik madde kaynaklarını dışarıya satmamalı. Bunun için acil önlem alınması gerekiyor. Humik madde çok uzun sürede oluşuyor. Toprağın canlı ve altın kısmı burası. Bunun bir an önce önleminin alınması gerekiyor. Derneğimizin kurulmasının ana nedenlerinden birisi bu. Halkı uyandırmak ve bilinçlendirmek. Elimizde çok önemli bir cevher var. Teknolojisiz yaşayabilirsiniz, ama besinsiz ve gıdasız yaşayamazsınız. Ülkeyi şuurlandırmak lazım” diyor.
Bu durumda bizim elimizden ne gelir bilemem ama ben kendi açımdan yazımda, bu önemli konuya değinip açığa çıkarmak istedim. 2010'un en önemli olaylarından biri de bu diyebilirim açıkçası... Umarım gereken çalışma ve hassasiyet görevliler tarafından yapılır. Hani imkân verseler bizler de yaparız ama asıl yetkililere bile bu fırsat verilmiyorken bizim elimizden ne gelir? Millet işsizlikle boğuşurken ülke menfaatini mi düşünecek? Veya bunun için vakti mi olacak? Bir ülke başbakanı düşünün ve memleketin önemli  işadamlarına; "Her TOBB üyesi bir işçi alsın" desin. Karşılığjnda cevap olarak; değil işçi almak, işçi çıkarmayı düşünüyoruz desin. Bir tane de değil.. Birkaç tane... Bu durumda bir ülkenin kalkınmasından bahsedebilir miyiz? Bu vaziyet, işadamlarının sadece kendilerini düşünmesi değil midir? Sen belki üç kuruş kaybedeceksin ama çıkardığın işçilerin hayatı tamamıyla kararacak. Sonra rahatça karılarının koynuna ne şekilde girecekler? Paralarını mutlu edeceklerine emrinde çalışanların fazlasıyla verdiği emeği mutlu etseler ne olur yani? Üç kuruşu mu eksilir? Çıkarmalarını da anladık? Tazminatlarından ne isterler? Sonra yetmez, arsalar toplarlar. Hatırlayın; Sütlüce, Kâğıthane, Karaağaç vs... Tövbe tövbe deyip ağzımı bozmak istemiyorum gözlerini para bürümüş kapitalist insancıklar için...Değmez...Sonra son 18 ayın en düşük Euro seviyesine kadar inildiğinde de, ruhuna fatiha okuruz. İşimiz Allah'a kaldı ya! Sonra düşersiniz Kemal Kılıçdaroğlu'nun diline... Biz de oturur TV karşısında onun olur olmaz belgesiz iddialarına kulak asarız. Çok meraklıyız ya! Dediyle koduyu birleştirir anca dedikodu yaparız. İktidar da kepçe olur karıştırır kazanı... Galeyana gelir, karakol taşlarız. Hayır diye nara atanların peşinden koşarız. Fakat nara atan siyasetçi, oy kullanmasını sağlayacak kriterleri yerine getiremez. Sonra oturur ağlanacak halimize de güleriz.
Bu arada en çok güldüğüm olayı da anlatmak isterim. Hani şu İsraillilerin iddia ettiği olay... Hani Mustafa Kemal güya Maccabi Tel Aviv'e gol atmış ya, işte o..! Atmış ama kim atmış demeden yazmışlar. Yahu bunu bizde 5 yaşındaki çocuklar bile bilir bu kişinin o Mustafa Kemal olmadığını... Araştırmadan, etmeden yazan gazetecilerden de iyi bilirler hatta... Geyik olsun diye mi yazdılar bilmem ama bu İsrail milleti hakikaten kendi söyledikleri gibi farklı bir ırk sanırım. İlginç!

Derken artık yılın son bölümüne de değinmek istiyorum. Taksim’deki canlı bomba olayı malûm.. PKK’nın son eylemi olarak bilinen canlı bomba meselesiyle PKK belki de kendi sonunu hazırladı. Artık Osman Baydemir’in bile çığrından çıktığı siyaset aleminde, silah dönemi bitti diyebilecek kadar sıkılmıştır. Bu durum illa ki PKK yandaş ve önderlerini rahatsız etmiş olacak ki Apo utanmadan şu cümleleri sarfetmiştir bu durum karşısında; Ya istifa etsin, ya AKP’ye üye olsun ya da iki kapsamlı samimi bir özeleştiri verip görevinde kalsın. Şu durum belki de kendileriyle çeliştiğinin ispatıdır. Yani bağımsız Kürdistan hayali bahane… ABD’ye uşaklık etmek şahane! Sıkıntı veriyor bu tip haberler artık... Öyle tip insanları düşünün ki; sizi bir barda Kürtçe şarkı söyleyemiyorsunuz diye kurşun yağmuruna tutsun. Öldüren adam sarhoş tabi... Olan ölene olmuş kimin umurunda... Hele ki dil konusu.. Ülkede kimsenin Kürtçe konuşmasına mâni olan yok. Peki nedir bu kompleks..? Git istediğin yerde, istediğin şekilde hangi dili arzu edersen konuş ama karşımıza daha fazla ileri gidip resmi dil olsun diyerek gelmeyin. Çünkü her ülkenin olduğu gibi Türkiye'nin de kendine has bir resmi dili vardır. Bunu nerede insan hakları tarafına çekmenin manası yok. Beğenmeyen bir başka ülkde gerçekleştirsin bu niyetini.. Bu topraklarda yaşayanlar, bu ülkenin resmi olan herşeyine saygılı olacaklar. Aksi takdirde; "susuyorsak efendiliğimizdendir" sözümüz lafta kalacaktır.
Eğitime gelince; bu konuda gerçekten pek fazla birşey söylemek istemiyorum. 2010’ u devirdik ama hala bir belirsizliktir gidiyor… 80'lerde üniversitelerden atılan ve de ayrılan öğrencilere af uygulaması var. Hatta yükseköğretimde başarısız olup atılma uygulaması da ortadan kaldırılıyor. İşin garibi biz neden başarılı olmak için mücadele verdik anlamıyorum. Zaten işsiszlik kolaçan halinde.. Bir de bunları zorla mezun edin tam olsun. Sadece bunlar mı? Çalınan KPSS sorularından sonra öğretmenlerimizin gelecek adına kaygısı daha da arttı. Gündemde olan düz liselerin kalkıp yerine meslek liseleri ve Anadolu liseleri uygulamasının gelmesi ile daha büyük kaos yaşanması muhtemel… Düşünmek bile sitemiyorum. Bu uygulama ile öğretmenler ya ilköğretime saldıracaklar ya da dersanelere doğru yol alacaklar. Belki de zamanla dersaneler bile kurumsallaşacak. Olan belirsizlikler yine öğretmenlere olacak. Şüphesiz öğretmenlerin dahi tedirgin olduğu bir ülkenin geleceğinden de endişe etmek en doğal durum olurdu herhalde… Yapacak bir şey yok şimdilik.. Her gelen yeni bir yıldan; yeni bir umut ışığı ve mutluluk beklemek en büyük arzumuz…

Peki sportif manada neler yaşandı? O konuya hiç değinmek istemezdim ama konu eğer anatomi yazmaksa bunu söylemek zorundayım. Türk Futbol tarihinde ilk kez yaşanan bir olay… 5’inci büyük kulüp Bursaspor… Fenerbahçe’nin Trabzonspor’a karşı oynadığı maçta 1 golle kaçırdığı şampiyonluk ve nihayetinde Bursaspor adına kazanılan zafer… Ve bunu da başaran Ertuğrul Sağlam.. Beşiktaş’ın bir anda silip attığı, adam gibi adam olarak tasvir ettiği büyük insan… Yani Türk futbolunun yüz akı…

Bu yılın diğer önemli olayı da yine sportif bir başarı… Basketbol Milli takımımızın dünya ikinciliği zaferi… Ülkemizde yapılan şampiyonanın şüphesiz en iyi ekibi Türkiye’ydi fakat yine her zaman ki gibi final stresine mağlûp olup kaybettik. Sağlık olsun. Aslında bu da büyük bir başarı.. Gerçi tek kazancımız; NBA’den sonra en çok takip edilen liglerden birinin de Türkiye Beko Basketbol Ligi olması... Bu kazanç bile ülke tanıtıma doğrudan etki edecektir şüphesiz... Diğer bir harika haber; Basketbolun şampiyonlar ligi sponsorunun da THY olması ayrı bir gurur kaynağı.. Cabası tabi…Diğer cabası da; Türk ve Dünya Voleybol tarihine adını altın harflerle yazan Fenerbahçe Acıbadem'in dünya kıtalararası şampiyonasında, şampiyonluk ipini göğüslemesi oldu. Bu kadar önemli bir organizaysonda Fenerbahçe'in bu büyük başarısı da şüphesiz azımsanacak birşey değil... Artık Voleybol denince akla Türkiye de gelebilecek. Bunun önünü açan Fenerbahçe'ye de yürek dolusu teşekkürler... Ve bir Fenerbahçeli olarak Lefter Küçükandonyadis'in ciddi rahatsızlığı için de ayrıca geçmiş olsun demeden geçemeyeceğim. O ünlü sözü de burada paylaşmak isterim. Ver Lefter'e yazsın deftere... Bu büyük efsanenin Fenerbahçe uğruna yazdığı gol defteri için de ayrıca teşekkürler.. Sağol var ol büyük efsane!

Ve umarım kendi adıma da hayatımın en güzel ve en mesut yılı olması nasip olur. Herkese mutluluk dolu, huzurlu ve nice güzel yıllar diliyorum.

İçinizi burktuysam da affola…

Happy Years!

31.12.2010

MEHMET AKGÜL
Logged




Sayfa: 1 ... 5 6 [7]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM