|
kemaltrbz
|
 |
« : Ekim 10, 2007, 09:14:10 ÖS » |
|
- Hoş geldiniz nurum! Buyurun! dedi. Sonra da kulübesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi. Oturdum. Kulübeye yas¬ landım. Önümüzde onbeş tane kadar, kalın taşlı ve sülüs yazıyla yazılı mezar vardı. Sağ ve sol tarafımızda sık dikilmiş ağaçlar bu¬ lunuyordu. Kulübenin sahibi bir kez daha içeri girdi ve mangal görevi gören bir çömlek getirdi. Bir kere daha içeri girdi. Eski bir kahve kutusu, bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası, birkaç teneke kutu çıkardı. Kuru ot ve çöplerle yaktığı ateşe cez¬ veyi sürdü. Tekrar: -Hoş geldiniz nurum! Nasılsınız, iyi misiniz? dedi. -Elhamdülillah, dedim. Bu adamın ciddiyeti ile kıyafeti arasındaki zıtlık beni şaşırt¬mıştı. Tekrar söze başlayarak: -İsminiz nedir? diye sordu. -Ahmetd Raci. Gülerek: -Ahmed Raci mi? dedi. İnsanlığın ismine el koymuşsun nu¬rum. İnsanoğlu fazlaca aciz, zayıf ve muhtaç olduğu için hayatı¬nı rica ile devam ettirir. Raci demek, insan demektir. Bu oturaklı sözler üzerine şaşkınlığım bir kat daha arttı. Bu sefer ben sordum: -Peki, sizin isminiz nedir? -Benim bir sürü ismim vardır. Her yerde farklı bir isim ve sı¬fatla anılırım. Üzerimdeki aynalardan dolayı burada bana "Ayna¬lı Baba" diyorlar. Ama sen istersen "Adem Baba" de. Pir müddet düşündükten sonra, içimde oluşan arzuyu yene-meyerek dedim ki: -Azizim! Kâmil insanlardan olduğunuz meydanda. Fakat ke¬malinizi bu garip kıyafet altına gizlemenizin sebebini anlayamı¬yorum. Kahveyi pişirip fincanımı doldurduktan sonra: -Hâlbuki bu çok basit, dedi. Herkes süse meraklıdır. Herkes bir ton para harcayarak çeşit çeşit elbiseler yaptınr. Ben de böyle bir elbiseden hoşlanıyorum. Bu cevap hem akla yatkındı, hem değildi. Biraz düşündükten sonra bunun makul birşey olmadığı kanaatine vardım. Fikrimi kendisine söyledim. O da cevap verdi: -Demek, söylediğimi doğru bulmuyorsun. Oysa senin söyle¬diğin doğru değildir. Elli yaşında bir adamın onbeş—yirmi kuru¬şa satın alıp boynuna taktığı, adına boyunbağı dediği bir yuları akla uygun gördüğünüz hâlde, külahıma taktığım ayna parçala¬rını niçin akla uygun bulmuyorsunuz. Her ikisinin de insanların patavatsızlığına ve deliliğine delâlet ettiğini kabul ettiğimiz tak¬dirde benim yaptığım delilik hem daha parlak, hem daha akla uygundur. O sırada aklıma birdenbire parlak bir fikir geldi. Deli kıyafetine bürünmüş bir filozof olma ihtimâli bulunan Aynalı Baba ile ciddî meseleler hakkında konuşmak istedim ve dedim ki: -Sultanım! Sen, viranede gömülü bir hazinesin. Ben ise felse¬feye susamış bir avareyim. Lütfen, ilminizden istifade etmeme izin verin. Verin elinizi öpeyim. Büyük bir şaşkınlıkla: -El öpmek?.. Niçin? dedi. İstersen konuşalım. Fakat konuş¬maktan ne çıkar ki! Kim bilir şimdiye kadar kaç merkep yükü ki¬tap okudun. Fakat bunlardan ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanlar neyi bilirler? Zevk ve bencilliklerinin arzuladığı sanatsal birta¬kım şeyleri... Fakat hak ve hakikat hususunda ne bilirler? Hiç! Akıl yoluyla hakkı bulmak mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Harfleri bir araya getirerek hikmet bilinebilir mi? O anda, kendimi tuhaf bir hâlde hissediyordum. Koskoca bir medeniyetin, yedi bin yıllık insanlığın çalışması neticesinde orta¬ya çıkan bilgiyi önemsemeyen bu garip kıyafetli delinin sözlerin¬deki büyüklük, bende büyük bir küçüklük hissi uyandırdı. Çok alçalmış, çok küçülmüştüm. Ağzımı açmaya gücüm yetmedi. Bu hâlde, gözlerimi yardım dilercesine kendisine diktim. Gülümse¬yerek dedi ki: -Bu yorucu faraziyeleri bırakalım da biraz kendimizden geçe¬lim, olmaz mı? Aynalı Baba ile beraber birer kahve daha içtik... Yokluk Tepesi Kahveleri içtikten sonra Aynalı Baba kulübeden bir ney çıkar¬dı. Hafif hafif, hoş bir şekilde üflemeye başladı. Mezarlığın sessiz¬liği ve neyin hüzünlü sesi bana garip bir zevk veriyordu. Göğ¬sümden bazen hüzünlü, bazen sevinçli ahlar çıkaracak kadar şid¬detlenen bu tuhaf zevkte şüphesiz, kahvenin de etkisi vardı. Kendimde acayip değişiklikler hissediyordum. Sanki, taşımaya mahkûm olduğum büyük bir yük üzerimden alınmıştı. İçimde büyük bir ferahlama duyuyordum. Aynalı Baba ney taksimini bi¬tirdikten sonra hafif ve Davudi bir sesle gazel okumaya ve ney çalmaya başladı.
Bu fena mülküne ibretle nazar kıl, ey can, Gafleti eyle heba, hail değildir meydan. Hani Sultan Süleyman, hani İskender han? Sat hezar ömrü sürür ile geçir sen bir an. Ne güle, bülbüle bakî a gözüm bağ-ı cihan, Kime yâr oldu muradıncafelek—i devr—i zaman* Ey can! Yok olacak bu âleme ibretle bak. Gafletten kurtul, meydan boş de¬ğildir. Sultan Süleyman ve İskender Han neredeler? Yûzbin senelik ömrü neşe içinde geçirsen de, aslında hepsi "bir an"dan ibarettir. A gözüm! Cihan denen bu bahçe ne güle, ne bülbüle kalacaktır. Zaten felek, kime isteğine göre yâr olmuştur. Bu gazel ne kadar da etkileyiciydi. Aynalı Baba bu parçayı bi¬tirip de neyi üflemeye başladığı zaman gözlerimden yaş akıyor¬du. Bunlar özlem ve üzüntü gözyaşları mıydı? Yoksa aşk ve zevk gözyaşları mı? Bunu bilmiyorum. Yalnız çok duygulanmıştım. O anki ruhî ve vicdanî hâlimi anlatmak mümkün değil. Aynalı Ba¬ba okumaya devam ediyordu: Tamah ve hırsa uyup nejs ile mahkûr olma, Rahatın zail olur, nam-ı meşhur olma! Sohbet-i ârij-i billaha eriş dür olma, Saltanat—ı mesned—i dünya ile mağrur olmaf* Kendimden geçecek dereceye gelmiştim. Baba'nın sesini çok yavaş ve âdeta uzaktan geliyormuş gibi duymaktaydım. Ney, şa¬şılacak güzellikte sesler çıkarmaya başlamıştı: Zevk—i dünyaya jirîb olmadılar ehl—i kemal Bildiler hasılı hep zill-ü heva lü'b-ü hayal. Zevke teşbihi cihanın hele rüyaya misal, Dâmen—i aşkı tutup buldu kamu feurb-i visal.** Kulağım çok ağır işitiyordu. Ses sanki çok uzaklardan geliyor¬du. Yavaş yavaş duygularımdan, daha doğrusu dış âlemden sıyrıl¬maya başladım. Hiçbir şey görmüyor ve duymuyordum. Bir süre Açgözlülüğe ve hırsa kapılıp nefsin kahrına uğrama. Meşhur biri olma, sonra rahatın kaçar. Allah'ı bilenlerle arkadaş ol, onlardan uzak kalma. Dün¬ya tahtındaki gücünle gururlanma. Kâmil kimseler dünya zevkine kapılmadı. Sonuçta dünyanın bir gölge, boş bir arzu, bir oyuncak ve hayal olduğunu bildiler. Rüyanın gerçekle ne kadar ilgisi varsa, cihanın da zevkle o kadar ilgisi vardır. Herkes aşk eteğini tutarak Allah'a yaklaştı. uykuyla uyanıklık arasında öylece kaldım. Fakat bu durum çok sürmedi. Kafam çalışmaya başladı. Görünüşte birşey hissetme¬meme rağmen kendimi garip bir âlemde görmeye başladım. Ha¬yalin derinliklerine dalmıştım. Gözlerim kapalı olmasına rağmen görüyordum. Kendimi, yaşadığım memlekete benzemeyen bir ovada görüyordum. Ova, tam olarak seçemediğim birtakım otlar¬la örtülüydü. Sazlığı andıran uzun otlar arasında çeşit çeşit hay¬vanlar dolaşıyordu. Bunların bazısı canavardı. Fakat ben onlar¬dan korkmuyor, korkusuzca yoluma devam ediyordum. Ara sıra bana birşeyler söyleyen bir arkadaşım vardı yanımda. Fakat cis¬mini göremiyordum. Birşey sormak isteyince soruyor ve cevabı¬nı alıyordum. Saatlerce yürüdük. Sonunda yoruldum. Görünme¬yen yol arkadaşıma nerede bulunduğumuzu ve nereye gittiğimi¬zi sordum. "Hindistandayız. Yokluk tepesine gidiyoruz." dedi. Ona uyarak yoluma devam ettim. Bir süre sonra karşımıza bir dağ çıktı. Yüksek, çok yüksek bir dağdı. Bir müddet yürüdükten sonra dağa ulaştık. O sırada gümüş gibi parlayan bir dereciğin kenarında bir kulübe göründü. Arkadaşım oraya doğru gitmemi söyledi. Kulübeye gittim. İçinde genç bir adam vardı: -Ne istiyorsun, dedi. Fakat ben ne istediğimi bilmiyordum. Arkadaşım cevap verdi: -Yokluk tepesini görmesi için getirdim. Lütfen onun kılavu¬zu olun! Genç adam, memnun bir ifadeyle bana baktı. Elimden tuttu ve: "Gel!" dedi. Bir ağacın gölgesine oturduğumuzda bana: -Yokluk tepesine insanların binde biri, yüzbinde biri çıkabi¬lir. Zira ona ulaşmak için insanın kendine hakim olması lâzımdır. Bir kimsenin kalbinde arzu ve istek olursa yarı yolda kalır. Ora¬ya yalnızca canlı cenazeler çıkabilir. Sen kendinde böyle bir güç hissediyor musun? dedi. Dayanıksız ve sabırsız fakat iyi niyetli bir insan olduğumu, söyledim. -Yazık, dedi. Zaten insanların çoğu böyledir. Hele bir girişim¬de bulunalım, belki başarınz. Beni tekrar elimden tutarak kulübeye götürdü ve: -Bugün misafirimsin. Yarın sabah yola çıkanz. Şimdi vaktimi¬zi öldürmemek için biraz konuşalım istersen? dedi. İsmimi sordu: -Raci, dedim. Bu insana büyük bir saygı duymaya başladım. Ben de sıkıla sı¬kıla ismini sordum. -Buddha Gotama Sakyamuni, diye cevap verdi. Bu insanın, insanoğlunun en büyüklerinden biri olduğunu, kitaplardan öğrenmiştim. Evet, Buddha'nın huzurundaydım. Saygıyla ayağa kalktım ve elini öpmek istedim. Engel oldu. -Eğer bunu benim için yapıyorsan, bil ki ben bir hiçim. Be¬nim nazarımda övgü de yergi de birdir. Kendin için yapıyorsan, kalbindeki sevgi yeter de artar bile, dedi. Ertesi sabah erkeden yola çıktık. Buddha elimden tutuyordu. Yokluk tepesinin etekleri, dünyada, -daha doğnısu dünyayı basit bir gözle seyrettiğimizde- görülmesi mümkün olmayan bir gü¬zelliğe sahipti. Tırmandığımız yolun her iki tarafı da eşsiz güzel¬likteki manzaralarla doluydu. İnsanı mest eden güzel bir koku et¬rafa yayılmakta, gül ağaçlarını muhabbet yuvası edinmiş bülbül¬lerin nağmeleri insanın kalbini titretmekteydi. Üzerinde yürüdü¬ğümüz yol çok ince, altın gibi parlak, pamuk gibi yumuşak kum¬larla örtülüydü. Yolun her iki tarafından akan hoş ve mini mini derelerin şırıltısı, âşığın maşukuna kavuştuğu sırada söylediği kesik, heyecanlı, titrek ve coşturucu sözler gibi İnsanın kulağını ve yüreğini okşuyordu.
Dağa tırmandıkça güzellik artmaktaydı. Sonunda bir köşke, daha doğrusu bir saray yavrusuna vardık. Bir taraftan yükseklere tırmanmak, bir taraftan da hava beni son derece acıktırmıştı. Köşkün kapısından içeri girer girmez muhteşem güzellikteki ye¬meklerden yayılan kokular burnumu okşadı. Büyük bir odaya girc'k. Ortaya bir sofra kurulmuştu. Altın tabakların içinde, insa¬noğlunun sanatkârca yaptığı ne kadar yemek varsa hepsi bulunu¬yordu. Bana kalsa, hemen sofraya kurulup karnımı doyuracak¬tım. Fakat Buddha elimden tutuyor ve kulağıma: -Yokluk tepesine tırmanıyoruz. Bu yemeklerden yediğin tak¬dirde buradan geri dönmen ve benden ayrılman gerekir, diyordu. Bir kurt gibi acıkmama rağmen bu emre itaat ettim. O enfes yemeklerin karşısında bir saat oturduk. Buddha susuyordu. Ben ise garip birtakım hislerin etkisi altında kalarak gücümü yitirmiş¬tim. Bu zatın, yaşayan ve yiyip içmeye ihtiyaç duyan bir insanı, sanki bir melekmiş gibi aç bırakmasına içten içe kızıyordum. Ni¬hayet birdenbire: -Haydi artık gidelim. Yeteri kadar dinlendik, dedi. Tam köşkten çıkacağımız sırada cennetteki gılmanlan andı¬ran bir genç karşıma çıktı. Elindeki altın tepsinin üzerinde üç ta¬ne billur kâse bulunuyordu. Bunların birinin içinde su, diğerin¬de şarap, üçüncüsünde ise şerbet vardı. Genç: -Efendim! Tırmanılacak yer hayli uzakta. Yemek yemediniz, bari birşeyler için, dedi. Nazikçe sunulan bu teklifi hemen kabul edip, şarap kâsesini elime aldım. Genç, sevinç ve mutluluk içinde yüzüme bakıyordu. Seher vaktindeki güzelliği andıran hoş bir gülümseme, yüzünde¬ki parlaklığa göz kamaştırıcı bir dalgalanma veriyordu. Kâseyi dudaklarıma değdireceğim sırada Buddha elime vurdu. Kâse ye¬re düştü. Hiçbir şey söylemeden elimden tuttu. Köşkten çıkıp yo¬la devam ettik. Bir ara nereden geldiğini anlayamadığım bir ses duydum. Bu ses o kadar güzeldi ki Davud'un sesi bunun yanın¬da karga sesi gibi kalırdı. Şöyle söylüyordu: Yürü, ey seyyah-ı avare yürü, durma yürü! Koymasın rah—ı visalden seni ezyak—ı misal. Bu bedayi, bu letaij, neme rüya ve hayal, Yürü, ey zair—i biçare yürü, durma yürü! Yürü ki, müzhet-i vuslatta teali göresin, Yürü, aslında fena bul, budur etvar-ı kemal. Yürü, alâyişi terk et içersin ke's-i visal, Yürü ki, saha-i hîçîde tecelli göresin.* Bu sesin tatlılığından, gözlerimden hüzün ve zevk yaşlan akı¬yordu. Fakat yolumuza devam ettik. Geceyi çimenlerin üstünde geçirdik. Derin bir uykuya dalmıştım. Ne rüya, ne de hayal gör¬düm. Ertesi gün sabah erkenden tekrar yola koyulduk. Öğle üze¬ri karşımıza bir saray çıktı. Bu saray ancak hayal âleminde görü¬lebilirdi, yani ancak hayalgücünün yaratabileceği nitelikte muh¬teşem bir eserdi. Bundan daha güzel, daha mükemmel, daha gös¬terişli bir yapı hayal etmek imkânsızdı. Oraya doğru yöneldik. Aramızda beş on adımlık bir uzaklık kaldığında kapısı kendili¬ğinden açıldı. O sırada Buddha şöyle dedi: -Bu saray insanların ayağını kaydıran yerdir. Bu saray imtihan yeridir. Doğruluk ve sebatın sağlam ipine sımsıkı yapışanlar bu yeri geçebilir. İlerisinde Yokluk tepesi vardır. Fakat buradaki gös¬terişe ve gönül alıcı şeylere kapılanlar, keder dolu olan cehennem çukuruna düşerler. Burası bir arzu cenneti, ilerisi ezeli bir yokluk meydanıdır. Burası göz boyayan şeylerle dolu bir saray, tüm ko¬nuklarını işkence ederek öldüren bir misafirhanedir; ilerisi zevk ve hürriyet meydanı, mutlak âlemdir, birlik yeridir. Burada kalan ağlayıp sızlanma yurduna gider, ileriye giden dert ve sıkıntıdan kurtulup makamsızlığa kavuşur. Burada kalan arzu ve isteğe, hırs ve emele esirdir. İleri gidenin tahtı, sonsuz bir meydan ve mânâ âlemidir. Akıllı ol, aldanma! Sebat et! Ben seni burada bekliyo¬rum. Haydi, içeri gir! Hava serindi ve mis gibi kokular kaplamıştı etrafı. Zümrüt gi¬bi çimenleri, parlayan çiçekleri, çakıl taşı büyüklüğünde her çe- Ey avare yolcu! Yürü! Durma, yürü! Bu geçici âlemin zevkleri seni Allah'a kavuşmaktan alıkoymasın. Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi yal¬nızca bir rüya ve hayaldir. Ey zavallı ziyaretçi! Yürü! Durma, yürü! Yürü, kendi aslına kavuş. Kemalin dereceleri bunlardır. Geçici süs ve gösterişi terk edip, yürü ki Allah'a kavuşma kadehinden içesin. Yürü ki, yokluk meydanında Allah'ın kudretini ve sırrını göresin.
|