EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Şubat 04, 2012, 12:56:03 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ERTURAN ELMAS'TAN HİKAYELER  (Okunma Sayısı 1818 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 142


Üyelik Bilgileri WWW
« : Mayıs 07, 2010, 04:53:40 ÖS »

EVİMİN EFENDİSİ


15 Kasım 81; 8.05…

Evimin arka bahçeyi gören salon penceresinden göğe bakıyorum.

Sisli puslu bir sabah…

Böyle havaları hiç sevmiyorum. Sanki gök kubbeyi indirmişler de semadan, omuzlarıma yüklemişler. Öylesine bir ağırlık… Canım güneş! Çoktan doğdun ama yağmur bulutları arasından seni seçmek ne mümkün? Böyle havalarda daha iyi anlaşılıyor kıymetin. Öyle bir hava ki asık suratı kurşun gibi gri bulutlarla kaplı… Uzun lafa ne hacet? Yahya Kemal’in dediği gibi gökyüzü kuşunla örtülü… O nasıl bir kurşundur ki ne ısıyı, ne de ışığı geçiriyor. Tüm kasvetiyle çökmüş tabiatın, evlerin ve insanların üstüne; eziyor da eziyor.

Fakat ben böylesine kötü havalarda da mutlu olmayı biliyorum. Çünkü günlerden pazar… İşimin gücümün olmadığı bu tatil gününde saadeti bulmayı beceremezsem ne zaman mutlu olacağım ki? Hayatın küçük mutluluklardan ibaret olduğunu yıllarca evvel öğrendim ve yirmi beş yıllık ömrümü minik sevinç ışıltılarıyla gülistana çevirmeyi becerebildim.

İşte bahsettiğim küçük mutluluklardan biri kıvılcımlar hâlinde yuvamı sarmaya başladı bile. Kuzinemdeki çıralar tutuştu, az sonra içindeki odunlar da tutuşacak ve soba güp güp atacak… İşte bu sesi çok seviyorum. Soba güp güp diye güplerken boru bağlantıları arasından sızan dumanı da çok seviyorum. Dumanın kokusu ve tutuşan odunların çıtırtısı… Hele kuzinenin üstüne koyduğum çaydanlığın ve su dolu güğümün kaynayıp buhar üretmesi yok mu? Bayılıyorum…

Az sonra dışarı çıkıp gazetemi, taze ekmeğimi ve sigaramı alacağım. Sonra da zaman sınırlaması olmayan, mükellef bir kahvaltı… Karnım doyunca oturacağım kuzinenin yanındaki pöstekiye ve közle yaktığım sigarayı tellendirirken gazete okuyacağım.

Cüzdanımı ve anahtarlarımı alıp paltomu giyiyorum. Tam kapıyı açıp da sokağa çıkacakken yumurta aklıma geliyor. Öyle ya, pazar kahvaltısı yumurtasız olur mu? Ben dönünceye kadar kaynasın sobanın üstünde.

Ayak uçlarıma basarak mutfağa geçiyorum. Her şeyi sessizce yapıyorum; çünkü sokağa bakan mutfak ile yatak odamız bitişik. Biricik eşim tıkırtıları duymasın, uyanmasın…

Çok iyi biliyorum ki gece rahat edemedi ve uykusunu yeterince alamadı. Uykum hafif olduğu için gece boyunca neler yaptığını hayal meyal de olsa hatırlıyorum. Yatağa çok geç girdi mesela; yattıktan sonra bir saate yakın sağa sola dönerek uyumaya çalıştı. Uykuya daldıktan sonra da sayıklayıp durdu. Gece boyunca birkaç defa da tuvalete kalktı sanırım.

Küçük bir alüminyum tencereyi yarısına kadar suyla doldurup içine beş yumurta atıyorum. İkisi benim için, diğerleri de iki canlı can yoldaşım için… Çok yesin, kuvvetli gıdalar alsın, güçsüz kalmasın sevgili Nuray’ım!

Ses çıkarmamaktaki titizliğim boşunaymış; eşim Nuray uyanmış, yatak odasından bağırıyor:

—Ertaan! Çok kötüyüm Ertaan! Ölüyorum ben!

Elim ayağım buz kesiyor o an. Tencereyi ve yumurtaları öylece bırakıp aceleyle yanına koşuyorum.

Zavallı eşim yatağın kenarına oturmuş, bir eliyle kasığını bastırırken diğer eliyle şiş karnını ovalıyor:

—Karnım çok şiddetli ağrıyor Ertan, diyor inleyerek.

“Eyvah!” diye geçiriyorum içimden. “Geliyor mu acaba?”

Yanına oturarak sağ elimi sırtına dolayıp sıkıntıdan al al olmuş yanağına bir öpücük konduruyorum:

—Aspirin vereyim mi? diye soruyorum titreyen bir sesle.

—Hayır; bu basit bir karın ağrısı değil… Kasıklarımda da ağrı var, tıkanacak gibi oluyorum; galiba geliyor bebek.

Yüreğimin yandığını, tüm vücudumun titrediğini hissediyorum o an.

—Ama Muazzez Ebe bu perşembe “En az on gün var.” demişti.

—Biliyorum; yanılmış demek ki… Sen git Fatma teyzeyi çağır; o anlar.

Doğru ya, Fatma teyzemiz var üst katta. Bir yıl önce evlenip de bu üç katlı apartmanın zemin katına taşındığımızdan beri bize komşuluktan öte ablalık yaparak her derdimize çare bulmaya çalışan, emekli komiser hanımı Fatma teyze… Dediğine göre bu konularda oldukça tecrübeliymiş; onlarca kez doğumlara katılıp ebelere yardımcı olmuş. Zayıf ve çelimsiz hâline her zaman acıdığım, altmış yaşını devirmiş bu kara kuru komşumuz bir anda gözlerimde bir kurtuluş umuduna hatta bir doğum uzmanına dönüşüyor.

—Sen hiç kıpırdamadan böylece kal, diyerek fırlıyor ve hayatımın en kısa fakat en hızlı koşusunu yapıyorum. Beş altı saniye sonra komşumuzun kapısı önünde buluyorum kendimi. Bir elimle zili çalarken diğer elimle kapıya vuruyor ve bir yandan da:

—Fatma Teyze, çabuk kapıyı aç! diye bağırıyorum.

Fatma teyze sesimi tanıyıp telaşımın sebebini anlamış olacak ki geceliğinin üstüne bir hırka bile giymeden açıyor kapıyı:

—N’oldu Ertan, bebek mi geliyor yoksa?

—Valla tam anlayamadık Fatma teyze; Nuray’ın karnı çok fena ağrıyor. Hele gelip bir bak da ona göre hareket edelim.

—Tamam, inelim aşağıya.

Kapıya geldiğimizde:
—Sen burada bekle, diyor; ben önce bir muayene edeyim Nuray’ı.

—Peki, diyerek kalıyorum kapı önünde.

“İnşallah basit bir karın ağrısıdır!” diye geçiriyorum içimden. “İnşallah ebenin dediği gibi doğuma daha çok vardır!”

Birkaç dakikalık bekleyiş saatlerce sürmüş gibi geliyor bana. Fatma teyze kapıya gelip de yüzünün güldüğünü, gözlerinin ışıldadığını görür görmez “Karın ağrısıymış.” diye aklımdan geçirirken tüm vücudumu bir rehavetin sardığını hissediyorum.

—Haydi gözün aydın, diyor; doğum başlamak üzere…

Bu sözler adeta soğuk duş etkisi yaratıyor bende. Az önceki rahatlama birdenbire gerilime dönüşüyor, bedenimdeki tüm kasların kasıldığını, dizlerimin titrediğini hissediyorum. Fatma teyzenin bu rahat ve umursamaz tavrına da bir anlam veremiyorum.

—Fakat Muazzez Ebe’nin hesabına göre haftaya bugün doğum olacaktı.

—Evladım, doğumun ne zaman olacağını kimse günü gününe bilemez. Sen oyalanmadan git de Muazzez’i bulup getir.

—Peki, deyip çıkıyorum apartmandan.

Evimin bulunduğu sokağın toprak yolunda koşuyorum. Sabahın bu kör saatinde çevrede ne bir insan ne de bir hayvan var. İn cin top oynuyor; ortalıkta çıt yok. Sadece attığım her adımda, ayakkabılarımla yolun her buluşmasında “lap lap” diye bir ses duyuyorum.

Allah’ım ne kadar yalnızım! Bu gurbet elde kaderimle tek başımayım. Annem, babam, kardeşlerim… Hepsi de memlekette. Kaynanam yok, halam yok, amcam yok.

Koşuyorum. “İnşallah durakta taksi vardır!” diye düşünürken hayatımın en hızlı ve en uzun koşusunu yapıyorum.

Az sonra asfalta çıkacağım ve ardından üst geçit engelini aştıktan sonra parke taş döşeli ara sokaklardan geçerek kent merkezindeki taksi durağına ulaşacağım.

“Bütün kabahat bende…” diye düşünüyorum. “Onun bunun övgülerine kanıp da güvenmemeliydim bu yaşlı ebeye. Üstelik de şaşı… Biri Hanya’ya diğeri Konya’ya bakan o aptal gözleriyle değil bebek doğurtmak, doğan bebeği bile göremez bu kadın. Paraya kıyıp da şehre götürmeliydim karımı; doğum hastanesindeki doktorlara göstermeliydim. Allah’ım affet beni!”

Durakta art arda sıralanmış taksileri görür görmez rahatlıyorum. Öndeki taksinin şoförü koşarak geldiğimi fark edince arabasına binip kontağı açıyor.  Taksiye biner binmez:

—Muazzez Ebenin evini biliyor musun? diye soruyorum.

—Hiç bilmez miyim? Üç çocuğumun ikisini o doğurttu; çok iyi ebedir.

“Evet, çok iyi ebedir!” diye geçiriyorum içimden. “İki gün sonraki doğumu bile tahmin edemeyen çok iyi bir ebe!”

—Hızlı sür, diyorum sadece.

—Hayırdır, doğum mu var?

—Evet.

—İlk çocuğun mu?

—Evet.

—O hâlde gözün aydın, baba olacaksın.

Şaşırıyorum, arabayı sürerken gözlerini yoldan ayırmayan bu geveze şoföre hayretle ve kızgınlıkla bakıyorum. Bendeki merak, endişe ve korkunun binde biri bile yok yüzünde. Aynı Fatma teyze gibi… Eee, boşuna mı ateş düştüğü yeri yakar demişler? Biricik karım ıstırap çekiyormuş, sakat kalacakmış, ölecekmiş kimin umurunda?

“Yerin dibine batsın babalık!” diye geçiriyorum içimden.

Benim bütün derdim can yoldaşımın sağlığı… Ya kanaması varsa? Ya hastanelik olursa Nur’um, biricik Ay’ım?

Hızla yol alırken ebeyi evinde bulamama ihtimali geliyor aklıma; ürperiyorum. Doğum zamanını bilemedi diye nasıl ve hangi imalı sözlerle iğneleyeceğimi düşündüğüm Muazzez Ebe bir anda cankurtaran hâline geliyor gözlerimde. Ya evinde yoksa, ya doğum için başka bir eve gittiyse? Böyle bir durumda ben ne yaparım yarabbi? Orta Anadolu’nun bu on bin nüfuslu küçük ilçesinde sağlık hizmetleri sıfır… Ne bir hastane ne de bir ambulans var burada. Hükümet binasındaki ufacık bir odaya kısılmış, reçete yazmaktan ve ağır hastaları ildeki devlet hastanesine sevk etmekten başka bir şey yapamayan hükümet tabibinden başka hiçbir sağlık çalışanı yok. Çaresizlikten çıldırmak üzereyim.

Endişelerim boşunaymış; şükür ki Muazzez Ebe evindeymiş. Yaşı elliyi aşkın ama atik tetik bir kadın; birkaç dakikada çantasını hazırlayıp arabaya biniyor. Onun bu çevikliği ve işini ciddiye alması oldukça rahatlatıyor beni. Yolda bir an göz göze geliyoruz. Kadının günahını almışım; o kadar da şaşı değilmiş gözleri, hatta güzel bile diyebilirim.

Şoför son sürat sürüyor arabayı. Saate bakıyorum: 8.30…

“Yirmi beş dakikada ne çok şeyler yaptım!” diye düşünüyorum. “Benim görevim bu kadar; gerisi Allah’a kalmış!”

İçime huzur doluyor.

Beş dakika sonra apartmanın önüne geliyoruz. Muazzez Ebe:

—Siz burada bekleyin, diyor; ben önce hastayı muayene edeyim, sonra da ne yapacağımıza karar veririz.

Ben şaşkın vaziyette otomobilden inerken o, çevik ve kendinden emin adımlarla apartman kapısına doğru yürüyor. Az önce içimi saran rahatlama ve huzur tekrar endişe ve sıkıntıya dönüşüyor. Taksi şoförüne bakıyorum; çalışır vaziyetteki arabasında oturuyor.

—Arabayı stop etmemişsin, diyorum.

—Ne olur ne olmaz, diye cevap veriyor. Çocuk ters gelirse hastaneye gönderir ebe. Zaman kaybetmemek lazım; hayat memat meselesi…

“İçim cız ediyor” derler ya… Evet, gerçekten tam anlamıyla içim cız ediyor o an. Yirmi yaşındaki güzeller güzeli Nuray’ımı ‘hayat memat’ çizgisine getiren maalesef bendim. Bütün kabahat benim. Oysa müzmin bekâr Hayati amcam evlendiğim günlerde bana defalarca öğüt vermişti ve:

—Yeğenim, çocuk yapmak için acele etmeyin, demişti; Nuray on dokuz yaşında bir taze; daha çocuk sayılır. Çocuk yapmak için önünüzde nice yıllar var. Sen öğretmen adamsın, koskoca yaz tatiline sahipsin. Alırsın ikinci el bir araba, atarsın hanımı arkaya; ver elini Antalya, tut elimi İzmir; gezersin. Akıllı ol yeğenim, gençliğini yaşa! Bebeğiniz olursa köyden kasabaya gitmek bile önemli bir mesele hâline gelir.

Amcamın ne kadar ileri görüşlü olduğunu ve ne derece doğru öğütler verdiğini şimdi anlıyordum. Onun dediklerine uysaydım şu anda karım kahvaltımı hazırlayıp tepsi içinde yatağıma kadar getirmiş olacaktı. Sonra da sıcacık sobanın başında akşama kadar muhabbet edecektik. Oysa şimdi? Ben sokakta aciz bir zavallıyım; o ise hayat memat çizgisinde bir mahkûm… Adeta sırat köprüsünde…

Sessizce bekliyoruz.

8.40…

—Ertan Bey oğlum, müjdeee! diye bir ses duyuyorum.

Ah Fatma teyze ah, çıldırtacaksın beni! Bugün senin yüzünden kalp krizi geçirmezsem ömrümün sonuna kadar bu kalp bir daha teklemez. Öyle sözler söylüyorsun ki bana; hem mutluluğum, hem de mutsuzluğum tavan yapıyor. Birkaç saniye içinde önce arş-ı âlâya yükseltiyorsun beni, sonra da cehennem çukuruna savuruyorsun. Açıp da mutfak penceremi “müjde” diyerek eşimin sağ salim kurtulduğunu düşündürüyorsun önce bana; sonra da “Doğum normalmiş, hastaneye gerek yokmuş.” diyorsun.

Şaşkın ve ürkek bir hâlde pencereye yaklaşarak:

—Eee, ne olacak şimdi? diye soruyorum.

—Bir şey olacağı yok, bekleyeceğiz.

—İlaç falan lazım mı?

—Sıcak sudan başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Sen zaten kuzineyi yakıp üstüne güğümü koymuşsun. Nuray’ı salona götürüp çekyata yatırdık; bekliyoruz.

—Ne kadar bekleyeceğiz?

Fatma teyze bu soruma beklemediğim bir tepki veriyor. Sert bir sesle:

—Oğlum sen ne kadar cahilsin! diyor. Yolcunun işini Allah bilir. Al şu anahtarları, çık bizim daireye. Ömer amcan kahvaltı yapıp kahveye gitmişti; ev bomboş. Sobanın üstünde demlik var; çay iç, kahve pişir; keyfine bak.

—Tamam, diyerek alıyorum anahtarları. Sonra da ücretini ödeyip taksiciyi gönderiyorum.

Şimdi kendimi bir boşlukta hissediyorum. Ne yapabilirim? Sigara geliyor aklıma. Mahalle bakkalına doğru yürüyorum. En iyisi günlük yaşantıma devam ederek kadere razı olmak… Öyle ya, ölüm de tıpkı doğum gibi hayatın doğal bir gerçeği…

Evdeyken planladığım gibi gazete, ekmek ve sigara alarak apartmana dönüyor ve Fatma teyzenin dairesine çıkıyorum. Komşularımız, yatak odamızın üstündeki bu küçük odayı odun ve kömürden tasarruf amacıyla oturma odası olarak kullanıyor. İçerisi sıcacık; harıl harıl yanan sobanın üstünde fokurdayıp duran bir çaydanlık ve üstünde de bir demlik var.

“Bir çay içsem mi?” diye düşünüyor ve anında vazgeçiyorum. Yanı başımda kokup duran sıcacık ekmeğe ilişiyor gözlerim; bir parça koparıp yemeyi düşünüyorum ve yine anında vazgeçiyorum. Hiçbirini hak etmemişim gibi geliyor bana. Ah, bu ekmeği eşimle paylaşabilmek için neler feda etmezdim! Acaba bundan bir lokma yiyebilmek nasip olacak mı biricik Nuray’ıma?

“Yarabbi, bu ekmeği eşimle birlikte yemeyi nasip et!” diye dua ediyorum içimden.

Saate bakıyorum: 8.50…

(devamı var) erturanelmas.megabb.com
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 142


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #1 : Mayıs 07, 2010, 04:54:48 ÖS »

Bir sigara yakıyorum. Aç karnıma içtiğim bu lanet şeyin tüm ciğerlerimi yaktığını hissediyorum fakat aynı zamanda da beni rahatlattığını fark ediyorum. Baba ocağımdan, akrabalarımdan ve arkadaşlarımdan koparak ekmek parası için geldiğim bu ilçede beni teselli edecek tek şey sigaraymış gibi geliyor bana.

“Nuray sağ salim kurtulsun, bırakacağım bu zıkkımı!” diye söz veriyorum kendi kendime.

Garip bir ses geliyor bir yerlerden ama nereden? Birisi bir başkasına bağırıyor gibi…

“Üst kattaki ev sahibimiz yine karısını dövüyordur.” diye geçiriyorum içimden. Fakat bu tahminim merakımı sonlandıramıyor. Çünkü çok iyi biliyorum ki bu ayyaş ve mirasyedi adam gece yarılarına kadar içer, sonra da öğleye kadar horuldar yatağında.

Şimdi daha farklı fakat daha belirgin bir ses işitiyorum. Biri ağlıyor galiba; belki bir çocuk, belki de bir mart kedisi…

“Fakat mart ayında değiliz ki!” diye düşünüyorum. “Ayrıca bu apartmanda hiç çocuk yok.”

Sigarayı sigarayla yakıyorum.

Artık eminim; biri ağlıyor ve maalesef ses alt kattan geliyor. Korkak bir suçlu gibi ayak uçlarıma basarak salona geçiyor ve yere uzanıp sol kulağımı zemine dayıyorum.

Bir kadın çığlığı… İşkence gören ya da bıçaklanan bir kadının çığlığı… Nuray’ın sesi bu… Zavallı eşim çığlıklar atarak:

—Allah’ım, kurtar beni! diye bağırıyor.


Şimdi apartmanımızın tam karşısındaki arsanın en uç noktasındayım. Ben buraya ne aralık geldim, niçin geldim, nasıl geldim? Hiçbir şey hatırlamıyorum.

Sigarayı dudaklarımdan, gözlerimi de apartmandan ayıramıyorum.

“Güya doğum normalmiş!” diye geçiriyorum içimden. “İki aydır en az dört defa evime gelip muayeneye etti, hepsinde de aynı şeyi söyledi. ‘Doğum normal; hastaneye veya doktora gerek yok.’ Onun taktiğini şimdi çok iyi anlıyorum. Hamile kadınları para kazanabileceği zengin birer müşteri gibi görüyor adi ebe! Karımın başına bir felaket gelsin, göstereceğim gününü!”

Öylece dikiliyorum. İnsanların sıcacık yuvalarında çoluk çocuğuyla kahvaltı yaptığı bu erken saatte toprağa çakılmış bir korkuluk gibi kıpırtısız dikiliyorum. Zavallı Nur’um can çekişirken ben acizlik batağının en dibinde hiçbir şey yapmadan, yapamadan öylece dimdik dikiliyorum.

Göğe bakıyorum: Yine kurşun bulutlar… Her zaman gördüğüm o berrak ve masmavi gök nerede? Bana daima umut ve yaşama sevinci bahşeden güneş hani? Ezildiğimi, eridiğimi, çöktüğümü hissediyorum…

Kurtuluşu yere diz çökerek Fatiha okumakta buluyorum.

Aslında tek kabahatli ben değildim. Annemin ve babamın da büyük suçu vardı bu noktaya gelmemizde. Annem evliliğimizin ilk aylarında ikide bir: “Ben torun isterim; ilk torunumu görmeden ölürsem gözlerim kapalı gider.” diyordu. Ona göre Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimet evlatmış. Hele bebeklerin öyle bir kokusu varmış ki tam anlamıyla cennet kokusuymuş. Bu kutsal nimetlere bir an önce kavuşmalıymışım. Yok daha neler! Babamın da annemden aşağı kalır tarafı yoktu. Bir “altın top” sözü tutturmuş, her gün aynı şeyi söylüyordu. Neymiş efendim, bebek bir evin altın topuymuş. Bebeksiz bir aileye aile denmezmiş.

Aslında ben kendimi babalığa hazır hissetmiyordum. Üstelik bebekleri de hiç sevmem. Hem yeni doğmuş veya birkaç aylık bir bebeğin nesi sevilir ki? Buruşuk kırışık bir cilt, ufacık yanaklar, belli belirsiz kaşlar ve sadece ağlamak için açılan salyalı bir ağız… Yeni doğmuş her bebek çirkindir. Bir yaşını geçip de yürümeye ve konuşmaya başlayan çocuklara diyeceğim yok…

9.05…

Zaman durdu mu ne? Ne zaman bitecek bu çile?

Şimdi yürüyorum. Yürürsem zaman daha çabuk geçecek gibi geliyor bana. Apartmanın arka bahçesine açılan derme çatma tahta kapıyı açarak hırsız gibi, hırsızlar gibi ses çıkarmadan, ağır ve ürkek adımlar atarak yürüyorum.

En büyük arzum hiçbir ses duymamak, zavallı karımın imdat çığlıklarını işitmemek…

Ses yok.

Salon penceresinin altına kadar gidiyorum.

Ses yok.

“Öldü mü yoksa?” diye geçiriyorum içimden. Ürperiyorum.

Ani bir çığlık mıhlıyor beni olduğum yere.

“Ikın, ıkın; ha gayret!” diyen bir ses duyuyorum ardından.

Sonra yine çığlıklar…

Yine hırsız gibiyim. Şimdi de ev sahibine yakalanmış hırsızlar gibi kaçıyorum oradan. Tekrar aynı yere, boş arsanın en uç köşesine sığınıyorum.

Ne yapmalıyım yarabbi? Çarşıya gidip taksi mi çağırsam? Çağırdım diyelim; Nuray’ı bu hâlde nasıl bindireceğiz arabaya? Bindirdik diyelim; şoför son süratle bile gitse il merkezindeki hastaneye ulaşmak en az iki saatimizi alır. Nuray’ı bu şekilde kurtarmak mümkün değil.

Ah ah, kaynanam ne kadar haklıymış! “Doğuma bir ay kala Nuray’ı bize gönder; bak burada hastaneler de var doğumevleri de…” demişti. Demişti ama ben dinlememiştim. Nuray’dan ayrı yaşayamamak su yüzüne çıkardığım tek bahanemdi. Ama aslında gururuma yedirememiştim. Ah şu içi boş pis gurur! Oysa kendi ailem köyde değil de şehirde yaşasaydı değil bir ay, iki ay öncesinden gönderirdim.

Ne kadar pişmanım! Allah’ım ne olur affet beni!

Başka ne yapabilirim? Allah’a sığınmaktan başka çarem mi var?

Ezbere bildiğim namaz surelerinin tümünü okuyorum.

Şimdi her şeye hazırım; Fatma teyzenin dışarı çıkarak: “Nuray öldü.” demesini bekliyorum? Bu kötü haberi aileme nasıl ulaştıracağımı düşünüyorum. Köyde tek telefon var; o da muhtarlıkta… Muhtar, odasında mıdır acaba? Cenazeyi köye mi defnetmeliyim? Kaynatama kötü haberi nasıl ve hangi yüzle vereceğim?

—Sakin ol Ertan! diye mırıldanıyorum kendi kendime. Bir sigara yakıyorum.

Kurşun bulutlar delindi; ince, çok çok ince bir yağmur iniyor. Milyonlarca su zerreciğinin kulaklarıma, yanaklarıma, sigarayı tutan parmaklarıma sıvandığını hissediyorum.

“Boğaza saplanan bir kılçık nasıl çıkarılır?” diye soruyorum kendime. “Elbette ki parçalayarak…”

Kararımı veriyorum: Eve gideceğim ve ebeye: “Kılçığı kes, parçala; yeter ki Nuray’ı kurtar!” diye yalvaracağım.

Saçlarımdan, alnımdan süzülen yağmur zerrecikleri gözyaşlarıma karışıyor; apartmana giriyorum.

Kulağımı evimin kapısına dayayıp bir ses duymaya çalışıyorum: Çıt yok. Kapıyı açıp içeri girmeye, gerçeklerle yüzleşmeye cesaretim de yok.

Geri dönüp üst kat merdivenlerine oturuyorum ve sigaradan derin nefesler çekiyorum.

9.20…

Ses yok.

Sigara üstüne kaç sigara yaktığımı bilmiyorum ve artık saate de bakmıyorum.

Açılan bir kapının gıcırtısı sessizliği bozuyor neden sonra. Evimin kapısıyla üst kat merdivenleri arasındaki koridora loş bir ışık yayılıyor; bakıyorum: Fatma teyze kapıda… Göz göze geldiğimiz o anda hızla atan yüreğimin göğüs kafesimi parçalayıp çıkacağı hissine kapılıyorum.

—Gel gel, diyor Fatme teyze.

Kapıya doğru koşarken:

—Bitti mi, kurtuldu mu Nuray? diye soruyorum.

—Hadi gözün aydın, nur topu gibi bir oğlun oldu, diye cevap veriyor.

—Nuray nasıl, senden ondan haber ver? diyorum içeri girerken.

—İyi iyi, salona geçip kendin gör.

Uçar gibi dalıyorum salona. İçeri girer girmez de gözlerime yaşlar doluyor. Ah, gül yüzlü Nuray’ım ne hâle gelmiş? Yorgun ve bitkin; adeta ölü… Yüzü kireç gibi, gözleri kapalı… Çekyata uzanmış yatıyor, üstünde de bir battaniye…

Muazzez Ebe görevini yapmış bir insanın rahatlığıyla kollarını birbirine dolamış oturuyor bir sandalyede:

—Gözün aydın muallim bey, diyor. Sağlıklı bir oğlun oldu. Yıkayıp pakladık, sonra da kundağa sardık. Göbek adını Mustafa koyduk; unutma sakın!

Cevap vermeden can yoldaşıma yaklaşıp baş hizasında yere diz çöküyorum; incitmekten çekinircesine alnına bir öpücük kondurarak:

—İyi misin? diye fısıldıyorum kulağına.

Mecalsiz bir şekilde kan çanağı gözlerini açıyor:

—İyiyim, diyor;  oğlumuzu gördün mü?

—Hani, nerde?

—Gözlerin kör mü evladım? diyor Muazzez Ebe. Baksana, hanımının başucunda yatıp durur.

Çekyatın eşimle duvar arasındaki bölümünde, battaniyenin altında bir kabarıklık fark ediyorum. Büyükçe bir ayakkabıyı battaniyeyle örtmüşler gibi bir kabarıklık… Üst kısımda da sarı bir tülbent…

—Aç aç, tülbendi aç! diyor Muazzez Ebe.

Sağ elimi tülbende uzatırken bir ses duyuyorum. Garip bir ses… Kedi sesi gibi, daha doğrusu kedi yavrularının miyavlamasına benzeyen çok ince ve çok kısa süreli bir ses… Tülbendi açıyorum.

Aman Allah’ım, gözlerime inanamıyorum; burada bir bebek var! Vücudu beyaz kundakla, başı beyaz tülbentle sıkı sıkı sarılmış bir bebek... Bebeğin pembeyle mor arası bir renge sahip avuç içi kadar yüzü gözlerimi kamaştırıyor. O belli belirsiz kaşlardan, o küçücük ve mor yanaklardan, o incecik dudaklardan nur fışkırıyor, nurlar fışkırıyor; nurlar içinde kalıyorum.

Böylesine bir güzellik, böylesine bir masumiyet ve böylesine bir safiyet olabilir mi yarabbi? Kim demiş yeni doğan her bebek çirkin olur diye? Gelsinler, gelsinler de görsünler benim oğlumu!

Benim oğlum, evet bu benim oğlum! Ne kadar güzel, ne kadar küçük ve ne kadar aciz yarabbi! Bense onun yanında ne kadar kuvvetli bir insanım; evet, hissediyorum bu kuvveti. Bu yavruyu besleyip büyütmek için hamallık yapabilirim, ona kötülük yapmak isteyenlerle dövüşüp hapiste yatmaya hazırım; onun sağlığı için böbreğimi, kanımı, hatta canımı vermeye razıyım.

“Babalık bu olsa gerek…” diye geçiriyorum içimden.

Beş-on dakika öncesine kadar kendimi babalığa hazır hissetmiyordum ama şimdi bu sıfata çoktan hazırmışım da haberim yokmuş gibi geliyor bana. Belki de yanılıyorum; belki de şu küçücük yavrudur bende böyle duygular yaratan… Evet evet, en doğru açıklama bu: Şimdi çok iyi anlıyorum ki bir erkeğin baba olmasını sağlayan evlatmış.

O an bir şey oluyor. Hiç beklemediğim bir şey… Göz kapakları açılıyor oğlumun; küçücük, karacık gözleriyle bana bakıyor.

Göz gözeyiz.

O küçücük ve karacık iki gözden yüreğime, tam yüreğimin odak noktasına bir şeyler akıyor. Su gibi, elektrik gibi bir şeyler… Adeta çarpılıyorum.

Büyülenmişim. O an anlıyorum ki ben onun kölesiyim, o da evimin efendisi…

—Nasıl, beğendin mi? Güzel mi bebeğimiz? diye soran bir ses duyuyorum.

Oğlumun yanı başında yatan sesin sahibine bakıyorum. Onun çatlamış dudaklarına, solgun yüzüne, baygın gözlerine bakıyorum. Nur’um, Ay’ım, can yoldaşım dediğim; ondan ayrıyken sürekli olarak gül yanaklarını, tatlı sesini, sıcak tenini özlediğim kadın değil bu. Artık o, bu güzelliklerin çok çok ötesinde kutsal bir varlık… İlahi yaratıcılığın somut bir temsilcisi: Anne…

Cevap vermeden eğiliyorum ve yüzümü; aynı yastıkta yan yana duran, biri ilahî diğeri mucizevî bu iki başın arasından yastığa dayıyorum. Şimdi bir yanağım eşimin, diğer yanağım oğlumun yanağında… Yanak yanağayız; ateşler gibi yanıyor yanaklarım.

Gözyaşlarım akıyor yastığa.

Cennet kokuları alıyorum.

Şimdi şükür zamanı…

“Ey Allah’ım; beni babalığa layık gördün ya, böylesine bir aile mutluluğu tattırdın ya bana, şükür sana, şükürler sana!”
İstanbul / 2010


(Son) erturanelmas.megabb.com
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 142


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #2 : Mayıs 27, 2010, 07:44:36 ÖÖ »

KAYIP BALKON



Bayram namazından geleli iki saat oldu, hâlâ balkonda oturuyor. O plâstik taburede ne var bilmem. Sırtını duvara yaslamış, gözleri yolda… Bir de sigara üstüne sigara…

Çay yarım saattir ocakta kaynayıp duruyor; üstelik kahvaltı da hazır… İki adım içeri girip bir şey yemez, içmez.

Dibine kadar içtiği sigaranın ateşiyle yeni bir sigara yaktığını görünce daha fazla dayanamıyorum. Raftaki açılmamış sigara paketlerinden birini alıp açık kapıdan balkona fırlatarak:

–Al bunu da zıkkımlan! diye bağırıyorum. Birini bitirmeden öbürünü yak; yak da bir an önce geber!

Bizimki oralı bile değil… Gözlerini sokaktaki belli bir noktaya çivilemiş, sigara içmeye devam ediyor.

Kuş yuvası dediğimiz üç metre karelik balkonumuzu -evimizin tek balkonu- mutfaktan ayıran tek şey yarım metrelik duvar üzerindeki çekmeli cam bölme ve bir kapı… Mutfaktaki masada kahvaltı yaparken onun hareketlerini izleyebiliyor, çatallı öksürüğünü işitebiliyorum.

Otuz beş yıldır aynı yastığa baş koyduğum -sözün gelişi tabii; yastıkları ayıralı otuz, yatakları ayıralı ise en az on yıl oldu- bu adamı seviyor muyum, ondan nefret mi ediyorum, yoksa ona acıyor muyum tam olarak anlamış değilim.

–Doktor ne dedi sana? diye bağırıyorum oturduğum yerden. “İkinci kalp krizinde ya ölürsün ya da en iyi ihtimalle felçli kalıp yatalak olursun.” demedi mi? Haydi, söndür şu zıkkımı da gelip bir şeyler ye!

–Küstüm sana, diye cevap veriyor.

–Nedenmiş o?

–Sen eskiden bayram sabahlarında “Bayramın mübarek olsun!” deyip elimi öperdin.

–Eskidenmiş o… Sen eli öpülecek adam mısın?

Cevap vermiyor. Evet, haklı… Eskiden her bayram sabahı, namaz dönüşlerinde elini öperdim bu adamın. Beni gören biricik kızım da katılırdı bu güzel merasime. Sonra biz üç kişi, bayramlık kıyafetlerimizi giyer; hısım akraba, konu komşu ziyaretlerine çıkardık.

Nereden nereye? Enis Bey yine bayramlık kıyafetlerini giymiş, beyaz gömlek üzerine lâcivert kravatını takmış, her zamanki beyefendi tavrıyla oturuyor balkonda. Eski nüfus müdürü Enis Bey… Komşulara göre mahallenin saygın beyefendisi… İçki içmez, kumar bilmez; çocukla çocuk, büyükle büyük… Her komşuya saygılı ve güler yüzlü… Resmi işlerde yol gösterici, özel meselelerde çözüm bulucu… Herkesin gözünde mahallenin bilgesi…

“Ah, ah!” diye geçiriyorum içimden. “Bir de bana sorun; dışı seni, içi beni…”

Yine de dayanamayıp küçük bir tepsiye bir bardak çay ile kahvaltılık bir şeyler koyup balkona götürüyorum. Önünde duran sehpadaki küllüğü, sigara paketini, kibriti ve seyyar telefonu balkon penceresinin önüne kaldırıp sehpaya tepsiyi koyuyorum. O an anlıyorum ki bunca yıllık kocama karşı hissettiklerim ne tam olarak sevgi, ne de bütünüyle nefret… Bir zamanlar çok sevdiğim, fakat dokuz – on yıldır da nefret ettiğimi zannettiğim bu adama galiba acıyorum ben.

Bizimki yine oralı değil. Gözlerini diktiği yeri parmağımla işaret ederek:

–Ne var orada? diye soruyorum. Söyle, ne var orada? Niçin sokağın başındaki ana caddeye bakıyorsun? Upuzun elektrik direğinden başka ne görüyorsun yolda?

Hiç cevap vermiyor. Duvarda ses var, onda yok. Öfkeleniyorum bir anda.

–İnsanları görüyorsun değil mi? diye devam ediyorum. Caddeden sapıp bizim sokağa giren insanları… Şimdi anladım; kızını bekliyorsun sen. Biricik kızını… Cep telefonuna dahi adı yerine “biricik kızım” dediğin kızını… O gelmeyecek, o bu bayram senin elini asla öpmeyecek.

–He an, her şey olabilir, diye mırıldanıyor.

Tepemin tası atıyor o an:

–Saçmalama! diye homurdanıyorum. O köşeden mahallenin delisi, akıllısı, muhtarı; hatta şehrin valisi bile çıkabilir. Sonra da senin elini öpmek için buraya gelebilirler. Fakat biricik kızın mümkünü yok gelemez, daha doğrusu gelmez. Hep senin yüzünden, kör olasıca herif!

Kapı zilinin çaldığını işitiyorum, kapıyı açmak için balkondan ayrılırken arkamdan sesleniyor:

–Mutfağın kapısını kapa, çoluk çocuk geldiyse beni rahatsız etmeyin.

Söylediğini yapıp holü geçerek daire kapısını açıyorum. Zeynep’miş gelen… Nazlı’mın ilkokuldaki sıra arkadaşı… Elimi öpüp bayramımı kutluyor.

–İçeri gir hele! diyorum. Eşikte el öpüp hemen kaçmak yok.

Salona geçiyoruz. Nazlı’mın tersine uzun boylu, yapılı ve balıketi bir kız Zeynep. Şöyle tepeden tırnağa süzüp:

–Kız sen her geçen yıl daha da güzelleşiyorsun, diyorum. Dur hele, sana şöyle bir doyasıya sarılayım. İnan ki Zeynep, sen ikinci evlâdım gibisin. Sana sarıldıkça hep Nazlı’mın kokusunu alıyorum.

–Sağ ol Hamide teyze, ben de seni anne gibi görüyorum.

Sarılıyorum Zeynep’e. Yanaklarından öptükten sonra gül koklar gibi boynunu kokluyorum.

–Evlât kokusu, evlât! diyorum.

Aslında aldığım koku ikinci kalite ağır bir parfüm kokusundan başka bir şey değil. Nazlı’m böyle mi kokardı? Cennet kokusu dedikleri bir kokusu vardı onun. Doğduğu dakikadan liseye gidinceye kadar her gün onlarca defa sarılırdım biricik kızıma. Öperdim onu, okşardım, koklardım, sıkardım, gıdıklardım.

Hele sabahları… Okula gitmesi için erkenden uyandırmak zorunda kaldığım o bazen serin, bazen soğuk sabahlar… Öpücüklerle, çiçek koklamalarıyla uyandırırdım Nazlı’mı. Önce o küçücük burnunu, sonra ince kaşlarını, daha sonra da o pespembe yanakçıklarını öperdim. Dudaklarına da bir buse kondurduktan sonra sabah keyfimizin en tatlı saniyeleri başlardı. Kulak memelerinden başlayarak boynunun her tarafını, toparlacık omuzlarını, gerdanını ve koynunu doyasıya öper, koklardım.

“Tamam anne, yeter ama, kes artık!” deyişlerinin adına yaraşır naz olduğunu çok iyi bilirdim; çünkü sevgime teslim olmuş gibi kollarını yanlara açarak “beni sev” dercesine gerinir de gerinirdi. Böyle anlarda onu yutasım, tekrar içime sokasım gelirdi.

–Gözlerin yaşardı Hamide teyze.

Zeynep’in bu sözleriyle kendime geliyorum. Gözyaşlarımı silerken:

–Evlât hasreti işte! diyorum. Hele otur bakalım şöyle!

Koltuklara karşılıklı oturuyoruz. Âdettendir; kolonya ve şeker ikram ediyorum.

–Nazlı bu bayram gelmeyecek mi?

–Aniden önemli bir işi çıkmış, ama Kurban Bayramında mutlaka gelecek.

–Ay vallahi Hamide teyze, çok özledim Nazlı’yı! Yaklaşık dört yıldır göremiyorum onu. Siz kaç yıldır görüşmüyorsunuz?

–Ne yılı kızım? Geçen yaz geldi ya!

–Ben hiç görmedim ama…

Aniden hatırlamış gibi yapıyorum:

–Tamam tamam, şimdi hatırladım! Geçen yaz biz burada değil, yazlıktaydık. Nazlı da yanımıza gelmiş, bir hafta boyunca güneşin ve denizin tadını çıkarmıştı.

–Hâli keyfi nasıl, sağlığı yerinde mi?

–İyi Allah’a şükür! Onun tek derdi var, o da gurbet! Biliyorsun ki on beş yaşından beri gurbette yavrucuğum. Eee, sen neler yapıyorsun bakalım?

–Vallahi Hamide teyze, kuaförlükte iyice ustalaştım; mesleği öğrendim anlayacağın. Bizim patron altı aydır sigortamı da ödüyor. İlerde hâlimiz vaktimiz yerinde olursa kendi dükkânımı açacağım.

–Aferin kızım, aferin!

Bir müddet daha havadan sudan konuştuktan sonra Zeynep müsaade isteyip gidiyor.

Mutfağa girip yarım kalmış kahvaltıma devam ediyorum. Bizimki aynı vaziyette…

–Duydun mu, Zeynep kuaför dükkânı açacakmış, diyorum yüksek sesle.

Cevap vermiyor. Sinirleniyorum; balkon kapısına kadar gidip:

–Kütahya’da aç mezarı mı vardı da kızımı koca koca okullarda okuttun? Okumayıp kuaför olsaydı ya… Şimdi ne güzel dizimin dibinde olacaktı.

Başını sinirli sinirli iki yana sallarken dudaklarında aşağılayan, alaycı bir tebessüm beliriyor:

–Benim kızımın başarılarına, yaptıklarına ve yapacaklarına Zeynep’in hayal gücü dahi ulaşamaz. Bir yanda ilkokulu ite kaka bitiren Zeynep, öbür yanda Nazlı… Mukayese bile edilemez!

–Tamam, hadi okuttun diyelim! Biz o kadar aciz durumda mıydık ki biricik kızımı yatılı okullara verdin? Kütahya’da lise mi yoktu da, ta Ankaralara gönderdin?

Bu sözüme daha da sinirlenip ters ters bakıyor:

–Be kadın, sen deli misin? Benim kızım lise giriş sınavlarında Kütahya birincisi ve Türkiye otuz ikincisi olacak; sonra da bu şehirdeki bir liseye gidecek, öyle mi? Öyle bir zekâ elbette ki Türkiye’nin bir numaralı okulunda, yani başkentteki fen lisesinde okumalı. Nazlı gibi bir değeri mahalle lisesinde okutacak kadar aptal mıyım ben?

–Hem de aptalın daniskasısın! Biricik kızıma doyamadım senin yüzünden.

Tekrar masaya geçiyorum, öfkemi ekmekten çıkarırcasına büyük bir lokma koparım çiğniyorum. Yudumlar boğazımda düğümlenip kalıyor.

İşte bu sabit fikirli adam yüzünden kızıma doyamamıştım. Oysa Nazlı’ma ne zorluklarla sahip olmuş, onun uğrunda ne çileler çekmiştim! Evlendikten sonra on yıl hamile kalamamıştım. Nice doktorlar gezmiş, ne tedaviler uygulamıştık… Denemediğim kocakarı ilâcı kalmamış, zehirlenme tehlikesi bile atlatmıştım.

(
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 142


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #3 : Mayıs 27, 2010, 07:47:38 ÖÖ »

(Kayıp Balkon'un devamı)


Nazlı’mın dünyaya gelişi bir bayram, bayramdan öte yeni bir dünyanın doğuşu olmuştu benim için. Onu dualarla, hatimlerle, mevlitlerle karşılamıştık. On beş yıllık sarılmalar, öpüp okşamalar, koyun koyuna yatmalar bir rüya gibi gelip geçmişti.

Kızım fen lisesine gittikten sonra ancak bayramlarda ve tatillerde buluşabilmiştik. Bu uzun aralıklı ve kısa beraberlikler, ona olan özlemimi sona erdirmek şöyle dursun, daha da arttırmıştı.

–Senin yüzünden yalancı da oldum, diye sesleniyorum. Nazlı’nın geçen sene yazlığa geldiğini söyledim Zeynep’e. Söyle bakalım, kaç yıldır görmedin kızını?

Cevap yok. İyice öfkelenip bağırıyorum:

–Söylesene uyuşuk adam! Dört yıldır göremiyorsun kızını değil mi? Tam dört koca yıl.

Kapı zili çalıyor, mecburen susup çıkıyorum mutfaktan.

Gelen Nilay’mış. O da Nazlı’nın sınıf arkadaşı; bitişik apartmandan… Nazlı İstanbul’a gidince Nilay aşağı mahalledeki düz liseye devam etmişti. Kapıda bayramlaşıyoruz, içeri girmeye hiç niyeti yok.

–Enis amca evde yok mu? diyor.

–Boş ver onu, diyorum. Morali bozuk biraz… Bizim kız bir haftadan beri telefon edip duruyordu; belki elli defa “Ramazan Bayramında geleceğim.” demişti. Ama acil işi çıkıp da gelemeyince bizimki çok üzüldü.

–A üzülecek ne varmış bunda? Telefonlar ne güne duruyor?

–Öyle öyle, her gün en az üç defa telefonlaşıyoruz. Yine de baba yüreği işte; çok kırıldı Nazlı’ya.

Çantasından bir zarf çıkarıp uzatıyor:

–Düğün davetiyem, diyor gülerek.

–Aaa, bu kadar erken mi kız? Hani Kurban’dan sonraydı?

–Valla babam müftüye danışmış; iki bayram arasında bal gibi de nikâh yapılırmış. Biz de fazla uzatmayalım dedik. Haydi, bana Allaha ısmarladık, bugün akşama kadar hem bayramlaşıp hem de davetiye dağıtacağım.

Şaşkınlıktan donakalıyor, veda sözü dahi söylemeyi akıl edemiyorum. Nilay gidip de kapıyı kapayınca cinlerim tepeme çıkıyor:

–Şimdi seni yedim işte, diye söylenerek balkona çıkıyorum. Enis Beyefendi Hazretleri (!) hâlâ aynı durumda… Dünyada olup bitenden haberi bile yok. Sigara elde, gözler yolda…

–Utan utan! diye bağırarak zarfı yüzüne fırlatıyorum.

–Niçin utanacakmışım? Ne yaptım ben? Ne var o zarfta?

–Elinin körü var! El âlemin kızları telli duvaklı gelin olurken biz ne tel gördük ne duvak; ne dünür tanıdık ne damat…

–Herkes düğün yaparak mı evleniyor? Şart mı yani? Bizimki de düğün yapmadan evlenmiş, ne var bunda?

–Tüh Allah kahretmesin! Adam mısın sen be? Senden baba mı olurmuş?

Bu adamın gamsızlığı deli edecek beni. Yine elim ayağım titriyor; galiba tansiyonum yükseliyor; fenalaşıp bayılacağım. Aceleyle mutfağa dönüp tansiyon hapımı içiyorum, yüzümü yıkayınca biraz sakinleştiğimi hissediyor ve masanın yanındaki sandalyeme oturuyorum.

–Sabahın köründe cep telefonunda bir mesaj, diyorum yüksek sesle. “Anneciğim, babacığım; sizleri çok seviyorum. Ne olur bana kızmayın ve beni affedin. Biz evlendik.” İşte bu. Biricik kızımızın evlilik hikâyesi bu kadar… Ne kız isteme, ne söz, ne nişan… Kimle evlendin, niçin evlendin, nasıl evlendin? Ne bir davet, ne bir açıklama… Biz evlendik; hepsi bu…

–Hemen hemen bir buçuk yıldır hep aynı şeyleri konuşuyorsun hanım, yeter artık! Olan olmuş… O defter kapandı.

–Bazı defterler ölünceye kadar kapanmaz. Millete rezil olduk be! Senin yüzünden mahallenin bir numaralı yalancısı olduk. Mesajı aldıktan sonra, kış kıyamette niçin yazlığa gidip on gün kaldık? Millet bizi düğüne gitti sansın diye değil mi? Ondan sonra da hayalî bir düğün uydurup ballandıra ballandıra herkese anlatan biz değil miyiz? Niçin susuyorsun? Susarsın tabii… Çünkü bu fikir senden çıkmıştı.

–Nazlı’nın bu şekilde evlenmesinde benim ne suçum var hanım?

–Çok suçun var, çok… Kızını üniversiteye göndermeyecektin veya madem gönderdin, attığı her adımı izleyecektin. Bak Nilay’a… Liseyi bitirdi, büyük bir markette kasiyer olarak çalışıyor.

–Boş konuşuyorsun boş! Benim kızım üniversite sınavlarında Türkiye sekizincisi oldu. Ben kızımı kasada oturup başkasının parasını saysın diye yetiştirmedim. Ayrıca böyle bir yeteneği okutmamak günahtır.

–Bak bir de günahtan bahsediyor! Hani, senin kızın bayramını kutladı mı? Bir telefoncuk olsun açtı mı? Söyle, kaç gündür telefon açmıyor? En az on gündür değil mi? Bakıyorum da her zaman holde duran telefonu yanına almışsın. Telefon bekliyorsun kızından değil mi? Çok beklersin sen… Hâlâ anlayamadın mı? Senin kızın o uzak memlekette yeni ve bambaşka bir hayat kurdu, biz onun gönlünden silindik artık. Aç telefonu aç, utanma! Kızının bayramını kutla, ona saygılarını sun. Ama benden selâm söyleme senin kızına.

–Senin kızın deyip durma! Telefon gelince önce sen kapıyorsun ahizeyi. O bizim kızımız.

–Hayır, on beş yaşına kadar benim kızımdı; sen onu benden koparıp yatılı okula verince senin kızın oldu.

Yine kapı zili çalıyor. Mutfaktan çıkıp kapı dürbününden, gelenlere bakıyorum. Apartman komşumuz Selim Bey’le oğlu gelmiş. Kapıyı açmadan balkona çıkıyorum.

–Kalk bakalım, diyorum, biraz da ben balkon keyfi yapayım. İki erkek var kapıda; onları da sen ağırla. Beni sorarlarsa “Tansiyonu çıkınca biraz uzandı.” dersin.

Ben kuru tabureye otururken o mutfağın kapısını kapayıp çıkıyor. Sehpadaki kahvaltı tepsisine gözüm ilişiyor. Çayını içmiş, birkaç dilim ekmek ve bir yumurta yemiş.

“İyi.” diye geçiriyorum içimden. “Can boğazdan gelirmiş.”

Yoldan geçen genç bir çift görüyorum. Kadının kucağında ince bir battaniyeyle sarıp sarmalanmış kundak çağında bir bebek… Bebeğin yüzüne sapsarı bir tülbent örtmüşler. Taze gelin, yolda yürürken tülbendi aralayıp bebeğine bakıyor. Bir an Nazlı’ma benzetiyorum kadını. Yüreğim güp güp çarpmaya başlıyor.

“Kör olasıca herif!” diyorum içimden. “Kahvaltı yapmana niçin seviniyorum ki? Zıkkımın kökünü yeseydin inşallah! Beni torunuma bile hasret bırakan kafasız adam! Oysa ne hayallerim vardı benim! Kızım işe gidince torunuma ben bakacaktım, tıpkı Nazlı’mın bebekliği gibi onu da kundaklayacak ve dizlerimde sallayarak uyutacaktım. Ah, ah!”

Gurbet kuşu yavrumun bebekliği geliyor gözlerimin önüne. Meleğim dizlerimde uyuduktan sonra dikkatle ve yavaşça kucağıma alıp koklayarak yatak odamıza götürürdüm. Sonra o küçücük başını ve yine küçücük, ince bir yastığa yan yatırıp ben de yanı başına uzanırdım. Doyumsuz bir manzarayı izler gibi seyrederdim canımın parçasını. O küçücük yanaklara; o incecik ve temiz dudaklara; o kapanmış, yumuk gözlere, o belli belirsiz kaşlara gözlerimi kırpmadan, dakikalarca bakardım. Zaman zaman da kulağımı, meleğimin minicik burnuna yaklaştırıp nefes alıp almadığını anlamaya çalışırdım.

Bazen nazarım değmesin diye başından ayrılır; can parçamın rahatsız olma ihtimalini düşünüp, ortalıkta uçuşan sinekleri, bir havluyu sallayarak odadan çıkarmaya çalışırdım. Mahalledeki çocukların yatak odamıza yakın yerlerde oynaması kesinlikle yasaktı. Çocuklar bu yasağa “Hamide teyze kanunları” derdi. Hepsi de bu kanuna uyar; penceremin altından geçerken camiye girmişçesine sessiz yürür, fısıltıyla konuşurdu.

Hele o emzirme dakikaları… Ömrümün en unutulmaz anları… Can parçam süt dolu memelerimi soğurdukça cana can kattığım, hatta bir meleğe can verdiğim fikrine kapılır, beni anneliğe lâyık gördüğü için Allah’a yüzlerce defa şükrederdim. Süt dişleriyle göğüs uçlarımı ısırırken bana tattırdığı o tatlı ıstırabı hâlâ bedenimde hissediyorum.

Gözlerim yaşarıyor yine. Kalkıp mutfağa geçiyorum, gürültü yapmamaya dikkat ederek yüzümü yıkıyorum. Önceden çerçeveletip mutfak dolabına astığım yarım fotoğrafa kayıyor gözlerim.

“İşte torun sevgisinden yana bana münasip görülen hisse bu!” diyorum içimden. “Kızımız bize bu kadarını lâyık gördü.”

Fotoğraftaki Nazlı çok mutlu; otuz iki dişi meydanda, gülüyor. Epeyce kilo almış. Sol dizinde ise göbeğine kadar çıplak, altı aylık bir bebek… Gözlerini iri iri açmış bana bakıyor torunum. Hiç öpmediğim, koklayamadığım, hatta kanlı canlı göremediğim biricik torunum… Bir de bebeğin baş hizasından uzanıp Nazlı’mın omzuna konan bir kol… Damat olacak uğursuzun kolu bu! Biricik kızımı benden çalan, ne idüğü belirsiz nesepsizin kolu… İri vücudunun ve meymenetsiz suratının olduğu bölümü önceden kesmiş ve bu resim parçasını tuvaletin önündeki paspasın altına koymuştum.

Anne adayı bir kız evlât, bebeğini doğurmadan önce özbeöz annesini çağırmaz mı yanına? Neymiş efendim, orada her şey düzenliymiş; hamileliği doktor kontrolünde sorunsuz devam ediyormuş, zahmete katlanmama hiç gerek yokmuş.

Tamam, kabul ettik; doktor değilim, hemşire değilim; ona bir yararım olamaz. Ya doğumdan sonra? Çalışan karı koca işe gidince bebeği kime emanet eder, o sabiye kim bakar? Yok efendim, orada her şey planlı ve programlıymış. Yöneticiler, insanların refahı için her şeyi düşünüp çare buluyorlarmış. Çalışan çiftler için bebek evleri açmışlarmış, oralarda bebeklere çok iyi bakıyorlarmış; ebeveynler gözleri arkada kalmadan işyerlerine gidebiliyormuş… Bir sürü mazeret… Zaten çok yakında da Kütahya’ya gelip el öpeceklermiş. Yalanın daniskası…

Salondan gelen bir kahkaha sesi hüzünlü anılardan kurtarıyor beni. Mutfak kapısını hafifçe açıp araladığım boşluğa kulağımı yaklaştırıyorum. Selim Bey’in sesi bu:

–Ne bitmez öğrencilikmiş anlayamadım, bildim bileli okuyor senin kız, diyor yüksek sesle.

Bizimki her zamanki gibi övüngen:

–Efendim, diyor; bizim kız artık ilim yoluna girdi; daha doğrusu girmek zorunda kaldı. Sen üniversite sınavlarında Türkiye sekizincisi ol, sonra ülkenin en büyük üniversitesinin en zor bölümü olan elektronik mühendisliğini birincilikle bitir; sonra da mastır yapma, doktoraya devam etme… Olur mu efendim, böyle bir değer harcanır mı?

“Yerin dibine batsın senin değerlerin!” diyorum içimden. “Ya benim değerlerim ne olacak?”

Elim ayağım titriyor yine; çaresiz balkona çıkıyorum.

“Lâfı bitmez artık.” diye geçiriyorum içimden. ”Şimdi kızının başarılarını uzun uzun anlatır. Üniversiteden mezun olunca elinin tersiyle ittiği iş tekliflerinden bahseder önce. Sonra dünyadaki hangi üniversitelerden hangi tekliflerin geldiğini sıralar. İsviçre’deki üniversitenin akademik kariyer teklifini hangi sebeplerle ve nasıl kabul ettiklerini anlatır. Daha sonra da iki yıllık mastırını yüksek dereceyle bitirip dört yıllık doktoraya nasıl başladığından söz eder. Hatta kızının kazandığı bursları ve aldığı asistan maaşını bile kuruşu kuruşuna söyler.”

Yoldan gelip geçenlere bakıyorum. Çocuklar yepyeni elbiselerini giymişler, ellerinde şeker torbalarıyla o evden bu eve girip çıkıyorlar. Taze gelinler ve genç damatlar kol kola girmiş, yolda yürüyorlar.

–Kahırla geçen bu kaçıncı bayram yarabbi! diye mırıldanıyorum. Bayramlarda hiç gülmeyecek, hep ağlayacak mıyım ben?

Caddeden geçen çocuklarda, evli çiftlerde, yaşlı başlı insanlarda bir sevinç, bir heyecan, bir mutluluk seziyorum. Belki de bana öyle geliyor. Hepsi de temiz giyimli ve koşuşturma hâlinde… Belli ki bayramlaşmaya gidiyorlar. Nineden bebeğe dek herkese imreniyorum, daha kötüsü de hepsini kıskanıyorum.

Mutfak kapısının dışından sesler geliyor bir ara. Konuklar gidiyor olmalı. Ses çıkarmadan mutfağın ortasına kadar gidip konuşulanlara kulak kabartıyorum.

–Damadınızı adı neydi? diye soruyor Selim Bey.

–Davut, diyor bizimki.

Bu ismi duyunca yine hafakanlar basıyor bana. Gözlerim kararıyor, nefesim daralıyor. Balkona çıkıp derin derin nefes almakta buluyorum çareyi? Birkaç dakika sonra mutfak kapısının gıcırtıyla açıldığını işitiyorum.

“Şimdi balkona gelip hemen sigaraya sarılır.” diye geçiriyorum içimden. “Sonra da hiçbir söz söylemeden tabureye tüner.”

Tahminimde yanılmıyorum.

–Selim Beye niçin yalan söyledin? diye soruyorum yüzüne bakmadan.

–Ne yalanı? Ben mi yalan söylemişim?

–Sen ya; başka kim olacak? Damadının adı Davut mu, yoksa Davit mi?

–Öff, yine başlama!

Dönüp yüzüne bakıyorum; gözlerini benden kaçırarak sırtını dönüyor bana. Sol dirseğini balkonun korkuluk demirine koyup başını sol avucuna yaslayarak sigara içmeye devam ediyor: Daha çok sinirleniyorum bu tavrına:

–Cevap ver bana? diyorum yüksek sesle. Senin damadın Davut mu, Davit mi? Yoksa kızının telâffuz ettiği gibi Deyvit mi? Cevap veremiyorsun değil mi? Senin yerine ben söyleyeyim. Olmaz ya, farz edelim ki oldu; İsviçre’ye gittik; orada “Deyvit” diye hitap edersin damadına, buraya geldiklerinde ise Davut dersin.

Hiç cevap vermiyor. Kötü kötü düşünceler geçiyor içimden:

“Şeytan diyor, al şuradan bir odun, vur kafasına!”

–Evet, niçin cevap vermiyorsun? Senin damadının adı ne? Kim bu herif? Neyin nesi, kimin fesi?

–Benim damadım İtalya’da doğup büyümüş, parasız yatılı okullarda okuduktan sonra İsviçre’deki bir üniversitenin mekatronik mühendisliği bölümünde burslu olarak mastırını ve doktorasını tamamlamış bir akademisyendir.

–Peki, elini bir defa öptüremediğin, bırak el öptürmeyi yüzünü dahi göremediğin bu büyük akademisyenden olma, biricik kızından doğma torununun adı ne? Söyle? Torununun adı ne? Herkese “Yusuf” diyorsun değil mi? Son telefon konuşmamızda ağzından kaçırdı Nazlı. O kadar hızlı konuşuyordu ki “Deyvit, Josef’in odasında…” deyiverdi. Sonra hatasını anlayarak tıpkı senin gibi ağız değiştirip “Davut, Yusuf’un odasına gitti.” dedi. Bundan haberin var mıydı?
Çıt yok.

Haykırmak, isyan etmek istiyorum. Bir şeyleri kırmak, parçalamak geçiyor içimden. Fakat çaresizim. Öfkeden sesim titriyor:

–Ama sana göre hava hoş! Ha Davut olmuş, ha Deyvit; ha Yusuf olmuş, ha Josef! Böyle haberlere o kadar çok alıştın ki bütün değerlerin yalama olmuş. Senin için önemli olan tek şey, kızının bilim kadını olması. Nazlı doktorasını verecek de, doçent hatta profesör olacak da, Türkiye’ye gelecek de… Hayal üstüne hayal! Herkese anlattığın bu masallara komşular inanıyor mu sanıyorsun? Aslında sen de inanmıyorsun; işin gücün kendini aldatmak…

–Hele doktorayı bitirsin! diyor neden sonra.

–Hele fen lisesini bitirsin, hele ODTÜ’yü bitirsin, mastırı bitirsin, doktorayı bitirsin… Ne bitmez şeymiş be! Tabi, haklısın; doktorayı bitirince iki çanta alır senin kızın, çantanın birine Deyvit’i, diğerine Josef’i koyar, sonra da Kütahya’ya gelip üniversitede öğretim üyesi olur. Sen aklını peynir ekmekle yemişsin herif!

İki adım atarak yaklaşıyorum ona, ağzımı kulağına yaklaştırıp fısıltıyla ve alay edercesine:

–Kuş beynine şunu iyice sok, diyorum. Kızın oradaki rahatı bırakıp buraya asla gelmez, gelemez. Senin sulbünden gelip benim rahmimde filizlenen, sonrada bu topraklarda serpilip gelişen biricik fidanımız meyvelerini İsviçre’de verecek. Onun meyvelerini biz değil, yaban eller yiyecek.

Birden irkilerek susuyorum. Sebebi şaşkınlık… Ağlıyor Enis Bey. Annesinin, hatta çok sevdiği kardeşinin vefatında dahi ağlamayan Enis Bey şıpır şıpır gözyaşları döküyor. Sessizce çıkıyorum balkondan, koşarak yatak odasına geçiyorum.

Şimdi ben de ağlıyorum. Her zaman olduğu gibi yüksek sesle ve hıçkırıklarla… Ağlıyorum fakat kimin için gözyaşı döktüğümü ben de bilemiyorum. Kendime mi yanıyorum, kızıma mı? Yoksa otuz beş yıldır gözlerinin yaşardığını hiç görmediğim koca Enis Beye mi?

Beş on dakika ağlayınca biraz kendime gelip rahatlıyorum.

“Galiba fazla üstüne gittim.” diye geçiriyorum içimden. “Gidip gönlünü alsam iyi olacak. Zaten kalp hastası…”

Banyoya girip yüzümü yıkadıktan sonra balkona çıkıyorum. Bizimki yine taburede... Kollarını balkon demirine paralel dayayıp, alnını da elleri üstüne koymuş oturuyor. Tek farklılık sigara içmeyişi… Telefonu da yere düşürmüş. Yine sinirleniyorum:

–Telefonu düşürmüşsün, diyorum. İnşallah kırılmamıştır.

Telefonu alıyorum yerden. Kurşunî ekranda bir isim: Biricik kızımız… Fakat “arama yap” tuşuna basılmamış.

–Telefon mu açacaktın? diyorum.

Cevap yok.
–Açacaktın ama gururuna yediremedin değil mi?
Cevap yok.

Gömleğinin arka yakasından tutup hızla çekiyorum. O anda bir şey oluyor: Enis Bey yıkılıp boylu boyunca uzanıyor balkona. Yüzü kireç gibi; kapalı gözlerinin kirpikleri ıslak…

Aniden gözlerim kararıyor; bir çığlık atıyorum.

SON

Erturan Elmas
Bursa / 2008
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 142


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #4 : Ocak 21, 2011, 08:47:23 ÖS »

TAHRİF EDİLMİŞ BİR HAYAT

Evet, yaşamak budur işte! Hayatın tadını çıkarmak buna denir.

Sahildeki içkili bir restorandayım, denize nazır ön masalardan birine kurulmuşum. Ağustosun ılık rüzgârları denizi yalayıp iyot kokularını burnuma getiriyor. Nemi ve temiz deniz havasını ciğerlerime çekerken buz gibi biramı yudumluyorum.

Bir şişe birayı içince boşandığım eşimi, ikinci şişeden sonra beni telefonla dahi arayıp sormayan subay oğlumu, üçüncü biradan sonra da o olayı unutmaya başlayacağım. Tek hedefim, Ziya Paşa’nın: “İç bade, güzel sev var ise akl u şuurun. / Dünya var imiş ya ki yoğ olmuş ne umurun.” beytinde ifade ettiği hayat felsefesine ulaşabilmek… Düşünmeyen, irdelemeyen, sadece bedenin arzularına çare arayan boş bir beyin… Sonra da gelsin mutluluk saatleri…

Gurup vaktine de az kalmış. Kavuşmakta olan güneşi; sarı, turuncu, kırmızı renklerin dansını ve sudaki yansımalarını izleyeceğim az sonra. Haşim’in dediği gibi son ışıklarla bulutlar cengine şahit olacağım.

Masada tek başınayım ama masa üstünde üç–dört kişilik meze var. Kebap, ezme, salata, çeşit çeşit çerez, peynirin envai türlüsü, kavun ağırlıklı meyve tabağı ve tabii ki buz gibi bira… Ben haftada bir gün kendime böyle ziyafet çekerim. Her hafta, aynı gün ve aynı yerde… Her cumartesi, akşama doğru başlar ziyafetim ve gece yarısına kadar sürer. Haftanın diğer akşamlarını ise, üçüncü sınıf birahanelerde akşamcı dostlarımla geçiririm.

Acısız kebaptan bir yudum yiyorum; nefis… Bira dolu bardaktan birkaç yudum içiyorum; harika…

Biliyor musunuz ben eskiden hiç alkol kullanmazdım; hatta sigara bile içmezdim. Sigaraya o olaydan sonra başladım. Sonra da alkol… İçkiye başladıktan iki yıl sonra da eşim terk etti beni. Yani altı ay önce… Demek ki o olayın üzerinden aşağı yukarı iki buçuk yıl geçmiş.

Şimdi bana herkes alkolik diyor. Yüzüme karşı söylemiyorlar ama gizli konuşmalardan, fısıltılardan ve imalı sözlerden bu sonucu çıkarıyorum. Nerem alkolik benim? Akşamdan akşama beş–altı şişe bira içmekle alkolik mi olunurmuş?

Hem kime ne canım? Para ve mide benim değil mi? Kime ne zararım var ki! Zarar verdiğim tek varlık kendi bedenim. Lânet olasıca pis bedenim! Ciğerime çektiğim her nefes sigara ve içtiğim her yudum bira, beyin hücrelerimi öldürüyormuş; böbreğimi ve ciğerlerimi harap ediyormuş. Size ne kardeşim? Belki ben bunu istiyorum… Belki de yavaş yavaş ölmektir amacım…

Sebebini bilmiyorum ama birayla birlikte sigara içmek müthiş keyif veriyor bana. Acaba alkolün ve nikotinin karışması yeni bir bileşim mi oluşturuyor? Aman, bana ne canım! Bira ve sigaranın üstüne yok kısaca. Yaşım elli ama ciğerlerim de midem de sapasağlam. Hasta olup da bunları içemeyenler çatlasın!

Gözlerim görüyor, deniz manzarasını seyrediyorum; kör olanlar çatlasın! Kulaklarım dalgaların sesini, yaprakların hışırtısını işitiyor; sağır olanlar çatlasın! Bu dil, bu damak, bu mide niçin yaratılmış? Yiyip içeyim diye, öyle değil mi? Yiyorum işte, içiyorum! Hem de saatlerce…

Babam yok, anam yok, karı dırdırı yok, çoluk çocuk derdi yok… Harika değil mi? Bir de var olanları sıralayayım; bayılacaksınız: Sağlığım var, evim var, emekli maaşım var, dükkân kira gelirim var… Var oğlu var. Bu var–yokların sonuna şu cümle iyi gider: Benden mutlusu olmamalı! Olmamalı ama…

Neyse… Bu kadar felsefe ve romantizm yeter. Daha fazla soğumadan yiyip bitireyim şu kebabı.

Masanın üzerinde beyaz örtü, örtünün üzerinde cam… Camla örtü arasında üzerine bir şeyler yazılmış kâğıt peçeteler… Galiba bu restoranı biraz da bu nedenle seviyorum. Âşıkların, nişanlıların, balayı yapanların; özlü söz meraklılarının ve genellikle şiir heveslilerinin bu tip yazılarını okurken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Böyle yazılara bayılıyorum. Üniversitedeki duvar yazıları gibi…

İşte bazıları: ”Aslı’ya bu masada evlenme teklif ettim. Ertan Demir - 16.06.2007/ (Aynı peçetede, altta, farklı bir kalemden) Sen yanmışsın be kardeşim! Hüseyin - 18.06.2007/ Buranın kebapları hem enfes, hem de ucuz. Tamer Bal - 13.05.2007/ Sen bir denizsin, bense bir kayık / Al beni de bağrına ey âşık - Okan Can…”

Bu dizeler güldürüyor beni. İçimden Okan’a teşekkür ediyorum; birkaç saniyeliğine de olsa beni mutlu ettiği için…

Kebabım bitti. Şimdi içmek, içerken mezelerden atıştırmak, bu arada sigara tellendirmek ve gurup manzarasını seyretmek zamanı…

Garson işini biliyor: Boş kebap tabağını alıp yerine bir şişe soğuk bira koyuyor. Beni iyi tanır garson; şişenin biri yarılanınca hemen diğerini getirir. Yedinci şişeden sonra da hesabı...

Kaldırılan tabaktan oluşan boşlukta, yine peçeteye yazılıp camla örtü arasına konmuş sekiz - on dizelik bir şiir ilişiyor gözüme. Daha önce okuduğumu hatırlamıyorum. Başlığı “Cephede”... Evet, bu şiiri yeni yazıp oraya koymuşlar. Şiiri okumadan önce en alttaki isme ve tarihe bakıyorum: Piyade Er Hasan Şimşek, 11.08.2007… Dünün tarihi…

İçimden: “Ey Anadolu çocuğu!” diye geçiriyorum. “Asker ocağına gelmekle kendini cephede mi varsaydın? Yoksa yavuklunu mu özledin? Mutlaka sevdiceğine olan tertemiz sevgini ve derin hasretini dile getirdin bu şiirinde. Ve yine mutlaka bu temiz duyguları acemice anlattın.”

Fakat o da ne? Olamaz! Hasan’ın şiiri hiç de tahmin ettiğim gibi çıkmıyor. Öylesine göz gezdirdiğim şiir son derece şaşırtıyor beni. Çünkü acemice yazılmış bir şiire benzemiyor okuduğum metin. Hatta çok ustaca yazılmış, harika bir şiir bu. Tekrar okuyorum. İkinci okuyuşumda şaşkınlığım şoka dönüşüyor. Üçüncü defa okurken kelimeleri seçmekte zorlanıyorum. Çünkü gözyaşlarım aniden akmaya başlıyor. Hem de şıpır şıpır…

Beni önce şaşırtan, sonra şok eden, sonra da ağlatan şiir tam olarak şiir şöyle:

CEPHEDE

Ben küçükken daha güzel ölürdüm
Tahta tüfeğimle askercilik oynarken
Yerlere uzanır ölmüş gibi yapardım
Annem seslenirdi bana:
Kalk yerden hınzır!
Üstün kirlenecek.

Kızma anne bak
Yerlere uzanmış yatıyorum
Alnım yüzüm al kan, üniformam çamur
Bu sefer adımla çağır!

Şiiri dördüncü defa okumaya gerek kalmıyor. Üç okuyuşta ezberlemişim çünkü. Ayrıca tekrar okuyacak hâlim, restoranda oturacak zamanım da yok. Bir an önce çıkmalıyım buradan. Çünkü gözlerime hâkim olamıyor, sicim gibi akan gözyaşlarıma peçete yetiştiremiyorum. Biliyorum, az sonra hıçkırıklarıma da engel olamayacağım.

Fırlıyorum yerimden. Garsona “Sonra geleceğim” diyerek koşa koşa dışarı çıkıyorum.

“Pis herif!” diyordum içimden. “Mahvettin beni! Bu sefer adımla çağır ha? Bu sefer adımla çağır? Vay, vay, vay! Beni can evimden vurdun Hasan. Nasıl ve niçin yazdın bu dizeleri? Sende böyle bir şiir yazacak yetenek var mı? Söyle bakalım, kimden çaldın bu şiiri?”

Bu şiirin gerçek şairini mutlaka bulmalıyım. Ama önce sahilde ıssız bir yer bulup hıçkırıklarımı salmalıyım.

(Devamı var)
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 142


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #5 : Ocak 21, 2011, 08:49:34 ÖS »

Şimdi evimdeyim.

Ağlamış ve rahatlamıştım. Kan çanağı gözlerle aynı restorana gidecek değildim ya… Biricik sığınağıma döndüm. Gurup vaktinin de çekiciliği kalmamıştı artık. Bu şiir tüm psikolojimi bozmuş, adeta iç dünyamı allak bullak etmişti. Fakat içki zevkimden mahrum edememişti beni. Eve gelirken marketten beş – altı şişe bira almıştım. Restoranda yarım kalan haftalık ziyafetim evimde devam edecek.

Bir şişe bira açıp mezesiz içmeye başlıyorum.

Aslına bakarsanız ben neşelenmek için içki içmiyorum. Ya da damak zevkimi tatmin için değil bu şişeler… İki–üç biradan sonra unutmaya başlıyorum; içmekteki tek amacım unutmak…

Meselâ şu an oturduğum mekân… Evimin salonu… Birini yatak olarak kullandığım karşılıklı iki çekyat… Birinde karmakarışık yorgan, yastık ve kırlentler; diğerinde dağınık vaziyette duran pantolonlar, gömlekler, tişörtler… Karşıda televizyon, ortada bir makine halısı ve üstünde bir sehpa… Pencere önünde küçük bir yuvarlak masa ve bir sandalye… Sehpanın üstünde bardaklar, sigara paketleri, izmarit dolu küllükler… Masanın üstünde meyve artıklarıyla dolu tabaklar ve boş bira şişeleri…

İşte bu dağınıklığı, bu perişanlığı unutuyorum bira içince. Bu mekân bana cennet gibi görünüyor o zaman. Eşim beni terk ettiği gün burası yuva olmaktan çıkmıştı zaten. Altı aydan beri de her geçen gün ev olmaktan uzaklaşıyor. Yine her geçen gün bir yatakhaneye, bir sığınma yerine hatta bir meyhaneye dönüşen bu apartman dairesinin bir zamanlar tertemiz ve cıvıl cıvıl olduğunu unutuyorum içki içince. Hedefsiz ve hayalsiz hayatım, eşim, oğlum bir bir aklımdan siliniyor. En önemlisi de o olayı unutuyorum sarhoşken.

Evimde bana altı ay, bir yıl, üç yıl öncesini hatırlatacak eşya da kalmadı. Çoğunu eşim götürdü. Götüremediklerini de yatak odamıza tıktım. Aylardan beri girmediğim yatak odamıza…

Televizyonu açıyorum. Haber saati… Haberleri izleyeyim bari. Yine içim karardı. Art arda ölüm, kaza, öldürme ve yaralama haberleri veriyorlar.

Şöyle neşeli bir film bulsam kanalların birinde de, izlesem…

“Bu sefer adımla çağır, demiş ölürken.” diye düşünüyorum. “Son sözü bu olmuş: Bu sefer adımla çağır.”

Kanallarda güzel film bulamıyorum. Şarkılı türkülü bir eğlence programı bulsam iyi olacak. Bira içerken iyi gider.

“Piyade Er Hasan Şimşek, senin anlattığın şehit son nefesinde annesini düşündü demek? Demek ki annesinin ‘hınzır’ lâfı ok gibi delmiş ciğerini… Bu asker hiçbir şeye bu kadar yanmadı, hiçbir şeyden bu kadar kırılmadı demek? Vay anasını! Vay ki ne vay! Demek içine o kadar çok işlemiş… İçine işlemiş ki şehit olurken son arzusu, annesinin onu adıyla çağırmasını istemek olmuş. Vay, vay, vay!”

Eğlence programı da bulamıyorum. Hiçbir şey, hiçbir program açmıyor beni.

“Hasan Şimşek, sen kimsin ya? Senin yaşın kaç, tahsilin ne? İlkokulu mu, ortaokulu mu bitirdin? Bu şiiri yazacak kapasite var mı sende? Sen böyle bir şiiri kurgulayabilir misin?”

Tamam, buldum. Popstar yarışması var televizyonda. Şarkıları dinleyip ben de puan vereyim. Hatta favori sanatçımı birinci seçtirmek için bütün gece mesaj çekeyim.

Bir kalem kâğıt alıp Hasan Şimşek’in şiirini yazıyorum ve yazdıklarımı yaşaran gözlerle tekrar tekrar okuyorum.

“Hasan Şimşek hırsızı böyle yazmış. Cepheye gitmiş de, şehit olmuş da, anasına sitem ediyor. Ölürken ‘Bana hınzır deme, bu sefer adımla çağır’ diyor. Hasan Efendi, bu şiiri kimden çaldın, söyle bakalım. Senin edebiyat eğitimin ne? Liseye gittin mi hiç? Gittiysen mezun olabildin mi? Lise tahsili yeter mi bu şiiri yazmaya? Hasan Efendi, sen Bedri Rahmi’nin şu dizelerini duydun mu?

Şairim,
Zifiri karanlıkta da gelse şiirin hası
Ayak sesinden tanırım.
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.

Duydun mu bu dizeleri sen? Ben de az çok Bedri Rahmi gibiyimdir. Şair değilim lâkin şiirin hasını ayak sesinden tanırım. Sonuçta emekli bir tarih öğretmeniyim fakat şiirden anlarım. Fakültede öğrenciyken az mı edebiyat derslerine girdim, az mı şiir konferanslarına katıldım?”

Ben niçin takıntı yapıyorum ki? Telefon rehberimde bir sürü numara var. Daha saat dokuz. Yatsı bile okunmadı. Emekli olduğum lisedeki edebiyat öğretmenlerine telefon açıp gerçeği öğrenebilirim.”

İşte bu iyi fikirdi. Aklıma lise edebiyat öğretmeni Şükriye Hanım geliyor.

“Genç ve bilgili bir öğretmendir Şükriye Hanım. Birkaç edebiyat dergisine abone olduğunu biliyorum; edebiyat dünyasını günü gününe izliyordu ben lisede çalışırken. Hem mesleğini hem de branşını seven bir öğretmen… Eğer bu şiir usta bir şaire aitse Şükriye Hanım mutlaka bilir. Yok, eğer tahminimde yanıldıysam Hasan Şimşek’e bir özür borcum var demektir.”


Evdeymiş, telefona çıkan oydu. Hoşbeşten sonra son bir saatte yaşadıklarımı kısaca anlatıyorum. Beni bu derece etkileyen şiiri hoca hanım da merak etmiş.

–Doğrusu çok meraklandım, diyor. Şu şiiri bir okur musunuz?

Ben şiirin başlığını ve ilk üç dizesini okuyunca sevinç ve heyecanla sözümü keserek:

–Aaa, ben bu şiiri duydum galiba, diyor.

O an bir sevinç dalgası sarıyor bedenimi. Öyle ya, şiirden anladığımı hem kendime hem de Şükriye Hanıma kanıtlamış oluyorum.

–Tahmin ediyordum zaten, diye cevap veriyorum. Kaliteli şiirden anlarız evelallah! Şükriye Hanım, bu şiirin tamamını cep telefonunuza mesaj olarak atayım, bir zahmet benim için araştırın, kime aitmiş öğreniverin.

–Elbette öğrenirim, benim için çok kolay.

–Onca kitap karıştıracaksınız ama…

–Ne kitabı Kâmil Bey, internet denen bir şey var; başlığı ve ilk birkaç dizeyi yazınca şiirin kime ait olduğu çıkar otaya. Siz şu şiiri baştan sona bir daha okur musunuz?

–Hay hay, okuyayım.

Şiirin tamamını okuyunca:

–Cep telefonuma mesaj olarak yazmanıza gerek kalmadı, diyor. Sunay Akın’ın şiirlerine benziyor. Sunay Bey böyle şiirler yazar. Yani onun şiirleri küçük hikâyecikler gibidir. Yine de internetten araştırayım.

Teşekkür ederek telefonu kapatıyorum. Keyfim yerine geliyor o an. Bir sigara yakıp televizyonun karşısına oturuyor ve biramı yudumlayarak şarkı yarışmasını seyre dalıyorum.

Henüz beş dakika geçmiyor ki sabit telefon çalıyor. Merakla ahizeyi kaldırıyorum. Arayan Şükriye Hanımmış:

–Sizi tebrik ederim Kâmil Bey, diyor telefonun öbür ucunda; yanılmamışsınız. Söylediğiniz gibi bu şiir usta bir şaire aitmiş.

–Peki kiminmiş?

–Şimdi de beni tebrik etmeniz gerekiyor, çünkü tahmin ettiğim gibi Sunay Akın’a aitmiş.

–Onca edebiyat öğretmeni dururken sizi arayışımın elbette bir hikmeti var hoca hanım. Siz bilmezseniz diğer öğretmenler hiç bilemez. Tebrikler ve teşekkürler…

–Yalnız şiirin aslı biraz farklı… Bahsettiğiniz kişi ya bu şiirde kafasına göre değişiklikler yapmış veya şiiri tam ezberleyemediği için aklında kalanları yazmış. Bir kalem kâğıt alın, şiirin aslını yazdırayım size.

–Hiç gerek yok hoca hanım, bir defa okuyun yeter. Yarın ilk işim Sunay Akın’ın şiir kitaplarını almak olacak.

–Peki, dinleyin o zaman:

Cephede
Aslında ben daha güzel ölürdüm
Arka bahçede askercilik oynarken
Tahta tüfeğimle toprağa uzanır
Annemin sesiyle doğrulurdum hemen
–Çabuk kalk, üstün kirlenecek hınzır!

Yerdeyim yine bak anneciğim
N’olur kızma, adımı çağır.

Şiir bu kadar Kâmil Bey… Sizdeki metin farklı biraz…

–Ne birazı hoca hanım; çok farklı, çok! Tamamen tahrif edilmiş şiir. Peki, tekrar teşekkürler hoca hanım! Hayırlı akşamlar!

–Kâmil Bey, kusura bakma ama sormadan edemeyeceğim: Bu şiir sizi niçin bu kadar duygulandırdı? Ben bu şiirde dramatik bir unsur bulamadım. “Cephede” şiirinde sizi ağlatan nedir Allah aşkına?

Şükriye Hanımın sorusu karşısında bir anda afallıyorum:

–Şimdi olmaz, sonra anlatırım, diye cevap veriyorum şaşkınlıkla. Yine aynı şaşkınlıkla veda sözleri dahi söylemeden telefonu da kapatıveriyorum.

Şimdi yorganın, çarşafın, yastığın ve kırlentlerin sarmaş dolaş olduğu çekyata uzanmışım, külçe gibiyim… Gözyaşlarım hâlâ tükenmemiş; akmaya devam ediyor. Evet, bu şiirde beni ağlatan ne?

“Ah, Şükriye Hanım ah! Sonra anlatırım dedim ama bu sırrımı hiç söyler miyim sana? Bak bakalım yaşadığım şu yere… Bu pis mekânda bir ayna görüyor musun? Görmüyorsun değil mi? Evdeki tüm aynaları kırıp attım ben? Niçin biliyor musun? Aynaya baktığım zaman bu sırrı bilen tek kişiyle göz göze geliyorum da onun için. Ve ona ‘rezil’ diyorum, o da bana ‘rezil’ diyor. Ona ‘adi herif’ diyorum, o da bana ‘adi herif’ diyor. Ona “katil” diyorum, o da bana ‘katil’ diyor.

Ama komşularım, kahvede briç oynadığım arkadaşlarım, her gün selâmlaştığım siz dostlarım bu sırrımı bilmiyorsunuz. Bu sırrı bilseniz yüzünüze bakamam zaten. Nasıl ki aynadaki kendi yüzüme bakamıyorsam sizin de yüzünüze bakamam.

Ah, Şükriye Hanım ah! Siz beni nasıl bilirsiniz? Efendi, kültürlü, iyi bir tarih öğretmeni ve mazbut bir aile reisi zannediyorsunuz beni, öyle değil mi? Oysa ben sizin tanıdığınız o adam değilim. Meselâ siz benim katil olduğumu bilmiyorsunuz ve de asla öğrenemeyeceksiniz.

Benim bir kızım vardı; Elif… Hatırlıyorsunuz değil mi? Adı gibi Elif boylu kızım… Kara kaşlı, kara gözlü Elif’im… Gözleri ne kadar iriydi değil mi? Hani ceylan bakışlı derler ya…

Ama siz şunu asla bilemezsiniz: Elif liseyi bitirip de üniversite sınavlarını kazanamayınca ona “geri zekâlı”nın kısaltılmışı olan “gerzek” lâkabını taktığımı… Günde üç öğün ve beş vakit tıp fakültesini kazanan komşumuzun kızıyla onu karşılaştırdığımı… Her gün üç öğün ve beş vakit “Haydi gerzek, test çöz gerzek, ders çalış gerzek” dediğimi siz asla bilemezsiniz.

Ve zavallı Elif’imin “gerzek” olmadığını ispat etmek için ne kadar çok çalıştığını, tam bir yıl dershane, etüt, özel ders peşinde ne çok koştuğunu asla bilemezsiniz.

Ankara’daki bir üniversitenin eczacılık fakültesini kazandığını gösteren sınav sonuç belgesini yüzüme fırlatırken: “Bana bir daha gerzek deme!” deyişini asla bilemezsiniz.

O an ne kadar gururlanmıştım!

–Gördün mü bak, tahriklerim işe yaradı, üniversiteyi kazandın işte! Seninle gurur duyuyorum, deyip alnından öpmüştüm Elif’imi. Ama onun yüzü kireç gibiydi. Yüzünde en ufak bir sevinç belirtisi yoktu.

Sonrasını biliyorsunuz hoca hanım. Zavallı Elif’im Tuzla’dan Ankara’ya üniversiteye kayıt olmaya giderken o olay gerçekleşti. O olay, yani o korkunç trafik kazası… Ve biricik kızım vefat etti.

“Ve sen Hasan Şimşek… Sen ve ben… İkimiz ne kadar çok benzeşiyoruz değil mi? Sen bir şairin eserine çamur ve kan sıçratarak o şiiri tahrif edip benim canıma okudun; ben de kızımın hayatına aşağılama ve hırs katıp kaderini zorlayarak onun canına okudum. Tahrif edilmiş bir şiir ve tahrif edilmiş bir hayat…”

Acaba son nefesini verirken beni düşündü mü Elif? Acaba son nefesinde bana “Ne olur adımla çağır!” dedi mi?

Ah Elif’im ah! Şimdi torunumla birlikte yanımda olman gerekirken kara topraklarda yatıyorsun. İçtiğim bunca sigaranın ve içkinin beni sana yaklaştırdığını çok iyi biliyorum ama öbür dünyada yüzüne nasıl bakacağımı bilemiyorum.

(SON)

Erturan Elmas
Bursa / 2008
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 142


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #6 : Ocak 11, 2012, 01:22:50 ÖS »

PARALEL KİRLENMELER

PARALEL KİRLENMELER
 
Otomobili benzin pompasının önüne yanaştırıp kontağı kapatıyorum. Anahtarları yan koltukta oturan Cemal’e uzatırken:

—Haydi bakalım Cemal, diyorum. Eskişehir’den İznik’e kadar ben sürdüm arabayı; bundan sonra benzin de sana ait, direksiyon da…

Cemal her zamanki aptal gülüşü ve peltek sesiyle:

—Ayıpsın Dilâver abi, diyor. Akşam ne konuştuysak o… Araba senden, masraflar benden…

Arka koltukta tek başına oturan Gülbeyaz’a dönerek:

—Eee Gülbeyaz Hanım, diyorum. Kocanız benzin alırken biz de adımlayalım biraz; ayaklarımızın uyuşukluğu gitsin.

—İyi olur Dilâver abi, diye cevap veriyor Gülbeyaz.

İniyoruz arabadan. Burası İznik’in çıkışında küçük bir akaryakıt istasyonu… İznik-Orhangazi yolunun sağında…

Cemal benzin işini hallederken biz asfalta doğru yan yana yürüyoruz. Yolun alt tarafındaki sahil boyunca uzanan sazlığı gösteriyorum Gülbeyaz’a:

—İşte bizim en büyük sorunumuz bu uzun ve sık kamışlar… Görüyorsun ya, göl kıyıları hep sazlık… Bunlar gölü çepeçevre sarar. Şimdi buradan itibaren kıyı buyunca bir kilometre yürüsek, göle girilecek dokuz-on metrelik temiz bir sahil zor buluruz.

Gülbeyaz şaşırıyor:

—Peki biz yazlık yapınca göle giremeyecek miyiz?

—Merak etme Gülbeyaz Hanım, benim arazimin altında tek kamış bile yoktur. En az iki yüz metrelik sahil pırıl pırıldır. Köyümüzün gençleri hep bizim oraya gelip yüzerler.

—Dilâver Bey, size bir şey sorabilir miyim?

Bu sefer ben şaşırıyorum ve aynı zamanda da çok seviniyorum. Çünkü bana hep “abi” diye hitap eden Gülbeyaz ilk defa “bey” sıfatını kullanıyor.

“Dur hele!” diyorum içimden. “Galiba bu kadında iş var. Ya saflığından bu kelimeyi kullandı veya çok kurnaz biri… Hitap tarzımı değiştirerek şunu bir yoklayayım.”

Işıl ışıl parlayan yeşil gözlerine bakarak:

—Tabii ki Gülbeyaz, diyorum. Her şey sorabilirsin. Beni bir arkadaşın, hatta bir sırdaşın farz et.

—Erkekler sarhoş olunca bol keseden atarak birçok söz verirler, fakat öbür gün ayılınca her şeyi unuturlar. Meselâ Cemal… Sarhoşken yüzlerce defa “Sana bilezik alacağım.” demişti ama hiçbir sözünü tutmadı.

Hitap tarzımı bir derece daha samimi hâle getirip sesime acıma duygusu katarak:

—Vah zavallım; seni bu kadar üzdü demek! diyorum.

“O da erkek mi?” demeyi düşünüyorum bir ara fakat tabii ki diyemiyorum. Daha sıcak, daha içten bir hitap seçerek teselliye devam ediyorum:

—Canım benim; sen Cemal’e ne bakıyorsun? Boş ver onu! Cemal tek kadeh rakı içince sarhoş olup saçmalıyor. Hele söyle bakalım, sözü nereye getireceksin iki gözüm?

Gülbeyaz cilveli bir gülüşle:

—Sen, diyor, akşam bizim evde Cemal’le rakı içerken yazlık ev için arsa hediye edeceğini söylemiştin ya…

“Kadın çok zeki…” diye geçiriyorum içimden. “Hitap sözü bir anda ‘sen’ oldu. İki dakikada senli benli oluverdik maşallah! Oh babam oh! Bu kadın artık kesinlikle abi demez bana.”

Gözlerine derin derin bakarak:

—Evet, söyledim, diye cevap veriyorum. Ne sakıncası var?

—O zaman sarhoştun, şimdi ayıksın; caymayasın diye yani…

Gülbeyaz’a daha da yaklaşmak; saçlarını ve yanaklarını iki elimle iki taraftan okşadıktan sonra burnumu boynuna yaklaştırıp teninin kokusunu almak geçiyor içimden. Daha sonra da omzunun boynuyla birleştiği yere dudaklarımı yapıştırmak… Ve o anda bu narin vücudu kollarımla sımsıkı sarmak… Tabii ki bütün bunları yapmıyorum; sadece biraz daha yaklaşmakla yetiniyorum:

—Gülüm benim, diyorum fısıltıyla. Ben Cemal miyim güzelim? Eğer sözümden caysaydım sizi buraya getirir miydim?

Yine ışıltıyla parlıyor gözleri:

—Sağ ol, diyor. Sayende ben de gün yüzü göreceğim.

“Merak etme, ben sana ne gün yüzleri ve daha neler neler göstereceğim!” diyorum içimden.

Tatlı ve anlamlı sohbetimizi Cemal’in sesi kesiyor.

—Dilâver abi, diye bağırıyor uzaktan. Depo doldu, haydi…

Yine içimden: “Ulan geri zekâlı; içine ettin sohbetin!” diye geçirirken:

—Haydi canım, gidelim! diyorum Gülbeyaz’a.

Otomobile bindiğimizde Cemal küçük boyutlu, kırışık bir gazete atıyor arka koltuğa:

—İznik Postası, diyor; yerel gazete… Benzinciden aldım.

Gülbeyaz gazeteyi alıp manşetleri okurken yola devam ediyoruz. Arabayı Cemal kullanıyor. İznik’teki bir büfeden aldığım kutu biralardan birini torpido gözünden çıkarıp içmeye başlıyorum:

—Sana yasak Cemal, diyorum. Sen otomobil kullanıyorsun.

—Afiyet olsun abi!

Koltuğa yan oturup Gülbeyaz’a dönerek:

—Kaç yıldır evlisiniz Gülbeyaz Hanım? diye soruyorum resmî bir tavırla.

Gülbeyaz da aynı resmiyetle:

—İki ay sonra on yıl olacak Dilâver Bey, diye cevap veriyor.

—Ne kadar gençsiniz!

—Ne genci Dilâver Bey? Birkaç ay sonra otuz yaşıma giriyorum; hatta Cemal benden beş yaş büyüktür. O daha yaşlı yani…

—Aaa, ne ayıp! Yaşlılık da nereden çıktı? Siz daha çocuksunuz çocuk! Ömrünüzün baharını yaşıyorsunuz. Bak, ben ellili yıllara merdiven dayadım ama hâlâ kendimi genç kabul ediyorum.

Gülbeyaz’la göz göze geliyoruz bir an:

“Tam öpülüp okşanacak yaştasın ama öpüp okşayacak erkek nerede?” diyorum. Tabii ki bu sözleri her zamanki gibi içimden söylüyorum. Uzun bir yudum daha alıyorum biramdan. Bir ara cıvıltılı bir sesin:

—Dilâver Bey, diye seslendiğini işitiyorum.

—Buyrun Gülbeyaz Hanım!

—İki yüz elli metrekare arsa bir yazlık için az değil mi? Siz bize beş yüz metrekare verseniz; biz de evin çevresine güller, çiçekler eksek, birkaç da meyve fidanı diksek… Annemden üç beş kuruş alıp size öderim borcumu.

—Ne demek Gülbeyaz! diyorum. O kadarcık arsanın lâfı mı olur? Verdim gitti. Üstelik para da istemem; madem bir iyilik yapıyoruz, tam yapalım.

Göz ucuyla Cemal’e bakıyorum. Yüzüne bir sevinç dalgası yayılırken:
—Allah razı olsun Dilâver abi, diyor.

Gülbeyaz’a dönüyorum tekrar:

—Benim orada on dönümlük bahçem ve en az iki dönüm boş arsam var Gülbeyaz. Bahçemin çevresinde hiç ev yok. Köyümüz sahile sekiz yüz metre mesafede ve dağ eteğindedir. Bu nedenle bana komşu lazım komşu! Akşam olup da karanlık basınca, her can hanesine yuvasına çekilince tek başıma canım sıkılır. Ayrıca bu köyde oturup sohbet edebileceğim, bana kafa dengi olabilecek hiç kimse yok.
 
­─Çocukluk arkadaşlarınız vardır.

─Otuz beş-kırk yıl önceki arkadaştan hayır mı gelir? Ben köyümden tamamen kopmuş durumdayım Gülbeyaz. İlkokulu köyümde bitirdikten sonra ortaokulu ve liseyi Eskişehir’deki parasız yatılı okullarda okudum. Üniversite yıllarım da Eskişehir’de öğrenci yurtlarında geçti. Ben fakülte son sınıftayken, zavallı annem ve babam köyde bir yangın sonucunda çıra gibi tutuşan ahşap evimizde can verdi. O faciadan sonra köyümden ve köylümden temelli nefret ettim. Askerlik, veraset gibi zorunlu resmî işlemler haricinde köyüme bir defa, o da on yıl önce gittim. İnsanın memleketi doğduğu yer değil, doyduğu yermiş. Aşağı yukarı otuz yedi yıldır Eskişehir’de yaşıyorum. Doğup büyüdüğüm bu köy şu anda benim için gurbet anlamı taşıyor. Kısaca Gülbeyaz, bana buralarda komşu lazım. Sen de ara sıra bana bir çorbacık pişirirsin; öyle değil mi?

—Tabii ki! Bak göreceksiniz, kendi bahçemden topladığım sebzelerle ne lezzetli yemekler yapacağım size! Oraya yazlık yapmak kaça mal olur Dilâver Bey?

—Sizi bilmem ama emekli ikramiyem kuruşu kuruşuna bankada yatıyor. Ben o parayla iki kat ev yaparım; üçüncü kat da boydan boya teras olur. Siz de prefabrik bir şey kondurursunuz artık. On bin liraya halledersiniz işi.

Ellerini çocuk gibi çırpıyor Gülbeyaz:

—Ne güzel, ne güzel! Biraz annem verir, biraz da Cemal bankadan kredi çeker…

—Akşamları bizim terasta toplanıp balık ızgara yaparız. Sonra da güneş kavuşurken gölü seyrederek çekeriz kafaları. Tamam mı Cemal; çeker miyiz kafaları?

—Ayıpsın abi, çekmez miyiz hiç?

—Valla, diye söze karışıyor Gülbeyaz; ben bile içerim birkaç kadeh!
“İç tabii!” diye geçiriyorum içimden. “İçince daha tatlı olursun. Bu şapşal da iki kadehten sonra sızıp kalır bir köşede; böylece meydan bize kalır; sonrada…”

(
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 142


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #7 : Ocak 11, 2012, 01:24:07 ÖS »

—Buraları cennet gibi Dilâver abi, diyor Cemal.

—Elbette, baksanıza şu tabiatın güzelliğine! Yolun üst tarafında üzüm bağları, zeytin bahçeleri… Her tarafta bin bir çeşit meyve, rengârenk çiçekler, yemyeşil otlar… Alt tarafta ise muhteşem İznik Gölü…

—Ay vallahi çok heyecanlandım, diyor Gülbeyaz. Sizin arsaya ne kadar yolumuz kaldı?

—Yirmi dakika sonra oradayız. İznik’le Orhangazi’nin tam ortasında… Bu iki ilçeden başka, bu gölün kıyısında otuza yakın köy vardır. Az sonra Çakırca isimli şirin bir sahil köyünden geçeceğiz. Daha sonra yine bir sahil köyü olan Boyalıca’yı göreceğiz… Sonra da Keramet; yani bizim köy…

—Ne bitmez yolmuş; meraktan çatlayacağım!

—Merak edecek bir şey yok Gülbeyaz… İçinde yüz elli civarında yetişmiş zeytin fidanı olan bir bahçe… Göle sıfır… Bahçenin sahil tarafındaki iki dönümlük kısmı yabanî otların, dikenlerin ve çalıların sarmaş dolaş olduğu verimsiz bir alan... Biz bu çalılığı temizleyip villaları oraya dikeceğiz. Böylece önümüzde masmavi uzanan gölle yazlığımız arasında hiçbir engel kalmayacak.

Yine el çırpıyor Gülbeyaz:

—Ne güzel, ne güzel!

“Ne güzel diyen dilini yesinler senin!” diyorum. Tabii ki içimden…
Gülbeyaz’la ilgili mahrem hayaller kurarak biramı içip bitiriyorum.
Boş kutuyu pencereden fırlatınca Cemal:

—Doğayı kirletiyorsun Dilâver abi, diyor tebessüm ederek.
—Ne kirletmesi Cemal? Boş bir kutuyla doğa mı kirlenirmiş? Toprak harıl harıl çalışan bir kimyacıdır; altı ayda çürütür o kutuyu. Doğa kendisini korur, merak etme. Ben fabrikalarda yıllarca kimyagerlik yaptım, bu konuları iyi bilirim.

Çakırca köyünden geçiyoruz. Buradaki evler hep bahçe içinde ve en fazla iki katlı… Her evin en az bir duvarını asma dalları sarmış. Asmalarda yemyeşil, taptaze yapraklar… Üzüm yaprağı görüntülü evler… Evlerin önü ise üzüm çardaklı…

—Dilâver Bey, diyerek sessizliği bozuyor Gülbeyaz.

Geri dönüp:

—Buyur Gülbeyaz Hanım, diyorum.

Gülbeyaz, iki ön koltuk arasına eğik vaziyette yaklaşarak:

—Eşinizle barışacak mısınız? diye soruyor.

Tam algılayamıyorum kadının sorusunu. Blûzunun üst düğmesini açmış çünkü; adeta burun buruna ve nefes nefeseyiz. Başımı beş–altı santim uzatsam dudak dudağa geleceğiz. Gözlerimi diri göğüslerinden ayıramıyorum. Nicedir hasret kaldığım kadın kokuları hücum ediyor burnuma.

—Efendim, anlayamadım.

Kadın nereye baktığımı gördüğü hâlde toparlanmak bir yana daha da eğilerek tekrarlıyor sorusunu:

—Eşinizle barışacak mısınız, diye sordum. Öyle bir söylenti var da…

Ellerimin terlediğini ve titrediğini hissediyorum. İşin kötüsü sağ elimin beynimin kontrolünden çıkarak yavaş yavaş kalktığını fark ediyorum. Bu isyankâr elin, gözlerimin çivilendiği yere girmek üzere olduğu zannına kapılıyorum bir an. Telâşla irkilip öne dönüyor ve yola bakıyorum.

“Oğlum Dilâver!” diyorum kendi kendime. “Eline, beline, diline sahip ol! Şimdi sırası mı? Bu kadın da az kurnaz değilmiş ha! Benden daha çapkınmış şırfıntı! Tabi, Dilâver Bey’de para çok; üç daire, bir dükkân, on dönüm zeytin bahçesi… Kirada oturan bir işçinin karısı olmaktansa… Yağma yok Gülbeyaz Hanım; evliliği aklından bile geçirme… Sen bana kendini koklatırsın, ben de sana paramı…”

Fakat mantıklı düşünüyorum ve hafifçe ondan yana dönerek duymak istediği cevabı veriyorum:

—Ne barışması Gülbeyaz? Biz resmen boşandık. Ona da, kızıma da birer daire verdim; çekip gittiler. Sizinle şunun şurasında üç aylık komşuluğumuz var. Sen o ucubeyi hiç görmediğin için onun ne gudubet bir karı olduğunu bilmiyorsun. Onu bir tanısaydın bu soruyu kesinlikle sormazdın. İki dünya bir araya gelse o çirkef kadınla tekrar evlenmem. O defter benim için kapanmıştır. Artık hayatıma yeni bir sayfa açacağım; beyaz, bembeyaz bir sayfa… Gönlüme göre birisini bulup evleneceğim.

Gülbeyaz’ın yüzüne bir mutluluk dalgasının yayıldığını görüyorum o anda. Geniş bir nefes alıp koltuğa yaslanıyor.

Ter içinde kalmışım; kâğıt mendille alnımdaki terleri siliyor ve önümüzde kıvrım kıvrım uzanan yola bakıyorum. Sessizce yol alıyoruz. Gülbeyaz yerel gazeteyi okuyor, Cemal dikkatle arabayı sürüyor, ben de Gülbeyaz’la ilgili yasak hayallerime devam ediyorum.

Şimdi Boyalıca köyü sırtındayız. Burada göl manzarası harikadır. Uzun ve yemyeşil kamışların halelediği elips şeklindeki İznik Gölü, adeta ayağınızın altına serilmiştir. Orada, Samanlı ile Katırlı dağlarının arasında, bir zümrüt gibi parıldar göl. Güneş; artık gökte değildir, bu zümrüdün tam ortasına düşmüştür ve orada sapsarı parıldar. Sudaki güneşin çevresinde ise beyaz köpüklü dalgacıklar kıpır kıpır titreşir. Güneşin sudaki yansıması, yakamozlanan gölün parıltısı gözlerinizi alır. Şimdi gözleriniz büyülenmiştir; bu manzara haricinde bir şey görmeniz mümkün değildir.

—Yavaş sür arabayı Cemal, diyorum. Muhteşem İznik Gölü’nü seyret. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine bir güzellik göremezsiniz.

Şimdi ikinci vitesle rölantide gidiyoruz ve manzaranın tadını çıkarıyoruz.

—İşte bizim gölümüz, diyorum gururla. Dünyanın en temiz gölüdür burası. Çocukluğumda, az sonra gideceğimiz tarlaya sebze ekerdik de testimizi gölden doldururduk. Her gün birkaç defa göle girer, doyasıya yüzer ve kana kana su içerdim. Bazen su derinliği üç-dört metreye varan bölgelere kadar yüzer, orada derin bir nefes aldıktan sonra başımı suya sokar ve bedenimi dalgaların akışına teslim ederek su içindeki hayatı seyrederdim. Zemine doğru sallanan ayaklarımın altında çimenler gibi sık ve aynı boyda fakat çok uzun ve koyu mavi otlar görürdüm. Hafif bir melteme kapılmış gibi nazlı nazlı salınan bu otların arasından fırlayıp sağa sola kaçışan küçük balıkları hayranlıkla izlerken kendimi gölle bütünleşmiş hissederdim. Gölümüzde ilik, dikence, gördek, sazan, yayın dediğimiz nefis balıklar yetişirdi. Hatta bahar aylarında, tam bu mevsimde, ilik balıkları sahile vurur, onları elle dahi yakalayabilirdik. Babamın ufacık bir kepçeyle, yarım saat içinde iki sandık balık yakaladığını hatırlıyorum. Yiyemediğimiz balıkları tuzlayıp küplere basar, kışın yerdik. Eee, hiç konuşmuyorsunuz; beğendiniz mi gölü?

—Masal gibi, diyor Gülbeyaz.

Cemal’inse gözleri parlıyor.

—Söyleyecek bir lâf bulamıyorum Dilâver abi! Allah böyle güzellikler de yaratmış demek!

—Bas gaza artık, diyorum. Beş dakika sonra, villa yapacağımız cennete kavuşacağız.

Otomobil beşinci vitese geçtiğinde göl manzarası sona eriyor. Şimdi iki tarafı da zeytin ağaçlarıyla çevrili, dümdüz ve geniş bir asfalt yolda hızla ilerliyoruz.

Bu yol bir zamanlar meşhur ipek yoluymuş. Benden önceki kuşağın anlattığına göre ancak bir at arabasının geçebileceği genişlikte bol dönemeçli bir yolmuş eskiden. 1950’li yılların sonuna doğru otomobillerin ve kamyonların geçebileceği kadar genişletilerek yeniden yapılmış. Ben bu yolun ilkokul çağımdaki stabilize hâlini hatırlıyorum. Biricik tarlamıza gidip gelirken hep bu yolu kullanırdık.

Annem, babam ve ben… Yoksul ama umutlu, çilekeş ama mutlu bir aile… Ayrıca sevimli köpeğimiz Cingöz ve onca yüke bana mısın demeyen eşeğimiz Karakız… Biz üç kişi fakat beş can evden tarlaya, tarladan eve az mı yürümüştük bu yollarda.

Her şey ne kadar çok değişmiş. Bir zamanlar tüccarların deve kervanlarıyla, silahlı pusatlı eşkıyaların iyi cins Arap atlarıyla, yoksul köylülerin eşekleriyle geçtiği bu yollarda şimdi kamyonlar, taksiler, traktörler boy gösteriyor.

Köyümüzün merasına yaklaştıkça Gülbeyaz’daki merak ve heyecan bana da sirayet ediyor; çünkü bu yolculuk benim için oldukça nostaljik bir anlam taşıyor. Tekerlerin her dönüşü beni çocukluğuma biraz daha yaklaştırırken yol kenarında gördüğüm bazı yaşlı zeytin ağaçları, meşeler ve çınarlar kırk yıl önceki hatıralarımı canlandırıyor.

İşte şu çınar… Yolun üst tarafındaki asırlık çınar… Etrafını çevreleyen yüzlerce zeytin ağacının ortasına tüm haşmetiyle kurulan, heybetli gövdesinden fışkıran uzun dallarının ve her biri farklı birer pençeyi andıran geniş yapraklarının altında hiçbir fidanı barındırmayan fakat gölgesinde oturup dinlenenleri mutlu eden ulu çınar…

Çocukluğumda bu civarda çınardan başka tek ağaç bile yoktu ve biz, ben ve birkaç mahalle arkadaşım keçi güderdik buralarda… Böyle derken önümüzde büyük bir davar olduğu, heybemizde azıktan başka bir de kaval bulunduğu zannedilmesin. Bizimkisi üç-beş hayvan peşinde geçen eğlenceli bir meşgale… O devirlerde köydeki her aile sütünden yararlanmak ve birini bayramda kurban etmek amacıyla mutlaka birkaç küçükbaş hayvan beslerdi. Güdüp otlattığımız hayvanlar bunlardı işte. Keçiler çevremizdeki pırnalları kemirip yeşil otları sömürürken biz çınarın dibinde misket, takoz, kuka veya seksek oynardık. Çınara çıkıp yüksek dallara tırmanma yarışları yapar; yorulduğumuzda içinde ekmek, yoğurt ve zeytin bulunan çıkınlarımızı açarak karnımızı doyururduk.

Tahmin ettiğim gibi birkaç dakika sonra ulaşıyoruz varacağımız yere. Cemal, benim uyarımla arabayı durdurup sağ tarafta uygun bir yere park ediyor.

—İşte, diyorum yolun altındaki ağaçları göstererek; burası amcaoğlumun bahçesi… Alt tarafta da bizim zeytinlik var.

Zeytin ağaçlarının altındaki yeşilin bin bir tonuna sahip diz boyu otları ve otların arasında boy göstermiş yabani çiçekleri eze çiğneye ilerliyoruz. Beyaz yaprakları ve sarı göbekleriyle yeşili süsleyen papatyalar… Otların arasından fırlamış gibi duran boynu bükük gelincikler… Bir renk cümbüşü sarmış her yanı. Tabiatın dinginliğindeki huzur, ağaçların ve otların doğal ahengindeki uyum bir anda tüm yorgunluğumu alıyor. Burnuma kekik kokuları geliyor; derin derin ciğerlerime çekiyorum temiz havayı.

Kısa ve sessiz bir yürüyüşten sonra baba yadigârı biricik bahçeme geliyoruz. Fidanlar büyümüş, boyları üç buçuk-dört metreye ulaşmış. Dalları fesleğen gibi, yaprakları taze ve canlı…

—İşte burası, diyorum. Bu fidanları yirmi yıl önce, sağ olsun, amcaoğlu dikti. Ben buraya en son on yıl önce gelmiştim. Bahçeyi o sürer, fidanlara o bakar, zeytinleri de o toplar. Her yıl bir teneke yağla beş teneke zeytin gönderir bana. Bir zamanlar sadece sebze ekmeye yarayan boş tarla onun sayesinde zeytin bahçesi hâline geldi. Yazlık yapacağımız arsa ise hemen aşağıda.

Yavaş yavaş yürüyoruz. Zeytin fidanlarının bitip de sadece yabani otların yetiştiği kumluk alanın başında birkaç meyve fidanı karşılıyor bizi. Yerini sevmiş, adeta ağaca dönüşmüş bir erik fidanı; cılız kalmış şeftali, elma, kiraz fidanlarına tepeden bakıyor. Yeşil yaprakları arasındaki süt erikleri iri iri parlıyor. Birkaç tane koparıp Gülbeyaz’a uzatırken:

—İşte bahçenizin ilk meyveleri, diyorum. Yiyin birkaç tane.

—Ben birkaç erikle doymam Dilâver abi, diyor Cemal. Eskişehir’e götürmek için de toplayabilir miyim?

—Topla topla, diyorum; ağaç sizin…

—Ay ne obursun Cemal! diyor Gülbeyaz. Ben sahili görmek istiyordum.

—Siz gidin, ben ceplerimi doldurayım, arkanızdan gelirim.
—İyi o zaman, biz gidelim Dilâver Bey!

Dikenlere, pıtraklara, ısırganlara dikkat ederek yabani otların arasından ağır ağır yürüyoruz. Şaşkınım: “Ulan Cemal, ulan Cemal!” diye geçiriyorum içimden. ”Yoksa sen de mi gizli bir planın parçasısın? Karınla fikir birliği edip kumpas mı kurdunuz bana? Vay kurnaz vay! Aranızdaki gerçek aptal ben miyim yoksa?”

—Dilâver! diyen bir kuş cıvıltısı duyuyorum yanı başımda.

Gülbeyaz’a dönüyorum. Blûzunun ikinci düğmesini de açmış, kırıtarak bakıyor. Onun bu şuh tavırları üzerine geri dönüp Cemal’e bakıyorum bir an. Cemal başka âlemde… Ağacın üst dallarındaki erikleri zıplayarak toplamaya çalışıyor.

Cemal’in bu çocuksu hâlini görünce “Bu şapşal hiçbir planın içinde yer alamaz!” diye düşünüyorum. “Plan yapsalar ne yazar ki? Arsayı veririm ama tapuyu asla… Yok öyle üç kuruşa beş köfte!” Böyle düşününce rahatlıyorum ve derin bir nefes alarak:

—Söyle yavrum, diyorum.

Gülbeyaz önümüzdeki boş araziyi gösteriyor:

—Buradaki arsa çok geniş; en az iki dönüm boş arazi var. Bize beş yüz metrekare az değil mi?

—Valla ben metrekareden falan anlamam tatlım, bu geniş arsa sadece ikimize ait. Ortadan bir çizgi çekeriz, istediğin tarafı alırsın. Artık beş yüz mü olur, bin mi olur orasını bilemem.

Cilveli bir gülüşle:

—Teşekkür ederim, diyor.

Yan yana yürüyoruz. Gözlerim iki düğmesi açık blûzun yakaları arasındaki göğüs çatalında… Sağ elimle belini kavramayı düşünüyorum bir an ama sabrediyorum. Çünkü yirmi metre sonra hafif bir yokuştan inip sahile ulaşınca Cemal’in görüş alanından çıkacağız.

“Kiraz dudakların tadına bakmak için birkaç dakika yeter!” diyorum kendi kendime.

—Niçin bebeğiniz olmadı Gülbeyaz? diye soruyorum. Kusur sende mi, yoksa Cemal’de mi?

Şaşırıyor bir an; kızarıp bozarıyor. Utangaç bir eda ile:

—Galiba Cemal’de…

—Göreceksin bak, bu yazlık sana çok uğurlu gelecek. Yazlığı yapıp taşınalım, en kısa zamanda bebeğiniz olacak.

Yan gözle bana bakarken anlamlı anlamlı kıkırdıyor. Sahile inip Cemal’in görüş alanından çıkmadan önce bir daha arkaya bakıyorum. Cemal dünyadan habersiz, ağaca çıkıyor. Sahile iniyoruz; Cemal gözükmüyor artık. Etrafı son defa kolaçan ediyorum; kimsecikler yok. Sağ elimin tersiyle dudaklarımı kurulayarak son hazırlığımı yapıyorum. Fakat Gülbeyaz’ın bir sözü, tüm hayallerimi alt üst ediyor:

—Dilâver, pis bir koku var burada.

—Ne kokusu?

Hızlı hızlı ve kesik kesik nefes alarak bahsettiği kokuyu algılamaya çalışıyorum. Gerçekten pis bir koku var.

—Allah’ın köylüleri! diyorum öfkeyle. Köpek leşi atmışlardır bu güzelim sahile.

Gülbeyaz eliyle burun deliklerini tıkayarak:

—Hayır, bu lâğım kokusuna benziyor, diyor.

—Evet, haklısın! Sol taraftan geliyor koku. Gel hele, bir bakalım şuraya!

Kokunun geldiği tarafa doğru, burnumuzu tıkayarak ilerliyoruz. İş anlaşılıyor: Çalıların içinde, en az otuz santim çapında bir künk fark ediyoruz. Künkten kurşunî renkte bir suyun gürül gürül çıkıp göle karıştığını görüyoruz.

—Allah kahretsin! Lâğım bu, kaçalım buradan! diyorum.

Hızlı adımlarla epeyce uzaklaşıyoruz. Bir ara Gülbeyaz’ın:

—Cemal’in aldığı İznik gazetesinde bir haber okumuştum ama o güzel manzarayı görünce inanmamıştım, dediğini duyuyorum.

—Neymiş o haber?

—Gölde yüzmek tehlikeliymiş; suda koli basili varmış.

—Ne kolisi, ne basili be kardeşim! Bak, koku azaldı. On metre sonra kokudan eser kalmayacak. Biz de o tarafa hiç gitmez, bu taraflarda yüzeriz.

—Gölün suyu fabrika atıkları yüzünden kanserojen madde içeriyormuş.

Birden sinirlenip duruyorum. Yürümekte olan Gülbeyaz’ı elinden tutup kendime doğru çekerken:

—Dur biraz, çek şu ellerini burnundan. Derin derin nefes al bakalım… Hah şöyle! Var mı koku?

Birkaç defa nefes alıp veriyor, koku hissetmeyince yüzüne renk geliyor biraz.

—Evet, hiç koku kalmadı.

—Bak şu göle! Şu maviliğe, şu güzelliğe bak! Tek bir köyün atık sularıyla kirlenir mi koca göl? Devede kulak!

—Ama bu gölün çevresinde otuz köy var demiştiniz daha önce. Ayrıca Orhangazi tarafında göle yakın yerlerde birçok fabrika varmış. Hem baksana şu sahile; ne kadar pis!

Malını yüksek fiyata satmaya çalışan emlâkçi gibiyim:

—Evet haklısın, diyorum; sahilde kırık şişeler, pis poşetler, paslanmış teneke parçaları var ama; üç-dört kamyon kum dökersek harika bir kumsal olur burası.

Gülbeyaz’ın, alt düğmeyi iliklediğini fark ediyorum o an; telâşlanıyorum.

—Dizlerime kadar da olsa göle gireceğim ben; çocukluğumu yaşayacağım bir daha. Haydi, sen de çıkar ayakkabılarını, benimle gel.  Suyun ne kadar temiz olduğunu göreceksin.

—Ben üşürüm Dilâver Bey, diyor Gülbeyaz. Siz girin, belki sonra ben de gelirim.

Ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıyorum, paçalarımı sıvayıp yavaş yavaş suya giriyorum. Suyun içinde kırık bira şişeleri; tenekeden, plastikten yapılmış küçük kola kutuları görüyorum. Yavaş ve çok dikkatli adım atıyorum. Gölde hiç balık yok. Gölün durgun yüzeyinde kamış yaprakları, kurbağa pislikleri, çer çöp, rengârenk plastik poşetler yüzüyor. Zemin yemyeşil yosun… O kadar yosunlu ki bastığım yerler, suyun dibini göremeyince korkuyor ve daha fazla ilerleyemiyorum. Boyalıca köyü tepesinde gördüğümüz manzarayla taban tabana zıt bir göldeyim şimdi. İnanılacak gibi değil; son bir dakikada gördüklerim bir kâbus olmalı.

—Aman Allah’ım! diye mırıldanıyorum. Bu göl, o göl değil! Bu sular, çocukluğumun o saf ve billûr suları değil!

Etrafa bakıyorum birkaç saniye. Samanlı ve Katırlı dağları arasında bir gölceğiz… Kıyısında iki ilçe, otuz köy ve fabrikalar… Lâğım suları ve kimyasal atıklar… İşte bizim kuşak…

Bir an durgun sudaki yansımamı görüyorum: Ortasındaki saçları tamamen dökülmüş kocaman bir kafa, kırış kırış bir alın, gözlerin altında iri torbalar ve kocaman bir göbek… Gözlerime inanamıyorum: Kirli suyun yüzeyinde çer çöp; çer çöp içinde titreşip duran çirkin bir beden… Gözlerimi yumup kaçmaya çalışıyorum bu görüntüden. Fakat kaçamıyorum. Ömrümün son on yılı, içki müptelası olup zamparalık yaptığım o yıllar canlanıyor gözlerimde. Hovardalığıma, sarhoşluğuma ve eziyetlerime daha fazla katlanamayıp baba ocağına dönen karım ve aldattığım, dolandırdığım insanlar heyulalar gibi dans ediyor gözlerimin önünde.

—Aman Allah’ım! diyorum tekrar. Bu göl, o göl değil ama; ben de o çocuk değilim! O tertemiz bedenini, o tertemiz sulara salıveren çocuk ben değilim.

Gözlerimden birkaç damla yaş akıyor gölün kirli sularına. Fakat çok iyi biliyorum ki bu gözyaşları ne beni ne de gölü arındırabilir.

O an Gülbeyaz’ın:

—Dilâver abi, ben Cemal’in yanına gidiyorum, dediğini işitiyorum.
 
(Son)

Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
Edebiyat Öğretmeni
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6052


Calİmero


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #8 : Ocak 11, 2012, 07:41:22 ÖS »

Çok güzel hikayeler hocam. Teşekkür ederiz bizlerle paylaştığınız için.
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM