EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 25, 2012, 03:31:18 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Dodo  (Okunma Sayısı 997 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
zel
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2


Üyelik Bilgileri
« : Ekim 09, 2007, 02:46:35 ÖS »

DODO
Gökyüzünün katmanları arasında özgürce uçan Dodo fırtına ve kasırgalara meydan okurcasına kanat geriyordu. Çok uzaklardan, kuzeyden geliyordu. Açtı . Gözünün keskinliği, burnunun duyarlığı ona yiyeceğin bol olduğu bir coğrafyanın yolunun üstünde olduğunun hissettiriyordu.Belkide açlıktan serap görüyordu. Güneş saçlarının tümünü bir yorgan gibi denizin üzerine sermişti. Dodo çok yorgun olmasına rağmen güçlü kanatlarını son bir kez daha gerdi. Ve bir atmaca gibi havada asılı kalarak hedefine,güneye doğru yol alıyordu. Bir kaç kilometre ötede denizin üzerinde bir adanın olduğunun fark etti. Açlıktan adayı yarı bulanık görüyordu. Birkaç dakika sonra yeşil adanın envai türlü yiyeceklerle dolu olduğunu rüzgarın taşıdığı kokulardan anlamıştı. Adaya doğru inişe geçti ve adanın etrafından bir tur attı. Güvenilirliğine kanaat getirince keskin bir kayalığa kondu. Pençesini uzun zamandır kullanmadığını midesinden gelen seslerden anladı.Kayalıklardan adayı izlemeye koyuldu. Ömründe gördüğü en güzel yer olduğuna karar verdi. Bu cennet parçasının bol yiyeceklerle kaplı olduğunu düşlerken aynı zamanda güvenli ve eğlenceli bir yer olduğunu içinden geçirirdi. Bu düşüncesi ağzının suyunun akmasına zaman vermeden altındaki kayalıktan kıpraşan bir canlıyı fark etti. Keskin ve haşmetli gözlerini hafif kıstı. Mılaon’un güneşlendiğini onlarca metre uzaktan gördü. Mükemmel bir yiyecek diyerek avını kolladı. Dodo ani bir hamle ile keskin pençesini kayalıklardan vedalaştırdı. Bacaklarını yay gibi gererek bir ok gibi Mılaon’a yöneldi. Mılaon Dodo’nun yalnızca gölgesini fark edebilmişti bir an. Ölümün kendisini aniden ziyaret edebileceğini düşünmeden türküsünü söylemeye devam ediyordu.Dodo Mılaon’un bir kıpırtı,bir adım,bir soluk, bir bakış atmasına fırsat vermeden pençelerini boynuna sapladı. Mılaon neye uğradığını fark etmeden kendisini havada buldu. Birkaç metre yükseğe fırlatılan Mılaon bu cennet parçası adayı havadan birkaç saniye izledi. İnce bir sızı saplandı böğrüne. Boynundan karın hızasına doğru sıcaklığın süzüldüğünü,göğsünün yandığını, göz kapaklarına bir ağırlık çöktüğünü,nefes almakta zorlandığını, bedenine bir titremenin düştüğünü hissetti .Bulanık bir şekilde karşısında duran bu caninin tüylerinin ne kadar parlak,duruşunun ne kadar vahşi,pençelerinin ne kadar güçlü, gagasının ne kadar keskin olduğunu düşünürken bir an gözlerinin beynine bilgi aktarmadığını, damarlarındaki hayat pınarının boşluğa doğru aktığını fark ederken yere çakıldı. Düşer düşmez kafayı yavaşça toprağa indirdi. Dodo bacakları üstündeki göğsünü kabartarak ileri doğru çıkardı.Avına olağan gücüyle bir gaga daha vurdu. Bir daha bir daha bir daha …Geriye Mılaon’nun ayak kemiklerinden başka bir şey kalmamıştı.Olay yeri kızıla boyanmıştı . Gücüne,kuvvetine,çevikliliğine, hedefi vuruşuna ,avına zaman tanımayışına, havadaki manevra kabiliyetine hayran kaldı. Şişen taşlığını kanatlarıyla sıvazladı . Üzerine bir kaç yudum su içmeliydi. Havalandı birkaç kanat çırpıştan sonra karşısında bir şelale beliriverdi .Şelaleden akan suyun indiği yerde balıkların eğlence partisi düzenlediğini, hemen üst dallarda salınan tavus kuşunun envai renkli kuyruğu ile partiye eşlik ettiğini gördü. Şelaleye doğru süzüldü.Irmaktan birkaç yudum su içtikten sonra ormanın en ulu ağacının en yüksek dalına kondu. Güneşin tadını doyasıya tüylerine yedirdi. Gece esen rüzgarın çok yumuşak ve nemli olduğunu ve daha önce böylesi serin ve nemli bir rüzgarı ciğerlerine çekmediğini hatırladı. Geldiği bölgede havanın sert ve nemsiz oluşu,buradaki havanın kıymetini Dodo’nun gözünde daha anlamlı ve hoş kılmıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ormanlık ve çayırlık alandaki yiyecekleri düşleyerek tatlı bir uykuya daldı. Düşünde envai türlü yiyecekleri yediğini ve burasının kendi geldiği coğrafyadan daha bereketli olduğunu görmekteydi. Bir serçenin ötüşüyle uyandı Dodo. Kendi türündeki bu canlının sesiyle uyanmasını bir saygısızlık kabul edip ani bir hamle ile hücuma geçti. Serçeyi kanadından vurunca serçe sendeleyerek çalılıklara doğru düşmeye başladı. Havada ona bir kez daha vurayım derken ona yetişemedi ve serçe çalılığın içine düştü. Bu son hamlede kanatlarına diken batan Dodo, acıyan kanatlarını toplayarak serçeyi almadan tekrar yukarıya doğru havalandı. Çok yükseklerden süzülerek adayı seyre koyuldu.Ben Dodo vahişi hayatın üstünde uçan, en yüksekteki,en hızlı, en çevik canlı. Ben Dodo gökyüzünün efendisi, kuzeyle güneyin tek hakimi. Ben Dodo dipsiz uçurumların çığlığı, serin rüzgarların prensi. (tanrının kendisine verdiği bu yetenekler için teşekkür etti içinden )İnişe geçti. Adanın ortasındaki çayırlık alana indi. Çayırlıkta yürüdü, yürüdü. Her adımda değişik bir canlıyı ve değişik bir meyveyi fark etti. Ve hepside bir birinden leziz birbirinden iriydi. Toprak solucanını bile bu irilikte ilk kez görüyordu. Çevresindeki hoş kokulu, kalın yapraklı dikensiz otlara inceden inceye baktı. Envai türlü meyve ağacı gözünü kamaştırdı. Bu ütopyanın içinde yiyeceklerin sonsuza kadar tükenmeyeceğini düşündü. Geldiği coğrafyada çektiği zorlukları, hayatta kalmak için türdeşleriyle girdiği kavgaları hatırladı.O an kararını verdi. Burada kalmalıydı. Mevsim değişse bile burada kalmalıydı. Soğuk kış günlerini burada daha rahat geçirebileceğini düşledi. Bir ara kendi coğrafyasında gökyüzünde karşılaştığı soğuk ve rüzgarlı havaları hatırladı. Yüzlerce metre yükseklikte avını gezdirdiğini, avına yakalasa bile türdeşlerinin dalaşını hatırlayarak o günlere nalet okudu. Artık avı ayağının önünde, yanında, sağında ve solundaydı. Zorlu emekler ortaya koymadan doyabiliyordu. Uçmasına kanat çırpmasına gerek yoktu.Dodo çayırlık alan içinde tümsek bir yükseltide durdu. Bu tümsek merkezi yerde olduğu için yuvasını buraya kurmaya karar verdi. Önce bir su birikintisin de çamura bulanmış pençelerini yıkamalıydı. Bu temizlikten sonra havalandı ormanda buraya çerçöp taşımaya başladı. Krallara layık bir yuva yaptı kendisine. Ve korkusuzluğunu bir kez daha ortaya koyarak yuvayı yere yapmıştı. En tehlikeli yılan ve en zehirli akrep bile onun pençeleri önünde duramazdı. Dodo günün erken bitmesine bir anlam veremedi. Zamanın bu denli hızlı geçmesini çalışmasına bağladı önce. Belki de bunca bereketli topraklarda bolluktan başının dolandığını ...Güneş batmak üzereydi. Su yüzeyinden ilk kez güneşin batışını izliyordu. Güneş ışınlarının su dalgalarıyla ahengine hayran kaldı. Bu hoş görüntü günlerce Dodo’yu etkiledi. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar mevsimleri kovaladı. Zaman akıl almaz bir şekilde ilerliyordu. Yaz mevsiminin sonunda daha bir irileştiğini, gagasının törpülendiğini, pençelerinin köreldiğini, boyun etrafında kalın bir yağ tabakasının oluştuğunu, kanat kaslarının zayıfladığını, kanatlarının gövdeye bağlayan yerinde butlaşmaların oluştuğunu, gözlerinin eskisi gibi iyi görmediğini ve en önemlisi de kendine güveninin azaldığını fark etti. Bu saatten sonra, bu halde geldiği coğrafyasına geri dönmeyeceğini, uzun yolculuklarda çekeceği sıkıntıları göze alamayacağını, kendisini türdeşlerinin bu şekilde gördüklerinde neler söyleyeceklerini düşünerek içinden ta en derinliklerinden bir ah çekti. Bu kadar güneye inmemeliydim diye iç geçirdi. Her yeni başlangıçta yeni bir heyecan olacağını kavraması ve kendisini kanıtlaması, her bitişte kendi kudretine ve becerisine tapması gerekirken şimdi bu coğrafyadan ayrılamayacağını anlıyordu. Bu adaya demir attığının farkına vardı. Özlem duydu boranlı havalara. Burada hayatta kalmalıyım düşüncesine kaptırdı kendini. Kışın gelmesiyle birlikte ormana çekileceğini, ağaç kurtları ve meyve tohumlarıyla besleneceğini düşündü. Dodo eskisi gibi çevik olmadığını elinden kaçırdığı bir Mılaon’dan anladı. Saldırı başarısızlıkla sonuçlanmış ve o da solucana talim etmişti çamurun içinde. Her geçen gün menüdeki yiyecek çeşitlerinin azaldığını, hatta solucan ve ağaç kurtlarından başka yiyeceğinin kalmadığını düşündü. Cüssesi olağandan daha büyümüştü. Kanatları kısalmış, boynu daha bir kalınlaşmış, ağırlığından dolayı ayaklarını geniş geniş atmaktaydı.Güdükleşmişti Ayaklarını kanatlarından çok kullanmasına şaşırdı birden. Her geçen gün pençesinden bir tırnak düşmekteydi. Ayağının arkasındaki en güçlü tırnakta düşünce Dodo bu değişim karsısında yıkılıverdi yere. Pençelerine baktı geriye ördek ayağı gibi yatsı ve genişçe bir ayak duruyordu. Bu pençeler ve körelmiş bu gagayla avını bir vuruşta yok edemeyeceğini anladı. Artık en derindeki solucanlara bile bu gaga ile ulaşamıyordu, sert kütüklerden uzak durmaya çoktan başlamıştı…Kış hafif geçmişti. Dodo ormanın derinliklerinde çürümüş ağaç kovuklarındaki kurtçuklarla beslenmişti.
Logged
zel
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Ekim 09, 2007, 02:47:15 ÖS »

Canı envai türlü yiyecek istese de artık mümkünatı yoktu.Baharın geldiği ilk günlerde Dodo ağzını yeni filizlenmiş otlara vurdu. Bu değişik yiyecekler önce hoşuna gitti ve doyasıya midesine indirdi. Üzerine iki yudum su içtikten sonra geniş adımlarla bir kaya dibine sindi,sırt üstü uzandı. Ayakta duracak mecali kendinde göremiyordu artık. Etçil ve vahşi bir hayvandan, otçul ve güdük bir hayvana döndüğünü güneş ışınlarının ağaç dalları arasında süzülerek gelip gözüne çarptığında anladı. Bir ah çekip kaderine bir küfür daha salladı. Bu ah çekişte ciğerlerinden yeteri kadar karbondioksit dışarı vermediğini ve eskisi gibi dolu dolu nefes alamadığını, ciğerlerinin hareketsizlikten küçüldüğünü, kullanmadığı her şeyin zamanla yok olduğunu fark etti. Ağladı. Burada öleceğim ve kimseler bilmeden, kimseler duymadan… Oysa vuruşarak yiğitçe ölmemi görmeliydi dostlarım. İki damla göz yaşı göz pınarlarından süzülerek otların arasındaki karıncanın önüne düştü. Karınca bu göz yaşından azıcık içti. Ağu içtiğini sandı birden. Bu su damlacığı özlem ve keder yüklüydü. Bu göz yaşı tembellik aylaklık ve bedavacılık yüklüydü. Bu göz yaşı çürümüşlük hantallık ve güdüklük yüklüydü. Bu göz yaşı Dodo’luk yüklüydü, ölüm yüklüydü. İçtiği bu göz yaşına bir lanet savurdu, binlerce defa yere tükürdü. Karınca usulca Dodo’nun ayaklarından tırmanarak kulak hizasına geldi, bir şeyler fısıldadı. Dodo irkildi birden bire. Karınca bu irkilme karşısında yere doğru hızla düşmeye başladı…..Dodo adada ilk konduğu kayalıklara doğru yürüdü. Kayalığın dikliği arttıkça Dodo nefes alamamakta ve yol git gide uzamaktaydı. Kan ter içinde ağır gövdesini sürükleyerek kayaya tırmanmayı başardı. Kayalıktan aşağı doğru gözlerini kısarak baktı. İlk avını vurduğu yeri bulmaya çalıştı. Başaramadı. Oysaki bir yıl önce Mılaon’u görmüş ve birkaç saniye içinde onun yaşamına son vermişti. Dodo’yu kayalıkta gören bir Mılaon onu izlemeye başladı. Fıçıya dönmüş bu hantal kuşun kayalıklarda ne gezindiğine bir anlam veremedi. Ovada dura dura bunalımdan kendini dağa taşa vuran sersem ve ahmak bir kümes hayvanı sandı. Bu esnada aniden Dodo kendini boşluğa bıraktı . Kanatlarını açtı, bir iki çırptı. Derken bırak yükselmeyi göyün üstüne , hızla aşağıya doğru düşmesi bir oldu. Hızlı hızlı nefes almaya çalıştı olmadı. Kanat çırptı ama gövdesi bu kanat çırpışa aldırış etmeden onu aşağıya doğru çekti. En sevdiği uçma yeteneğini kaybettiğini anladı. Artık mavi gökyüzün içinde süzülerek değil, altında sürünerek yaşayabileceğini anladı. Rüzgarı kanatlarına emdiremeyeceğini, kasırgalarla dans edemeyeceğini ve türdeşleriyle gökyüzünde vuruşarak ölmeyeceğini anladı. Bu esnada torba gibi yere çakıldı. Sol kanadının altında bir acı hissederek yitirdiği gökyüzüne ağladı. Güneşin niçin geç, niçin erken battığını şimdi daha iyi algılayabiliyordu. Yükseklerde değildi artık. Sol kanadını kıstı, gövdesine doğru yapıştırdı. Sekerek çayırlığa doğru yol aldı. Çok üzgündü, geldiği coğrafyaya dönmesi imkansızdı artık. Gökyüzüne kafa tutan ulu dağların bağrında kanat çırpamayacaktı. Gökyüzünün efendisi olmadığını bugünkü uçma denemesinde daha net anlamıştı. Bunca değişimi nasıl fark edemediğine ve nasıl dur diyemediğine yandı. Miskin miskin geçirdiği günlerine, bolluk ve bereket yüzünden başına gelen bu güdükleşmeye bir küfür daha savurdu. Gelir gelmez yorgunluk ve acıdan dolayı kafayı koyar koymaz uyudu. Baharın gelişi umurun da değildi. Doğadaki ahenkli melodi umurunda değildi. Canlıların çeşitliliği ve lezzeti, meyvelerin bolluğu …Lü su içmek için kıyıya yaklaştı, birkaç yudum su içti. Suya çok güzel kokuların karıştığını hisseder gibi oldu. Kafasını kaldırdı, çok ilerde mavi ile yeşilin birleştiği cıyan renginde bir adayı fark etti. Adanın üzerinde güneş batmaktaydı, kırmızı ışığın mavi ile kaynaşmasında oluşan o magenta rengi adaya inanılmaz bir güzellik katmaktaydı. Suya ağzını tekrar daldırdı, kana kana içti. Bu adaya en kısa zamanda gitmeliydi. Lü türdeşlerinden ve kendisinden güçlü hayvanlardan korunmak için bir yer aradı. Bu adanın hayaline daldı. Gitmeliydi. Bu serüveni göze almaya kararlıydı. Gözlerine hiçbir yer bu kadar güzel gözükmemiş, güneş hiç bu kadar mavi ile kucaklaşmamış ve yeşil bu kadar mavinin içinde anlamlı olmamıştı.Ayın parlak yüzü yeni kararmaya başlamıştı ki Lü uykudan fırladı, içindeki sese kulak verdi. Ve tam kararlılıkla suya yöneldi. Yüzmeye başladı arka ayaklarını karın hizasına doğru çekerek olağan gücüyle gövdesini ileriye doğru atarak, ayaklarını bir palet gibi kullanmaya çalıştı. Suyun üstünde usta yüzücülere taş çıkarırcasına ilerliyordu. Gözüne yakın görünen bu adanın düşündüğünden daha uzakta olduğunu anladı. Pes etmek yoktu gitmeliydi. Bir ara duraksadı, sırt üstü döndü bedenini serbest bir şekilde suyun üstüne bıraktı. Güneş ıslanan tüylerine çarpınca bedeninin bir renk yumağına döndüğünü gördü.Tekrar düzeltti kendisini ve yine bir yaprak gibi suyun üstünde süzülmeye başladı. Lü bütün gün yüzdüğünü ancak güneş ışınlarının tam gözüne geldiğinde anladı. Gözlerini kapattı ve yüzmeye devam etti. Sahile ulaştığında dizlerinde derman kalmamıştı. Sudan çıktı. Bir adım attı, bir adım daha , bir adım daha derken pat diye yere yığıldı. Yorgunluktan gece deliksiz yatmıştı.Sabah su sesine karışmış kuş sesleriyle uyandı. Onlarca metre yükseklikten boşalan suyun sesini kulaklarının duyduğu en güzel ses olduğuna karar verdi. Gökyüzündeki kuş cennetine hayran kadı. Kendini kuş karnavalında hissetti.Karnının gurultusu kulaklarını rahatsız etmeye başlamıştı.Dodo uyandığında güneş en kızgın anını yasıyordu. Yattığı yerden kalktı, sağa sola yalpalayarak bir ağacın gölgesine sığındı. Biraz otlandı sonra duraksadı, gözlerinden ırmaklar dolusu yaşlar akmaya başladı. Artık avlanmak yerine otlamayı tercih ediyordu. Kafasını kaldıracak gücü boynunda bulamıyordu. Bir yılanın ağacın gövdesine sarılarak yere doğru indiğini gördü. Yılanın kendisine hiç aldırış etmeden yanından sürünerek geçip gittiğini ve kendisinde ona saldıracak cesaretinin olmadığını, olsa bile bu hamleyi yapacak ne pençesinin ne de sivri gagasının olmadığına iç geçirdi .Dodo yılana ardı sıra bakarken göz bebeklerinin puslandığını, eskisi gibi göremediğini anladı. Kalktı yılanın peşinden birkaç adım attı. Önce nefesi kesildi, sonra ayaklarının gövdesini taşıyamadığını ve bu durumda ona kafa tutamayacağını hatta yılana yem bile olabileceğini düşünerek vazgeçti. Uçma yeteneğinin yanında artık yürüme yeteneğini de kaybetmişti. Avladığı hayvanlar tarafından rahatlıkla avlanabilirdi artık. Gözü ayaklarına doğru kaydı, pençelerinin yokluğuna iç geçirdi. Ve bir haykırış savurdu yılanın gittiği yöne doğru. Ben Dodo gök yüzünün efendisi, kuzeyle güneyin tek hakimi. Ben Dodo yalçın kayalıkların sahibi, dipsiz uçurumların çığlığı. Ben Dodo serin rüzgarların prensi. Ben Dodo keskin bakışlı. Ben Dodo haşmetli ve soylu. Ben Dodo familyamın en yırtıcısı…Lü sağa sola bakındı. Önünde duran tepeciği aşmak zorundaydı. Tepeye çıktığında adanın ortasının çayırlıklarla kaplı bir cennet parçası olduğunu gördü. Açlıktan alev topuna dönen gözleri kilometrelerce ötesini görebilecek durumdaydı. Gözü çayırlıkta debeleşen bir canlıya ilişti. Bu canlı ağır yürüyor ve bayağıda iri gözüküyordu. Tavuk sandı bu canlıyı. Otların arasında sine sine yamaçtan aşağıya doğru inişe geçti, çayırlıkta hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ayaklarını öyle bir hızlı atıyordu ki dört ayağı önce havaya sonra yere değiyordu. Aç ve takatsiz olmasına rağmen son enerjisine de bu koşuya harcıyordu… Dodo puslanan gözleriyle uzağı görememesini bırakın iki metre önünü de göremiyordu. Koku alma ve tehlikeyi sezme içgüdülerini de törpülemişti.Lü Dodo’nun karşısına dikildi. Gözleri alev kızıllığındaydı, bir cengaver gibi kavgaya hazır olduğunu hırıltısına yüklemişti. Dodo bu hırçın, keskin bakışlı ve nefes nefese kalan canlıyı görünce içini bir ölüm korkusu sardı. Lü’yü daha öncelerli karlı kış günlerinde avladığını hatırladı. Ama bugün onu alt edecek ne gücü, ne çevikliği, ne kanatları, ne pençesi, ne de sivri ve keskin gagası vardı.Lü Dodo’nun fazla düşünmesine fırsat vermedi. Bir sıçrayışta Dodo’nun üzerine çullandı. Dodo’nun tüyleri havada uçuşuyordu. Hiç direnmedi Lü’ye.Lü ilk ağız darbesini Dodo’nun boynuna atmıştı. Boynu bir yana devrilmişti Dodo’nun.İç güdüsel olarak biraz ayak attı, sonra kanat çırpmaya çalıştı. Son bir kez hayalini gökyüzüne çizdi. Gözleri mavi gökyüzünde asılı kaldı .Lü bu bereketli adada günlerce avlandı. Ne kadar doysa da bir şeylerin eksik olduğunu ve içindeki boşluğun sebebinin ne olduğunu düşünüyordu. Birden çevresinde türdeşlerinin olamadığını, kendisine yarenlik yapacak bir arkadaşının bile olmadığını fark etti. Bu adada soyunu da devam ettiremeyecekti. Yalnızlık onu özlemlere sürükledi, içindeki boşluğun sebebini bulmuştu. Aç kaldığı, avını kaptırdığı, uykusuz kaldığı günlerde bile hiç böyle olmamıştı. Bu adada kısa zaman da istediği kadar doyabiliyordu. Yaşamın yalnızca yemek yemeden ibaret değil, çoğalma ve aynı türün içinde yer almakla mümkün ve uzun soluklu olacağını düşledi.Lü Dodo’nun ilk konduğu kayalıklara doğru yürüdü. Konuşacak, oynayıp zıplayacak arkadaşlarının olmayışına üzüldü. Kayalıkların zirvesine vardığında adaya geldiği yöne baktı ve derin hülyalara daldı. Her kazanımda bir kaybın olacağını düşündü. Beslenme ve avlanma sorunu olmasa da içindeki yaradılış ve tabiat ortamına dönmeliydi .Rüzgar tüylerini kabartmıştı Lü’nün….Sabahın ilk ışıklarıyla suya girdi. Suyun ılıklığı iliklerine işledi. Ön ayaklarıyla ileriye doğru kocaman bir hamle yaptı…
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM