|
HÜSN-İ DİLÂRÂ
|
 |
« : Kasım 26, 2009, 02:38:27 ÖS » |
|
DEVLET-İ ALİYYE-İ OSMANİYYE'DE ŞEHZADE KATLİ
"Bölüneni börü (kurt) yer!" [Türk atasözü]
Türkler, gerek anavatanları olan Orta Asya'da, gerekse sonra yerleştikleri İran, Ortadoğu ve Anadolu'da irili ufaklı pek çok devlet kurdular. "Pek çok devlet kurdular" denince, pek çok Türk devletinin de "yıkıldığı" anlaşılmaktadır. Bunların yıkılmasında, devlet hâkimiyetinin, hanedanın ortak malı sayıldığı eski bir Türk siyasî geleneğinin tesiri çok büyük olmuştur. Hanedanın her erkek mensubu, küçük olsun, büyük olsun, tahta geçmek hususunda kendisini eşit hak sahibi görmektedir. İşte eski Türk tarihinde bolca görülen hanedan kavgalarının esası, ülüş sistemi denilen bu gelenektir. Bazı Türk hükümdarları bunun önüne geçmek için devleti parçalara ayırıp her birini bir şehzâdenin idaresine vermek yoluna gitmişse de, mahzurları bertaraf etmek şöyle dursun, bu devletçikler düşmanlarınca kolayca yutulmuştur. Hun, Göktürk, Kutluk, Uygur, Karahanlı, Gazneli, Gürgânlı ve Selçuklu gibi Türk devletleri, hep böyle yıkılmışlardır. Selçuklular bir ara veliahd tayin etmek suretiyle merkeziyetçi bir usul getirmeye çalışmışlarsa da, bu usûlü yerleştirmeye muvaffak olamamışlardır. Tarihteki Türk devletlerinin, Kuzey-Güney veya Doğu-Batı diye ayrıldığı, ya da Selçuklularda olduğu gibi beylikler, atabeylikler halinde parçalandığı tarih kitaplarından hatırımızdadır.
İşte Selçuklulardan sonra Anadolu'da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Osmanlılar, bu tecrübelerden ders almış, devletin böyle bir âkıbete uğramaması için fedakârlık gösterip, acı ilacı bizzat kendileri içmişlerdir. Bu ilaç, halk arasında "kardeş katli" diye bilinen, hanedan mensuplarının nizâm-ı âlem, yani amme menfaati yolunda katledilmesidir. Şunu söylemek gerekir ki, bu tatbikat Osmanlılara mahsus ve münhasır değildi.
Sâsânîlerde, Roma ve Bizans'da, hatta Müslüman Endülüs ve Mağrib devletlerinde sıkça rastlanmaktadır. Ancak bunlarda maksat, devletin birliği ve milletin dirliğini korumaktan ziyâde, tahtı ele geçirmektir. Bu esnada Avrupa'da yıllarca süren verâset harplerinde ülkelerin harab olduğunu, binlerce insanın öldüğünü de hatırlamak lâzımdır.
Osmanlı Devleti'nde şehzâde katli meselesi, tarihî, siyasî ve hukukî yönlerden tetkik konusudur. Bu yazıda mevzunun daha ziyade hukukî yönü ele alınacaktır.
Fatih'in meşhur kanunnâmesi;
Osmanlılarda bilinen ilk şehzâde katlinin, 1298 yılında, o zamanlar bir aşîret beyi sayılan Osman Gazi'nin, kendi aleyhine çalışıp yolda tekfurlarla işbirliği yapan amcası Dündar Beye tatbik edildiği rivayet olunur. Bu hâdiseden itibaren birkaç yüzyıl hemen her padişah zamanında hanedan mensupları devlet için bir problem olmuştur. Taht iddiasında bulunan şehzâdeler, arkalarına Anadolu'daki beylikleri, hatta Bizans'ı alarak ayaklanmışlar; devletin başına büyük gâileler açmışlardır. Hele Osmanlıların mağlubiyetiyle biten Ankara Meydan Muharebesi (1402) akabinde memleket büyük bir otorite boşluğuna düşmüş; eski padişah Yıldırım Sultan Bayezid'in birbirinden değerli dört şehzâdesi arkalarında binlerce kişi olduğu halde yıllarca süren bir taht mücadelesine girişmişti. Bu Fetret Devri sonunda, padişahın küçük oğlu Mehmed Çelebi, kardeşlerini bertaraf ederek tahtın yegâne sahibi olmuştur (1413).
Bu devrin unutulmayan acı hatıralarının, Fatih Sultan Mehmed'in Teşkilat Kanunnâmesi'ndeki meşhur maddeyi doğurduğu söylenebilir: "Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar." Titizlikle yazıldığı anlaşılan bu maddenin metni, hanedan mensuplarının öldürülme sebeplerine ve bunun hukukî mesnedine de açıkça işaret ediyor ki aşağıda tafsil olunacaktır. Bir de kanun maddesinin, kardeş katli için münâsibdir kelimesini kullanıp, lâzımdır veya vâcibdir demeyişi dikkat çekicidir. Anlaşılıyor ki, kanunnâme bu hâliyle, tahtın haleflerine şehzâde katli hususunda bir mükellefiyet yüklemeyip, izin vermektedir. Son devir İslâm-Osmanlı hukukçusu Ali Himmet Berki (v.1976) gibi bazı zâtlar, bu kanunnâmenin sahte olduğunu, böyle bir maddenin bulunmadığını ileri sürmüşse de; zamanımızda ilmî çevrelerde bu kanunnâmenin sahte olmadığı kanaati hâkimdir.
"Rumeli senin, Anadolu benim olsun!"
Önceki devirlerde meydana gelen şehzâde isyanlarının, Fatih'te mühim bir tecrübe hâsıl ettiği görülüyor. Nitekim Fetret Devri'nde kardeşlerin mücadelesiyle ülkenin parçalanma, hatta yıkılma raddelerine gelmesi; öldürülmeyip sağ bırakılan şehzâdelerin hemen hepsinin isyan etmesi; isyan eden şehzâdelerin çoğunun Bizans, Venedik gibi düşman ülkelerce desteklenmeleri, hatta rehin tutulması acı birer tecrübe idi. Öyle ki, Çelebi Sultan Mehmed, şeklen tâbi olduğu Timur Hanın oğlu Şahruh'un kendisine mektup yazarak kardeşlerini öldürtmesinin İlhanlı töresine aykırı olduğu yolunda tenkidde bulunması üzerine verdiği cevapta, "Atalarım bazı müşkülleri tecrübeyle halletmiştir. İki padişah bir ülkede barınamaz" demiştir.
Fatih Kanunnâmesi'ndeki meşhur maddede geçen "Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola..." ifadesi, Osmanlılardaki saltanat verâseti telâkkisini gösteriyor. Bu maddeye göre Osmanlı hanedanının erkek mensuplarından, güç itibariyle padişahlığa en uygun olup, talihi de yâver gidenin tahta çıkması bahis konusudur. Saltanat müyesser olanın, bu vasıfları hâiz olduğu kabul edilir. Osmanlılarda ilk asırlarda muayyen bir verâset usulü bulunmamasının en mühim âmillerinden birisi de, Eski Türklerdeki ülüş geleneği idi. Hanedanın her erkek mensubu taht üzerinde eşit hak sahibi ve birer padişah vârisi olmak itibariyle kendilerini bu makama ehil görmekteydi. Yeni bir verâset usûlünü, hanedanın birden kabullenebilmesi kolay değildi.
Ülüş geleneğinin neticesi olarak, kendisini tahta ehil gören şehzâdeler taht için mücadele edecekti. Nitekim Fatih'in vefatı üzerine (1481) küçük oğlu Cem Sultan (1495), padişah olan ağabeyi Sultan II. Bayezid'e haber göndererek ülkeyi bölüşmeyi teklif etti. Buna göre kendisi Bursa'da Anadolu'nun, ağabeyi de İstanbul'da Rumeli'nin padişahı olarak hüküm sürecekti. Sultan Bayezid'in bu teklifi devletin bekası ve milletin dirliği için çok tehlikeli görerek kabul etmediği ve kardeşiyle mücadele ettiği bilinmektedir. Cem Sultan, meziyet olarak ağabeyinden belki aşağı sayılmazdı ama, Fatih kanunnâmesi açısından bakıldığında, taht Sultan Bayezid'e müyesser olduğu için, Şehzâde Cem, ayaklanmak yerine, ağabeyine itaat tercihinde bulunabilirdi. Ancak Cem Sultan'ın babasının kanunnâmesinin değil de, daha eski ülüş geleneğinin tesiri altında kalması enteresandır.
Fatih Kanunnâmesi'yle, tahta güç bakımından en uygun ve talihi de yâver giden şehzâdenin geçeceği ve hanedanın taht iddiasında bulunabilecek diğer erkek mensuplarını bertaraf edebileceği esası formüle edilmiştir. Bu, Osmanlı siyaset geleneğinde mühim bir inkılâbı temsil eder. Fatih'ten itibaren, İslâm hukukundaki hâkimiyetin bölünmezliği prensibi Osmanlı siyaset hayatına iyice yerleşti. Velev ki hanedan mensuplarının canları pahasına da olsa. Üstelik eğer muayyen bir kimsenin padişah olması önceden şart edilseydi, tahta daha uygun şehzâdelerin önü kapanmış olacaktı. Bu ise, liyâkatli olanın başa geçmesini öngören İslâm amme hukuku prensibine aykırı olurdu. İslâm amme hukuku, hükümdarın, mazlumun hakkını zâlimden almaya, memleketi gerektiğinde iç ve dış düşmanlara karşı korumaya, asker sevkine, kanunî vergileri toplamaya, hukukî hükümlerin icra ve infazına muktedir bir kimse olmasını şart görür. (İbn Âbidîn: Reddü'l-Muhtar, Bulak 1299, I/384).
İşte biraz da bu sebeple, Fatih, yeni bir verâset usûlü koymaktan kaçınmıştır.
Osmanlı Devleti'nin ilk asırlarında, her şehzâde merkeze eşit uzaklıktaki sancaklara bey olarak gönderilir, burada bir nevi staj görür; babalarının vefatında kim önce merkeze gelirse o padişah olurdu. Nitekim Sultan II. Bayezid'in oğlu Şehzâde Selim, kendisinin tayin edildiği sancağın, merkeze diğerlerininkinden daha uzak oluşundan hoşnud kalmamıştı. Bu usulün de bir takım mahzurları vardı. Her şehzâdenin arkasında o sancağa ait büyük bir askerî güç teşekkül ediyordu. Saray halkı, asker, ulemâ, vezirlerin vs. teşkil ettiği bir takım klikler de, istikballerini bağladıkları bir şehzâdeyi taht iddiasına itiyordu. Yavuz Sultan Selim, tahta çıktığında kardeşi Şehzâde Korkut'u öldürtmeyip, kendisine vâlilik vermişti. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler mektup yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler. Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va'detmek talihsizliğinde bulunan Şehzâde Korkut'un mektubu Yavuz Sultan Selim'in eline geçti. Aynı zamanda hukuk bilgisiyle meşhur olan şehzâde, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu. (1513) XVII. asır başından itibaren şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya, sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı. Sistemin artık oturduğu, başa kim geçerse geçsin işlerin yürüyeceği; sarayda oturan şehzâdelerin de daha iyi bir tahsil ve bir nevi siyaset stajı görme imkânı bulacağı düşünülmüştür.
Tarihteki hâdiseler, Osmanlı halkının hanedana eski Türk geleneğinden kaynaklanan bir sadâkatle bağlı olduğunu göstermektedir. Öyle ki, taht üzerinde hak sahibi olarak ancak bu hanedan mensupları görülürdü. Başka bir şahsın veya ailenin Osmanlı tahtına çıkması tasavvur bile edilmemiştir. Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzâdeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vâkıadır. Bir başka deyişle biçare şehzâdeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Türkiye'de bulunan Avusturya elçisi Busbecq, bu padişahın oğlu Şehzâde Mustafa'dan (1553) bahsederken diyor ki: "Türk padişahlarının oğlu olmak büyük bir talihsizliğe düşmek demekti. Çünki bunlardan birisi tahta çıkınca diğerleri ölüme hazırlanmalıydı. Bu da bilhassa yeniçerilerin durumuyla ilgilidir. Çünki padişahın hayatta bir kardeşi varsa, bu askerlerin padişahtan istekleri hiç sona ermez. Diledikleri şey kabul edilmezse, 'Allah kardeşini eksik etmesin!' diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir".
Kanunî Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzâde Mustafa ve Sultan III. Mehmed'in oğlu Şehzâde Mahmud (1603) gibi bazı şehzâdelerin ise, bizzat isyana kalkışmamakla beraber, kötü niyetlilerin kolayca istismar edebilecekleri şekilde hareket ettikleri, sözgelişi padişahın icraatini gıyâbında tenkid edip, "Ben padişah olsam, şöyle yaparım, böyle yaparım" diye atıp tuttukları vâkidir. O devir monarşilerinin, en büyük tehlike olarak gördüğü bu tarz hareketler, bu şehzâdelerin ileride fitneye sebebiyet verebilecekleri endişesiyle ortadan kaldırılmaları için kâfi sebep teşkil etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman'ın en küçük oğlu Şehzâde Selim ve Sultan IV. Murad'ın kardeşi Şehzâde İbrahim gibi önünde birkaç şehzâde bulunduğu için padişah olacağına hiç ihtimal verilmeyenler, sabır ve teennileriyle, bir gün kendilerini tahtta bulmuşlardır. Bazı şehzâde idamlarında, şehzâdelerin temkinsiz ve cür'etli hareketlerinin yanında, tarihin her devrinde ve her yerde rastlanabilecek müzevirlerin ve fesatçıların rolü de mühimdir.
"Nizâm-ı âlem"
Fatih Kanunnâmesi'ndeki meşhur maddede geçen "nizâm-ı âlem" ifadesi, ammenin, yani cemiyetin çoğunluğunun menfaati mânâsına gelmektedir. Nizâm-ı âlem, yani dünyanın düzeni ammenin menfaati ile kâimdir. İslâm siyaset telâkkisinde, devletin misyonu i'lâ-yı kelimetullahtır. Bu da İslâmiyetin yayılması demektir. İslâm hukuku, bu misyonu akâmete uğratacak her şeyi bertaraf etmeyi tabiî ve meşru görmüştür. Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet'in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, hanedan yıkılırsa dinin de yıkılacağını, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. Kardeş katli politik bakımdan doğru bir müessese olarak görülebilir. Peki acaba hukuken buna mesned teşkil edecek esaslar yok mudur?
Bir kere bu idamlar pozitif hukuka, yani Fatih kanunnâmesine uygundur. Dolayısıyla şeklî hukuka göre meşrudur. Ancak bu kanunnâme, Osmanlı hukukuna hâkim olan şer'î esaslara uygun mudur? Olmadığı kanaatini taşıyanlar vardır. Bunlara göre Fatih Kanunnâmesi bir örfî hukuk metnidir. Kardeş katli de tamamen örfî hukuktan kaynaklanan bir müessesedir. İleride suç işleyebileceği endişesiyle bir kişiye ceza vermek İslâm hukuku prensiplerine aykırıdır. Gerçekten İslâm hukukunda kanunsuz suç ve ceza olmayacağı gibi, ileride suç işlemesi ihtimaline binaen kimseye ceza verilemez. Ne var ki örfî hukuk, İslâm hukukunun, yani şer'î hukukun hüküm koymadığı ve hüküm koyma salâhiyetini devlet başkanına tanıdığı sahalarda söz konusudur ve şer'î hukuka aykırı olamaz. Meşruluğunu şer'î hukuktan aldığı için ondan ayrı bir hukuk da sayılamaz.
İslâm hukuku, hükümdara bir takım suçlar ihdas edebilme ve bunlara cezalar koyabilme salâhiyetini tanımıştır. Buna ta'zir denir. Padişah bir kimseyi bu çerçevede cezalandırabilirdi ve bu İslâm hukukuna aykırı değildir. Siyaseten katl, yani devlet başkanının, devletin birliği ve milletin dirliği için yaşaması zararlı görülen kimseleri öldürtmesi de ta'zir cezalarındandır. Bütün monarşilerde olduğu gibi, İslâm hukukuna göre de devlet başkanı yani padişah, yargı gücünü elinde tutardı. Bir başka deyişle padişah başhâkim mevkiindeydi. Kâdılar, ona vekâleten dâvâ dinler ve onun nâmına hüküm verirdi. Böyle olunca padişahın dâvâ dinleyip, gerekirse suçluları cezalandırması, hatta idamına hükmetmesi mümkün ve meşru idi. Şer'î hukuk, meselâ, hırsızlık, gasp ve adam öldürmeyi âdet haline getirenler, halktan kanunsuz vergi ve haraç toplayanlar, livata yapanlar, sapkın görüşlerin propagandasını yapanlar ve hükümete karşı ayaklananların öldürülebileceğini söyler.
Şehzâde idamlarının birinci çeşidi, hanedan mensubunun hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkması ve isyan etmesi halinde tatbik edilirdi. Bu, Osmanlı Devleti'nde de câri olan İslâm hukukuna göre bir suçtu. Buna "bağy" (hurûc ale's-sultan) denirdi. Haksız yere meşru hükûmete isyan edenlerin cezası dünyanın her yerinde ve her devirde idamdı. Nitekim İslâm hukukunun birinci kaynağı Kur'an-ı kerîm, meşru hükûmete itaat borcunu halka yüklemekte:
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir. (Nisâ: 59);
hükûmete de ayaklananlarla harb edip bunları itaate getirmeyi emretmektedir ,
Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever. (Hucurât: 9)
Hazret-i Muhammed (sav), bir yerde bir meşru hükümdar varken, hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisine bîat edilen kimsenin hayat hakkının bulunmadığını söyler (Müslim: İmâret 46, (1844), 59, (1852); Ebû Dâvud: Fiten 1, (4248), Sünnet 30, (4762); Nesâî, Tahrîm 6, (7, 93), Bey'a 25, (7, 153); İbn Mâce: Fiten 9, (3956).
"Bir ormanda iki arslan olmaz" ve "Mülk, bir hükümdara az, iki hükümdara çoktur" atasözleri meşhurdur.
Savcı Beyin (1381), babası Sultan I. Murad'a; Cem Sultan'ın, ağabeyi Sultan II. Bayezid'e; Şehzâde Bayezid'in (1562), babası Kanunî Sultan Süleyman'a isyanları bağy olarak değerlendirilebilir.
Şehzâde idamlarının ikinci çeşidinde ortada bir isyan yoktur. İşte şehzâde idamlarının hukuka uygunluğu meselesi daha çok bu gibi durumlarda ortaya çıkmaktadır. Fitne çıkmasından korkulduğu hâllerde, bunun önüne geçmek maksadıyla hanedan mensuplarının öldürüldüğü görülmektedir. Osmanlı hukukçularının ekserisi bunu say bi'l-fesad suçu çerçevesinde değerlendirmiş ve ta'zir suçlarının içinde mütâlaa etmişlerdir. Bu, henüz suç işlemeyen, ancak ileride işlemesi muhtemel ve mevhum olan kimselerin cezalandırılmasıdır. Şehzâde idamlarının bu türü, say bi'l-fesâd suçunun çerçevesine girer mi, girmez mi? Hukukçular bunda ihtilaf etmişlerdir. Fatih Kanunnâmesi'nin, bunu say bi'l-fesâd olarak gören hukukçuların görüşüne göre sevkedildiği anlaşılıyor. Nitekim madde metninde geçen ve "ekser-i ulemâ tecviz etmiştir" ifâdesi bunu göstermektedir. Demek ki ulemânın ekserisi buna cevaz vermiştir.
|