|
Mehmet Akgül
|
 |
« : Ağustos 09, 2010, 08:55:19 ÖS » |
|
AŞK VE KADIN
Aşk bazen tutku, bazen ihtiyaç ve bazen de olmazsa olmazlardan... Heyecanı bambaşkadır. İnsanı yeri geldiğinde hataya zorlar, hatta ikilem yaşatır. Lâfın özü; en mantıklı insanı bile düşünemez hale getirir.
Şimdi neden peki aşk ve kadın diyorum. Bana göre aşkın kadınlarla yadsınamaz bir ilişkisi vardır. Mesela kadın çiçek gibidir. Etrafa koku yayar ve beğenenlere kendilerini odak noktası haline getirir. Yani herkesi değil tabi ki! Tek bir kişiyi ciddi manada... Yeri geldiğinde de bir mum gibidir. Sadece ipini yakmanız yeterli... Hırpalar, bağırır, çağırır ve gerekirse de sonuna kadar eritirler kendilerini... Mücadeleden yılmazlar ve karşılık da beklemezler. Sadece yaymış oldukları ışıktan sevdiklerinin faydalanmalarını isterler. Bekledikleri anda belki ummadıkları şeylerle karşılaşırlar. Fakat yine de vazgeçmezler. Her kırıldıkları küçük bir olay da olsa sonunda mutlaka affederler. Çünkü gerçekten sevenler genelde hep onlardır. Bazen güzel bir orkide gibi narin, bazen de kırmızı bir gül gibi vahşi olmaktan kaçınmazlar. Bu arada kırmızı gülden kastım; dikenleridir. Tutmak için fedakârlık gerekir. Tuttuğunuzda elinize batan dikenler canınızı acıtmıyorsa; gerçek aşkı bulmuşsunuz demektir. Varsın dikenler elinize batsın. Sonradan elimize batan gülün dikenleri, sizleri gerekirse kurtarır, yol gösterir. Acı çekmenize zaten dayanamazlar. Hassastırlar çünkü... Her zaman detayına inerler. En küçük kırıcı hareketlerden de kaçınırlar. Kimisi aldatır, aldatılır; ağlar, ağlattırır. Kısaca sevmeyi, sevilmeyi ve de acı çekmeyi onlar öğretirler bizlere...
Aşkın olduğu gibi kadınların da birtakım aksesuarları vardır. Aşk; sevgiyi, sadakati ve güveni kriter olarak kabul ediyorken kadınlar; ayakkabıyı, çantayı, elbiseyi, parfümü ve makyaj malzemelerini baz alıyorlar. Onlara bu imkânlar sağlandığı takdirde sırtınız yere değmez açıkçası... (Bu bölümü gülerek yazdığımı itiraf etmeliyim) Hepsi için geçerli değil tabi ki bu düşüncelerim... Yani eleştiri olarak da algılamamak gerekir bunu... Çünkü öyle kadınlar var ki; bir çift ayakkabı bile hayatlarını anlamlı kılabilir. Belki de yeter kalplerini bir anda fethetmeye... Fakat bazıları vardır ki; nasıl alıştırırsanız hep öyle isterler. Kadınları bu tarz hususlarda kategorize etmek pek hoş olmayabilir belki ama hayatın gerçekleri bazen bize bunları yaşatmıyor da değil hani...
Aşk yaşam; kadın ise deneyim gerektirir. Yani aşka güveniyorsanız doğru kadını bulmuşsunuz demektir. Hayal kırıklıkları istisna tabi ki ama deneyim olmadan da doğru yolu bulamazsınız açıkçası...
Şimdi neden konu aşk ile erkekler değil de kadınlar...? Çünkü daha önceki satırlarda da belirttiğim gibi; kadınlar hassastır ve herşeyi en ince ayrıntısına kadar yaşamak isterler. Sadece kendilerine ait olana bağlı kalarak ve de istediklerini verebilecek düşünceye sahip kişiliklere odaklanarak hayat felsefelerini biçimlendirirler. Her ilişkilerinde de mutlaka evlilik umuduyla yanıp tutuşurlar. Ama erkekler öyle mi? İşte bu yüzden konu; Aşk ve Kadın olmuştur.
Kendim için söylemiyorum ama erkekler genelde çok yönlüdür. Yani maymun iştahlıdır. Özgürlüğüne düşkündür. Ve toplumumuzda bu durum gayet normal karşılanır. Yani kültür ve anlayış bakımından... Fakat aynı şey kadınlar için geçerli değil... Yani kadınların çapkın versiyonu, damgayı yemekten nasibini alıyorken; erkeklerin ki marifetten sayılıyor. Kadınlar namussuz oluyorlarken; erkekler namus abidesi kesilebiliyorlar. Garip ama ne yazık ki gerçek bu etik dışı durum... Bu yüzden kadınlar zorunlu olarak, hep ilişkilerinde ciddiyetten yana tavır koymuşlardır. Yine de ne olursa olsun, hayatın zorluklarına daima göğüs germişlerdir. Hatta bütün yük; onların omuzları üzerinde bile yükselmiştir diyebilirim.
Konu nerden nerelere geldi diyeceksiniz belki de... Buralara kadar geldi çünkü bazı çelişkiler, ikili ilişkilerde sorun olabiliyor. Buna da toplumlararası kültür farklılaşması diyebiliriz.
Bir de kadınların şiddeti sevmeyen yönleri vardır. Tabi ki güzel birşey bu! Şiddeti kim sever? Fakat bazen şiddete de sebep olabiliyorlar. İşte bu durum istisna... Yani iki erkek arasında nifak tohumu olmak... Kiminin hoşuna gider kiminse zoruna... Doğru olanı bulmak o kadar zor ki... Kendi adıma bu şekilde düşünmediğimi açıkça ifade etmek isterim yanlış anlaşılmamak adına... Çünkü genele söylediğim bir ifade biçimidir bu... Ve ne yazık ki hayatın bazı alanlarında görüyoruz ve de yaşıyoruz ibret alıcı birtakım istenilmeyen olayları... Kaderin cilvesidir belki de... Kimbilir...
Aslında çok kolaydır kadınlar... Zor olan aşktır. Öte yandan kadınlar açısından düşündüğümüzde; bir çift tatlı söze bile tav olurlar. Peki saflıklarından dolayı mıdır sizce? Hayır tabi ki! Sevdiklerinden ötürüdür koparmak istemediği bağlar... Bunu çıkarı amacıyla gütmek isteyenler olabilir. Sevgiyi kötü niyetle kullanmak isteyenler de... Bu karşı cinslerinin tamamen acizliği olsa gerek...
Kısaca kadınların özelliklerinin ve de güzelliklerinin kıymetini bilelim. Çirkin kadın yoktur nihayetinde... Çünkü kadınlar içlerindeki güzelliği yansıttıklarında; dış görünüşünü örtbas edebilme özelliğine sahiptirler. Tıpkı bir kedi gibi... Aşağıdan vahşi ve yırtıcı görünürler. Yukarıdan baktığınızda ise sevimli... Önemli olan aşağıdan bakabilecek kadar tanımayı ve yaklaşmayı bilmek değil midir? Hem güzellik de neyin nesiymiş; zamanla kaybolan, bitap düşen göreceli bir özellikten başka birşey değil... İşte burada önemli olan şeyin; içgüzellik olarak ortaya çıkmasıdır. Bitmeyecek ve belki de hiç tükenmeyecek. Onların ise bu konudaki düşüncesi de şu zaten; "Bizler çok özeliz! Bir tane daha yok hiçbirimizden. Bırakın kıymetimiz bilinsin."
Son söz olarak; kadınlar çiçektir diyorum. Tutmasını bileceksiniz ki dikenleri elinize batmasın. Nazik olursanız zaten batmayacaktır. Batsa da canınız yanmayacaktır. Yanarsa normal karşılayın derim. Çünkü dediğim gibi; hassas ve narindirler. Dikkat ettiyseniz; yazının önceki satırları yine dönüp dolaşıp beni bu düşünceye sürükledi. Belki çelişki içerebilir bazı cümlelerim satır aralarında... Bunu da kadınların bazı anlaşılmaz yönlerine bağlamak gerekir herhalde... (Darılmayın gücenmeyin)
Yücelttim mi alçalttım mı bilmiyorum ama yorumu okuyanlara bırakmak gerekir diyorum sadece... Gelebilecek olası eleştiriler, anlatmak istediğimi ortaya koyacaktır. Onun dışında söylediğim ya da dilimin sürçi lisan ettiği ne varsa affola!
Aşkı sevin. Kadınları daha çok! Ama kötüniyetsiz, ama çıkarsızca...
29.06.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #1 : Ağustos 10, 2010, 07:12:39 ÖÖ » |
|
OLİMPİYATLAR
Turgut Özal zamanlarıydı. Olimpiyatlardaki başarısızlığımız dillere destandı o yıllarda..Ta ki dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın Bulgaristan'dan Naim'i getireceği zamanlara kadar.. Bu zaman zarfında kimse birşeyler yapmıyor; herşeyi devletten bekliyorlardı.
Eleştiriye geldi mi; vay efendim bu niye böyle oldu. İcraat yap dedin mi; n'apıcak çocuk o kadar ağırlığın altında demesini biliyoruz. Güreşte de aynı durum sözkonusu... Aman efendim güreşip n'apıcak; sonunda birşey olacağı mı var? Nasıl babasın sen ki çocuğuna inanmıyorsun? Yahu sen tarlasın. Senden yetişen meyveye güvenmiyorsan neye itimat edeceksin?
Ülkemizde 75 milyon insan var. 1 milyon başına 75 sporcu çıkaramıyor muyuz? Bunların 30'u madalya alsa yeter. Başarılı sayılmak için bu sayı makul denecek kadar normal... Sporcu yetiştirmiyoruz. Basketbol ve futbola sırf para kazanmak için veriyoruz çocuklarımızı... Yaz Futbol ya da basketbol okullarının açılmasını dört gözle bekliyoruz. Peki neden olimpiyat sporlarında duygusal davranmıyoruz? Hadi onu da bıraktık. Futbolda basketbolda ahkâm kesiyoruz madem neden başarılı olamıyoruz?
Olimpik sporlara sporcu yetiştirmek için daha ne bekliyoruz? Bunun uğraşını vermek için neler yapılmalı, hangi süreçlerden geçilmeli, maliyet nedir, koşullar neyi gerektirir bunları düşünelim. Benim şahsi görüşüm bu konuda; öncelikle olimpiyat ruhu küçük yaşlarda aşılanmalı... Okullarda beden eğitimi dersleri daha geniş kapsamlı ya da olimpik amaçlı yapılmalı.. Kişi kendini sporda başarılı buluyorsa spora yönlendirilmeli.. Tutup da çok zeki diye bilim adamı yapmaya kalkışmamalıyız şahsi kanaatim.. Gerçi o bile yok ya neyse...
Peki biz ne yapıyoruz? Hiç! Diğer ülkeler 4 sene önceden hazırlık yapıyorlarken, bizler 1 ay önceden hazırlanıyoruz olimpiyatlara... Buna rağmen az da olsa madalya alabilecek kadar kuvveti bulabiliyoruz kendimizde... Bir de 4 sene öncesinden başlasak hazırlıklara neler olur siz düşünün.
Yorumlara gelince... 2008 Yaz Olimpiyat Oyunları sıralarında ilk 4-5 gün hiçbir sporcumuz madalya alamadığında herkes ne oluyor diye aklına geleni sayıyordu. Ortalarına doğru eleştiriler duruldu. Bu defa gerçekleştirilmesi gereken madalya sayısı hedefleri konuşulmaya başlandı. Beklenenden daha az olunca da sesler yeniden yükselmeye başladı. Bu başarısızlığın mimarlarına nedeni sorulduğunda cevap gayet klasik; elimden geleni yaptım. Peki burada sporcuların ne kabahati var. Ne ekersen onu biçersin ya da ne verirsen karşılığını alırsın. Demek ki ne yapmamız gerekiyor: sporcuya elinden gelenin fazlasını yapması için eğitim vermek gerekiyor. Çünkü oradaki sporcular kapasitelerini aşan hatta zorlayan insanüstü varlıklar... Başarıya acı çekerek ulaşabileceğini bilen insanlar... Bizler ise kaybettiğimizde yapabildiğimiz en iyi şey; herşeye bahane arayarak yapamadım demek..
Şimdi size bir sporcunun nasıl başarıya ulaştığını anlatacağım. Michael Pelps... 2008 Pekin Olimpiyatlarında 8 altın madalya alarak olimpiyat tarihine geçti. Daha da alabilir. Ben şu an için söylüyorum. Peki nasıl başardı bunu...? Bizden fazlası nedir? Ben bunu geçen bir radyo kanalında dinledim. Rivayete göre Michael Pelps küçükken hiperaktif biriymiş. Bunu bilen ailesi çocuklarını bir psikolojik danışmana ***ürmüş. Danışman yaptığı tetkikler sonucunda spora yönlendirilirse bu durumu atlatabileceğini söylemiş. Dolayısıyla ilgi alanı tespit edildikten sonra; Pelps'in en iyi yaptığı şeyin yüzme olduğu saptanıyor. Ve bu dalda sayısız başarılar elde ediyor. Başka yüzme branşlarında da başarılar elde ediyor ve olimpiyatlarda kendine önemli bir yer ediniyor. Başarıları ortada...
Biz hiperaktif gördük mü eyvah deyip geçer gider deriz ama Amerikalılar bu durumu bile avantaja çevirmişler. Ne diyeyim: fazla söze gerek yok. Helal olsun doğrusunu söylemek gerekirse...Michael Pelps 8 altın madalya, Türkiye gümüş ve bronzlarla birlikte o kadar bile değil... Soranlar Pelps'ten şu cevabı alıyor; tamamen hayal gücü...
Bir insana 40 kere deli derseniz deli olur. 40 kere sporcu deyin bakalım ne olacak? Paraysa para... Şöhretse kralı... Tek farkı istenen hedeflere sabırlı olarak ulaşılması... Bu bizde yoksa zaten başaramayız.
Organizayon farklılığına gelince... Çinliler açılışı harika yapmış. Kimisi televizyonda efekt yapılmış dedi kimisi aklına ne geldiyse salladı kıskançlıktan.. Son teknoloji en üst seviyede kullanıldı. Ben düşünüyorum ki sonraki olimpiyatların ev sahibi epey zorlanacak. Bir öncekine nazaran aşama kaydetti. Her ne kadar Atina olimpiyatları sönük geçse de Çinliler sayesinde olimpiyatlar prestijini yeniden kazandı. Yunanistan bizim kültür kaynaklarımızı her ne sebeple olursa olsun kullanmasına rağmen bir önceki Atalanta Olimpiyatlarını geçemedi. Baklava, Kebap, Karagöz oyunları, Kemençe derken Horonumuzu da olimpiyatlarda araç olarak kullandılar. Bu tabi ki Yunanistan'ın kültür boşluğundan kaynaklanıyor ama birşey elde etseler gam yemeyeceğim. Zaten elde edemezlerdi de.. Çünkü o kültürün merkezi Türkiye... Fakat kıymetini bilene...
21.08.2008
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #2 : Ağustos 10, 2010, 08:44:04 ÖS » |
|
ATATÜRK DÜŞMANLARINA İTHAF OLUNUR!
Bugünün anlam ve önemine değinmek istiyorum öncelikle... Az da olsa bahsetmeden edemeyeceğim 10 Kasım günü anısına...
Evet sadece ülkemiz değil, tüm dünya önemli bir liderini kaybetti bundan 71 sene evvel... Zor birşey tabi ki... O kadar devlet adamının hakkından gelmiş, yetmemiş dersini dilinin döndüğü şekilde vermiş. Esir almış, komutan öldürüleceğini sanıyorken misafir olarak ağırlanmış. Daha da anlatırım ama anlamazlar. Fakat biri var ki öve öve bitirememiş Mustafa Kemâl'i.... Kim mi? Lloyd George! Nasibini alanlardandır. Parlamento’da kendisine yöneltilen suçlama ve tenkitleri cevaplandırırken söylediği akıl dolu sözleri okuyunca gururlanacaksınız.
‘Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi, çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu. Mustafa Kemâl’in dehasına karşı elden ne gelirdi.'
Yorumuma gelince; böyle bir liderin arkasından ahkâm kesenler; başkalarının kıymet bilmesini örnek almazlar. Ülkenin kendi öz evladı yasaları değiştirmekten bahsedebilecek kadar ileri gider ve ülke içinde ülkecik kurma çabasına girişirler. Bayrağı bile kriz konusu yaparlar. İnsanları birbirlerine düşürürler. Ve daha neleeer neler...
Almanya Başbakanı Merkel: İki dünyaya ayrılan blok biraraya geldi derken sevincini nasıl da dile getiriyor. Ama Türk milletini bloklaşmaya iten kuvvetlere çıkıp sıkıntımızdan bahseden olmuyor. Hepimiz kardeş iken asırlardır kıskanılan bu özelliğimizi neden bertaraf etme çabasında olurlar, anlamıyorum. Herkes kendi külfetinin derdinde mi yoksa...?
Aslında o kadar kızıyorum ki ülkemizin üzerine kara bulut gibi çökmelerine... İki yüzlü insanların aramıza nifak tohumu ekmelerine... Öte yandan pişkin pişkin; demokrasi getirdik demelerine... Bizler asırlardır bunun için çabamızı zaten verdik. Ne demokrasisinden bahsediyorlar? Kardeşçe yaşadık. Ama öylesine kıskandılar ki birbirimize olan bağlılığımızı, en sonunda parayla pulla alınabilecek, hatta satılabilecek hale soktular insanlığımızı...
Almanya'daki Berlin duvarı bile nice aileleri, akrabaları birbirinden ayırdı. Birleştirmek için biz dahil tüm Avrupa, mücadelesini sürdürürken neden bize farklı muamele yapıldı? Neden biz Türk milletine sırt çevirdiler? Çünkü dünya üzerinde o kadar güzel bir yerdeyiz ki; kıskanıyorlar coğrafi konumumuzu... Ne Asya ne Avrupa adımız... Avrasya olduk diye çekemediler bizi... Konum olarak Asya'yı Avrupa'ya bağlayan rolü üstlendik. Kıtalar da ayrılır tezini, biz çılgın Türkler çürüttük.
Bizler en büyük Türk Atatürk diyerek çıktık yola... Onun sayesinde kardeşlik ve de insanlık bağlarımızı güçlendirdik. Bu açıdan Atatürk'ü bir kez daha anıyorum bu özel günde... Boşuna; "Yurtta sulh, Cihanda sulh" dememiş. Zamanından çok önce anlamış aramıza nifak sokulacağını ve de kışkırtılacağımızı... Millet olarak yemedik biz bunu da... Oyuna gelmedik! Hepsine mal etmeyeyim ama sadece Kürtler yedi bunu... Kurulan kumpasa düştüler. Bu ülkenin topraklarında sizin de payınız var deyip şaha kaldırdılar hepsini... Üzerine de kılıf uydurup, demokrasi getirdik dediler. Neden Lâzlar ya da Çerkezler veyahut daha ileri gideyim; Aleviler gelmedi bu oyuna! Bu saydıklarım milliyetçi toplum da Kürtler mi hain kaba tabirle...? Çekin artık Türkiye'nin üzerinden kanlı ellerinizi... Yeteri kadar kanla beslendi bu topraklar ay yıldızı yansıtacak kadar... Toprak bile doydu akan kanı çekene kadar...
Masabaşında kurulan devletler, kanla ıslanarak alınan bizim ülkemize el atma cüretinde bulunabiliyorlar. Son çağrım; gelmeyelim oyuna! Kışkırtıyorlar bizi... En basiti de; affedilip ülkeye dönüş yapan PKK'lı teröristlere, 5000 TL yardım yapılması olasılığı... Bunca yurttaşlarımızın açlıktan nefesi kokarken, onlar hainlere; "hayata başladı" parası vermeyi düşünebiliyorlar. Yazıklar olsun bunu düşünmeye bile kalkışanlara, ne diyeyim. Ülkeyi büyük bir felakete sürüklüyorlar, farkında değiller. Artık midemiz gerçekten bulanmaya başladı. Ya bu işi temizlesinler ya da ülkemizi küçük düşürmesinler daha fazla... Milletin parasını, vergisini PKK'lılara yedirmesinler. Hiç değilse devlet yardımı deyip bizleri zıvanadan çıkarmasınlar. Çünkü asıl devlet halktır. Halkın parası diye görmeseniz bile hakkı haksızlara yedirmeyin! Hiç değilse şehitlerin hakkını...
Aslında kendi maaşlarına zam yapsalar daha hayırlı olacak ya neyse... En azından böylesi halka ya da canı yanan şehit ailelerine koymaz.
Alıştık da millet olarak bunlara... Bunları da beğenmiyorlar ya neyse...
Allah versin yine de!
10.11.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #3 : Ağustos 11, 2010, 03:37:39 ÖÖ » |
|
TERÖRİZM'E ÖDÜL VEREN HÜKÜMET!
Kürt Açılımının getirdikleri malûm... Netice gün gibi aşikâr! PKK'lılar gelmiş, bir de öyle hoşgelmişler ki; davullu zurnalı ve kalabalık eşliğinde sefalar getirmişler, rivayete göre... Malûmunuz, hükümet affetmiş. İnsan, asker ve hatta bebek katillerini... Niye affetmesinler ki... Ölen evlâtlar, kendi öz çocukları değil ki...! Çekilen çileler onları bağlamaz ki! Onlar ancak kendi çocuklarını, doğu hariç her yere gönderirler askerlik için... Sonra da Genel Kurmay, garibanları çeker sineye... Alır götürür çocukları analarının koynundan.. Sonra atar kurşunun, roketlerin ortasına.. Öldüğün zaman da adın yok yere öldüye çıkar bazı kesimlere göre... Yani şehide... Onu da geçtim, neye yaradı ki şimdi o şehitlerin yerde kalan kanı, şehit olmanın prestiji... Sevgili hükümetimiz, kan kırmızısı bayrağımızın rengini, katilleri affederek soldurmadı mı dersiniz? Ya da o bayrağın ne özelliği kaldı demezler mi adama...? Öte yandan madem affettin bu 34 PKK'lıyı, Apo'yu da affedeceksin. Hukuken o yandaşlar suçsuz ise Apo da suçsuzdur. Madem öyle işte böyle... Gerçi ABD'nin Saddam'a yaptığı gibi yapamazlar. Yani idam edemezler. Halbuki Saddam, Apo'dan daha mahsumdu. Peki sorarım size; suçu bu derece büyük müydü idam edilecek kadar Saddam'ın...? Sıra Apo'ya gelince insan hakları diyorlar. Hangi insan hakları... Bizimkilerin ise literatürde bu adamı affetmeleri demek; ülkedeki vatandaşları suça teşvik etmekten başka birşey değil... Nasılsa affediyorlar deyip, milleti birbirlerini kesen kesene bırakacaklar. Neyse bakalım bu Kürt Açılımı'ndan sonra bu gaftan da nasıl sıyrılacaklar, göreceğiz. Eh malûm; önce açılım dediniz. Sonra Apo'dan görüş alabilecek kadar düştünüz. Ve en sonunda verdiğiniz tavizlerin karşılığında olmayacak sonuçlara imza attınız. Ahmet Türk tarafından, teklif edilmesi bile yanlış olan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk üç maddesinin değiştirilmesi istemine dahi maruz kaldınız. Tabi ki zorunlu kalmadık millet olarak... Fakat bu kadar mı ileri gidilir demekten kendimizi de alamıyoruz yani, ülkesine gönülden bağlı olan vatandaşlar olarak... Peki neymiş bu üç madde o zaman bir bakalım? Densizliğin boyutu neymiş bir görelim, düşünelim;
I. Devletin şekli MADDE 1. Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
II. Cumhuriyetin nitelikleri MADDE 2. Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti MADDE 3. Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı "istiklal Marşı"dır. Başkenti Ankaradır.
Yorumsuz demekten başka çare var mı? PKK'yı affederken bile sırf milleti uyandırmamak adına, çıkıp PKK'yı tasfiye ettik diyebiliyorsunuz. Neyin tasfiyesi.. PKK iflas mı etti de tasfiye süreci başladı deyip bitirmek üzereyiz diyorsunuz Sayın Başbakan! Ama yakındır! %20'lik Kürt toplumu bile yeri geldiğinde çok olduklarını anlayacaklardır. Aslında ben bu ayrı gayrılığı Kürtler çıkardı da demiyorum. ABD kışkırttı, Kürtler de yedi. Laz'lar niye yemedi? Akıllı geçinenlerin şaka tabiriyle, hani 12'den sonra kafaları çalışmazdı. Eğer kafa çalıştırmak vatan hainliğiyle eşdeğerse, bırakın eksik kalsın, istemeyiz. Hatta daha ileri gideyim; gerizekalı olmaya razıyız. Nihayetinde kim kendinde ne eksikse onu ister. Fakir ister akçe, zenginse sömürge... Var mı ötesi...?
O değil de, ben en çok da kollarını, bacaklarını yitiren, yüzleri operasyon sırasında deforme edilen gazilerimize ve de şehit ana babalarına, kardeş ya da abi veya ablalarına üzülüyorum. En kötü ihtimal de olsa sevdiklerine... Belki sözde hükümetin iddiasına göre, ülke bir nebze huzura kavuşacak ama o insanların bedduası, bizleri daha da büyük felaketlere sürükleyecek. Artık bu ülkenin adaletinden de şüphe etmeye başladım zaten bu yüzden de... Kendi evladına bunu reva gören ve milli görüşlerin yerini özgürlükçü akım düşüncesi içine alan gençliğin zihniyet sömürüsüne tanık olduk Kürt Açılımı sayesinde... Herkes istediğini yapmakta özgür safsataları atılmaya başlandı yavaş yavaş da... Bu ülkenin yasaları, marşı, alfabesi ve dili var mı yok mu belli değil.. Şaşırdık kaldık yahu!
Peki soruyorum sizlere; bizden sonrakiler hangi amaca hizmet ediyor ve de etmeye devam edecek? Gençler askere isteyerek mi gidecek? Aslında ne farkeder ki! Millet olarak o kadar çabuk unutuyoruz ki; emin olun, 1 sene sonra belki de PKK diye birşey hatırlamayacağız. Halbuki o kadar canlarımızı alıp, ana ve baba yürekleri yaktılar ki, birtek onlar unutmayacak bu yapılanları... Onlar da olmasa zaten halimiz duman.. Fakat balık hafızalılığımızla övünen bir millet olmamızdan da hiçbir zaman şüphe olunmayacak. Bu biline! Nasılsa unutulup gidiyor herşey dedim ya!... İşte örneği; pişmanlık yasasından yararlanıyorlar ama iş kendi halkları tarafından şaşalı bir şekilde karşılanmaya geldi mi eğlenmesini ve hatta zafer işaretleri yapmasını biliyorlar. Nerde şehitlerimizin hakları o zaman! Bu mudur pişmanlık! Bu mudur sizin özgürlük isteğiniz? Ve kime karşıdır bu kininiz? Yazıklar olsun size, hepinize! Devlete, hatta Genel Kurmay'a da... Derhal istifa etmeleri gerekir bu ilgili merciilerin.. Siz ki bu şovlara müsade ettiyseniz, durmayın görevinizin başında... Defolun gidin. Bir daha yapamazlar deyip milleti de uyutmayın!
Bu ülkenin vatansever gençlerine, PKK'lıların gelişini protesto etmeye çalışmasına müdahale ediyorsunuz. Polisin müsade etmemesine de hak veriyorsunuz.. Gerekçe de; izinleri yok. Peki PKK sizden izin mi aldı da her türlü tahriğe taviz verme taraftarı oldunuz? Bunlara müsade eden acaba Apo'ya hangi hizmetlerde bulunmuştur, düşünemiyorum doğrusu?
Teröristbaşına "Sayın" çeken Başbakan'a da sesleniyorum bu arada; bu mutlu 29 Ekim günü size, Türkiye Cumhuriyeti gerçeğini en güzel cevap olarak vermiştir. Vermeye de devam edecektir. Ve sizlere söylüyorum, PKK ve onları besleyen yandaş ülkeleri ya da insanlarına; öyle sakin durduğumuza bakmayın sakın! Habersizce kopan fırtınayız biz! Eğer sessiz kalıyorsak, bu efendiliğimizdendir. Gürlersek tam gürleriz.
Ayağınızı denk alın.
29.10.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #4 : Ağustos 11, 2010, 10:50:25 ÖS » |
|
KADINLARIN İYİ VE DOMİNANT YÖNLERİ
Kadınlar, her zaman baştacı etmeyi layık gördüğümüz güzel, annelik gibi kutsal bir görevin verildiği özel, dokuz ay gibi uzun bir zamanda bizleri karnında hiç üşenmeden taşıyan, üstelik de her türlü kahrımızı çeken eli öpülesi kutsal varlıklardır. Kalbimizin ve gönlümüzün en baş köşesi de şüphesiz onlara aittir. Yani bizdeki yerleri tartışılmaz ve hatta en hassas noktamızdır diyebilirim.
Hal böyle olunca da; hükmetme özellikleri gelişiyor ve hatta daha da güdüleniyorlar. Ayrıca hassas olduklarından dolayı, çabuk kırılma özelliğine de sahip olmaktan asla kaçınmıyorlar. Yeri geldiğinde onlardan daha güçlüsü yoktur. Fakat duygusal yapıları erkeklerden biraz daha fazladır. Bu da dediğim gibi; kırılgan bir yapıya bürünmelerini sağlıyor. Açıkça söyleyeyim; sevdiğinizde daha fazlasını, ilgilenmediğinizde alasını beklerler. Tabi ki beklemesinler diyemem yaradılışları gereği... Çünkü biz erkekler bile bazen mutlaka kadınlardan mutlaka ilgi bekleriz. Hatta gereğinden fazla da diyebilirim. Zaten beklemeye de gerek yok aslında... Biz istemesek de bu tatlı şeyler, fazlasıyla o ilgiyi gösteriyorlar. Çünkü erkekleri de kendileri gibi biliyorlar. Yani hassaslar... Bu yüzden sevdiği erkeği kıracak davranış ya da hareketlerden uzak dururlar. Ne yazık ki bizler açıkça söylemek gerekirse onlar kadar hassas ve dikkatli olamıyoruz. Hatta budala dahi olmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Fakat şu ana kadar anlattıklarım arasında dominant olan tipler istisna... Çünkü bu tiplerin genel amacı; kocalarını, nişanlılarını ya da sevgililerini parmağında oynatıp dalga geçmek... Şu gerçek var ki; hiçbir zaman erkekler, üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan kadınlardan hoşlanmazlar. Evliliklerde de bu duruma pek fazla tahammül gösterilmez. İlişki sürmez. Sürse de iflah olmaz. Yani evlilik müessesesinden hiçbir kalıntı kalmamış olur. Bu durum gelecek kuşaklara da kötü örnek olmasına neden olur.
Önceki satırlarda da dediğim gibi; erkeklerin yaradılışında, kadınlar tarafından domine edilmek yoktur. Aslında bana göre bu durum saçma... İş dünyası açısından bakacak olursak; kadınlar bu statüyü hak etmişlerse, kendi kanaatimce bir sorun teşkil etmez. Hatta onların bakış açısı daha mantıklı diyebilirim biz erkeklerden... Fakat işin dini kısmına geleek olursak şu hususlara çok dikkat etmek gerekir. Kadınlar, erkekler tarafından korunacak. Karşılığında da kadınlar erkeklerine içten sadakatlerini göstereceklerdir. Türk örf ve adetlerinde de bu durum böyledir. Aksi hali hüsrana neden olur.
Saptırmadan asıl konuya dönelim. Kısacası örf ve adet ve hatta dinimize göre; dominantlık kadına kesinlikle yakışmayan bir davranıştır. Öte yandan kadınların erkeklerden en önemli üstün yanı; mantıklarıyla hareket etmeleridir. Erkekler ise daha çok duygularıyla ya da sezgileriyle hareket ederler. Kadınların dominant ruhu da buradan kaynaklanıyor olsa gerek... Yani mantık evliliğine dayanan düşünceleri, davranışlarında kendi hesabına aktiflerde, erkekler açısından ise pasiflerde gerçekleşen malûmatı kaçınılmaz hale getiriyor. Yani erkekleri domine etme savaşı... Genelde bu savaşta; hakimiyet kurmayı ve sonucunda erkekler tarafından sessizlik oluşmasını, hatta istediklerini elde edebilmeyi sağlarlar. Aksi durumu düşünmek dahi istemezler. İşte bu durumda biraz da uyuşum ve de anlaşım çok önemli... Yani aradaki kültür farkı... Kadın eğer kültürel ve statüko açısından zengin ise bu durum şüphesiz kendinde liderlik ve önde olma vasfı yaratacaktır. Bu da açıkçası rollerin bir anda değişmesine sebep olacaktır. İkili ilişkilerde bu yüzden saygı çok önemlidir. Olmadığında geçimsizlik kaçınılmazdır. Çünkü saygının ve huzurun olmadığı bir ortamda sevgisizlik de kaçınılmaz olur. Yani karşılıklı bir ilişkide kadının rolü çok önemlidir. Çünkü yuvayı dişi kuş yapar. Fakat bu herşeye ortak olunmayacağı manasına da gelmez. Kadın, eşine haklı haksız, her halûkarda destek çıkacak ki alınan kararlarda, çekilen sıkıntılar eşit şekilde paylaşılabilsin. Nasıl ki iyi günde mutlu olmayı becerebiliyorsak, kötü günde de aynı şekilde mutsuzluğu kabullenebilmeliyiz. Bu anlattıklarım daha çok evlilikle ilgili nasihatlere benzese de sözüm meclisten dışarı... Henüz evlenmemiş biri olarak, söylemek istediğim şu; asla dominant ve de çok bilmiş bir kadına çatmayın.
Bu arada yapılan araştırmalara göre boşanan çiftlerin çoğunluk olarak üniversite mezunu olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir. Fakat bu söylediğimden de kadınlar sebep oluyor manasını çıkarmayalım. Zaten alaka da kurulamaz fakat ben içten pazarlığımı peşinen yapayım da gerisi önemli değil şansi kanaatim... Çünkü erkeğin de mutlaka payı vardır. Gerçi domine olmuş bir erkeğin boşanması da mucize olur ya neyse...
Sonuca gelince; bana bu konuyla ilgili hiçbirşey sorulsun istemem şahsen... Fakat sorulsa da cevabım hazır... Böyle karakterde çok kadınlar gördüm. Günlük hayatta da hala mevcut... Yani erkeklerin eşine saygılı oluşundan değildir asıl korkusu... Özel ilişkilerden ya da vs. sebeplerden olabilir. Böyle tipleri de Allah düşmanıma vermesin demekten başka birşey bulamıyorum.
Son sözümle de yazımı sonlardırmak istiyorum;
"Disiplinin olmadığı yerde, kan ve gözyaşı vardır."
Burada disiplin ortak noktada buluşmalı ki; gözyaşları ancak mutluluk için akabilsin.
Saygı dolu, nice güzel mutlu günler diliyorum.
04.06.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #5 : Ağustos 12, 2010, 08:27:15 ÖS » |
|
ATATÜRK'Ü KİMLER, NASIL ÖLDÜRDÜ?
Atatürk'ün ölümü ile ilgili çeşitli rivayetler anlatılır durulur yıllardan beri... İçki ve de sigara için siroz olup öldüğü varsayımları da aksedilir eğitim kurumlarında ve hatta çeşitli sohbet ortamlarında... Kiminin ise dünyadan haberi yoktur, atar durur akan sular, seller gibi... Peki gerçekte de sigara ve alkole bağlı Siroz hastalığı mıydı asıl ölümünün nedeni? Derin bir araştırma safhasına girişildiğinde durum pek de öyle görünmüyor açıkçası... Daha otopsisi bile yapılmayan ani bir ölümden şüphelenmemek elde mi? Yangından mal kaçırır gibi cesedi götürmek de neyin nesi!
Birçok ünlünün otopsi neticesinde ölüm nedeni araştırılıp anlaşılırken Atatürk'ün otopsisi neden yapılmadı? Yıllar yılı, ardı ardına soru işraretleri birbirini kovalasın diye mi? Şimdi bazılarınız buradan şu anlamı çıkarabilir; Atatürk, esas itibariyle öldürüldü mü? Bana göre öyle... Yani bir cinayet işlendi savını da atabilirim ortaya... Peki neydi Atatürk'ün ölümüyle kendilerine pay çıkarmalarının anlamı ve amacı? Bununla ilgili, yazının girişinde ve şu ana kadar ki bulamadığımız suallerin yanıtlarını gelişme bölümünde aktaracağım sizlere...
Öncelikle yazının gelişme bölümünün başlangıcı olarak, Atatürk'ün son dokuz saatini burada paylaşsam daha iyi olacak herhalde... Kendi adıma fikir beyan edecek olursam; okuduğumda içim parçalandı diyebilirim. Böylesine yüce bir tarihin bu şekilde yok olup gitmesi ne denli üzücü, sizler karar verin... Neyse lâfı çok uzatmadan başlayayım;
Yazılmayan Tarih başlıyor (!)
Son dokuz saat...
Yatağının ayak ucunda son saygı duruşlarını yapan Muhafız Kıtaları Komutanı İ.Hakkı Tekçe ile Rıza ve Kılıç Ali Beyler üzüntü içinde idi ve Hasan Rıza Bey'in sesi duyuldu;
"Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor!"
Kâmil Berk, bu son durumla ilgili olarak şunları nakletmektedir;
"Ölüm anında bilahare rapora imza koyan hekimler hepimiz orada idik. Yalnız hükümet temsilcisi Dr.Asım Arar yoktu. Sonradan geldi."
Doktor İ.A Özkaya, son anları dakika dakika veriyordu.
10 Kasım 1938 Perşembe;
Saat 00.05'te, sonda ile 140 CC'lik idrar boşaltıldı. Saat 02.00'de, yarım balon oksijen verildi. Saat 02.45'te, 1.cc'lik Huile de Camphree şırınga edildi. Saat 3.30'da, koltuk altından ateşi alındı(Ateşi normaldi) Aralıklarla oksijen verimi devam etti. Saat 06.25'te, solunum yüzeyselleşti ve hırıltı azaldı. Saat 07.45'te, 37,7 cc, nabız 124 olarak kaydedildi. Saat 8.00, glikozlu serum verildi. Saat 8.00'i geçerken Atatürk'ün yüzü daha da soldu. Sapsarı oldu. Ve birden gırtlağından '' Hi, Hi, Hi...'' diye sesler çıkmaya başladı. Bu sırada oradaki doktorlardan Kamil Berk, gözleri yaşlı ve eli karyolaya dayalı olarak diğer elindeki ıslatılmış pamukla Atatürkün ağzına su verme çabasındaydı. Prof. Dr. Süreyya Hidayet ile Dr. Abravaya Marmaralı, tabanla ilgili refleksleri kontrol etmektedir. Saat: 8.05'te 1 cc Huile Camphree ve 500 cc glikozlu serum yapıldı. Saat: 08.25'te toplar damar için 1/8mgr Ouabaine şırınga edildi. Saat 8.30 da 500 cclik glikozlu serum tekrarlandı. Saat 09.00... Nabız 130... Soluk alıp verme 34...
Atatürk'ün gözleri kapalı, göğsü sık sık inip çıkmakta. Başta bulunduğu oda olmak üzere, bütün dolmabahçe sarayı derin bir sessizlik içinde...
Saat 09.05, Atatürk birden gözlerini açtı, başını sert bir hareketle sağ tarafa çevirdikten sonra tekrar önceki durumuna getirdi.
Son nöbet defterine şu yazıldı:
Saat: 09,05 vefat etmişlerdir...
İmzalar: Dr. Akil Muhtar (Özden), Dr.Neşet Ömer İrdelp, Dr. Reşat Belger, Dr.Hayrullah Diker, Dr. Abrayava Marmaralı, Dr. Mim Kemal Öke...
Burada ilginç bir olay da bu imzaların içinde Dr.Kâmil Berk'in imzasının olmamasıdır. Nitekim Atatürk'ün başında bekleyen doktorlardan sadece Kâmil Berk imza atmamıştır. Oysa Dr.Kâmil Berk için, Gazi Mustafa Kemal (G.M.K) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladığı söylenilmektedir. Görüldüğü gibi buraya kadar gelişen olaylar, bu ani ölümün nedeni hakkında soru işaretleri yaratıyor. Tabi ki Dr.Kâmil Berk'ten şüphelenilmesi gerekir demiyorum. Sadece garip değil mi diye kendimi düşünmekten alıkoyamıyorum.
Bir başka rivayete göre ise; Atatürk'ün zamanın Masonlarıyla yaptığı mücadelenin, ölümünün sırlarından birisi olmasıymış. Yani tabiri caizse yahudi teşkilatının oyunu bir nevi...
Türkiye'de 1909 yılında kurulan Mason Teşkilatı ve Locaları, 25 yıllık mazisinin yıldönümünde, Atatürk'ün sert tepkisiyle locaların kapatılması öngörülmüştür. Bunun sebebi ise; mecliste Masonlar ve Atatürk arasında geçen tartışma... Dilerseniz; onu da aktarayım sizlere;
Meclisteki Masonlar toplu olarak Cumhurbaşkanı M.Kemal Atatürk'e;
"Efendim biz zaten maiyeti devletindeyiz fakat, siz Meşrik-i Azam'mız olursanız, bir pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız." derler.
Atatürk ise;
"Peki birşey soracağım size; bana cevap veriniz der, ve sonra... Siz Avrupa'da hangi locaya bağlısınız ve mensubunuzun ismi nedir?
Masonlar;
"Biz Cenova'ya tabiiyiz ve reisimiz Barca Muşon cenaplarıdır." diyerek cevap vermişlerdir.
Küplere binen Mustafa Kemal Paşa onlara hitaben;
"Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin Yahudi uşakları! Benim milletim bana kahraman sıfatı verdi. Ben sizin gibi bir çıfıt yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye'deki bütün locaları kapatmadığınız takdirde, yarın teşkil edeceğim Divan-ı Harbi Örfiye'ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan" diyerek onları kovmuştur. Yahudiler de yıldırım telgraf ve telefonla vaziyeti; İzmir, İstanbul ve Adana'ya bildirirler. Sabah olmadan hepsinin kapatılma kararlarını getirip, henüz kahvaltıdan kalkmayan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'e verdiler ve derin bir nefes aldılar. Mustafa Kemal Paşa, bu suretle bütün mason localarını kapattı. Kapatma görevini ise dönemin Mason İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya verdi. Şükrü Kaya, Atatürk'e uzun süre direnmeye çalışsa da başarılı olamadı.
Sonrası mı? Sonrası malum! Mason localarının kaldırılması üzerine tehlike çanları bu defa Mustafa Kemâl için çalmaya başladı. Yunan medyası bile bu karara bir anlam veremeyip beyanatlarında Mustafa Kemâl'ın ortadan kaldırılması gerektiği imasını yaptılar. Hatta bu yüzden çıktığı gezilerde dahi M.Kemâl Atatürk, korumalarına pek güvenmedi. Her zaman yanında silah taşıdı ve tedbirli davrandı. Taa ki Mason doktorlar tarafından yanlış teşhis ve tedavi neticesinde öldürülme noktasına gelinceye kadar... Evet! Ölümündeki sır perdesinin arkasında Mason'lar gizliydi. Hatta bu konuda birçok spekülasyonlar da yapıldı. Atatürk Mason muydu? Çıkar ilişkisi yüzünden mi kapatılmasını öngörmüştü gibisinden...? Şahsi kanaatim eğer bu şekilde olsaydı Masonlar tarafından böyle bir iddia ortaya atılırdı. Fakat öyle olmadı. Peki nasıl müsade edildi 25 yıl mason teşkilatlarına... Gerçi Atatürk'ün gençlik yıllarında bile meşgul olduğu ve hatta sevmediği bir konuydu. En sonunda Cumhurbaşkanlığı döneminde tepkisini koydu. Bedelini de ağır ödedi ama ne fayda... Öldükten yıllar sonra nereden bilecekti İnönü tarafından Mason teşkilatlarının tekrar faaliyete geçirileceğini...
Üzülüyorum hala böyle bir liderin bu şekilde hayatına son verdirilmesine... Şimdi ki siyasetçilere bakıyorum da; hepsi birer Mason uşaklarından ziyade Avrupa Birliği sevdalısı... Taviz vermekten başka hiçbir işe yaramayan, kan emicilerden başka birşey değil açıkçası...
O olsaydı; bugün Türk milletinin şerefini ve namusunu Avrupa'nın ve dünyanın ayakları altında bırakmazdı. O olsaydı; saygı duyulan ve değer biçilen bir ülke konumunda olurduk şüphesiz... Ve yine o olsaydı; bizler değil, onlar bizim birliğimize katılırlardı.
Olsaydı da olsaydı. Olsaydılarla olsaydı bu halde mi olurduk?
Yine de teşekkürler paşam emanet ettiğin bu kutsal Cumhuriyet için..
Sana minnettarız...
Kaynak: Atatürk Nasıl Öldürüldü 2" Yazar: Ogün Deli
15.07.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #6 : Ağustos 13, 2010, 11:06:03 ÖS » |
|
TARİH VE ÇERKEZ ETHEM GERÇEĞİ
Ortaöğretim ve üniversite kurumlarında öğretilen tarih kitaplarındaki bilgileri az çok biliriz. Fakat içeriğindeki anlatılanların ne kadar sağlıklı bilgiler oldukları hakkındaki şüpheler had safhada ne yazık ki... Yani kati kanaatimce...
Zamanın tarih kahramanlarının çocukları, torunları ya da akrabaları; okullarda verilen tarih eğitim ve öğretimlerinin çoğu konularda gerçeği yansıtmadığı kanısındalar...
Korkarım kanayan yaralardan birine parmak basalım demekten kendimi alamayacağım yine... Çerkez Ethem'in Kurtuluş Savaşı yıllarında ülke için yararlılıkları yadsınamaz derecededir bilindiği üzere... Fakat sonraları vatan haini damgasını yemekten kurtulamamıştır nedense... Bu tür konularda meğerse o kadar hassasmışız ki o dönemlerde, hemen damgayı puluyla birlikte yapıştırıp mektup misali gönderebiliyoruz ahaline gazetelerde ilan edip yayınlayarak.. Ben dahil aldığım tarih dersleri eğitimlerimde, öğretmenlerimin anlattıkları kadarıyla Çerkez Ethem'in hain olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Fakat sonraları edindiğim bilgiler, durumun pek de o şekilde gerçekleşmediği çağrışımını uyandırdı bende... Dileyenler kaynak olarak; "Çerkez Ethem Olayı" adlı kitabı okuyup bilgi edinebilirler. Cemal Şener'e ait olan bu eser, gerçekleri esas itibariyle gözler önüne seriyor. Tarih aşkına okumanızı tavsiye ederim diyebilirim sizlere...
Öncelikle Çerkezlerin nasıl ortaya çıktıklarını bir aktarayım sizlere... Çerkezlerin anavatanı Kafkasya'dır. Doğal yapısı bakımından sık dağlarla kaplı bir coğrafya özelliğine sahiptir. Üretim biçimi zamanın şartları çerçevesinde tarım ve hayvancılığa dayanır. Bu yüzden Rusya, Kafkasya üzerinde tam egemenlik sağlamak ister. Tabi aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu da... Paylaşılamayan Kafkasya yüzünden bu iki devlet arasında sık sık savaşlar olur. (Belki de bu yüzden Kafkaslar savaşçı bir kimliğe sahiptir.) Fakat son yapılan savaşta durum çok farklıdır. Yıllar süren Rusya-Kafkasya savaşları da buna eklenir. Sonuncu muharebede küçük bir azınlığın savaşa katılmaması Kafkasya'nın yenilgisiyle sonuçlanır. Bu yüzden Anadolu'ya göçler başlar. Kaba tabirimle; Balkanlar'a, Mısır'a, Suriye ve Ürdün'e göç ederler. Ve tabi ki Anadolu'ya da... Anadolu'da yayıldıkları alanlar genelde Balıkesir ve dolaylarıdır. Seyrek olarak da Adapazarı, Samsun, Amasya, İzmit, Eskişehir, Sivas, Kayseri ve Kahramanmaraş'ta yaygındırlar. Çeşitli yerlerde de dağınık olarak vardır fakat çoğunluk buralardadır. Bu boy ya da milliyetlerin başlıcaları ise şunlardır; Abhazlar, Kabardeyler, Çeçen, Asetin, Vıbıh Bjedug, Sapsığ vs... Ayrıca bunlar arasında farklı dil ya da lehçeler de konuşulur ve Çerkezler'e genelde "Adıge" denilir.
Çerkezlerin tanıtımından sonra dilerseniz lafı artık Çerkez Ethem'e getirmek istiyorum. Çerkez Ethem, Adıgeler'in Sapsığ boyunun Dipşov ailesinden kabul edilir. Ve bilindiği üzere tarihte vatan haini olarak anılır genelde... Yıllar öncesine kadar öyle olmadığı açıkça ortaya konulmuş fakat her nedense bu damgadan bir türlü kurtulamamıştır. Hatta bu durum M.Kemal Atatürk tarafından dahi dile getirilmiştir. Bunun nedeni olarak da Ethem'in Yunanlılar'a sığınmasını göstermiştir. Fakat Genel Kurmay belgeleri, Ethem Bey'in tarih kitaplarında anlatıldığı gibi Yunanlılar'a sığınmadığını ortaya koyuyor. Özet olarak anlatmak gerekirse; kardeşleri çıkan afla ülkeye geri döndüler. Fakat Ethem dönmedi. Çünkü hain olduğuna ve aynı zamanda hatalı olduğuna inanmıyordu. Yine anlatılanlara göre Ethem Bey'in Türk birliklerine kurşun sıktığı rivayetinin de boş olduğu anlaşıldı.
Günümüzün hoşgörü ortamında bu durum nasıl ele alınıp değerlendirilebilir aklım almıyor doğrusu... Halbuki Çerkezlerin Kurtuluş Savaşı tarihinde oynadıkları tarihsel rol su götürmez bir gerçek.. Çerkez Ethem önderliğinde yapılan örgütlenmeler ve iç isyanları bastırması inkâr edilemez bir gerçeğin öncüsü de olmuştur ayrıca...
Zamanında Ankara'da Atatürk'ün daveti üzerine katıldığı törenin geçiş alanında halkın kahraman diye haykırıp büyük insan diye ilan ettiği Çerkez Ethem, nasıl oluyordu da birden vatan haini olarak lanse ediliyordu yıllar yılı... O halde olayın aslına doğru bir yol alalım. O yıllarda Çerkez Ethem'e üç şart sunulmuştu.Ya düzenli orduya katılıp üst bir rütbe alacak, ya dağlara çıkıp hayat mücadelesini sürdürecek ya da Yunanlılar'a sığınacaktı. Bu şartlar önüne sürüldüğünde Ethem Bey ağlamaklı oldu. Kadrinin kıymetinin bilinmediğini Çerkez Ethem, ne düzenli orduya katılıp yararının dokunmasını istemişti ne de Yunanlılar'a sığınıp vatan haini damgasını yemek istememişti. Kardeşleri Yunanlılar'a sığındı fakat o dağlara çıkmayı yeğledi hastalığına rağmen.. Kardeşlerinden sağlık haberlerini aldıktan bir süre sonra o da ilerleyen hastalığından dolayı istemeyerek Yunanlılar'a sığınmak zorunda kaldı. Önce sığınmayı gerçekleştiremedi. Çünkü içine sindiremiyordu. Fakat ilerleyen hastalığı ve imkânsızlıklar onu buna mecbur bıraktı. Vücudunun hastalığı kaldıramayacağını düşünerek Yunanlılar'a sığınmak zorunda kaldı. İşte asıl bundan sonra olaylar gelişti ve Ethem Bey vatan haini damgasını yedi. Önceki satırlarda da dediğim gibi; M.Kemal Paşa tarafından da bu şekilde itham edilmişti. Kimbilir, belki bilmiyordu gerçekleri... Belki de sonradan öğrenecekti. Nitekim yıllar sonra çıkan afla birlikte kardeşleri, eşlerini ve çocuklarını görebilmek için ülkeye geri döndüler. Fakat Ethem dönmedi. Çünkü vatan haini olmadığına inanıyordu. Fakat kim bilebilirdi ki sağlığı için önce Yunanistan'a, sonra Almanya'ya tedavi için gittiğini...
Aslında bizim millet olarak yapımız kişiye damga vurmak kadar basit.. Hani ülkede o kadar çok vatan haini var ki; hepsini sürmeye kalksak taş taş üstüne kalmazdı emin olun. Ama gelin görün ki kendimize yapılmasını hoşlanmadığımız şeyleri başkalarına o kadar itina ile yapıyoruz ki sadece günümüzde değil, tarihimizde bile örnekleri mevcut ne yazık ki...
Şimdi bir düşünmek gerekir eğri oturup doğru konuşarak.. Çerkez Ethem, tarih kitaplarında anlatıldığı gibi vatan haini mi sizce de? Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk birliklerine kurşun sıktığı iddia edilen bu kişiye haksızlık edilmedi mi? Bakın bir anısında nasıl sitem ediyor bu duruma Ethem Bey...
"Beni ihanetle itham edenlere soruyorum. Ben ne zaman, hangi tarihte ve mevziide, esasen müdafaa ettiğim cepheden bir adım dönmüşümdür de tek kurşun atmışımdır. Birtek kardeş kanı döktüm ya da döktürmüşümdür."
Peki ya sonrası... Çerkez Ethem vatan haini... Öldükten sonra mezarına taş dahi yapılmamıştır. Mezarı Ürdün Amman'daydı. Sonraları Bandırma Emreköy'e taşındı. Yeğenleri ve akrabaları yıllardır vatan haini apoletiyle yaşadılar. Kimler onlarla muhattap oldularsa karakollarda gözaltına alındılar. İnönü'den yardım talep ettiler fakat her defasında geri döndüler. Hadi Ethem Bey gerçekten vatan hainiydi diyelim, yeğenlerinin ve akrabalarının suçu neydi? Düşünsenize; Ethem Bey'in soyundan gelen birinin aldığı Tarih derslerinde, Çerkez Ethem'in sürekli hain olarak lanse edilmesi ile o kişinin tarihe olan direnişini ya da yaşadığı ikilemi...
Artık hangi tarihe güveneceğimizi bilemez olduk doğrusu... Kendi tarihimiz diye bahsettiğimiz gerçek kılıflı bu tip olaylar bile bizi yanıltıyorsa, hangi milliyetçiliğin M'sinden bahsediyoruz? Çakma milliyetçilik herhalde?
Yorum Sizin...
27.07.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #7 : Ağustos 14, 2010, 10:13:15 ÖÖ » |
|
YAPMACIK KRİZLER
Krizin getirdikleri yetmiyormuş gibi bir de ülke sorunları baş gösteriyor. Gündem kaydırmak maksadıyla ya da herhangi bir sebeple.. Her neyse bir şekilde çıkıyor işte...
Ülke toprakları üzerinde bir Kürdistan kurulacak telâşıdır gidiyor. Diyelim ki kuruldu. Peki ya sonrası... Hadi bunu tartışmaya açalım.
Kurulduğunu hayal ettik diyelim. Peki sonunun Irak gibi olmayacağına garanti verebilir misiniz? Bugün Irak'ı işgal eden Amerika, hangi amaca ulaşmanın gayesinde dersiniz...? Tabi ki petrol! Buraya kadar tamam! Peki Kürdistan ne alaka! Aslı Türk olan Kürtleri kışkırtıp geleceğin planlarını daha şimdiden yapmaya başlayan Amerika'nın, bu açgözlülüğündeki sır nedir? Anlaşılmayacak kadar zor mudur çıkarları? Kardeşi kardeşe vurdurmaya çalışan zihniyeti görmemek için neden aciz kalmakta ısrar ediyoruz.
İnsan yerine koyulmadıklarını iddia eden bazı Kürtler de var mesela... İntikam uğruna yaparlar ülkede anarşizmi ve de terörizmi... Hepsine mâl etmiyorum tabi ki! Öyle kürt vatandaşlarımız var ki; senden benden bile daha vatansever... Fakat gündeme getirilmiyorlar. Adı çıkmış bir kere dokuza; bir daha iner mi sekize...? Zaten medyanın da işine gelmez ki! Çoğu Amerika yardakçısı... Fakat ne yazıktır ki mecburuz onların ağız kokusunu çekmeye... Tabi sadece Türkiye değil; tüm dünya ülkeleri de mecbur! Hatta daha ileriye gideyim; ABD'ye duacı bile ekonomileri düzelsin diye... Bu açıdan dışa bağımlılık da oldukça fazla! Bu arada global krizin de tüm dünya ülkelerini etkilemesiyle beraber Amerika'yı da etkisi altına alması cabası eklenince ortaya istenmedik psikolojik krizler de çıkmıyor değil... Teğet geçiyor ama psikolojik rahatsızlıklar da ortaya çıkınca gelip çarpıveriyor ne yazık ki yüzümüze... Aslına bakarsanız; böylesi daha iyi... En azından Amerika, başka ülkeleri ekonomik olarak sömürmek yerine kendi canıyla uğraşmak zorunda kalıyor. Fakat bu defa da diğer borçlu ülkelere baskı yaparak dünyanın borsa endeksine zarar veriyor. Bu da global krizin meydana gelmesine sebep oluyor.
Gelgelelim; işgallere, can kıyımlarına, hatta ve hatta mal ve ırz kayıplarına sebep olan sıvıya... Yani petrole... Uğrunda şarkı bile yapılmıştır. Hatta Eurovizyon şarkı yarışmalarına dahi konu olmuştur. Fakat nedense hep ABD için önem arz etmiştir. Nerede petrol orada ABD! Yâr eder mi size! Dünyanın bir ucundan gelir, çıkıverir; demokrasi ve refah getirdik ayaklarına yatarlar. Derken bir bakmışız kı ülke işgal olmuştur. Masum insanlar hatta çocuklar öldürülür. Peki nerede demokrasi ve refah? Huzura bile razılar aslında ya neyse...
Şimdilerde de Irak'ı işgal halindeler.. Yapıştılar bırakmıyorlar. Petrol ne zaman biter o zaman bırakırlar herhalde... Yetmezmiş gibi güya geleceğe yatırım için de Türk topraklarına göz dikerler. Hazır Türkiye'nin yanıbaşına da gelmişken; kürtleri de kışkırtalım derler. Yanaşmayanları da öldürürler. Neymiş; doğuda olası bir Kürdistan devleti kurulmalıymış. İyi güzel de, diyelim ki kurdun? Senin kârın nedir burada? Bunu anlamak için casus olmaya gerek de yok herhalde... Ya da müneccim! Hatta sıradan 5 yaşındaki bir Türk evladı olman dahi yeterli anlamak için öyle değil mi?
Koca devlet adamlarına bakıyorum da nereye gidiyorlar anlamıyorum. Aslında kabahat onlarda da değil... Onları başımızın tepesine oturtan bizlerde... Ülkeyi karış karış peşkeş çekmeye çalışıyorlar. Zamanında peşkeş çekenlerde onları eleştiriyorlar. Belli ki biliyorlar vatanın nasıl satılacağını... Yarası olan gocunur misali...
Şu ana kadar özelden genele, genelden özele anlattıklarımdan ne anladınız diye sorsam eminim burun kıvırırsınız. Zaten hep böyle yaptğımız için kaybediyoruz ya! Öte yandan umursamazlık ve birtakım ciddiyetsizliklerin hammaddesini üreten ülke sıralamasında en önde gidiyorsak burada sorun nerede hiç düşündünüz mü? Söylüyoruz ama dedim ya; kimsenin işine gelmiyor bazı gerçekleri günışığına çıkarmak... Başımızdakiler bizden çalıp çırpıyor, başımızdakileri de ABD! Veya bir başka ülke... Adını siz koyun artık!
Ne diyeyim; bu ülke adam olur ama nasıl sorusunun cevabını bulamadığımız müddetçe, çocukça hareketlere devam edeceğiz gibi görünüyor. Gerçi onu da beceremiyoruz ki... Aklı olmayan bebekler gibi; hatayı yaptıktan sonra anlıyoruz. Onu da bırakın; iyiniyet de kalmadı artık... Çünkü hatalar da artık bilerek yapılıyor ve görmemezlikten geliniyor. Sonra vay efendim; ben nerden bilirdim böyle olacağını nutukları okunuyor.
Neyse lâfı çok uzun uzadıya getirmeden kısa keseyim. Yoksa okuanacak kısalığı da kalmayacak. Okuyucuyu sıktıktan sonra yazdığımızın da bir anlamı kalmıyor ki... Kaldır at çöpe gitsin.
Herkese iyiniyetli, bol gelecekli mutlu günler ya da başka ne diyeyim; iyi haftalar ya da iyi seneler diliyorum!
09.03.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #8 : Ağustos 14, 2010, 09:13:27 ÖS » |
|
KRİZİN ÇÖZÜMÜ STAJYERLİK
Okul ile işdünyası arasındaki ince çizgidir stajyerlik... Yani işdünyasına hazırlıktır bir nevi... Esas olarak da ara eleman yetiştirmenin altyapısıdır diyebiliriz.
İlk bakışta ne kadar değer veriyoruz stajyerlik gibi bir kuruma demekten kendimizi alamıyoruz. Yani ben de zamanında meslek lisesinde okudum. Stajyerlik yaptığım için de iyi bilirim aradaki mevcut sıkıntıyı... Kendi tanımımla; genelde işyerleri tarafından ayak altında dolaşan, işleri ağırlaştıran ve de haliyle problem yaratanlar olarak bilinirler stajyerler...Hatta hiç unutmam, bu yüzden; "Staj dosyanızı getirin, biz imzalayalım ama siz buraya gelmeyin." dedikleri dahi oldu bizlere... O zamanlarda da böyleydi bu durum şimdi de öyle... Farkeden hiçbirşey olmamış geçen zaman zarfında...
Ülkedeki anlayış genelde kazanmak üzerine... Haliyle de vatanını seven vatanı için en çok çalışandır mantığı yok... Yani yurdunu seven vatanına en çok kazandırandır. Aynı zamanda geleceğine katkı yapandır manasında çalışan yok. Ekonomimiz adına bu hususun yanından geçen dahi yok da diyebilirim aslında... Karamsar olmak istemezdim ama vaziyet bu ne yazık ki...
İşyerleri suçu çoğunlukla öğretim kurumlarına atıyorlar. Neymiş; meslek lisesi ya da dengi okullar vasıflı ve iyi eleman yetiştiremiyorlarmış. Peki burada iş sadece eğitim kurumlarına mı düşüyor? Endüstriyel sektör ve sanayi ne işe yarıyor? Onu da geçtik, okulların öğrencileri stajyerlik eğitimine göndermesindeki amaç nedir peki? Konu mankeni olmak için değildir herhalde... Tabi ki işdünyasını öğrenmesi ve de benimsemesi içindir asıl maksat... Peki bu sizce hangi husus sayesinde olur? Onu da işyişverenler düşünsün artık...Yani işadamları okullar için nitelikli ya da vasıflı ara eleman yetiştiremiyorlar safsatasını atmasınlar boşuna... Yetişmiyorsa bile sen yetişmeyeni alıp yetiştirmek için gönüllü olacaksın. Çünkü işdünyasında yaşananlarla okullarda uygulananlar arasında epey fark var. Bu anlattıklarıma gıyaben yine de ara eleman yetirşmiyorsa bu okulların değil işdünyasındaki işverenlerin ayıbıdır. Bu ayıptan dönmek de stajyerlere değer vermekle eşdeğerdir şahsi kanaatim... Tabi anlayana...
Yüksekokullarda da durum aynı hemen hemen ne yazık ki...Yani öğrencilerinde mutlaka staj şartı arıyorlar. Şart sundukları yetmiyormuş gibi bir de o külfeti öğrencilere yüklüyorlar. Peki madem staj zorunluluğu var, neden öğrenciye yüklenen bu külfet sorununa acil bir çözüm üretmiyorlar? Yani işyerleriyle bir ön protokol imzalamaları hususunu çözüm olarak bulmak için dahi olmaya gerek yok herhalde...
Meslek liseleri ve özellikle de stajyerlik konusunda ülkenin ileri gelen zengin ve saygın işadamlarına da büyük görev düşüyor aslında... Fakat baktığımızda bu konuda hassas olan tek kuruluş Koç Holding ne yazık ki... "Memleket Meselesi" diyerek açtığı yolu takip etmekten aciz bir zihniyet var hala ekonomimizde... Türk sanayisinin işgücünü yaratma potansiyelinden bahsediyorlar ama icraata gelince kimseden herhangi bir kıpırdama ya da oynama belirtisi dahi çıkmıyor. Yani zamanında mesleksiz millet eleştirilerini yapanlar şimdi neden icraata gelince sus pus oluveriyorlar. İstediğiniz oldu işte! Başlayın gereken icrai faktörleri faaliyete geçirmeye... İcraat yapan taraflarınız ağrımaz merak etmeyin. Hiç değilse vatanınız için yapın bunu...
Sadece işdünyasına yüklenmekle de olmuyor aslında... Yani eğitim verilirken öğrencilerin öğretim üyeleri tarafından diplomaya odaklamaması gerekmektedir. Öte yandan madem meslek lisesi ya da meslek yüksekokulu olmuşsun, öğrencilerini meslek sahibi ve de nitelikli bir eleman olarak yetiştirmeye mecbursun demektir. Çünkü bunun için emeğinin karşılığını alıyorsun. Karşılığını vermiyorsan kazandığın paranın helalliğinden şüphe duyacaksın. Öte yandan bu durum işyerleri açısından ise; krizi fırsata dönüştürmek adına bulunmaz bir fırsat! Bu halde stajyerlik kurumuna önem vermek kaçınılmaz oluyor. Madem ki kriz diye depelenip işçi çıkarıyorsun; ucuz eleman alma ihtiyacı hissediyorsun demektir. O halde al sana fırsat işte! Bunu düşünmek için de tilki gibi kurnaz olmaya gerek yok.
Şu ana kadar söylediklerimin aski haline değinecek olursak; inişli çıkışlı grafikler çizmekten başka bir işe yaramaz yaptıklarımızın akibeti... İşkurumlarına, eğitim sistemine ve de büyük işadamlarının yanı sıra devlete de iş düşüyor neticede...Aksi durumun neticesi olarak kriz fırsattan ziyade işkenceye dönüşür diyebilirim. Çünkü biliyoruz ki bu işkencenin vebali zengin işadamları tarafından devletle beraber fakir fukaradan çıkarılıyor. Sanki asıl suçlu onlarmış gibi...
Anafikrim şu ki; okullarımız işdünyasıyla daha yakın ilişki içine girip daha fazla sayıda staj programları düşünmeli... Bu açıdan stajyerlik de fırsat olarak görülmeli... Hiç değilse ucuz işgücü açısından... Bu bile yeterli olacaktır ekonomi bazında çalışan küçük dişli çarkların az da olsa hareket etmesi bâbında... Küçük hareketler de deyip geçmeyin aslında...Zamanla meydana çıkaracağı birikimler ve de kazandırılan vasıflar meyvelerini mutlaka verecektir. Bugün olmasa da yarın mutlaka! Bunlar gerçekleştikçe de Türkiye'nin asıl sanayi devrimi de esas dik duruşunu gösterecektir.
Peki soruyorum size; bundan başka çıkar yolu var mıdır sizce de...?
23.07.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #9 : Ağustos 16, 2010, 10:53:42 ÖS » |
|
AYKIRI HAYKIRIŞ
Bu iki kelime, genelde insanların şaşırdığı ve hayal kırıklığına uğradığı zamanlarda kullanılır. Haliyle sıradışı isteklerde bulunan kişilerin; durumun kalıntısı olarak normalin dışında tepkilerle karşılaşması da kaçınılmaz oluyor. Tabi ki hoş bir durum değil ama tepkiler istemdışı olunca istenmeyecek kırgınlıklar sözkonusu da olmuyor değil... Yani bir nevi; ne ekersen onu biçersin misali...
İnsanların üstüne baskı yapmak da bir bakıma marjinal bir davranıştır. Sonuçları olmayacak olaylara gebe olabilir. Bunların olmaması için tabi ki olayları öncelikle kafamızda süzüp kurgulamamız gerekir. Acaba böyle yaparsam çıkışta beni ne bekler. İşte bu durumda da; çok bilmiş birtakım insanlar işlerini bırakıp sizi o çıkış noktasında beklemek üzere hazırlanırlar. Dedikodu çanları çalmaya başlamıştır artık... Hep birlikte ayin yaparcasına olmadık şeyler konuşulmaya başlanır insanlar tarafından... Öte yandan olayın kahramanları, pirincin taşını ayıklamak için inanılmaz bir baş ağrısına katlanmak zorunda kalırlar. Fakat her yedikleri darbede biraz daha kendilerine bağlanırlar. Ağaç misali; her yönden gelen yıldırımlara karşı dimdik ayakta durmaya çalışırlar. Olmadı küllerinden doğarlar. Yaşam içinde belki bunlara sıradışı davranışlar denilebilir. Bu davranışların bedeli dışlanmak da olabilir. Zaten adı üstünde; sıradışı...
Zamanında Cassius Clay'de dinini değiştirip müslüman olduğunda tepki görmüştü çevresinden... Adı Muhammed Ali olduğunda ise ailesi onu dışlamıştı. Tabi ki bu olayı sıradışı olarak lanse etmiyorum. Fakat gündem ne yazık ki böyle şeyleri, bu şekilde değerlendiriyor. Ailesi tarafından dışlanan bu muhteşem çocuk, dünyanın yarısı olan müslümanlar tarafından kucaklanıyordu. Onun her rakibine vurduğu darbe; müslümanlığın ve islamiyetin dünyaya haykırışı ve propagandası olarak yansıtılıyordu. Her müslüman değişik bir gurur ve meşakkatle dinine bir başka bağlanıyor, sahipleniyordu. Hem de her türlü imkânsızlık ve şeraitsizliğe rağmen...
Biraz düşündüğünüzde acep bu anlattığım kişilerin yerinde olmak ister miydiniz? Yani istenmeyen olup da mücadele etmeyi... Biri çıkıp da istiyorum diyemez. Çünkü cesareti yoktur. Sıradanlık, insanın çoğu zaman işine gelen bir davranıştır. Farklı olmak; yerleşik kültürlü ailelerde, genelde büyük sorun yaratır. Dışlanma ihtimaliniz çok büyüktür. Eğer belli bir izden gidip o izi takip ederseniz ne ala! Yok ben bildiğimi okurum derseniz de vay halinize...
Anlatıyorum ama nereye... Kim dinliyor beni? Öyle tipler var ki; ben ne dersem o olur havasında... Tamam senin dediğin gibi olsun da; bu karşındakinin istek ve arzusunu zedelemesin. Özgürlük ve düşünce istiyoruz fakat uygulamaya gelince; bir anda kısıtlayan kısmının önde gideni oluveriyoruz.
Demem o ki; sıradanlık ve olağan olaylar illa ki olsun fakat mecburi istikamete sebep olmasın. Aksi halde sıradışı ve normalden farklı olduğunu düşündüğünüz insanları o yola sizler, farketmeden itmiş olursunuz. Sonra da kabahati o insanlara iterek, ben söylemiştim dersiniz. Halbuki her koyun kendi bacağından asılmaz mı? Gel de anlat!
Anlat anlat nereye kadar...? Aynı tas aynı hamam! Ne diyeyim; sonumuz hayır olsun.
Sağlıcakla, esenlikle ve mutlulukla kalın. Hoşçakalın.
31.01.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #10 : Ağustos 17, 2010, 06:58:46 ÖÖ » |
|
KARIŞIK HAYAT
Hayat çok gamsız derler. Fakat neye hacet söylenir bilinmez bu cümle... Hani birine kusarsın nefretini de sonradan rahatlarsın ya o misal... Fakat ne yapsan çare yok, bu defa kırılmıştır karşındaki bir kere...
Peki bütün nefretini kustuğun kişi neden susar hep? Kalbi çeşitli yerlerinden kırıldığı halde neden sever peki? Neden inadına seninleyim der her daim..? Yok mu bu sorulara eşlik edececek bir cevap? Yok!
Zor olan ne biliyor musunuz aslında? İki arada ve bir derede kalmanın acısıdır yaşananlar... Yani iki tarafı da idare etmek.. Her ne kadar yoruldum diye haykırmak isteseniz de, kırmaktan korkarsınız bir kere... Fakat bırakmaz yakanızı anılar, acılar ve sair bir sürü şeyler...
Bir de bakmakla görmek arasında bilinmeyen şeyler vardır. Aslında çoğu biliniyor, bakılıyor da neden görülmüyor? Olaylara kabadan bakarak yaklaşırken; görerek neden inceden süzemeyiz? Vaktimiz mi yok? Veya üşeniyor muyuz? Ya da şöyle ifade edeyim; işımize mi gelmiyor? Bunlardan hangisi sorarım size?
Hayatı bu yüzden hep acemi bir şarkıcıya benzetirim. Yani her acemi şarkıcının sesi akortsuz bir gitara benzer mesela... İyi bir akortla sesi güzel hale getirilebilir pekala... Hayatın çeşitli yönlerine güzel ve kulağa hoş melodiler yollayarak herkes tarafından çekici olması da sağlanabilir. Daha bunun gibi pek çok şey sayılabilir. Peki ya sesi güzel olmayanlar ya da geçici olarak bozulanlar ne yapabilir? Bilimsel bir açıklama olacak belki ama onlara da küçük bir tavsiyem var. Yumurta sarısı içsinler. Seslerindeki paraziti önleyebilecek en iyi vitamin ve mineraller var içinde.. Bu önerime referans isteyenler içinse şunu söyleyebilirim; sanatçıların hepsi olmasa da işinin ehli insanlar hep bu metodu uyguluyor. Fakat sanmayın ki sesleri çok güzel.. Az buçuk terbiye edilmiş, biraz da bakımla karışım yapılmış ve ortaya kulaklarınızın pasını silecek şaheserler çıkmış hepsi bu...
Güvenmek var bir de literatürde... Yani keşfettiğine inanmak.. Zor bir kavram ama insanın bu durumda tek yapması gereken, gözünün içine bakmaktır. Yalan ya da doğru olduğunu anlamak için gözler sürekli temas etmelidir. Ancak bu durumda bazı şeyler anlaşılabilir. Yalan mı yoksa gerçek mi? Tabi ki her insan doğru yaparsa bizler de doğrularla değerlendiririz olayları... Yalan varsa zaten herşey ergeç ortaya çıkacaktır. Doğal olarak kimse de bunun aksini iddia edemeyecektir.
Aslına bakarsanız doğru insanı bulmak zor değildir bu konuda da... Futbol gibidir doğru insanı bulmak... Gol atarsın ama bir de kendi kendi kalene atmak var ki, o daha acı... Karşı rakibe atarsın gol lehine yazılır. Buraya kadar herşey normalse, kendi kalene atmak nedir? Demek ki rakibe gol atmakla kendi kalene atmak arasındaki fark yön farkıdır diyebiliriz. Yani önemli olan ne yaptığın değil, hangi hedefe doğrulduğun... Ben gol atayım da yönü nereye olursa olsun derseniz, Japon oyununa çevirirsiniz hayatın futbola benzeyen yanlarını... Diğer bir deyişle; aldığınız artı puana eksi puanla karşılık verirsiniz. O da hayatı Japon futboluna çevirmezseniz.
Farkındayım, biraz karışık satırlar yazdım. Fakat hayat da bir o kadar karışık değil mi zaten... Kırılan kalpler, kusulan nefretler, idare edilmesi gereken insanların akortsuz sesleriyle hayata haykırışı ve terbiye edilmesi gereken yöntemleri ile hayatım futbola benzeyen enstantaneleri...
Daha çok şey yazardım ama şimdilik bu kadarıyla sınırlı kalsam iyi olur. Okuyucuya yüklenip sıkmak istemem. Yapım da yoktur daha doğrusu...
Sonuç itibariyle, hayat bu işte... Acısıyla tatlısıyla geçip gidiyor, gidecek de... Temennimiz hayatın hep sakin ve huzurlu geçmesinden yana olsun ne diyeyim.
Sağlık ve mutluluk dolu günler diliyorum sizlere...
Şansınız bol olsun.
20.01.2009
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #11 : Ağustos 17, 2010, 09:01:06 ÖS » |
|
VATANSEVER GİBİ DÜŞÜNMEK
Ülkenin durumu vahim.. Nereye baksanız kriz fışkırıyor heryer... Siyasiler deseniz oy kapmanın derdinde... Kimi iktidarı kaybetmeyeyim diye kriz teğet geçti derken kimi de seçmen kazanayım diye çarşaflıya kucak açıyor. Dünyanın binbir türlü haline şahit olmak kaçınılmaz oluyor haliyle... Kime güveneceğini bilemiyor insan...
Şimdilerde ise açıklamalar iyice değişmeye başladı. Hatta bambaşka bir boyuta geçti bile... Vay efendim kriz teğet geçti dediysek dokunmayacak demedik. Yok efendim türban serbest olmalı... Bu olması gerekenleri zaten ezelden beridir halk biliyordu. Peki bunlar kime siyaset yapıyorlar anlamış değilim? Biri konuşuyor borsa alaşağı.. Öbürü savaş açıyor, borsa şavaş açanın lehine... Sadece ülke içi etkilenmiyor ki bu borsa... Dışarıya da açıldı. Ha bu arada bizim borsamız da avrupai oldu. Artık havamızdan da geçilmez vesselam!
Ülke vahim demiştim ama asıl konuya değinmemiştim. Birazcık dokundursam iyi olacak herhalde... Malûm; kriz dolayısıyla işten çıkarmalar oldu. Çıkarılanlar külfetinin derdine düştü. Kimi kendi yağıyla kavruldu kimi de kendini seyyar köşe satıcısı olarak avuttu. Bu da birşey değil, hani müsade etseler ona da, amenna! Sen hem hükümet olarak adamın işten çıkarılmasına vesile ol hemde zabıtalarını, o işten çıkarılıp son çare olarak seyyar satıcılık yapanların peşine tak! Olacak şey mi bu? Bu insanlar ne yapacak? Son çare olarak ya hırsızlığa yönelecek ya da ölecek. Ölmemek için öldürsünler mi yani! Durumu iyi olanların bile hayatlarını tehlikeye atıyorlar, farkında değiller... Birşeyleri görmek için illa olası ihtimallerin hayatımıza bir şimşek gibi çökmesi mi lazım?
Konuşuyorum ama nece konuşuyoruz. Anlatmakla bitmez ki söyleyeceklerim.. Daha dün yaşlı bir teyze gördüm cadde kenarında.. İncik boncuk şeyler satıyordu o soğuk havada... Başta teğet geçtim ama sonra geri dönesim geldi. Yaşlı kadının bir tezgâhı bile yoktu. Birşeyler almak üzere yanına yanaştım ve yerde örtü üzerine koyduğu eşyaları karıştırdım. Gözüme ilk anda; içinde Allah ve Muhammed yazılı, buzdolabına yapışabilen mıknatıslı küçük tablalar ilişti. Sordum fiyatları nedir diye... Tanesi 1 Ytl deyince, elimi hemen bozuk para dolu cebime koyduğum gibi çıkardım. 3 Ytl vardı bozuk para olarak... 3 tane alayım bari dedim içimden... Arada soru da sormuyor değilim hani; neden bu soğukta çalışıyorsun gibisinden... Gayet içli bir şekilde sağına baktı ve yüzünü yavaşça bana doğru çevirdi. Çocuklarım hayırsız çıktı. Biri hristiyanla evlendi, rus kızı diye içerledi. Öbürü içinse Ankara'da, beni yanına almıyor dedi. Sordum; bir huzurevine de koyamadılar seni dedim. Cevap vermedi, sustu. Üzgün halini geçiştirmek için tekrar sorma ihtiyacı hissettim o an... İşler nasıl dedim. O an bir daha baktı ve müsade etmiyorlar zabıta memurları dedi. Dün az daha toplayıp gidiyorlardı mallarımı... Ben ne yapıyorum, suç mu işliyorum dedi. Tabi o an benim bittiğim andı. Üzüntümün haddi, sınırları aşıyordu neredeyse... O yaşta bir kadın, para kazansa ne olurdu kazanmasa ne olurdu? İmkânım olsa da baksam dedim ama ne çare... Elden birşey gelmiyor.
Ülke öyle bir hale gelmiş ki; işin olsa ezilir, haraca bağlanırsın. Aşın olsa sömürülür, aç kalırsın. Daha madalyonun öbür yüzü de var. İşsiz kalanlar mesela.. Sırf ailesini geçindirmek uğruna seyyar satıcılığa soyunuyorlar. Devletin zabıtaları müsade etseler kuruş da olsa yetecek onlara... Peki sorun ne! Bu insanlar n'olacak? Devlet, herşeylerini ellerinden aldı. Keza onların da hakkı yok mu yaşamaya? Cevap derinden bir sessızlik... Alıştık senelerden beri aynı vurdumduymazlığa... Gelen vurdu giden vurdu. Bir de ben vurayım, nasılsa uyuşmuş beyinler ne olacak? Fırsattan istifade çal, çırp! Kazandığın maaşlar yetmiyor bari yoksulun üç kuruşuna gözü dikme! Namusun varsa yapma... Kazanayım derken şerefini de kaybetme... Hiç değilse mecliste ettiğin yemine sadık kal da, verdiğimiz oyun karşılığı boşa gitmesin.
Fedakâr halkım... Sonsöz olarak şunu ifade etmek istiyorum; gençlik olarak bunları söylüyoruz diye anarşiste çıkıyor adımız.. Söylemeyince de Atatürk gençliği kime emanet etti deyiveriyorlar. Derler tabi! Yeter ki biz birbirimize düşelim, iç kargaşa da had safhaya ulaşsın. Budur emelleri ama boşa çıkmalı... Zaman birlik zamanı... Aydınlık Türkiye için daha bilinçli olmaya davet ediyorum sizleri...
Çağrım ülkesini seven herkesedir.
Kalın sağlıcakla...
17.02.2008
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #12 : Ağustos 18, 2010, 11:08:29 ÖS » |
|
PSİKOLOJİK SAVAŞ ARBEDESİ...
Gerçek dostlar ortada... Ortam karanlıkken gelip oynayanlar bir kibrit çaktığımda kaçışıyorlar hamam böceği gibi sağa sola... Ben anlamıyor muyum sanıyorsunuz? Kim ne yapıyor, ne yapmıyor hepsini biliyorum. Fakat kimse zan altında kalmasın. Onlar kendini biliyor. Zaten umurumda olmadılar hiçbir zaman... Yaşıyorlar mı, nefes alıyorlar mı hiiiç ilgilenmiyorum!
Soğuk savaş safsataları ile paranoyak duygulara kapılan aciz ve zavallı insanlar, kendilerinde sataşacak yüzü bile bulabiliyorlar. Yetmiyormuş gibi de; çamura bulanan üstlerini bir nebze olsun başkalarına da bulaştırmaya çalışıyorlar. Üzerinde hakkı geçen birine saygısızlık yapmak kolay! En zoru da ne biliyor musunuz? Karşılıksız yapılan iyiliklerin karşılığının nankörlük olmasıdır. Bunu yaşadım ama bu kadar sansasyon görmedim. Çünkü çirkeflik karşısında aklanmak kolay olmasa gerek... Çekemiyorsan anten tak be birader! Ne uğraşıyorsun kendine makyaj yapıp sahte yüzler yaratmaya... Yaratmanın Allah'a mahsus birşey olduğunu bile bile hem de...
Diyorum ya: ediyorsa ki eğer nefret; anla ki senin gibi olamadığı içindir. Yani bir kişi bir diğerinden neden nefret eder? Ya onun gibi olamadığı için ya da kıskandığı içindir illa ki... Bunların kim ya da kimler olduğunu bilmek için müneccim olmaya da gerek yok nihayetinde...
Hep kötüye yoracak değiliz ya! Olaya bir de şu açıdan bakalım öyleyse; insanlar çok sevdiği kişiye çabuk kırılır derler. Hakikaten de öyle... Yani sen gelip sürekli hörmet gösterdiğin birine, günün birinde olmayacak bir şekilde saygıda kusur edersen sana kırılır öyle değil mi? Çünkü karşındakini daima sayıp sevmişsin. Birdenbire davranışların 360 derece misali değişirse adama sorarlar; derdin nedir diye...? Tabi adamsa...
Kurtmasalı gibi gelebilir bazılarına göre anlattıklarım... Fakat sorsan bunun da mânâsını bilmezler. Sağda solda; o ne ya da bu ne diye sızlanıp dururlar. Tamam öğrenmek güzel birşey ama karşılık istemeyen birine de saygı göstermek gerekmez mi? En azından hakettiğini düşünerek... Kuruntu yapıyorsun diyenler de olabilir. Doğrudur, itirazım olmaz, olamaz da.. Her insan farklı düşünebilir. Fakat unutulmaması gereken en önemli şey; her koyunun kendi bacağından asılacağıdır. Asılan bacağınızın intikamını almak zor değil.. Fakat çok kolay da değil... Sonuçta neticeden çok haticeye önem veren birinden bahsediyoruz.
Simdi bu sınıftaki insanlara şu teoriyi uygulamalarını tavsiye etsem çok birşey istemem herhalde... 'Her zaman büyük kararları akıl ile; küçük kararları kalbinizle alın' diyorum bende bir filozofun deyimiyle... Bu felsefeyi savunuyorum. Sizler de savunun. Çünkü akıl kalpten üstündür.
Neticede aşktan bahsetmedim bu satırlara gelene kadar değil mi? Aksi halde yüz işten doksan sekiz tanesini yanlış yapardık. Fakat kalan iki yanlışı da yabana atmayın derim. Çünkü sizi kalan o iki taneden bile vururlar. İşte biri akıl diğeri kalp... Birini seçmek en az hasarla kurtulmamıza yardımcı olur.
Siz olsanız ne yapardınız? Susar mıydınız? Susun ama gözlerinizi susturmayın. Çünkü gözleriniz kalbinizin aynası; yaptıklarınız ise aklınızın eseridir.
14.12.2008
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Mehmet Akgül
|
 |
« Yanıtla #13 : Ağustos 19, 2010, 06:15:26 ÖS » |
|
TALABANİ PABUCU YARIM ÇIK DIŞARIYA OYNAYALIM
Seçim zamanına doğru kapkaçın, düzenbazlığın duraksadığı bir ülkede yaşıyoruz. Belki siyasetçilerimizin oy kaybetme telaşı, belki de çıkar meselesi... Ülkesini bile bu tür şeylere maruz bırakanlar nasıl bu ülkede ekmek yeme cesaretini bulurlar anlamıyorum.
Ramazan ayı gelir hiçbir olay olmaz; ne şehit, ne de yaralı... Geçer gider hemen ardından olaylar başlar. Peki soruyorum size bu düğmeye kim basıyor? ABD'mi yoksa ABD tarafından kışkırtılan zavallı insanlar mı? Ya Talabani'ye ne demeli? Bu adamda bir zamanlar türk topraklarında yaşamadı mı? Türk pasaportu taşımıyor muydu? Türkiye'de haklarının ihlal edildiğini iddia eden bu türk kılıklı kürt hala küstahlık yapmaya devam ediyor da biz neden aciz kalıyoruz. Sınır ötesi operasyon yapıldı diye bunu savaş olarak algılayan en az onun kadar aşağılık bir Barzani... Yetmemiş gibi PKK'yı da terör örgütü saymıyor. ABD bile kabul etmiş sen neyden bahsediyorsun efendi? Şarta bakın: neymiş kürtlerle barış yapılacakmış. Bu ne demek biliyor musunuz? Herhangi bir barış anlaşmasında olası bir Kürdistan devletinin türk topraklarında kurulması şartı sunulması demektir. Barışa eğer PKK yanaşmazsa işte o zaman PKK terör örgütü sayılacakmış. Buna sizin bize iade etmek istemediğiniz kediler bile güler...
Toprak mı istiyorsunuz? Yiyorsa gelin de alın leş kargaları.. Hepinize yerin altında yetecek kadar var.
10.11.2007
MEHMET AKGÜL
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
kurthan
|
 |
« Yanıtla #14 : Ağustos 19, 2010, 10:17:18 ÖS » |
|
Seçim zamanına doğru kapkaçın, düzenbazlığın duraksadığı bir ülkede yaşıyoruz. Belki siyasetçilerimizin oy kaybetme telaşı, belki de çıkar meselesi... Ülkesini bile bu tür şeylere maruz bırakanlar nasıl bu ülkede ekmek yeme cesaretini bulurlar anlamıyorum. Bu görüşe malesef katılamıyorum.Özellikle seçim dönemleri adam kayırma,iltimas,rüşvet,tehdit,şantaj alıp başını gidiyor.Tut tutabilirsen.Oy kaybetme veya kazanma telaşı için takınılan tutumlar ,bu yolda ' her şey mübahtır anlayışı sanki biraz daha körüklüyor.Hatta meşrulaştırıyor.
|
|
|
|
|
Logged
|
Geçer gözüm İçimizden bir aşk geçer Ve keder Ve heder olmuş bir hayat Nasıl geçerse zehir damarlarımızdan Öyle yavaş öyle deşer de geçer
|
|
|
|