EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 25, 2012, 05:42:59 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Fatih Sultan Mehmet Hakkında Kısa Kısa  (Okunma Sayısı 8984 defa)
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #15 : Haziran 26, 2009, 11:07:24 ÖS »

Dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir fatih. Hepinize konuya olan katkılarınızdan dolayı tekrar teşekkür ederim.
Logged
meryemozcan
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 8580


Güzel olan sevgili değildir,sevgili olan güzeldir


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #16 : Haziran 26, 2009, 11:24:07 ÖS »

28 mayısı 29 a bağlayan gece doğduğu için küçük oğluma Fatih ismini vermiştim. O yıllarda İstanbul'da oturuyordum.
Oğlum padişah ismini taşıdığı için de bir o kadar gururlu bir anneyim.

Fuzuliye kendi adıma ben çok teşekkür ediyorum konu paylaşımın için.
Logged


Allahım bizi bize bırakma , bizi bizsiz bırak ama bizi sensiz bırakma ...
LEF
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2265



Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #17 : Temmuz 26, 2009, 10:37:27 ÖS »

     Şiirlerinde  de görüleceği gibi,Fatih'in edebî âlemi,ebedî âlemiyle iç içedir.Edebiyat ve sanatı ``aslî gayesi`` için kullanmış,şiiri ``İ'lâ-yı Kelimetullah``a hizmetin değişik bir tarzı biçiminde görmüş,kısacası Yunus şiirler ne yapmak istemişse Fatih de aynısını yapmak istemiştir.Açıkçası,kılıcı gibi kalemini de ``fisebil-illâh mücahedeye`` adamıştır.

    Edebiyat,bugün  de aynı maksada hizmet için kullanıldığı ölçüde kutsî hizmetlere vesile olacak ve gerçek değerini bulup yücelecektir.

Yavuz Bahadıroğlu
Fatih Sultan Mehmet Kitabı
sayfa 127
Logged

GÖZYAŞLARIMLA SULADIM MEZARINI 
LEFKER
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #18 : Temmuz 26, 2009, 11:28:34 ÖS »

- Arapça ve Farsça olmak üzere 7 dil biliyordu. Latinceyi anadili gibi konuştuğu rivayet edilir.

- Şairdi. Mahiyetindeki 185 şairden 30’unu maaşa bağladı.

- Ünlü ressam Bellini’yi İstanbul’a getirtip kendi portresini yaptırdı.

- İstanbul’un fethi için, Musluhiddin ve Saruca Serkan gibi, Osmanlı mühendislerinin yanında, Macar Urban’a Edirne’de, “şahi” adı verilen toplar döktürdü. Bu toplar, Bizans’ın yanı sıra Avrupa asırlardır süren feodaliteyi de bitirecekti…

- Kanuni’den çok önce, bir kanunname ve bir anayasa hazırlattı.

- Otlukbeli’de Uzun Hasan’ı yenince, zaferini kutlamak için 40 bin esiri serbest bıraktı.

- Otuz yıllık saltanatı süresince, yirmi beş askeri harekata bizzat komuta etti.

- 900 bin km. olan Osmanlı topraklarını, 2 milyon 214 bin km.’ye çıkardı.

- Venedik Kralı tarafından planlanan on dört suikast girişiminden sağ kurtulmayı başardı. Ölümü hakkında “suikast” şüpheleri halen vardır.

- Ölümün ardından Papa, kutlama amacıyla üç gün boyunca gece-gündüz durmaksızın çanlarını çaldırdı.

- Ömrü boyunca, iki imparatorluk, dört krallık ve on bir prensliği kendine bağladı.

- Hristiyanlar tarafından, Osmanlı Türklerinin İstanbul’u fethettiği gün “dünyanın sonu” şeklinde tanımlandı.

- Son yapılan anketlere göre, akla ismi ilk gelen Osmanlı sultanı olmuştur.

- Birçok tarihçiye göre Fatih, devlet-i ebed müddet geleneğinin son hükümdarıydı…

(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #19 : Temmuz 26, 2009, 11:36:59 ÖS »

Fatih Sultan Mehmed vasiyetnâmesinde, “İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim. Bunlar ki, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu hâlde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Sokaklara tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye yirmişer akçe alsınlar... Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tâyin eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası orada mümkün ise şifâyâb olabilir. Değil ise kendilerinden hiç bir karşılık beklenmeksizin hastanelere kaldırılarak orada salâh buldurulabilir” demektedir.

(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #20 : Temmuz 26, 2009, 11:39:36 ÖS »

Osmanlı Padişahlarından Fatih Sultan Mehmet Kanunnamesinin “El-fasl’ül-salih fişurb ül-hamr ve’l-sirkat ve’l-bühtan" kısmında; “Eger biregü hamr içse Türk veya şehirli olsa kadi tazir ura iki ağaca bir akçe cereme alına." hükmü yer almıştır. Buna benzer bir hükmün “Kanuni Sultan Süleyman Kanunnamesinde de yer aldığı, IV.Murat döneminde ise her türlü içki, afyon, tütün ve kahve kullanılmasının yasaklandığı bilinmektedir.

Logged
Edebiyat Öğretmeni
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6192


Calİmero


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #21 : Temmuz 26, 2009, 11:47:06 ÖS »

Fatih Sultan Mehmed vasiyetnâmesinde, “İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim. Bunlar ki, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu hâlde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Sokaklara tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye yirmişer akçe alsınlar... Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tâyin eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası orada mümkün ise şifâyâb olabilir. Değil ise kendilerinden hiç bir karşılık beklenmeksizin hastanelere kaldırılarak orada salâh buldurulabilir” demektedir.

(alıntı)

Avrupa'nın günümüzde başarıyla uyguladığı sağlık politikası bu aslında. Biz de Avrupa Birliği'ne gireceğiz diye aile hekimliğini çıkarıyoruz. Aslında çıkarmamıza gerek yokmuş. Yüzyıllar öncesinde varmış.
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #22 : Temmuz 27, 2009, 01:03:48 ÖÖ »

Evet,ne kadar acı..Bizde olanı, yeniden Batı'dan almaya çalışıyoruz..

"Fatih Sultan Mehmet'in babası 2. Murat zamanında Sırbistan doğumlu Ahmet isimli devşime bir genç , iç saray olarak adlandırılan Enderun'da görevlendirilmek üzere iç oğlanı olarak saraya alınır. Tüm iç oğlanları gibi Ahmet de titizlikle seçilmiş, zeki, çalışkan, yetenekli bir gençtir.
Enderun'da bir süre çalışan Ahmet daha sonra Yeniçeri Ocağı'na tayin edilerek aşçı olarak göreve başlar. Bu süre zarfında 2. Murat, tahtı oğlu Fatih Sultan Mehmet'e bırakmış ve İstanbul'un fethi Fatih tarafından gerçekleştirilmiştir.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethi sonrası bir gün tedbil-i kıyafet şehri dolaşır. Amaç şehirde neler olup bittiğini görmek, halkın nabzını yoklamaktır.Fatih şehri dolaşırken Karaman Çarşısı'na uğrar. Çarşıda gezerken birde bakar ki yeniçeri aşçısı öfke ile esnafa bağırmaktadır. Derhal olay yerine giden Fatih, yeniçeri aşçısının:
-Behey ademler, sabahtan bu yana çarşı pazar gezer dururum, bir okka et bulamadım. Şimdi ben koğuşa dönünce askere ne yedireceğim? Padişahın memleketine bakan yokki! Ah beni bir iş başına getirseler, ülkeyi erzağa boğarım, dediğini işitir.
Fatih saraya dönünce bu yeniçeri aşçısını huzuruna getirtir ve çarşıdaki olayı detaylıca anlatmasını ister. İsmi Ahmet olan yeniçeri aşçısı, meseleyi arz ettikten sonra, memleketteki erzak sıkıntısının nasıl aşılacağına dair görüşerinide anlatır. Anlatılanları dikkatle dinleyen ve çözüm önerilerini beğenen Fatih, bir süre sonra yeniçeri aşçısını İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) olarak tayin eder.
Şehir eminliği boyunca dediklerini bir bir yapan ve İstanbul'un yiyecek dahil bir çok sıkıntısını çözen bu yetenekli adam, yine Fatih tarafından 1462 yılında İshak Paşa yerine Anadolu Beylerbeyliği görevine getirilir. Aynı yıl daha üst bir görev olan vezirliğe atanarak, 1474 yılına kadar bu görevde kalır.
12 yıl süren vezirlik görevinde Alanya, Mokan, Gülek, Silifke gibi toprakları Osmanlı Devleti'ne katan ve başta Otlukbeli olmak üzere bir çok savaşta başarı gösteren bu devlet adamı, 1474 yılında da Sadrazam Mahmut Paşa'nın yerine sadrazam yani baş vezir olarak tayin edilir.
1474-1477 yılları arasında sadrazamlık görevini başarıyla yerine getiren bu devlet adamı, tarihimizin meşhur Gedik Ahmet Paşa'sıdır. "
SEMERKAND DERGİSİ
Logged
LEF
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2265



Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #23 : Temmuz 27, 2009, 08:17:51 ÖS »

Sultan İkinci Mehmed henüz yedi yaşlarında iken hocası Molla Ak Şemsüddin kulağına eğildi ve başarının en önemli kuralını fısıldadı:

“Hedefini tespit etmelisin.”

Önce hedef belirlendi: “Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir.”

Ak Şemsüddin hedef tespitinden sonrasını da söyledi:

“Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.”

“Hocam, ya şartlar elverişli olmazsa?” diye sordu. Ak Şemsüddin hiç duraksamadan cevap verdi:

“Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir, sana teslim olurlar. Çok çalışır, çok dua eder ve çok istersen Allah’ın rahmeti tecelli eder, rahmet tecelli ettiğinde nice olmazlar tahakkuk eder. (gerçekleşir)”

Ve günü gelince, çocuk yaşına bakmadan Bizans’ın fethini düşünmeye başladı.

Çandarlı Halil Paşa, gencecik padişahın niyetini duyar duymaz telaşlandı. Sadrazamdı. Sadrazam olarak genç padişaha yol göstermek gibi bir sorumluluğu vardı. Bu çocuk (Padişah) bir çocukluk edip Bizans’ın üzerine yürümeye kalkarsa, alimallah Osmanlı mülkü pâymâl olabilir, hatta elden gidebilirdi. Ümmet-i Muhammed’i bir aceminin acemiliğine kurban etmeyecekti. İkaz görevini yapacak, kelle pahasına olsa bile Padişahı bu maceradan vaz geçirecekti.

Bir gün hışımla genç padişahın huzuruna girdi ve selamı bile unutup sordu:

"Sen ümmet-i Muhammed’i hisar önünde telef etmek mi istersün?"

Genç Hünkâr, baba yadigârı Sadrazamının öfkelenmesinin sebebini az çok tahmin etmişti. Fakat ağzından duymak istiyordu:

“Kangi sebepten ümmet telef olubdur koca vezirum?”

“Bizans’ı feth itmeğe and virmişsün. Ümmetun telefatine başkaca sebep ne lâzım?”

“Beli, and virdük. Ya biz Bizans’ı, ya Bizans bizi alacak dedük! Bir mahzuru mu var?”

“Elbette!” diye cevap verdi Sadrazam, konuşurken uzunca sakalı titriyordu: “Elbette ki mahzuru var, olmayacak duadır ki, akl-ı selim olmayacak duaya hiç bir vakit amin dimez.”

Sultan İkinci Mehmed gülümsedi:

“Kangi duayı kabul edeceğini ancak Hak Tealâ bilür. Biz sadece arzımızı yapar hükm-i İlâhiyi bekleriz.”

Kalktı, Sadrazamına doğru birkaç küçük adım attı. Gözlerine baktı:

“Her daim dimez misin ki, kul kısmı gaza yolunda elinden geleni yapmakla mükelleftur. Biz dahi muştunun (fetih müjdesinin) tahakkuku cihetinde say edeceğiz. İnşaallah-ü Tealâ fetih mukarrerdir.”

“Nereden belli ki?”

“Doğru, henüz belli değil. Zaten teşebbüs olmadan tahakkuk olmaz. Biz dahi teşebbüs üzereyiz.”

Koca Sadrazamın aklı bu işe bir türlü yatmıyordu. İkna olmamıştı.

“Baban alamadı, ondan öncekiler de alamamıştı, sen nasıl alacaksın?” dedi hafiften alaycı.

Genç hükümdar hışımla pencereye döndü. Bir süre yeniçerilerin koşturmasını seyretti. Onlar fethe inanıyordu. Ama yaşlı Sadrazamını henüz inandıramamıştı.

Yüreğine ince bir sızı girdi. Bir an için endişelendi. Ne de olsa yaşlı Sadrazamın müthiş bir tecrübe birikimi vardı. Onbeş yaşından beri devlet hizmetindeydi. Kendisi ise onbeş yaşını geçeli ancak birkaç yıl olmuştu. Bu açıdan şartlar aleyhine görünüyordu.

Fakat şartlara teslim olmayacaktı. Çandarlı’ya döndü:

“Bak a vezirim” diye söze başladı, öfkesini tereddüdüne sarıp yutkunarak; “ben ne babama benzerim, ne babamdan öncekilere. Şimdiki zaman başkaca zamandır. Çaresi yok fetih olacak.”

İhtiyar Sadrazam, tezini savunma kararlılığı içinde tek geri adım atmadı:

“O zaman bil ki, bunun mes’uliyeti tamamiyle sana aittur, çünkü akıbeti hayır görmüyorum. Bizans İmparatoru ünvanını alayım derken, korkarım padişahlıktan da olacaksın. Bu ne hırs!”

Padişah ilk defa öftkelendi:

“Hırs değil iman!..” diye bağırdı, “dedik ya biz onu, ya o bizi! Hakikatli hükümdar olmanın başkaca çaresi yoktur.”

“Elinde olanla yetinsene.”

“Elimdekiyle yetinirsem elimde olan da gider Çandarlı, ne belledin. Zirvede durulmaz, ya devamlı tırmanırsınız, ya da aşağı kayarsınız. Ben gencim, tırmanacağım.”

Çandarlı çıkmak için toparlanırken:

“Ben söylemiş olayım, Hak Tealâ ve kulu nezdinde mes’uliyetten kurtulayım da, sen yine ne ki istersen yap, padişah sensin.”

“Şükrolsun biz padişah-ı cihanız ve Kostantiniyye’yi feth edeceğiz.”

“İmkânsız” diye dudak büzdü Çandarlı Halil Paşa.

“Neden koca vezir?”

“Çünkü surlar çok muhkemdir, muhkem surları yıkacak cesamette (büyüklükte) topumuz yoktur.”

Genç hükümdarın karşısına yine şartlar ve sebepler çıkmıştı. Ak Şemsüddin Hoca’nın sözlerini hatırladı. Gülümseyerek sordu:

“Surları yıkacak toplar günün birinde yapılacak mı?”

“Evet” dedi Sadrazam, “günün birinde herhal yapılır.”

Genç hükümdar kükredi:

“İşte bu gün o gündür vezirim! Topları kullanarak surları tar ü mar edecek Padişah da karşında duruyor.”

Ne demişti Ak Hoca:

“Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir, sana teslim olurlar. Çok çalışır, çok dua eder ve çok istersen Allah’ın rahmeti tecelli eder, rahmet tecelli ettiğinde nice olmazlar tahakkuk eder. (gerçekleşir)”

Şartlar değişti, Bizans teslim oldu, çünkü rahmet inmişti. Bakın nasıl?

Bizans İmparatoru Konstantin Dragazes’in hizmetinde Macar asıllı bir top dökümcüsü (mühendis diyebiliriz) vardı: Urban Usta. Tam o sırada, İmparatorla arasında küçük bir ücret anlaşmazlığı oldu. Bu yüzden Urban Usta pılısını-pırtısını topladı ve Edirne’ye gitti. Padişah’la görüşmek istedi. Topçu olduğunu söyleyince, Padişahın bu işle çok ilgilendiği bilindiğinden, hemen huzuruna çıkardılar. Urban Usta yanında getirdiği plânları Padişahın önüne koydu:

“Bunlar” dedi Bizans’ı koruyan surların plânıdır, tarafımdan en zayıf noktalar tespit edilmiş ve işaretlenmiştir.”

Ardından başka bir deri heybe açtı.

“Bunlar da işaretlenmiş yerleri yıkacak kuvvette gülleler atabilen topların plânlarıdır. Bana imkân ve fırsat verirseniz sizin için bu topları dökerim. Siz de surları yerle bir edersiniz.”

Rahmet tecelli etmişti: Geriye şükür ve gayret kalıyordu.

Müverrih Tursun Bey, kendi adını taşıyan tarihinde der ki:

"Çün erkân-ı devlet vü mülâzımân-ı hazret kal'anun kapularun açdılar, Sultan Mehemmed-i Gazî, Hazret-i Muhammed-i Arabî aleyhi efdalü's-salavât, Burâka binüp seyr-i cennet ider gibi, ulema ve umerâsı ile kal‘ayı teşrif buyurdu." Mübarek fethin 549. yıldönümünde, “cevher insan” modeline hasret oluşumuzu da dikkate alarak, Fatih Sultan Mehmed'in kimliği, kişiliği ve yetişme tarzı üzerinde dikkatle durmak lâzım.

Öncelikle belirtmeliyim ki, Sultan İkinci Mehmed’in doğduğu dünyada, bir fatihin yetişmesi için gerekli maddi-manevi tüm şartlar hazırdı. Osmanoğlu'nun elinde, Malazgirt zaferinden itibaren oluşan aynı kıble eksenli, Kur'an orjinli insan kaynakları vardı. Mesela hocaları: Tarih, Molla Gürani gibi, Ak Şemsüddin gibi, Molla Hüsrev gibi cevherlerin aynı dönemi paylaşmalarına pek nadir şahit olmuştur. Bu bilim ve yürek adamları ise sadece aynı dönemi paylaşmakla kalmamış, aynı çocuğu aynı anda beslemek gibi İlâhî bir tevafukun unsuru olmuşlardır.

* * *

Dikkat: “Fetih ekseni” bir birini tamamlayan üç "âbide insan"dan oluşuyor. Biri Fatih Sultan Mehmed, ikincisi Ak Şemsüddin, üçüncüsü Ulubatlı Hasan...

Ulubatlı Hasan toplumsal terbiyenin cihad ruhunu, Ak Hoca, Kur'an ve Sünnet gibi dinin temel kaynaklarını, Sultan Mehmed ise adâletli, kifayetli ve liyakatlı yönetimi temsil ediyor.

Millet bu üçlüyü yetiştirdiği zaman fetih yolları tekrar önünde açılacaktır.

Sihirli formül şudur: İnsan+Hedef+ Gayret=Zafer

* * *

Fatih Sultan Mehmed Han, iki tarafında hocaları, hocalarının yanında vezirleri, beyleri, komutanları, arkasında peygamber müjdesine mazhar bir cennet ordusu ile 549 sene önce Roma’nın yüreğine girdi. Atını doğruca Ayasofya'ya sürdü ve o tarihte Ayasofya'nın içi henüz resim dolu olduğu için avlusunda iki rekat "şükür namazı" kıldı.

Hemen sonra hıristiyan halka hitaben bir “Amannâme-hak ve özgürlükler belgesi” yayınladı... Altında Sadrazam olarak Zağanos Paşa’nın “Elfakir Zağanos” şeklinde imzası, (kendisini tüm beşeri ünvanlardan soyutlayıp fakrinde aczini rütbe yapması o günkü insanın karakteri hakkında temel bir fikir verir sanıyorum) üstünde ise Fatih’in tuğrası bulunan “Amannâme”, “Biz ki, emir-i âzam Sultan-ı muazzam Murad Han oğlu pâdişah-ı muazzam ve emiri âzam Sultan Muhammed Han’ız! Yerleri ve gökleri yaratan Allah adına, büyük Peygamber’imiz Muhammed Mustafa Aleyhimüsselâm adına, yüce kitabımız Kur’an-ı Azimüşşan adına, Allah’ın yüz yirmi dört bin peygamberi adına, büyük babamız, babamız ve oğullarımız adına, kuşandığımız kılıç adına yemin ederiz ki...” diye başlıyor, Fatih Sultan Mehmed, inanmayan, ayrı dinden, ayrı dilden, ayrı kılık kıyafetten, üstelik birkaç gün öncesine kadar kılıç kılıca savaştığı bir halka, bugün bile ulaşmaya çalıştığımız bazı temel hak ve özgürlükler bahşediyor.

Sadece kendi çağını değil, bugün “demokratik” geçinen bazı ülkelerdeki insan hakları uygulamalarını bile çok çok aşan meşhur “Amannâme”siyle, Fatih’in, hıristiyan halka verdiği hak ve özgürlükleri beş ana maddede özetleyebiliriz:

1. İnanç özgürlüğü,

2. İbadet özgürlüğü,

3. Kıyafet özgürlüğü,

4. Seyahat özgürlüğü,

5. Ticaret özgürlüğü.

Gerisine siz karar verin.....................
Logged

GÖZYAŞLARIMLA SULADIM MEZARINI 
LEFKER
İlkhurz
VIP Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1496


Türk menem


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #24 : Temmuz 27, 2009, 08:47:58 ÖS »

ahhh İstanbul ahhh
Logged

Gönlü açık olanın yolu da açık olur.
Sayfa: 1 [2]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM