EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Eylül 10, 2010, 10:39:44 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ERTURAN ELMAS'TAN HİKAYELER  (Okunma Sayısı 170 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 137


Üyelik Bilgileri WWW
« : Mayıs 07, 2010, 04:53:40 ÖS »

EVİMİN EFENDİSİ


15 Kasım 81; 8.05…

Evimin arka bahçeyi gören salon penceresinden göğe bakıyorum.

Sisli puslu bir sabah…

Böyle havaları hiç sevmiyorum. Sanki gök kubbeyi indirmişler de semadan, omuzlarıma yüklemişler. Öylesine bir ağırlık… Canım güneş! Çoktan doğdun ama yağmur bulutları arasından seni seçmek ne mümkün? Böyle havalarda daha iyi anlaşılıyor kıymetin. Öyle bir hava ki asık suratı kurşun gibi gri bulutlarla kaplı… Uzun lafa ne hacet? Yahya Kemal’in dediği gibi gökyüzü kuşunla örtülü… O nasıl bir kurşundur ki ne ısıyı, ne de ışığı geçiriyor. Tüm kasvetiyle çökmüş tabiatın, evlerin ve insanların üstüne; eziyor da eziyor.

Fakat ben böylesine kötü havalarda da mutlu olmayı biliyorum. Çünkü günlerden pazar… İşimin gücümün olmadığı bu tatil gününde saadeti bulmayı beceremezsem ne zaman mutlu olacağım ki? Hayatın küçük mutluluklardan ibaret olduğunu yıllarca evvel öğrendim ve yirmi beş yıllık ömrümü minik sevinç ışıltılarıyla gülistana çevirmeyi becerebildim.

İşte bahsettiğim küçük mutluluklardan biri kıvılcımlar hâlinde yuvamı sarmaya başladı bile. Kuzinemdeki çıralar tutuştu, az sonra içindeki odunlar da tutuşacak ve soba güp güp atacak… İşte bu sesi çok seviyorum. Soba güp güp diye güplerken boru bağlantıları arasından sızan dumanı da çok seviyorum. Dumanın kokusu ve tutuşan odunların çıtırtısı… Hele kuzinenin üstüne koyduğum çaydanlığın ve su dolu güğümün kaynayıp buhar üretmesi yok mu? Bayılıyorum…

Az sonra dışarı çıkıp gazetemi, taze ekmeğimi ve sigaramı alacağım. Sonra da zaman sınırlaması olmayan, mükellef bir kahvaltı… Karnım doyunca oturacağım kuzinenin yanındaki pöstekiye ve közle yaktığım sigarayı tellendirirken gazete okuyacağım.

Cüzdanımı ve anahtarlarımı alıp paltomu giyiyorum. Tam kapıyı açıp da sokağa çıkacakken yumurta aklıma geliyor. Öyle ya, pazar kahvaltısı yumurtasız olur mu? Ben dönünceye kadar kaynasın sobanın üstünde.

Ayak uçlarıma basarak mutfağa geçiyorum. Her şeyi sessizce yapıyorum; çünkü sokağa bakan mutfak ile yatak odamız bitişik. Biricik eşim tıkırtıları duymasın, uyanmasın…

Çok iyi biliyorum ki gece rahat edemedi ve uykusunu yeterince alamadı. Uykum hafif olduğu için gece boyunca neler yaptığını hayal meyal de olsa hatırlıyorum. Yatağa çok geç girdi mesela; yattıktan sonra bir saate yakın sağa sola dönerek uyumaya çalıştı. Uykuya daldıktan sonra da sayıklayıp durdu. Gece boyunca birkaç defa da tuvalete kalktı sanırım.

Küçük bir alüminyum tencereyi yarısına kadar suyla doldurup içine beş yumurta atıyorum. İkisi benim için, diğerleri de iki canlı can yoldaşım için… Çok yesin, kuvvetli gıdalar alsın, güçsüz kalmasın sevgili Nuray’ım!

Ses çıkarmamaktaki titizliğim boşunaymış; eşim Nuray uyanmış, yatak odasından bağırıyor:

—Ertaan! Çok kötüyüm Ertaan! Ölüyorum ben!

Elim ayağım buz kesiyor o an. Tencereyi ve yumurtaları öylece bırakıp aceleyle yanına koşuyorum.

Zavallı eşim yatağın kenarına oturmuş, bir eliyle kasığını bastırırken diğer eliyle şiş karnını ovalıyor:

—Karnım çok şiddetli ağrıyor Ertan, diyor inleyerek.

“Eyvah!” diye geçiriyorum içimden. “Geliyor mu acaba?”

Yanına oturarak sağ elimi sırtına dolayıp sıkıntıdan al al olmuş yanağına bir öpücük konduruyorum:

—Aspirin vereyim mi? diye soruyorum titreyen bir sesle.

—Hayır; bu basit bir karın ağrısı değil… Kasıklarımda da ağrı var, tıkanacak gibi oluyorum; galiba geliyor bebek.

Yüreğimin yandığını, tüm vücudumun titrediğini hissediyorum o an.

—Ama Muazzez Ebe bu perşembe “En az on gün var.” demişti.

—Biliyorum; yanılmış demek ki… Sen git Fatma teyzeyi çağır; o anlar.

Doğru ya, Fatma teyzemiz var üst katta. Bir yıl önce evlenip de bu üç katlı apartmanın zemin katına taşındığımızdan beri bize komşuluktan öte ablalık yaparak her derdimize çare bulmaya çalışan, emekli komiser hanımı Fatma teyze… Dediğine göre bu konularda oldukça tecrübeliymiş; onlarca kez doğumlara katılıp ebelere yardımcı olmuş. Zayıf ve çelimsiz hâline her zaman acıdığım, altmış yaşını devirmiş bu kara kuru komşumuz bir anda gözlerimde bir kurtuluş umuduna hatta bir doğum uzmanına dönüşüyor.

—Sen hiç kıpırdamadan böylece kal, diyerek fırlıyor ve hayatımın en kısa fakat en hızlı koşusunu yapıyorum. Beş altı saniye sonra komşumuzun kapısı önünde buluyorum kendimi. Bir elimle zili çalarken diğer elimle kapıya vuruyor ve bir yandan da:

—Fatma Teyze, çabuk kapıyı aç! diye bağırıyorum.

Fatma teyze sesimi tanıyıp telaşımın sebebini anlamış olacak ki geceliğinin üstüne bir hırka bile giymeden açıyor kapıyı:

—N’oldu Ertan, bebek mi geliyor yoksa?

—Valla tam anlayamadık Fatma teyze; Nuray’ın karnı çok fena ağrıyor. Hele gelip bir bak da ona göre hareket edelim.

—Tamam, inelim aşağıya.

Kapıya geldiğimizde:
—Sen burada bekle, diyor; ben önce bir muayene edeyim Nuray’ı.

—Peki, diyerek kalıyorum kapı önünde.

“İnşallah basit bir karın ağrısıdır!” diye geçiriyorum içimden. “İnşallah ebenin dediği gibi doğuma daha çok vardır!”

Birkaç dakikalık bekleyiş saatlerce sürmüş gibi geliyor bana. Fatma teyze kapıya gelip de yüzünün güldüğünü, gözlerinin ışıldadığını görür görmez “Karın ağrısıymış.” diye aklımdan geçirirken tüm vücudumu bir rehavetin sardığını hissediyorum.

—Haydi gözün aydın, diyor; doğum başlamak üzere…

Bu sözler adeta soğuk duş etkisi yaratıyor bende. Az önceki rahatlama birdenbire gerilime dönüşüyor, bedenimdeki tüm kasların kasıldığını, dizlerimin titrediğini hissediyorum. Fatma teyzenin bu rahat ve umursamaz tavrına da bir anlam veremiyorum.

—Fakat Muazzez Ebe’nin hesabına göre haftaya bugün doğum olacaktı.

—Evladım, doğumun ne zaman olacağını kimse günü gününe bilemez. Sen oyalanmadan git de Muazzez’i bulup getir.

—Peki, deyip çıkıyorum apartmandan.

Evimin bulunduğu sokağın toprak yolunda koşuyorum. Sabahın bu kör saatinde çevrede ne bir insan ne de bir hayvan var. İn cin top oynuyor; ortalıkta çıt yok. Sadece attığım her adımda, ayakkabılarımla yolun her buluşmasında “lap lap” diye bir ses duyuyorum.

Allah’ım ne kadar yalnızım! Bu gurbet elde kaderimle tek başımayım. Annem, babam, kardeşlerim… Hepsi de memlekette. Kaynanam yok, halam yok, amcam yok.

Koşuyorum. “İnşallah durakta taksi vardır!” diye düşünürken hayatımın en hızlı ve en uzun koşusunu yapıyorum.

Az sonra asfalta çıkacağım ve ardından üst geçit engelini aştıktan sonra parke taş döşeli ara sokaklardan geçerek kent merkezindeki taksi durağına ulaşacağım.

“Bütün kabahat bende…” diye düşünüyorum. “Onun bunun övgülerine kanıp da güvenmemeliydim bu yaşlı ebeye. Üstelik de şaşı… Biri Hanya’ya diğeri Konya’ya bakan o aptal gözleriyle değil bebek doğurtmak, doğan bebeği bile göremez bu kadın. Paraya kıyıp da şehre götürmeliydim karımı; doğum hastanesindeki doktorlara göstermeliydim. Allah’ım affet beni!”

Durakta art arda sıralanmış taksileri görür görmez rahatlıyorum. Öndeki taksinin şoförü koşarak geldiğimi fark edince arabasına binip kontağı açıyor.  Taksiye biner binmez:

—Muazzez Ebenin evini biliyor musun? diye soruyorum.

—Hiç bilmez miyim? Üç çocuğumun ikisini o doğurttu; çok iyi ebedir.

“Evet, çok iyi ebedir!” diye geçiriyorum içimden. “İki gün sonraki doğumu bile tahmin edemeyen çok iyi bir ebe!”

—Hızlı sür, diyorum sadece.

—Hayırdır, doğum mu var?

—Evet.

—İlk çocuğun mu?

—Evet.

—O hâlde gözün aydın, baba olacaksın.

Şaşırıyorum, arabayı sürerken gözlerini yoldan ayırmayan bu geveze şoföre hayretle ve kızgınlıkla bakıyorum. Bendeki merak, endişe ve korkunun binde biri bile yok yüzünde. Aynı Fatma teyze gibi… Eee, boşuna mı ateş düştüğü yeri yakar demişler? Biricik karım ıstırap çekiyormuş, sakat kalacakmış, ölecekmiş kimin umurunda?

“Yerin dibine batsın babalık!” diye geçiriyorum içimden.

Benim bütün derdim can yoldaşımın sağlığı… Ya kanaması varsa? Ya hastanelik olursa Nur’um, biricik Ay’ım?

Hızla yol alırken ebeyi evinde bulamama ihtimali geliyor aklıma; ürperiyorum. Doğum zamanını bilemedi diye nasıl ve hangi imalı sözlerle iğneleyeceğimi düşündüğüm Muazzez Ebe bir anda cankurtaran hâline geliyor gözlerimde. Ya evinde yoksa, ya doğum için başka bir eve gittiyse? Böyle bir durumda ben ne yaparım yarabbi? Orta Anadolu’nun bu on bin nüfuslu küçük ilçesinde sağlık hizmetleri sıfır… Ne bir hastane ne de bir ambulans var burada. Hükümet binasındaki ufacık bir odaya kısılmış, reçete yazmaktan ve ağır hastaları ildeki devlet hastanesine sevk etmekten başka bir şey yapamayan hükümet tabibinden başka hiçbir sağlık çalışanı yok. Çaresizlikten çıldırmak üzereyim.

Endişelerim boşunaymış; şükür ki Muazzez Ebe evindeymiş. Yaşı elliyi aşkın ama atik tetik bir kadın; birkaç dakikada çantasını hazırlayıp arabaya biniyor. Onun bu çevikliği ve işini ciddiye alması oldukça rahatlatıyor beni. Yolda bir an göz göze geliyoruz. Kadının günahını almışım; o kadar da şaşı değilmiş gözleri, hatta güzel bile diyebilirim.

Şoför son sürat sürüyor arabayı. Saate bakıyorum: 8.30…

“Yirmi beş dakikada ne çok şeyler yaptım!” diye düşünüyorum. “Benim görevim bu kadar; gerisi Allah’a kalmış!”

İçime huzur doluyor.

Beş dakika sonra apartmanın önüne geliyoruz. Muazzez Ebe:

—Siz burada bekleyin, diyor; ben önce hastayı muayene edeyim, sonra da ne yapacağımıza karar veririz.

Ben şaşkın vaziyette otomobilden inerken o, çevik ve kendinden emin adımlarla apartman kapısına doğru yürüyor. Az önce içimi saran rahatlama ve huzur tekrar endişe ve sıkıntıya dönüşüyor. Taksi şoförüne bakıyorum; çalışır vaziyetteki arabasında oturuyor.

—Arabayı stop etmemişsin, diyorum.

—Ne olur ne olmaz, diye cevap veriyor. Çocuk ters gelirse hastaneye gönderir ebe. Zaman kaybetmemek lazım; hayat memat meselesi…

“İçim cız ediyor” derler ya… Evet, gerçekten tam anlamıyla içim cız ediyor o an. Yirmi yaşındaki güzeller güzeli Nuray’ımı ‘hayat memat’ çizgisine getiren maalesef bendim. Bütün kabahat benim. Oysa müzmin bekâr Hayati amcam evlendiğim günlerde bana defalarca öğüt vermişti ve:

—Yeğenim, çocuk yapmak için acele etmeyin, demişti; Nuray on dokuz yaşında bir taze; daha çocuk sayılır. Çocuk yapmak için önünüzde nice yıllar var. Sen öğretmen adamsın, koskoca yaz tatiline sahipsin. Alırsın ikinci el bir araba, atarsın hanımı arkaya; ver elini Antalya, tut elimi İzmir; gezersin. Akıllı ol yeğenim, gençliğini yaşa! Bebeğiniz olursa köyden kasabaya gitmek bile önemli bir mesele hâline gelir.

Amcamın ne kadar ileri görüşlü olduğunu ve ne derece doğru öğütler verdiğini şimdi anlıyordum. Onun dediklerine uysaydım şu anda karım kahvaltımı hazırlayıp tepsi içinde yatağıma kadar getirmiş olacaktı. Sonra da sıcacık sobanın başında akşama kadar muhabbet edecektik. Oysa şimdi? Ben sokakta aciz bir zavallıyım; o ise hayat memat çizgisinde bir mahkûm… Adeta sırat köprüsünde…

Sessizce bekliyoruz.

8.40…

—Ertan Bey oğlum, müjdeee! diye bir ses duyuyorum.

Ah Fatma teyze ah, çıldırtacaksın beni! Bugün senin yüzünden kalp krizi geçirmezsem ömrümün sonuna kadar bu kalp bir daha teklemez. Öyle sözler söylüyorsun ki bana; hem mutluluğum, hem de mutsuzluğum tavan yapıyor. Birkaç saniye içinde önce arş-ı âlâya yükseltiyorsun beni, sonra da cehennem çukuruna savuruyorsun. Açıp da mutfak penceremi “müjde” diyerek eşimin sağ salim kurtulduğunu düşündürüyorsun önce bana; sonra da “Doğum normalmiş, hastaneye gerek yokmuş.” diyorsun.

Şaşkın ve ürkek bir hâlde pencereye yaklaşarak:

—Eee, ne olacak şimdi? diye soruyorum.

—Bir şey olacağı yok, bekleyeceğiz.

—İlaç falan lazım mı?

—Sıcak sudan başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Sen zaten kuzineyi yakıp üstüne güğümü koymuşsun. Nuray’ı salona götürüp çekyata yatırdık; bekliyoruz.

—Ne kadar bekleyeceğiz?

Fatma teyze bu soruma beklemediğim bir tepki veriyor. Sert bir sesle:

—Oğlum sen ne kadar cahilsin! diyor. Yolcunun işini Allah bilir. Al şu anahtarları, çık bizim daireye. Ömer amcan kahvaltı yapıp kahveye gitmişti; ev bomboş. Sobanın üstünde demlik var; çay iç, kahve pişir; keyfine bak.

—Tamam, diyerek alıyorum anahtarları. Sonra da ücretini ödeyip taksiciyi gönderiyorum.

Şimdi kendimi bir boşlukta hissediyorum. Ne yapabilirim? Sigara geliyor aklıma. Mahalle bakkalına doğru yürüyorum. En iyisi günlük yaşantıma devam ederek kadere razı olmak… Öyle ya, ölüm de tıpkı doğum gibi hayatın doğal bir gerçeği…

Evdeyken planladığım gibi gazete, ekmek ve sigara alarak apartmana dönüyor ve Fatma teyzenin dairesine çıkıyorum. Komşularımız, yatak odamızın üstündeki bu küçük odayı odun ve kömürden tasarruf amacıyla oturma odası olarak kullanıyor. İçerisi sıcacık; harıl harıl yanan sobanın üstünde fokurdayıp duran bir çaydanlık ve üstünde de bir demlik var.

“Bir çay içsem mi?” diye düşünüyor ve anında vazgeçiyorum. Yanı başımda kokup duran sıcacık ekmeğe ilişiyor gözlerim; bir parça koparıp yemeyi düşünüyorum ve yine anında vazgeçiyorum. Hiçbirini hak etmemişim gibi geliyor bana. Ah, bu ekmeği eşimle paylaşabilmek için neler feda etmezdim! Acaba bundan bir lokma yiyebilmek nasip olacak mı biricik Nuray’ıma?

“Yarabbi, bu ekmeği eşimle birlikte yemeyi nasip et!” diye dua ediyorum içimden.

Saate bakıyorum: 8.50…

(devamı var) erturanelmas.megabb.com
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 137


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #1 : Mayıs 07, 2010, 04:54:48 ÖS »

Bir sigara yakıyorum. Aç karnıma içtiğim bu lanet şeyin tüm ciğerlerimi yaktığını hissediyorum fakat aynı zamanda da beni rahatlattığını fark ediyorum. Baba ocağımdan, akrabalarımdan ve arkadaşlarımdan koparak ekmek parası için geldiğim bu ilçede beni teselli edecek tek şey sigaraymış gibi geliyor bana.

“Nuray sağ salim kurtulsun, bırakacağım bu zıkkımı!” diye söz veriyorum kendi kendime.

Garip bir ses geliyor bir yerlerden ama nereden? Birisi bir başkasına bağırıyor gibi…

“Üst kattaki ev sahibimiz yine karısını dövüyordur.” diye geçiriyorum içimden. Fakat bu tahminim merakımı sonlandıramıyor. Çünkü çok iyi biliyorum ki bu ayyaş ve mirasyedi adam gece yarılarına kadar içer, sonra da öğleye kadar horuldar yatağında.

Şimdi daha farklı fakat daha belirgin bir ses işitiyorum. Biri ağlıyor galiba; belki bir çocuk, belki de bir mart kedisi…

“Fakat mart ayında değiliz ki!” diye düşünüyorum. “Ayrıca bu apartmanda hiç çocuk yok.”

Sigarayı sigarayla yakıyorum.

Artık eminim; biri ağlıyor ve maalesef ses alt kattan geliyor. Korkak bir suçlu gibi ayak uçlarıma basarak salona geçiyor ve yere uzanıp sol kulağımı zemine dayıyorum.

Bir kadın çığlığı… İşkence gören ya da bıçaklanan bir kadının çığlığı… Nuray’ın sesi bu… Zavallı eşim çığlıklar atarak:

—Allah’ım, kurtar beni! diye bağırıyor.


Şimdi apartmanımızın tam karşısındaki arsanın en uç noktasındayım. Ben buraya ne aralık geldim, niçin geldim, nasıl geldim? Hiçbir şey hatırlamıyorum.

Sigarayı dudaklarımdan, gözlerimi de apartmandan ayıramıyorum.

“Güya doğum normalmiş!” diye geçiriyorum içimden. “İki aydır en az dört defa evime gelip muayeneye etti, hepsinde de aynı şeyi söyledi. ‘Doğum normal; hastaneye veya doktora gerek yok.’ Onun taktiğini şimdi çok iyi anlıyorum. Hamile kadınları para kazanabileceği zengin birer müşteri gibi görüyor adi ebe! Karımın başına bir felaket gelsin, göstereceğim gününü!”

Öylece dikiliyorum. İnsanların sıcacık yuvalarında çoluk çocuğuyla kahvaltı yaptığı bu erken saatte toprağa çakılmış bir korkuluk gibi kıpırtısız dikiliyorum. Zavallı Nur’um can çekişirken ben acizlik batağının en dibinde hiçbir şey yapmadan, yapamadan öylece dimdik dikiliyorum.

Göğe bakıyorum: Yine kurşun bulutlar… Her zaman gördüğüm o berrak ve masmavi gök nerede? Bana daima umut ve yaşama sevinci bahşeden güneş hani? Ezildiğimi, eridiğimi, çöktüğümü hissediyorum…

Kurtuluşu yere diz çökerek Fatiha okumakta buluyorum.

Aslında tek kabahatli ben değildim. Annemin ve babamın da büyük suçu vardı bu noktaya gelmemizde. Annem evliliğimizin ilk aylarında ikide bir: “Ben torun isterim; ilk torunumu görmeden ölürsem gözlerim kapalı gider.” diyordu. Ona göre Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimet evlatmış. Hele bebeklerin öyle bir kokusu varmış ki tam anlamıyla cennet kokusuymuş. Bu kutsal nimetlere bir an önce kavuşmalıymışım. Yok daha neler! Babamın da annemden aşağı kalır tarafı yoktu. Bir “altın top” sözü tutturmuş, her gün aynı şeyi söylüyordu. Neymiş efendim, bebek bir evin altın topuymuş. Bebeksiz bir aileye aile denmezmiş.

Aslında ben kendimi babalığa hazır hissetmiyordum. Üstelik bebekleri de hiç sevmem. Hem yeni doğmuş veya birkaç aylık bir bebeğin nesi sevilir ki? Buruşuk kırışık bir cilt, ufacık yanaklar, belli belirsiz kaşlar ve sadece ağlamak için açılan salyalı bir ağız… Yeni doğmuş her bebek çirkindir. Bir yaşını geçip de yürümeye ve konuşmaya başlayan çocuklara diyeceğim yok…

9.05…

Zaman durdu mu ne? Ne zaman bitecek bu çile?

Şimdi yürüyorum. Yürürsem zaman daha çabuk geçecek gibi geliyor bana. Apartmanın arka bahçesine açılan derme çatma tahta kapıyı açarak hırsız gibi, hırsızlar gibi ses çıkarmadan, ağır ve ürkek adımlar atarak yürüyorum.

En büyük arzum hiçbir ses duymamak, zavallı karımın imdat çığlıklarını işitmemek…

Ses yok.

Salon penceresinin altına kadar gidiyorum.

Ses yok.

“Öldü mü yoksa?” diye geçiriyorum içimden. Ürperiyorum.

Ani bir çığlık mıhlıyor beni olduğum yere.

“Ikın, ıkın; ha gayret!” diyen bir ses duyuyorum ardından.

Sonra yine çığlıklar…

Yine hırsız gibiyim. Şimdi de ev sahibine yakalanmış hırsızlar gibi kaçıyorum oradan. Tekrar aynı yere, boş arsanın en uç köşesine sığınıyorum.

Ne yapmalıyım yarabbi? Çarşıya gidip taksi mi çağırsam? Çağırdım diyelim; Nuray’ı bu hâlde nasıl bindireceğiz arabaya? Bindirdik diyelim; şoför son süratle bile gitse il merkezindeki hastaneye ulaşmak en az iki saatimizi alır. Nuray’ı bu şekilde kurtarmak mümkün değil.

Ah ah, kaynanam ne kadar haklıymış! “Doğuma bir ay kala Nuray’ı bize gönder; bak burada hastaneler de var doğumevleri de…” demişti. Demişti ama ben dinlememiştim. Nuray’dan ayrı yaşayamamak su yüzüne çıkardığım tek bahanemdi. Ama aslında gururuma yedirememiştim. Ah şu içi boş pis gurur! Oysa kendi ailem köyde değil de şehirde yaşasaydı değil bir ay, iki ay öncesinden gönderirdim.

Ne kadar pişmanım! Allah’ım ne olur affet beni!

Başka ne yapabilirim? Allah’a sığınmaktan başka çarem mi var?

Ezbere bildiğim namaz surelerinin tümünü okuyorum.

Şimdi her şeye hazırım; Fatma teyzenin dışarı çıkarak: “Nuray öldü.” demesini bekliyorum? Bu kötü haberi aileme nasıl ulaştıracağımı düşünüyorum. Köyde tek telefon var; o da muhtarlıkta… Muhtar, odasında mıdır acaba? Cenazeyi köye mi defnetmeliyim? Kaynatama kötü haberi nasıl ve hangi yüzle vereceğim?

—Sakin ol Ertan! diye mırıldanıyorum kendi kendime. Bir sigara yakıyorum.

Kurşun bulutlar delindi; ince, çok çok ince bir yağmur iniyor. Milyonlarca su zerreciğinin kulaklarıma, yanaklarıma, sigarayı tutan parmaklarıma sıvandığını hissediyorum.

“Boğaza saplanan bir kılçık nasıl çıkarılır?” diye soruyorum kendime. “Elbette ki parçalayarak…”

Kararımı veriyorum: Eve gideceğim ve ebeye: “Kılçığı kes, parçala; yeter ki Nuray’ı kurtar!” diye yalvaracağım.

Saçlarımdan, alnımdan süzülen yağmur zerrecikleri gözyaşlarıma karışıyor; apartmana giriyorum.

Kulağımı evimin kapısına dayayıp bir ses duymaya çalışıyorum: Çıt yok. Kapıyı açıp içeri girmeye, gerçeklerle yüzleşmeye cesaretim de yok.

Geri dönüp üst kat merdivenlerine oturuyorum ve sigaradan derin nefesler çekiyorum.

9.20…

Ses yok.

Sigara üstüne kaç sigara yaktığımı bilmiyorum ve artık saate de bakmıyorum.

Açılan bir kapının gıcırtısı sessizliği bozuyor neden sonra. Evimin kapısıyla üst kat merdivenleri arasındaki koridora loş bir ışık yayılıyor; bakıyorum: Fatma teyze kapıda… Göz göze geldiğimiz o anda hızla atan yüreğimin göğüs kafesimi parçalayıp çıkacağı hissine kapılıyorum.

—Gel gel, diyor Fatme teyze.

Kapıya doğru koşarken:

—Bitti mi, kurtuldu mu Nuray? diye soruyorum.

—Hadi gözün aydın, nur topu gibi bir oğlun oldu, diye cevap veriyor.

—Nuray nasıl, senden ondan haber ver? diyorum içeri girerken.

—İyi iyi, salona geçip kendin gör.

Uçar gibi dalıyorum salona. İçeri girer girmez de gözlerime yaşlar doluyor. Ah, gül yüzlü Nuray’ım ne hâle gelmiş? Yorgun ve bitkin; adeta ölü… Yüzü kireç gibi, gözleri kapalı… Çekyata uzanmış yatıyor, üstünde de bir battaniye…

Muazzez Ebe görevini yapmış bir insanın rahatlığıyla kollarını birbirine dolamış oturuyor bir sandalyede:

—Gözün aydın muallim bey, diyor. Sağlıklı bir oğlun oldu. Yıkayıp pakladık, sonra da kundağa sardık. Göbek adını Mustafa koyduk; unutma sakın!

Cevap vermeden can yoldaşıma yaklaşıp baş hizasında yere diz çöküyorum; incitmekten çekinircesine alnına bir öpücük kondurarak:

—İyi misin? diye fısıldıyorum kulağına.

Mecalsiz bir şekilde kan çanağı gözlerini açıyor:

—İyiyim, diyor;  oğlumuzu gördün mü?

—Hani, nerde?

—Gözlerin kör mü evladım? diyor Muazzez Ebe. Baksana, hanımının başucunda yatıp durur.

Çekyatın eşimle duvar arasındaki bölümünde, battaniyenin altında bir kabarıklık fark ediyorum. Büyükçe bir ayakkabıyı battaniyeyle örtmüşler gibi bir kabarıklık… Üst kısımda da sarı bir tülbent…

—Aç aç, tülbendi aç! diyor Muazzez Ebe.

Sağ elimi tülbende uzatırken bir ses duyuyorum. Garip bir ses… Kedi sesi gibi, daha doğrusu kedi yavrularının miyavlamasına benzeyen çok ince ve çok kısa süreli bir ses… Tülbendi açıyorum.

Aman Allah’ım, gözlerime inanamıyorum; burada bir bebek var! Vücudu beyaz kundakla, başı beyaz tülbentle sıkı sıkı sarılmış bir bebek... Bebeğin pembeyle mor arası bir renge sahip avuç içi kadar yüzü gözlerimi kamaştırıyor. O belli belirsiz kaşlardan, o küçücük ve mor yanaklardan, o incecik dudaklardan nur fışkırıyor, nurlar fışkırıyor; nurlar içinde kalıyorum.

Böylesine bir güzellik, böylesine bir masumiyet ve böylesine bir safiyet olabilir mi yarabbi? Kim demiş yeni doğan her bebek çirkin olur diye? Gelsinler, gelsinler de görsünler benim oğlumu!

Benim oğlum, evet bu benim oğlum! Ne kadar güzel, ne kadar küçük ve ne kadar aciz yarabbi! Bense onun yanında ne kadar kuvvetli bir insanım; evet, hissediyorum bu kuvveti. Bu yavruyu besleyip büyütmek için hamallık yapabilirim, ona kötülük yapmak isteyenlerle dövüşüp hapiste yatmaya hazırım; onun sağlığı için böbreğimi, kanımı, hatta canımı vermeye razıyım.

“Babalık bu olsa gerek…” diye geçiriyorum içimden.

Beş-on dakika öncesine kadar kendimi babalığa hazır hissetmiyordum ama şimdi bu sıfata çoktan hazırmışım da haberim yokmuş gibi geliyor bana. Belki de yanılıyorum; belki de şu küçücük yavrudur bende böyle duygular yaratan… Evet evet, en doğru açıklama bu: Şimdi çok iyi anlıyorum ki bir erkeğin baba olmasını sağlayan evlatmış.

O an bir şey oluyor. Hiç beklemediğim bir şey… Göz kapakları açılıyor oğlumun; küçücük, karacık gözleriyle bana bakıyor.

Göz gözeyiz.

O küçücük ve karacık iki gözden yüreğime, tam yüreğimin odak noktasına bir şeyler akıyor. Su gibi, elektrik gibi bir şeyler… Adeta çarpılıyorum.

Büyülenmişim. O an anlıyorum ki ben onun kölesiyim, o da evimin efendisi…

—Nasıl, beğendin mi? Güzel mi bebeğimiz? diye soran bir ses duyuyorum.

Oğlumun yanı başında yatan sesin sahibine bakıyorum. Onun çatlamış dudaklarına, solgun yüzüne, baygın gözlerine bakıyorum. Nur’um, Ay’ım, can yoldaşım dediğim; ondan ayrıyken sürekli olarak gül yanaklarını, tatlı sesini, sıcak tenini özlediğim kadın değil bu. Artık o, bu güzelliklerin çok çok ötesinde kutsal bir varlık… İlahi yaratıcılığın somut bir temsilcisi: Anne…

Cevap vermeden eğiliyorum ve yüzümü; aynı yastıkta yan yana duran, biri ilahî diğeri mucizevî bu iki başın arasından yastığa dayıyorum. Şimdi bir yanağım eşimin, diğer yanağım oğlumun yanağında… Yanak yanağayız; ateşler gibi yanıyor yanaklarım.

Gözyaşlarım akıyor yastığa.

Cennet kokuları alıyorum.

Şimdi şükür zamanı…

“Ey Allah’ım; beni babalığa layık gördün ya, böylesine bir aile mutluluğu tattırdın ya bana, şükür sana, şükürler sana!”
İstanbul / 2010


(Son) erturanelmas.megabb.com
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 137


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #2 : Mayıs 27, 2010, 07:44:36 ÖÖ »

KAYIP BALKON



Bayram namazından geleli iki saat oldu, hâlâ balkonda oturuyor. O plâstik taburede ne var bilmem. Sırtını duvara yaslamış, gözleri yolda… Bir de sigara üstüne sigara…

Çay yarım saattir ocakta kaynayıp duruyor; üstelik kahvaltı da hazır… İki adım içeri girip bir şey yemez, içmez.

Dibine kadar içtiği sigaranın ateşiyle yeni bir sigara yaktığını görünce daha fazla dayanamıyorum. Raftaki açılmamış sigara paketlerinden birini alıp açık kapıdan balkona fırlatarak:

–Al bunu da zıkkımlan! diye bağırıyorum. Birini bitirmeden öbürünü yak; yak da bir an önce geber!

Bizimki oralı bile değil… Gözlerini sokaktaki belli bir noktaya çivilemiş, sigara içmeye devam ediyor.

Kuş yuvası dediğimiz üç metre karelik balkonumuzu -evimizin tek balkonu- mutfaktan ayıran tek şey yarım metrelik duvar üzerindeki çekmeli cam bölme ve bir kapı… Mutfaktaki masada kahvaltı yaparken onun hareketlerini izleyebiliyor, çatallı öksürüğünü işitebiliyorum.

Otuz beş yıldır aynı yastığa baş koyduğum -sözün gelişi tabii; yastıkları ayıralı otuz, yatakları ayıralı ise en az on yıl oldu- bu adamı seviyor muyum, ondan nefret mi ediyorum, yoksa ona acıyor muyum tam olarak anlamış değilim.

–Doktor ne dedi sana? diye bağırıyorum oturduğum yerden. “İkinci kalp krizinde ya ölürsün ya da en iyi ihtimalle felçli kalıp yatalak olursun.” demedi mi? Haydi, söndür şu zıkkımı da gelip bir şeyler ye!

–Küstüm sana, diye cevap veriyor.

–Nedenmiş o?

–Sen eskiden bayram sabahlarında “Bayramın mübarek olsun!” deyip elimi öperdin.

–Eskidenmiş o… Sen eli öpülecek adam mısın?

Cevap vermiyor. Evet, haklı… Eskiden her bayram sabahı, namaz dönüşlerinde elini öperdim bu adamın. Beni gören biricik kızım da katılırdı bu güzel merasime. Sonra biz üç kişi, bayramlık kıyafetlerimizi giyer; hısım akraba, konu komşu ziyaretlerine çıkardık.

Nereden nereye? Enis Bey yine bayramlık kıyafetlerini giymiş, beyaz gömlek üzerine lâcivert kravatını takmış, her zamanki beyefendi tavrıyla oturuyor balkonda. Eski nüfus müdürü Enis Bey… Komşulara göre mahallenin saygın beyefendisi… İçki içmez, kumar bilmez; çocukla çocuk, büyükle büyük… Her komşuya saygılı ve güler yüzlü… Resmi işlerde yol gösterici, özel meselelerde çözüm bulucu… Herkesin gözünde mahallenin bilgesi…

“Ah, ah!” diye geçiriyorum içimden. “Bir de bana sorun; dışı seni, içi beni…”

Yine de dayanamayıp küçük bir tepsiye bir bardak çay ile kahvaltılık bir şeyler koyup balkona götürüyorum. Önünde duran sehpadaki küllüğü, sigara paketini, kibriti ve seyyar telefonu balkon penceresinin önüne kaldırıp sehpaya tepsiyi koyuyorum. O an anlıyorum ki bunca yıllık kocama karşı hissettiklerim ne tam olarak sevgi, ne de bütünüyle nefret… Bir zamanlar çok sevdiğim, fakat dokuz – on yıldır da nefret ettiğimi zannettiğim bu adama galiba acıyorum ben.

Bizimki yine oralı değil. Gözlerini diktiği yeri parmağımla işaret ederek:

–Ne var orada? diye soruyorum. Söyle, ne var orada? Niçin sokağın başındaki ana caddeye bakıyorsun? Upuzun elektrik direğinden başka ne görüyorsun yolda?

Hiç cevap vermiyor. Duvarda ses var, onda yok. Öfkeleniyorum bir anda.

–İnsanları görüyorsun değil mi? diye devam ediyorum. Caddeden sapıp bizim sokağa giren insanları… Şimdi anladım; kızını bekliyorsun sen. Biricik kızını… Cep telefonuna dahi adı yerine “biricik kızım” dediğin kızını… O gelmeyecek, o bu bayram senin elini asla öpmeyecek.

–He an, her şey olabilir, diye mırıldanıyor.

Tepemin tası atıyor o an:

–Saçmalama! diye homurdanıyorum. O köşeden mahallenin delisi, akıllısı, muhtarı; hatta şehrin valisi bile çıkabilir. Sonra da senin elini öpmek için buraya gelebilirler. Fakat biricik kızın mümkünü yok gelemez, daha doğrusu gelmez. Hep senin yüzünden, kör olasıca herif!

Kapı zilinin çaldığını işitiyorum, kapıyı açmak için balkondan ayrılırken arkamdan sesleniyor:

–Mutfağın kapısını kapa, çoluk çocuk geldiyse beni rahatsız etmeyin.

Söylediğini yapıp holü geçerek daire kapısını açıyorum. Zeynep’miş gelen… Nazlı’mın ilkokuldaki sıra arkadaşı… Elimi öpüp bayramımı kutluyor.

–İçeri gir hele! diyorum. Eşikte el öpüp hemen kaçmak yok.

Salona geçiyoruz. Nazlı’mın tersine uzun boylu, yapılı ve balıketi bir kız Zeynep. Şöyle tepeden tırnağa süzüp:

–Kız sen her geçen yıl daha da güzelleşiyorsun, diyorum. Dur hele, sana şöyle bir doyasıya sarılayım. İnan ki Zeynep, sen ikinci evlâdım gibisin. Sana sarıldıkça hep Nazlı’mın kokusunu alıyorum.

–Sağ ol Hamide teyze, ben de seni anne gibi görüyorum.

Sarılıyorum Zeynep’e. Yanaklarından öptükten sonra gül koklar gibi boynunu kokluyorum.

–Evlât kokusu, evlât! diyorum.

Aslında aldığım koku ikinci kalite ağır bir parfüm kokusundan başka bir şey değil. Nazlı’m böyle mi kokardı? Cennet kokusu dedikleri bir kokusu vardı onun. Doğduğu dakikadan liseye gidinceye kadar her gün onlarca defa sarılırdım biricik kızıma. Öperdim onu, okşardım, koklardım, sıkardım, gıdıklardım.

Hele sabahları… Okula gitmesi için erkenden uyandırmak zorunda kaldığım o bazen serin, bazen soğuk sabahlar… Öpücüklerle, çiçek koklamalarıyla uyandırırdım Nazlı’mı. Önce o küçücük burnunu, sonra ince kaşlarını, daha sonra da o pespembe yanakçıklarını öperdim. Dudaklarına da bir buse kondurduktan sonra sabah keyfimizin en tatlı saniyeleri başlardı. Kulak memelerinden başlayarak boynunun her tarafını, toparlacık omuzlarını, gerdanını ve koynunu doyasıya öper, koklardım.

“Tamam anne, yeter ama, kes artık!” deyişlerinin adına yaraşır naz olduğunu çok iyi bilirdim; çünkü sevgime teslim olmuş gibi kollarını yanlara açarak “beni sev” dercesine gerinir de gerinirdi. Böyle anlarda onu yutasım, tekrar içime sokasım gelirdi.

–Gözlerin yaşardı Hamide teyze.

Zeynep’in bu sözleriyle kendime geliyorum. Gözyaşlarımı silerken:

–Evlât hasreti işte! diyorum. Hele otur bakalım şöyle!

Koltuklara karşılıklı oturuyoruz. Âdettendir; kolonya ve şeker ikram ediyorum.

–Nazlı bu bayram gelmeyecek mi?

–Aniden önemli bir işi çıkmış, ama Kurban Bayramında mutlaka gelecek.

–Ay vallahi Hamide teyze, çok özledim Nazlı’yı! Yaklaşık dört yıldır göremiyorum onu. Siz kaç yıldır görüşmüyorsunuz?

–Ne yılı kızım? Geçen yaz geldi ya!

–Ben hiç görmedim ama…

Aniden hatırlamış gibi yapıyorum:

–Tamam tamam, şimdi hatırladım! Geçen yaz biz burada değil, yazlıktaydık. Nazlı da yanımıza gelmiş, bir hafta boyunca güneşin ve denizin tadını çıkarmıştı.

–Hâli keyfi nasıl, sağlığı yerinde mi?

–İyi Allah’a şükür! Onun tek derdi var, o da gurbet! Biliyorsun ki on beş yaşından beri gurbette yavrucuğum. Eee, sen neler yapıyorsun bakalım?

–Vallahi Hamide teyze, kuaförlükte iyice ustalaştım; mesleği öğrendim anlayacağın. Bizim patron altı aydır sigortamı da ödüyor. İlerde hâlimiz vaktimiz yerinde olursa kendi dükkânımı açacağım.

–Aferin kızım, aferin!

Bir müddet daha havadan sudan konuştuktan sonra Zeynep müsaade isteyip gidiyor.

Mutfağa girip yarım kalmış kahvaltıma devam ediyorum. Bizimki aynı vaziyette…

–Duydun mu, Zeynep kuaför dükkânı açacakmış, diyorum yüksek sesle.

Cevap vermiyor. Sinirleniyorum; balkon kapısına kadar gidip:

–Kütahya’da aç mezarı mı vardı da kızımı koca koca okullarda okuttun? Okumayıp kuaför olsaydı ya… Şimdi ne güzel dizimin dibinde olacaktı.

Başını sinirli sinirli iki yana sallarken dudaklarında aşağılayan, alaycı bir tebessüm beliriyor:

–Benim kızımın başarılarına, yaptıklarına ve yapacaklarına Zeynep’in hayal gücü dahi ulaşamaz. Bir yanda ilkokulu ite kaka bitiren Zeynep, öbür yanda Nazlı… Mukayese bile edilemez!

–Tamam, hadi okuttun diyelim! Biz o kadar aciz durumda mıydık ki biricik kızımı yatılı okullara verdin? Kütahya’da lise mi yoktu da, ta Ankaralara gönderdin?

Bu sözüme daha da sinirlenip ters ters bakıyor:

–Be kadın, sen deli misin? Benim kızım lise giriş sınavlarında Kütahya birincisi ve Türkiye otuz ikincisi olacak; sonra da bu şehirdeki bir liseye gidecek, öyle mi? Öyle bir zekâ elbette ki Türkiye’nin bir numaralı okulunda, yani başkentteki fen lisesinde okumalı. Nazlı gibi bir değeri mahalle lisesinde okutacak kadar aptal mıyım ben?

–Hem de aptalın daniskasısın! Biricik kızıma doyamadım senin yüzünden.

Tekrar masaya geçiyorum, öfkemi ekmekten çıkarırcasına büyük bir lokma koparım çiğniyorum. Yudumlar boğazımda düğümlenip kalıyor.

İşte bu sabit fikirli adam yüzünden kızıma doyamamıştım. Oysa Nazlı’ma ne zorluklarla sahip olmuş, onun uğrunda ne çileler çekmiştim! Evlendikten sonra on yıl hamile kalamamıştım. Nice doktorlar gezmiş, ne tedaviler uygulamıştık… Denemediğim kocakarı ilâcı kalmamış, zehirlenme tehlikesi bile atlatmıştım.

(
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
erturanelmas
Sürekli Üye
***
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 137


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #3 : Mayıs 27, 2010, 07:47:38 ÖÖ »

(Kayıp Balkon'un devamı)


Nazlı’mın dünyaya gelişi bir bayram, bayramdan öte yeni bir dünyanın doğuşu olmuştu benim için. Onu dualarla, hatimlerle, mevlitlerle karşılamıştık. On beş yıllık sarılmalar, öpüp okşamalar, koyun koyuna yatmalar bir rüya gibi gelip geçmişti.

Kızım fen lisesine gittikten sonra ancak bayramlarda ve tatillerde buluşabilmiştik. Bu uzun aralıklı ve kısa beraberlikler, ona olan özlemimi sona erdirmek şöyle dursun, daha da arttırmıştı.

–Senin yüzünden yalancı da oldum, diye sesleniyorum. Nazlı’nın geçen sene yazlığa geldiğini söyledim Zeynep’e. Söyle bakalım, kaç yıldır görmedin kızını?

Cevap yok. İyice öfkelenip bağırıyorum:

–Söylesene uyuşuk adam! Dört yıldır göremiyorsun kızını değil mi? Tam dört koca yıl.

Kapı zili çalıyor, mecburen susup çıkıyorum mutfaktan.

Gelen Nilay’mış. O da Nazlı’nın sınıf arkadaşı; bitişik apartmandan… Nazlı İstanbul’a gidince Nilay aşağı mahalledeki düz liseye devam etmişti. Kapıda bayramlaşıyoruz, içeri girmeye hiç niyeti yok.

–Enis amca evde yok mu? diyor.

–Boş ver onu, diyorum. Morali bozuk biraz… Bizim kız bir haftadan beri telefon edip duruyordu; belki elli defa “Ramazan Bayramında geleceğim.” demişti. Ama acil işi çıkıp da gelemeyince bizimki çok üzüldü.

–A üzülecek ne varmış bunda? Telefonlar ne güne duruyor?

–Öyle öyle, her gün en az üç defa telefonlaşıyoruz. Yine de baba yüreği işte; çok kırıldı Nazlı’ya.

Çantasından bir zarf çıkarıp uzatıyor:

–Düğün davetiyem, diyor gülerek.

–Aaa, bu kadar erken mi kız? Hani Kurban’dan sonraydı?

–Valla babam müftüye danışmış; iki bayram arasında bal gibi de nikâh yapılırmış. Biz de fazla uzatmayalım dedik. Haydi, bana Allaha ısmarladık, bugün akşama kadar hem bayramlaşıp hem de davetiye dağıtacağım.

Şaşkınlıktan donakalıyor, veda sözü dahi söylemeyi akıl edemiyorum. Nilay gidip de kapıyı kapayınca cinlerim tepeme çıkıyor:

–Şimdi seni yedim işte, diye söylenerek balkona çıkıyorum. Enis Beyefendi Hazretleri (!) hâlâ aynı durumda… Dünyada olup bitenden haberi bile yok. Sigara elde, gözler yolda…

–Utan utan! diye bağırarak zarfı yüzüne fırlatıyorum.

–Niçin utanacakmışım? Ne yaptım ben? Ne var o zarfta?

–Elinin körü var! El âlemin kızları telli duvaklı gelin olurken biz ne tel gördük ne duvak; ne dünür tanıdık ne damat…

–Herkes düğün yaparak mı evleniyor? Şart mı yani? Bizimki de düğün yapmadan evlenmiş, ne var bunda?

–Tüh Allah kahretmesin! Adam mısın sen be? Senden baba mı olurmuş?

Bu adamın gamsızlığı deli edecek beni. Yine elim ayağım titriyor; galiba tansiyonum yükseliyor; fenalaşıp bayılacağım. Aceleyle mutfağa dönüp tansiyon hapımı içiyorum, yüzümü yıkayınca biraz sakinleştiğimi hissediyor ve masanın yanındaki sandalyeme oturuyorum.

–Sabahın köründe cep telefonunda bir mesaj, diyorum yüksek sesle. “Anneciğim, babacığım; sizleri çok seviyorum. Ne olur bana kızmayın ve beni affedin. Biz evlendik.” İşte bu. Biricik kızımızın evlilik hikâyesi bu kadar… Ne kız isteme, ne söz, ne nişan… Kimle evlendin, niçin evlendin, nasıl evlendin? Ne bir davet, ne bir açıklama… Biz evlendik; hepsi bu…

–Hemen hemen bir buçuk yıldır hep aynı şeyleri konuşuyorsun hanım, yeter artık! Olan olmuş… O defter kapandı.

–Bazı defterler ölünceye kadar kapanmaz. Millete rezil olduk be! Senin yüzünden mahallenin bir numaralı yalancısı olduk. Mesajı aldıktan sonra, kış kıyamette niçin yazlığa gidip on gün kaldık? Millet bizi düğüne gitti sansın diye değil mi? Ondan sonra da hayalî bir düğün uydurup ballandıra ballandıra herkese anlatan biz değil miyiz? Niçin susuyorsun? Susarsın tabii… Çünkü bu fikir senden çıkmıştı.

–Nazlı’nın bu şekilde evlenmesinde benim ne suçum var hanım?

–Çok suçun var, çok… Kızını üniversiteye göndermeyecektin veya madem gönderdin, attığı her adımı izleyecektin. Bak Nilay’a… Liseyi bitirdi, büyük bir markette kasiyer olarak çalışıyor.

–Boş konuşuyorsun boş! Benim kızım üniversite sınavlarında Türkiye sekizincisi oldu. Ben kızımı kasada oturup başkasının parasını saysın diye yetiştirmedim. Ayrıca böyle bir yeteneği okutmamak günahtır.

–Bak bir de günahtan bahsediyor! Hani, senin kızın bayramını kutladı mı? Bir telefoncuk olsun açtı mı? Söyle, kaç gündür telefon açmıyor? En az on gündür değil mi? Bakıyorum da her zaman holde duran telefonu yanına almışsın. Telefon bekliyorsun kızından değil mi? Çok beklersin sen… Hâlâ anlayamadın mı? Senin kızın o uzak memlekette yeni ve bambaşka bir hayat kurdu, biz onun gönlünden silindik artık. Aç telefonu aç, utanma! Kızının bayramını kutla, ona saygılarını sun. Ama benden selâm söyleme senin kızına.

–Senin kızın deyip durma! Telefon gelince önce sen kapıyorsun ahizeyi. O bizim kızımız.

–Hayır, on beş yaşına kadar benim kızımdı; sen onu benden koparıp yatılı okula verince senin kızın oldu.

Yine kapı zili çalıyor. Mutfaktan çıkıp kapı dürbününden, gelenlere bakıyorum. Apartman komşumuz Selim Bey’le oğlu gelmiş. Kapıyı açmadan balkona çıkıyorum.

–Kalk bakalım, diyorum, biraz da ben balkon keyfi yapayım. İki erkek var kapıda; onları da sen ağırla. Beni sorarlarsa “Tansiyonu çıkınca biraz uzandı.” dersin.

Ben kuru tabureye otururken o mutfağın kapısını kapayıp çıkıyor. Sehpadaki kahvaltı tepsisine gözüm ilişiyor. Çayını içmiş, birkaç dilim ekmek ve bir yumurta yemiş.

“İyi.” diye geçiriyorum içimden. “Can boğazdan gelirmiş.”

Yoldan geçen genç bir çift görüyorum. Kadının kucağında ince bir battaniyeyle sarıp sarmalanmış kundak çağında bir bebek… Bebeğin yüzüne sapsarı bir tülbent örtmüşler. Taze gelin, yolda yürürken tülbendi aralayıp bebeğine bakıyor. Bir an Nazlı’ma benzetiyorum kadını. Yüreğim güp güp çarpmaya başlıyor.

“Kör olasıca herif!” diyorum içimden. “Kahvaltı yapmana niçin seviniyorum ki? Zıkkımın kökünü yeseydin inşallah! Beni torunuma bile hasret bırakan kafasız adam! Oysa ne hayallerim vardı benim! Kızım işe gidince torunuma ben bakacaktım, tıpkı Nazlı’mın bebekliği gibi onu da kundaklayacak ve dizlerimde sallayarak uyutacaktım. Ah, ah!”

Gurbet kuşu yavrumun bebekliği geliyor gözlerimin önüne. Meleğim dizlerimde uyuduktan sonra dikkatle ve yavaşça kucağıma alıp koklayarak yatak odamıza götürürdüm. Sonra o küçücük başını ve yine küçücük, ince bir yastığa yan yatırıp ben de yanı başına uzanırdım. Doyumsuz bir manzarayı izler gibi seyrederdim canımın parçasını. O küçücük yanaklara; o incecik ve temiz dudaklara; o kapanmış, yumuk gözlere, o belli belirsiz kaşlara gözlerimi kırpmadan, dakikalarca bakardım. Zaman zaman da kulağımı, meleğimin minicik burnuna yaklaştırıp nefes alıp almadığını anlamaya çalışırdım.

Bazen nazarım değmesin diye başından ayrılır; can parçamın rahatsız olma ihtimalini düşünüp, ortalıkta uçuşan sinekleri, bir havluyu sallayarak odadan çıkarmaya çalışırdım. Mahalledeki çocukların yatak odamıza yakın yerlerde oynaması kesinlikle yasaktı. Çocuklar bu yasağa “Hamide teyze kanunları” derdi. Hepsi de bu kanuna uyar; penceremin altından geçerken camiye girmişçesine sessiz yürür, fısıltıyla konuşurdu.

Hele o emzirme dakikaları… Ömrümün en unutulmaz anları… Can parçam süt dolu memelerimi soğurdukça cana can kattığım, hatta bir meleğe can verdiğim fikrine kapılır, beni anneliğe lâyık gördüğü için Allah’a yüzlerce defa şükrederdim. Süt dişleriyle göğüs uçlarımı ısırırken bana tattırdığı o tatlı ıstırabı hâlâ bedenimde hissediyorum.

Gözlerim yaşarıyor yine. Kalkıp mutfağa geçiyorum, gürültü yapmamaya dikkat ederek yüzümü yıkıyorum. Önceden çerçeveletip mutfak dolabına astığım yarım fotoğrafa kayıyor gözlerim.

“İşte torun sevgisinden yana bana münasip görülen hisse bu!” diyorum içimden. “Kızımız bize bu kadarını lâyık gördü.”

Fotoğraftaki Nazlı çok mutlu; otuz iki dişi meydanda, gülüyor. Epeyce kilo almış. Sol dizinde ise göbeğine kadar çıplak, altı aylık bir bebek… Gözlerini iri iri açmış bana bakıyor torunum. Hiç öpmediğim, koklayamadığım, hatta kanlı canlı göremediğim biricik torunum… Bir de bebeğin baş hizasından uzanıp Nazlı’mın omzuna konan bir kol… Damat olacak uğursuzun kolu bu! Biricik kızımı benden çalan, ne idüğü belirsiz nesepsizin kolu… İri vücudunun ve meymenetsiz suratının olduğu bölümü önceden kesmiş ve bu resim parçasını tuvaletin önündeki paspasın altına koymuştum.

Anne adayı bir kız evlât, bebeğini doğurmadan önce özbeöz annesini çağırmaz mı yanına? Neymiş efendim, orada her şey düzenliymiş; hamileliği doktor kontrolünde sorunsuz devam ediyormuş, zahmete katlanmama hiç gerek yokmuş.

Tamam, kabul ettik; doktor değilim, hemşire değilim; ona bir yararım olamaz. Ya doğumdan sonra? Çalışan karı koca işe gidince bebeği kime emanet eder, o sabiye kim bakar? Yok efendim, orada her şey planlı ve programlıymış. Yöneticiler, insanların refahı için her şeyi düşünüp çare buluyorlarmış. Çalışan çiftler için bebek evleri açmışlarmış, oralarda bebeklere çok iyi bakıyorlarmış; ebeveynler gözleri arkada kalmadan işyerlerine gidebiliyormuş… Bir sürü mazeret… Zaten çok yakında da Kütahya’ya gelip el öpeceklermiş. Yalanın daniskası…

Salondan gelen bir kahkaha sesi hüzünlü anılardan kurtarıyor beni. Mutfak kapısını hafifçe açıp araladığım boşluğa kulağımı yaklaştırıyorum. Selim Bey’in sesi bu:

–Ne bitmez öğrencilikmiş anlayamadım, bildim bileli okuyor senin kız, diyor yüksek sesle.

Bizimki her zamanki gibi övüngen:

–Efendim, diyor; bizim kız artık ilim yoluna girdi; daha doğrusu girmek zorunda kaldı. Sen üniversite sınavlarında Türkiye sekizincisi ol, sonra ülkenin en büyük üniversitesinin en zor bölümü olan elektronik mühendisliğini birincilikle bitir; sonra da mastır yapma, doktoraya devam etme… Olur mu efendim, böyle bir değer harcanır mı?

“Yerin dibine batsın senin değerlerin!” diyorum içimden. “Ya benim değerlerim ne olacak?”

Elim ayağım titriyor yine; çaresiz balkona çıkıyorum.

“Lâfı bitmez artık.” diye geçiriyorum içimden. ”Şimdi kızının başarılarını uzun uzun anlatır. Üniversiteden mezun olunca elinin tersiyle ittiği iş tekliflerinden bahseder önce. Sonra dünyadaki hangi üniversitelerden hangi tekliflerin geldiğini sıralar. İsviçre’deki üniversitenin akademik kariyer teklifini hangi sebeplerle ve nasıl kabul ettiklerini anlatır. Daha sonra da iki yıllık mastırını yüksek dereceyle bitirip dört yıllık doktoraya nasıl başladığından söz eder. Hatta kızının kazandığı bursları ve aldığı asistan maaşını bile kuruşu kuruşuna söyler.”

Yoldan gelip geçenlere bakıyorum. Çocuklar yepyeni elbiselerini giymişler, ellerinde şeker torbalarıyla o evden bu eve girip çıkıyorlar. Taze gelinler ve genç damatlar kol kola girmiş, yolda yürüyorlar.

–Kahırla geçen bu kaçıncı bayram yarabbi! diye mırıldanıyorum. Bayramlarda hiç gülmeyecek, hep ağlayacak mıyım ben?

Caddeden geçen çocuklarda, evli çiftlerde, yaşlı başlı insanlarda bir sevinç, bir heyecan, bir mutluluk seziyorum. Belki de bana öyle geliyor. Hepsi de temiz giyimli ve koşuşturma hâlinde… Belli ki bayramlaşmaya gidiyorlar. Nineden bebeğe dek herkese imreniyorum, daha kötüsü de hepsini kıskanıyorum.

Mutfak kapısının dışından sesler geliyor bir ara. Konuklar gidiyor olmalı. Ses çıkarmadan mutfağın ortasına kadar gidip konuşulanlara kulak kabartıyorum.

–Damadınızı adı neydi? diye soruyor Selim Bey.

–Davut, diyor bizimki.

Bu ismi duyunca yine hafakanlar basıyor bana. Gözlerim kararıyor, nefesim daralıyor. Balkona çıkıp derin derin nefes almakta buluyorum çareyi? Birkaç dakika sonra mutfak kapısının gıcırtıyla açıldığını işitiyorum.

“Şimdi balkona gelip hemen sigaraya sarılır.” diye geçiriyorum içimden. “Sonra da hiçbir söz söylemeden tabureye tüner.”

Tahminimde yanılmıyorum.

–Selim Beye niçin yalan söyledin? diye soruyorum yüzüne bakmadan.

–Ne yalanı? Ben mi yalan söylemişim?

–Sen ya; başka kim olacak? Damadının adı Davut mu, yoksa Davit mi?

–Öff, yine başlama!

Dönüp yüzüne bakıyorum; gözlerini benden kaçırarak sırtını dönüyor bana. Sol dirseğini balkonun korkuluk demirine koyup başını sol avucuna yaslayarak sigara içmeye devam ediyor: Daha çok sinirleniyorum bu tavrına:

–Cevap ver bana? diyorum yüksek sesle. Senin damadın Davut mu, Davit mi? Yoksa kızının telâffuz ettiği gibi Deyvit mi? Cevap veremiyorsun değil mi? Senin yerine ben söyleyeyim. Olmaz ya, farz edelim ki oldu; İsviçre’ye gittik; orada “Deyvit” diye hitap edersin damadına, buraya geldiklerinde ise Davut dersin.

Hiç cevap vermiyor. Kötü kötü düşünceler geçiyor içimden:

“Şeytan diyor, al şuradan bir odun, vur kafasına!”

–Evet, niçin cevap vermiyorsun? Senin damadının adı ne? Kim bu herif? Neyin nesi, kimin fesi?

–Benim damadım İtalya’da doğup büyümüş, parasız yatılı okullarda okuduktan sonra İsviçre’deki bir üniversitenin mekatronik mühendisliği bölümünde burslu olarak mastırını ve doktorasını tamamlamış bir akademisyendir.

–Peki, elini bir defa öptüremediğin, bırak el öptürmeyi yüzünü dahi göremediğin bu büyük akademisyenden olma, biricik kızından doğma torununun adı ne? Söyle? Torununun adı ne? Herkese “Yusuf” diyorsun değil mi? Son telefon konuşmamızda ağzından kaçırdı Nazlı. O kadar hızlı konuşuyordu ki “Deyvit, Josef’in odasında…” deyiverdi. Sonra hatasını anlayarak tıpkı senin gibi ağız değiştirip “Davut, Yusuf’un odasına gitti.” dedi. Bundan haberin var mıydı?
Çıt yok.

Haykırmak, isyan etmek istiyorum. Bir şeyleri kırmak, parçalamak geçiyor içimden. Fakat çaresizim. Öfkeden sesim titriyor:

–Ama sana göre hava hoş! Ha Davut olmuş, ha Deyvit; ha Yusuf olmuş, ha Josef! Böyle haberlere o kadar çok alıştın ki bütün değerlerin yalama olmuş. Senin için önemli olan tek şey, kızının bilim kadını olması. Nazlı doktorasını verecek de, doçent hatta profesör olacak da, Türkiye’ye gelecek de… Hayal üstüne hayal! Herkese anlattığın bu masallara komşular inanıyor mu sanıyorsun? Aslında sen de inanmıyorsun; işin gücün kendini aldatmak…

–Hele doktorayı bitirsin! diyor neden sonra.

–Hele fen lisesini bitirsin, hele ODTÜ’yü bitirsin, mastırı bitirsin, doktorayı bitirsin… Ne bitmez şeymiş be! Tabi, haklısın; doktorayı bitirince iki çanta alır senin kızın, çantanın birine Deyvit’i, diğerine Josef’i koyar, sonra da Kütahya’ya gelip üniversitede öğretim üyesi olur. Sen aklını peynir ekmekle yemişsin herif!

İki adım atarak yaklaşıyorum ona, ağzımı kulağına yaklaştırıp fısıltıyla ve alay edercesine:

–Kuş beynine şunu iyice sok, diyorum. Kızın oradaki rahatı bırakıp buraya asla gelmez, gelemez. Senin sulbünden gelip benim rahmimde filizlenen, sonrada bu topraklarda serpilip gelişen biricik fidanımız meyvelerini İsviçre’de verecek. Onun meyvelerini biz değil, yaban eller yiyecek.

Birden irkilerek susuyorum. Sebebi şaşkınlık… Ağlıyor Enis Bey. Annesinin, hatta çok sevdiği kardeşinin vefatında dahi ağlamayan Enis Bey şıpır şıpır gözyaşları döküyor. Sessizce çıkıyorum balkondan, koşarak yatak odasına geçiyorum.

Şimdi ben de ağlıyorum. Her zaman olduğu gibi yüksek sesle ve hıçkırıklarla… Ağlıyorum fakat kimin için gözyaşı döktüğümü ben de bilemiyorum. Kendime mi yanıyorum, kızıma mı? Yoksa otuz beş yıldır gözlerinin yaşardığını hiç görmediğim koca Enis Beye mi?

Beş on dakika ağlayınca biraz kendime gelip rahatlıyorum.

“Galiba fazla üstüne gittim.” diye geçiriyorum içimden. “Gidip gönlünü alsam iyi olacak. Zaten kalp hastası…”

Banyoya girip yüzümü yıkadıktan sonra balkona çıkıyorum. Bizimki yine taburede... Kollarını balkon demirine paralel dayayıp, alnını da elleri üstüne koymuş oturuyor. Tek farklılık sigara içmeyişi… Telefonu da yere düşürmüş. Yine sinirleniyorum:

–Telefonu düşürmüşsün, diyorum. İnşallah kırılmamıştır.

Telefonu alıyorum yerden. Kurşunî ekranda bir isim: Biricik kızımız… Fakat “arama yap” tuşuna basılmamış.

–Telefon mu açacaktın? diyorum.

Cevap yok.
–Açacaktın ama gururuna yediremedin değil mi?
Cevap yok.

Gömleğinin arka yakasından tutup hızla çekiyorum. O anda bir şey oluyor: Enis Bey yıkılıp boylu boyunca uzanıyor balkona. Yüzü kireç gibi; kapalı gözlerinin kirpikleri ıslak…

Aniden gözlerim kararıyor; bir çığlık atıyorum.

SON

Erturan Elmas
Bursa / 2008
Logged

Kelepçeledim ruhumu beynimle.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Hosting Hizmetleri
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks


XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM