|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #120 : Temmuz 04, 2010, 11:30:03 ÖÖ » |
|
AYSEL ALPSAL
Aysel Alpsal, 1934 yılında Zilede doğdu. Adana Kız Lisesini bitirdikten sonra yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yaptı. Bu yıl içinde avukat olarak iş hayatına atılan Aysel Alpsal, şimdiki hikayeci kişiliğini veren ilk eserlerini 1957 den sonra yazmış, bu kitabına giren hikâyelerini 1958/59 yıllarında 'Vatan' gazetesinde yayınlamıştır. Günlük olayları dış çizgileriyle anlatmaktan çok kişilerinin iç dünyasını inceleyen Aysel Alpsal, hikâyelerinde, dar aile çevresinden çıkıp büyük şehir ve gençlik çevrelerine giren kızların yaşama karşısındaki duygulu gözlemleri ve kişiliği bulma çabası içindeki çatışmalarını başarı ile vermektedir. (Arka kapaktan)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #121 : Temmuz 04, 2010, 11:31:25 ÖÖ » |
|
AHİ EVRAN (AHU BABA)
ZİLE ilçe merkezinde Yeni Hamam Mahallesi Fenercioğlu sokağında bulunmaktadır. Ahi Evran, tasavvuf alanında büyük mesafeler kat eden bir veli olduğu gibi dinî ilimlerde de oldukça hatırı sayılır bir âlimdir. Kelam, Tefsir, Tasavvuf ve Şafii mezhebi fıkıh alimi, aynı zamanda iyi bir tabiptir. Hakkındaki rivayetlerden birinde; Zile'de olağanüstü büyüklükte bir yılandan söz edilmektedir. Herkesin korkup kaçtığı bir yaratığın adı Ev-ran'dır. Evran adlı bu yılan; Ahi Evran'ı görünce kuzuya döner, sakinleşir, Ahi Evran'ın emrine girer. Zaten bu yılanı terbiye etmiş olmasından dolayı, " Evran" lakabını almıştır.
Anadolu'da pek çok Alperen gibi Ahi Evran da, Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerinin talebelerinin derslerine ve sohbetlerinde bulunmuştur. Yine büyük İslâm âlimi, Şıhabud-din Suhreverdi Hazretlerinin sohbeti halkasına dahil olmuş Hac yolunda büyük din v tasavvuf âlimi, Evhaddün Hamit Kirvani ile tanışıp onun talebelerinden olmuştur. Konya'daki Anadolu Selçuklu Devleti idarecileri arasında büyük nüfuz sahibi olup, Bağdat'a elçi olarak gönderilmiştir. Sadreddin-i Konevi Hazretlerinin babası, Mecdüddin İshak'ın daveti üzerine, Muhyiddin İbni Arabi ve Hocası Evhadüddin ile birlikte Anadolu'ya gelmiştir. Daha sonra hocası ile bütün Anadolu'yu gezmiş; özellikle esnaflara ve halka, İslâm'ın alış veriş bilgileri hakkında son derece çarpıcı vaazlar yapmıştır. Bu vaazları sayesinde esnaf teşkilatları ortaya çıkmış; Anadolu'da Ahi Teşkilatlarının kurucusu olarak şöhret kazanmıştır. Daha sonra Ahi Evran, geniş halk kitlelerini, dini bilgilerle donatmak için yıllarca irşat görevini bıkıp usanmadan sürdürmüştür.
Zile'ye yerleştikten sonra, çevresinde yüzlerce talebe toplanmış; bu talebeleri ilim ve irfanla yetiştirdikten sonra Anadolu'nun dört bir tarafına göndermiştir. Ahi Evran, vaazlarında son derece sade bir dil kullanarak halkın anlayacağı bir yorum ve misâllerle binlerce insanın gönlünü kazanmıştır. Allah rızasından başka bir gaye gütmemesi; ahlakının güzelliği, mala mülke önem vermemesi gönülleri fethedecek yumuşak ifadesiyle herkesin sevgisini kazanmış, keşfedilmemiş gönüllerin kapıları aralamıştır.
Gerek gönül dilindeki kerameti, gerekse diğer meziyetleri sayesinde binlerce insanın etrafında toplanmasına sebep olmuştur.Ahi Evran, yalnız Tokat'ta değil, bütün Anadolu'da, esnafların Piri olarak tanınmıştır.Ahi Evran Hazretlerinin türbede bir asası vardır. Ölümcül hastalar, bu türbeyi ziyaret ettiklerinde; asa suya batırıldıktan sonra, asanın ucundan damlayan su, hastaya içirilirmiş. Hasta bu tılsımlı suyu içtikten sonra eğer uyanabilirse; hastalıktan kurtuluşu mümkün olurmuş. Şayet hasta, kendine gelemezse ölümü yakın olurmuş.
Ahi Evran'ın bazı konularda kitap yazdığı söylense de, henüz bu konuda elimize somut bir bilgi geçmiş değildir...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #122 : Temmuz 04, 2010, 11:50:23 ÖÖ » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #123 : Temmuz 04, 2010, 11:52:48 ÖÖ » |
|
Reşadiye Türküleri
Ana sütü kadar temiz, ana sütü kadar candan. Bizi söyler bizi anlatır. Bazen ümitsiz bir aşkın dile gelişi, bazen de oğlunu kaybetmiş bir ananın feryadıdır. Sevdamız, acımız, kederimiz, umudumuz türkülere yansımış; türküler halkla yaşamış, güzelleşmiş, ölümsüzleşmiş...Dilden dile, kuşaktan kuşağa söylenmiş durmuş. Dede ile torun türkülerde buluşmuş.
İlçemiz köyleriyle birlikte verimsiz ve ekime uygun olmayan arazilerden oluşmuş bir coğrafyaya sahiptir. Bu yüzdendir ki, geçim sıkıntısı, köylümüzü baba ocağından ayırmış, gurbet ellere atmış, gurbetçi nişanlısını bırakmış köyüne, bırakmış bırakmasına da bu özleme dayanamamış, ne kendisi ne de nişanlısı...Hasret bir kor gibi gönülleri yakmış, kavurmuş, gönüller yandıkça türküler oluşmuş, türküler söylenmiş. Yeni sevdalar, yeni türküleri; yeni türküler de yeni sevdaları oluşturmuş.
Türkülerimizden bir çoğunda hüzün vardır. Hele hele bunlardan biri var ki, elli küsür yıldır söylenmesine rağmen her söylenişte dinleyenlerin boynunu büker. Çünkü,bu türküde babasını, annesini, kardeşlerini ve diğer yakınlarını kaybetmiş insanların gözyaşı vardır. Boynu bükük yetimlerin hıçkırıkları, sefaletleri, yalnızlıkları vardır. Evet, bu türkü,1939 depreminin ardından yakılmış "Reşadiye Irmağı" diye bilinen Tahir Bey'in türküsüdür. Ya Deli Şükrü öyle değil mi? Bir babacan adamın, bir fukara babasının sürgün edilişi tahammül edilecek şey midir? Soyunda yiğitlik olan bir milletin insanları, yiğiti, yiğitliği unutur mu? Unutmamış ki, onu da hüzünle yoğurarak türkülerinde destanlaştırmış.
Türkülerimiz sadece ölüm ve yiğitlik üzerine söylenmemiş; aşk, özlem, doğa, güzellikleri üzerine de söylenmiştir. Güzelikleri dillere destan olan Şemsi Kız, Fadik, Kıymet türküleri birer sevda ürünüdür. Hem de karasevda ürünü... "Şemsi Kız" türküsünde Şemsi Kız`ın gönülleri yakan güzellikleri dile getirilirken, "Fadik" türküsünde ise, hanımının başkasına kaçmasına dayanamayan bir kocanın feryadı, çaresizliği vardır. Hatipoğlu türküsünde ise, muhtarlık yüzünden öldürülen bir gencin dramı dile getirilmektedir. Görülüyor ki, hüzün; bizim türkülerimizin mayasını oluşturuyor.
ABUM ABUM TÜRKÜSÜ
KIYMET
GÜPÜR
ŞEMSİ KIZ TÜRKÜSÜ
HATİPOĞLU TÜRKÜSÜ
TAHİR BEYİN TÜRKÜSÜ
DELİ ŞÜKRÜ TÜRKÜSÜ
GÜRCÜOĞLU TÜRKÜSÜ
MÜDÜRÜN UZUN KÜRKÜ
FADİK
SARSIKIRANI
SALİÇ
CİNBAN TÜRKÜSÜ
REŞADİYE SEMAHI
ALAÇAM TÜRKÜSÜ
ÇARIĞIMIN BAĞLARI
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #124 : Temmuz 04, 2010, 11:57:12 ÖÖ » |
|
REŞADİYE`DE AĞIZ ÖZELLİKLERİ
Reşadiye ağzı; tipik Orta Anadolu ağız özellikleri yanında yerel özellikler de taşımaktadır. Hatta Reşadiye ağzı kendi coğrafi sınırları içinde bile az çok farklılıklar göstermektedir. Öyle ki, bir kelimenin Tozanlı yöresinde kullanılış biçimi ile İskefsir yöresinde, ya da Vakıf yöresindeki kullanılış biçiminde dahi farklılıklar vardır. Bazen, birbirine çok yakın köylerde de bu tip farklılıkların varlığına tanık olabilirsiniz.
Bunu birkaç örnekle açıklamaya çalışalım: Tozanlı yöresinde "güzel" kelimesi "gözel" biçiminde telaffuz edilirken, aynı kelime İskefsir yöresinde "guzel ya da gozel" biçiminde kullanılır.
Aynı şekilde "amca" kelimesinin söylenişinde de dikkat çeken bir durum vardır. Aynı ortak kültürün uzantıları olan Çamlıkaya ve Kızılcaören köylerinde bu kelime, değişik bir biçimde söylenmektedir. Çamlıkaya Köyü'nde "amuca" şeklinde söylenen kelime, Kızılcaören Kasabası'nda "emice" biçiminde söylenmektedir.
Bu arada hemen şunu belirtmekte yarar var: Taşlıca ve Eskituraça'ın birbirine çok benzeyen ağız özelliği olduğu gibi, Hebüllü'nün, Çakraz'ın, Cimitekke'nin hatta İbrahimşeyh'in ağız özellikleri de birbirine çok benzer.
Birinci gruptaki köyler, kelimeleri hem vurgulayarak telaffuz ederler, hem de yumuşatırlar. Yine bu köylerde "v" sesi, özellikle kelime başlarında "f" sesine dönüşerek biraz daha incelir ve yumuşar.
İkinci grup köyler birinci gruptakilerle aynı coğrafyayı paylaştıkları halde, söyleyiş özellikleri sırasında gözle görülür değişiklikler vardır. Bu değişikliği daha çok fiillerde kolaylıkla hissedebilirsiniz. Birinci gruptakilerin aksine, bu köylerde kelime yumuşamaz, vurgulanmaz. Buna karşın kalınlaşır, uzar ve esner.
Bu değişimi bir örnekle açıklamaya çalışalım: Taşlıca ve Eskituraç'ta (bazan Bereketli'de) "geliyor" kelimesinin söylenişindeki ağız özellikleri şöyledir: Üç hece de vurgulanır."g","l", "r" sesleri mümkün olduğunca yumuşar. Ve yine bu sesler alabildiğince esner. İkinci grup köylerde ise, durum, epeyce farklıdır. Aynı kelime bu köylerde kalınlaşır, sertleşir, son hecedeki "r" sesi düşer; "o" sesi,"a" ya dönüşür; son hece esneyerek "geliya" biçimini alır.
Hasanşeyh, Kavaklıdere ve Cimitekke gibi köylerde, kelimenin son heceleri uzar ve esner: Kız kelimesi, "gıı" "gıyy", "giyy" şeklinde söylenir. "Gidiyor musun" kelimesinin söylenişi ise, aynen şöyledir: "Gediyon mu?"
Yolüstü ve Nebişeyh köylerinde "lan" kelimesi, "lo" biçimini alır; sertleşir ve kalınlaşır. Bir de kendine özgü köyler vardır ki, bunları ağız özellikleri ,yönünden Reşadiye'nin diğer köylerinden kolaylıkla ayırabilirsiniz: Örneğin; Demircili Köyünde Karadeniz (özellikle Çarşamba ve Terme) aksanı; Çilhane'de Karaçay; bazı köylerin Kürt vatandaşlarının oturduğu mahallelerinde "Doğu" aksanı; Yenituraç Köyü'nde de Rumeli aksanı daha belirgin bir şekildedir.
Tüm bunların yanında, şunu da söyleyebiliriz: Bir dilin hem coğrafya, hem iklim, hem de sosyal temaslar sonucunda çeşitli değişikliklere uğradığı su götürmez bir gerçektir. İşte bu gerçeğin doğal bir sonucu olarak da Reşadiye ağzı, kendi coğrafyasından, sosyal aktivitesinden etkilenmiştir. Bugün Tozanlı yöresinde Sivas'ın ; Yağsıyan, Kuyucak gibi köylerde "Mesudiye" yöresinin ağız özelliklerini görebilirsiniz. Şimdi, Reşadiye'de ağız özelliklerini inceleyelim:
BAZI KELİMELERİN KULLANILIŞ BİÇİMİ VE YÖRESEL ADLARI
-Ne yapıyorsun? (Neydiyon, nediyon)
-Nasılsın? (Nassın)
-Gidiyor musun? (Gediyon mu)
-Gelelim mi? (Gelek mi)
-Gelir misin? (Gelü müsün)
-Emi (Ey mi)
-Emi (Bileyki)
-Ama (Emme)
-Amca (Amuca, emice)
-Kahve (Gayfe)
-Hükümet (Hökümet)
-Şimdi (Şinci,şindik,şincik)
-Hemen (Tez varıya, tez barıya)
-Karanlık (Garanluh)
-Yatsı (Yassu)
-Ne kadar (Nağdar)
-Çimdik (Cimcük, cümcük)
-Çıplak (Cıbır)
-Kasvet (Garamet)
-Bahane (Mahana)
-Kaide (Gayde)
-Zahire (Zahra)
-Tane (Dene)
-İşte (Dey,daha)
-Tekerlek (Tekir)
-Tekme (Dekmük)
BİZDE ÖYLE DERLER
Gömleğe işlik, düğmeye ilik
Civcive cücük, alkışa çiplik
Yatağa yüklü, atkıya bürük
Çürüğe kütük derlerdi bizim ellerde.
Cekete seku, araziye yazu
Anneye abu, bulgur döğme soku
Bohçaya çıhı, elbiseye pırtı
Bilgine dahi derlerdi bizim ellerde.
Ayrana gatık, hindiye culuk
Çocuğa uşah, uzağa ırah
Tavana asturah, eve gonah
Çiviye mıh derlerdi bizim ellerde.
Tokat'a Tohat, bibere issot
Yazmaya çit, çekirdeğe çiğit
Paraya pangonot, işçiye ırgat
Koşmaya seğirt derlerdi bizim ellerde
Askere esger,tepsiye ilenger
Aceleye şipir şipir, havluya peşgir İşarete işmar, konuşmaya dır dır
Köşke sedir derlerdi bizim ellerde.
Patlıcana baldırcan, ipe urgan
Tabaha sahan, elektriğe ceylan
Çatıya dam, arkadaşa gadam
Pijamaya don derlerdi bizim ellerde.
Okula mektep, öğretmene muallim
Ekine sap, çamaşıra esbap
Makarnaya erişte, halaya eme
Mandaya kömüş derlerdi bizim ellerde.
Ömer EŞİGÜL
“Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #125 : Temmuz 04, 2010, 12:00:35 ÖS » |
|
Reşadiye'nin Ünlüleri
Mehmet Celalettin ATASOY
1906’da İstanbul’da doğmuştur. Babası Prof.Dr. Ali Rıza Atasoy ve annesi Emine İhsan Atasoy hanımdır.
Umum-u Aliye-i Ticariye Mektebi (Şimdiki adı Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi)’nden 1925’te mezun olup 1929’da Türkiye İş Bankasına giren yazar, bankanın çeşitli kademelerinden geçerek İstanbul’da Yenicami, Beyoğlu, Mısır’da İskenderiye şubelerinin ikinci müdürlüklerinde ve yine İstanbul’da Galatasaray şubesi müdürlüğünde bulunmuştur.
Bankadan 1966’da emekliye ayrılan yazar, çeşitli şirketlerin idare meclisi üyelikleri veya denetçiliklerinde bulunmuş, Kızılay Alemdar Nahiyesi Başkanlığını yapmıştır. Osmanlı Tarihi üzerinde araştırmaları vardır.
Eserleri :
1- Kandilli’de Tarih (Boğaziçi) 1982 İst. Yenilik Basımevi
2- Tokat, Reşadiyeli Sadrazam Seyyid Hasan Paşa, Hayat Hikayesi ve Eserleri, (Prof. Dr. Ali Rıza Atasoy’la birlikte) 1990 Yenilik Basımevi
3- Ailemiz Şeceresinin 1988 ve 1997 yıllarında iki defa tanzimi
“Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #126 : Temmuz 04, 2010, 12:03:05 ÖS » |
|
Şükrü KARACA
1955 yılında Reşadiye’nin Kabalı köyünde doğdu. İlkokulu köyündeki “Melik Gazi” ilkokulunda bitirdi. O yıllarda babasını kaybeden yazar, Reşadiye ortaokulunu bitirdikten sonra Tokat Öğretmen Okulunu kazandı. Burayı bitirdikten sonra Koyulhisar’a bağlı Sütlüce, Reşadiye’ye bağlı Güneygölcük ve Bostankolu köylerinde ilkokul öğretmenliği yaptı. Daha sonra Ankara Hukuk Fakültesini bitirdi. Bir süre serbest avukat olarak çalıştı.
Edebiyata öğrencilik yıllarından beri özel ilgisi olan yazarın şiir dalında birçok ödülü bulunmaktadır. 1991 yılında basılan ve aynı yıl Yazarlar Birliği tarafından “en iyi roman ödülü” alan “Dünyayı Dolduran Kiraz” adlı romanı basılan ilk eseridir. Bunun yanında edebiyat dünyasına kazandırdığı bir şiir kitabı ve romanının devamı niteliğinde olan bir kitabı daha bulunmaktadır. Yazarın aynı zamanda belgesel senaryo çalışmaları da bulunmaktadır.
Sanatçının dili ve sanatı ile ilgili bir fikir vereceğini umduğumuz bir şiirini aşağıya alıyoruz :
MÜNACAT
I
Ne yana geçsem öbür yanda yanar ateşin
Zamanı ve gücümü soğurur azgın bir ırmak
Bütün kaybettiklerim sensin ve bilmediklerim
Gittim mi dikine giderim bu yüzden
Düştüm mü başüstü düşerim
Sınamayı seversin, bu senin eski oyunun
Bense yanılmaya tutkunum
Hem sana tutkunum
Hem ortadayım
Nöbet davulları çalarım rüsvay oldukça
Kapıma karışık notlar koyarlar
En muzip yanımla dönerim sabaha
Ve senden uzağa
Ve sana,
Sen, sen, sen ki ne belalar gördüm senin yüzünden
Beni “BELA” ile yıkadığın günden beri
Kızgın şerbetler içtiğim senin sofrandı
Damgaladın da ortada koydun köleni.
Gel diyorsun
Bense kaza çukurunda çürüyen atlar gördüm
Kanatları yanmış anka kuşlarını yol boylarında
Yol boylarında yosun tutmuş gemiler gördüm
Usta kılavuzlar gördüm şaşkınlık batağında.
Dön diyorsun
Nasıl yüzyüze geliriz, yüzsüzler şahıyım ben
Hadd-i müntehadayım, bir kıyl ü kal içindeyim
Hiç bir yerde tarifim yok sanki muhal içindeyim
Büzüldükçe üzerime kurar çadırını korku
Söyle neyim
Yakup muyum
Yusuf muyum
Kuyu mu?
II
Bu gam viranesinin baykuşuyum ben
Kendi canı üzre tüneyen
Leyla’ya namertlik talim ederim
Bu gönül şarında
Ne bana göre iş, ne başka urba
Bir deli sarkaç olurum kulpuna tutunurda
O yana giderim ordasın
Bu yana gelirim burda
Korkudan öldürme beni
Leyla
Bırakma ellerimi
Merdoğlu mertler aşkına!
Mekteplerin bir garip ladeniyim ben
“La” de kaldı tedrisim bu yüzden
Bu yüzden gözlerimi bağladılar
Şimdi hangi yana gitsem yeridir
Şimdi bütün zamanlar leylidir
Bana “Len terani” deme, ben bilmem
Beni ara yerde mahzun bırakma
Leyla!
III
Kem sualler giyindim serkeşlik meydanında
Göğe taşlar savurdum dönen olmadı
Hiç adını sormadım adımı çağıranın
En yüksek kuşlardan yüksek uçtum gönül kanmadı
Ne korkular taşladım ardı arkası gelmeyen
Tuttuğunu koparan ne vehimler gördüm ben
Aklın sultanlarından seni bilen olmadı
Seni şanına uygun bilgiyle bilen olmadı.
Kulluğa soyunmuşum sultanlar sultanına
Her şeyin tamlığı sensin oysa
Bütün armağanları vareden sen
Ey güzeller güzeli
Ben huysuzum
Töresizim
Tut ipimi
Eşiğine kelp yerine bağla beni
Velvele gününde dost meclisinin.
İşte ortasındayım bu konuşan sinin
Sen nazar kılmazsan canlı olamam
Topal vezinlere uyarım söz öğretmezsen
Kelamın sahibi sensin
Ve başlatan
Ve bitiren.
And bozmama ses etmeyen sahibim
İşime karışmazsan aklım karışır
Sensin geceye ve güne kefilim
Ekmeğe ve suya
Ve gölgeden çıkan serin uykuya
Seni reddeden hürriyeti reddederim!
IV
Mucize söyleyen tutiler tutuşup gitti
Dürüldü sancak ve gitti gam askerleri
Gönül kanı sunan gülgun kaseler çoktan kırıldı
Tecelligah vasfeyleyen bir tecellüdüm ben
Yazık, yazık ki nasibim yok bu bahisten.
Şimdi bu kalp inci Leyla’ya nasıl sunulur
Bu sedef denizine yağmaz o eski yağmur
Lütuf ve kerem sahibi Leyla
Göğün ve yerin sahibi Leyla
Ne söyleyim -ki- sözüm muhtaç sana
Burdasın
Uyanıksın
Varsın ya!
“Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #127 : Temmuz 04, 2010, 12:05:08 ÖS » |
|
Ahmet Günbay YILDIZ
1941 yılında Reşadiye’nin Kızılcaören Kasabası'nda doğmuştur. Ankara Kalaba H.Güllüoğlu Ortaokulu ve Yenimahalle Lisesinde okumuştur. A.G.Yıldız kurucu üyelerinden olduğu Türkiye Yazarlar Birliği yönetim kurulunda görev yapmış olup makale ve romanlarıyla tanınmıştır. Makale ve romanlarını Yeni Asya, Milli Gazete ve Türkiye gibi gazetelerde yayınlamıştır. Halen bir kamu kuruluşunda görev yapmaktadır. Romanları Milli Eğitim Bakanlığınca okullara tavsiye edilmiştir.
Başlıca eserleri : Yanık Buğdaylar, Çiçekler Susayınca, Boşluk, Sitem, Figan, Azat Kuşları, Aynada Batan Güneş, Dallar Meyveye Durdu, Bir Dünya Yıkıldı, Üç Deniz Ötesi, Sokağa Açılan Kapı, Gurbeti Ben Yaşadım, Sular Durulursa, Ekinler Yeşerdikçe, Mavi Gözyaşı, Benim Çiçeklerim Ateşte Açar, Aşka Uyanmak, Bahçemde Hazan (Şiirler).
Yazarın dili ve sanatı ile ilgili fikir elde edebilmek için “Yanık Buğdaylar” adlı eserinden aşağıya bir bölüm alıyoruz :
“Yeryüzü elek gibi elenirken, kararan gökler dünyaya gözyaşları gönderiyordu...
Semalar, simsiyah bulutlardan yas günü elbisesini giyinmiş, o direksiz çatı, çökecekmiş gibi çatırdıyordu...
Yıkılan enkazlardan ateşler yükselirken, yarılan topraklar, acı çığlıklara mezarlar kazıyordu...
İnsanoğlunu, ana şefkatiyle yıkayan ırmak, o geçtiği yerlere hayat veren mavi su, şimdi, kan çamurla karışmış, irin akıyordu... Kurşun gibi hışırtısız öfke dolu gürültüsü, hırçın başını taşlara vuruşu, gökleri delen “imdat” seslerine galebe çalıyordu...
Her sallantı, binaları yerle yeksan ederken, ağaçlar inleyerek secdeye kapanıp, toprağı öpüyordu...
Gazap tablosunun seyircileri, dehşet doluydu. Ayrı ayrı gönüllere mimar olan düşünceler, artık aynı potada eriyordu.
İnsanı kendisine köle yapan nefis, dünyevi arzulara demirden perdeler çekiyordu...
Darda kalan bütün insan, manaya susamıştı...
Beşerin gücünü aşan çırpınışlar tek kurtarıcıyı arıyordu...
Sergilenen manzara bunun en canlı misaliydi...
Yaratıcısını unutan kitle, maddeye tapan varlık, ilahi kanuniyete isyan eden insanoğlu. Şimdi en içten yakarışlarla en büyük olana, gönülden teslimiyet gösteriyordu... İnsanoğlu acze düşmüştü... Titreyen eller, tozlara dumanlara ve korkuya çare için, göz çukurlarına kapak oldu...
Artık cehennem bir muhal olamazdı... Kaynayan dünya kazanı cehennemin en bariz örneğini veriyordu...
Her canlı, varlığını beden çukurlarında yitirirken, diller:
- Allah Allah diye dönmeye başladı...
İnsanoğlu, en dar günlerinde ellerini Mevlasına açardı ya, işte öyle...”
“Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #128 : Temmuz 04, 2010, 12:07:05 ÖS » |
|
Cafer DEMİRYÜREK
1951 yılında Reşadiye’nin Gündoğdu (Gödölöş) Köyünde doğdu. İlkokulu Hasanşeyh İlkokulunda ve Reşadiye Gazi Paşa İlkokulunda okudu. Ortaokulu Reşadiye’de liseyi ise Reşadiye Lisesinde başlayıp, Malatya Turan Emeksiz Lisesinde bitirmiştir. 1974 Haziran ayında Erzurum Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirdi. Ankara Delice Büyükavşar Ortaokulu Türkçe Öğretmenliğine atandı. 1976 yılı sonunda yedeksubay olarak askere alındı. Askerlik dönüşü Büyükavşar Ortaokulu müdürlüğüne atandı. Daha sonra Delice merkez Karaoğlan Lisesi Türkçe Öğretmenliğine atandı. Halen İstanbul Bağcılar Naci Ekşi Lisesinde Edebiyet öğretmeni olarak görev yapmaktadır.
Yayın hayatına yöresel gazetelerde başladı. İlk eseri “Bir Rüzgar Esti'dir” (deneme), “Köyde Senfoni” (şiir), “Acı Ağıt” (hikaye), “Yol” (şiir) diğer eserleridir.
Aşağıya şairin şiirlerinden bir örnek alıyoruz:
TÜRKÜLERLE
Tutturduğum türkülerde bulurum
Sevgiyi, erdemi, her şeyi
Seni bulurum Anadolu’yla sarmaş dolaş
Bir de o zehir sessizliği
O türkülerle anlarım
Yüzdeki göz izlerini
Dertleri, ezgileri
Birlikte ararım
Yüreklerde açan gizleri
Sevmeli derim Anadolu’ca türküleri
Seninle Anadolu’yu
Şiirler hiç kalır derim yanınızda
Bırakır mı ozan bunu?
Sen gelince usuma gelir türküler de
Türküleri düşününce oturursun yüreğime
Başkentin ağulu havasında yaşadıkça
Bana değme... çok görme...
Cafer Demiryürek
“Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #129 : Temmuz 04, 2010, 12:09:36 ÖS » |
|
Yılmaz ERDOĞAN
1961 yılında Reşadiye Çambalı Köyünde doğdu. İlk,orta ve lise öğrenimini Ankara'da tamamladı. Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümünde üniversite öğrenimini yaptı.
Muhtelif gazete ve dergilerde yazı hayatını sürdürdü. Roman, hikaye, şiir ve uzun metrajlı sinema filmi senaryoları yazdı. Halen roman ve senaryo çalışmaları ile Kervan adlı bir derginin yayımına devam etmektedir.
Yayınlanmış eserleri :
Roman (Veda Etme Öğretmenim, Kayıp Liseli, Mavi Madolyon)
Hikaye (Yayla Ateşi, Pembe Gül, Ağaçta Bir Yaprak, Sevgili Arkadaşım), Şiir (Bir Gül, Nisan Yağmuru)
Aşağıya şiirlerinden bir örnek alıyoruz:
BİRGÜL
Yabancı illerde,
Kalmasın Birgül.
Sevmediği ellerde,
Solmasın Birgül.
Çileli ömrün,
Mahzun gönlün,
Kalbinde hüzün,
Olmasın Birgül.
Seni görmeye dayanamam,
Dalından koparılmış.
Bilinmeden kıymeti,
Bir köşeye atılmış.
Bil ki yerin kalbimdir,
Baharın Birgül'ü,
Senin için ötmesin,
Kıskanırım bülbülü.
Sevgili Birgül,
Aldırma gözyaşlarıma
Sen daima gül.
Yılmaz Erdoğan
“Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #130 : Temmuz 04, 2010, 12:12:11 ÖS » |
|
Reşadiye Duaları
-Allah birini binlere katsın!
-Allah dinli devletli etsin!
-Allah su verenlerini çok etsin!
-Allah kazanana ömür bereketi versin!
-Allah birini bin etsin, tuttuğunu kolay etsin!
-Allah düşman şerrinden korusun, kuru iftiradan emin eylesin!
-Allah elim gözüm dedirtmesin!
-Allah taş diye tuttuğunu altın etsin!
-Allah Halil İbrahim bereketi versin!
-Allah hayırlara tebdil eylesin!
-Allah yerini yurdunu gen (geniş) eylesin!
-Allah iman Kur'an nasip etsin!
-Allah ameli iyi kullardan etsin!
-Allah din devlet versin!
-Allah şen eylesin!
-Allah ağzının tadını bozmasın!
-Allah yerden bereket, gökten hayırlı rahmet versin!
-Anan baban nur gölünde yatsın!
-Bir yerde dur, bin yerde ateşin yansın!
-Berhüdar ol!
-Göğsünde ağ tüyler olsun (bitsin)!
-Kandım diyene kadar nur gölünde yat!
-Karagadanı alsın!
-Kesen bol olsun, kesene hızır uğrasın!
-Kınalı kınalı gelinler ol!
-Kırmızı kırmızı güveyiler ol!
-Kul kula muhtaçtır, Allah imanlısına muhtaç etsin!
-Ölün dirin ayaküstü dursun!
-Önünde öleyim!
-Ömrün uzun, düğünün güzün olsun!
-Uğurlu, kademli olsun!
“Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #131 : Temmuz 04, 2010, 12:28:23 ÖS » |
|
Reşadiye Fıkraları
CEVİZ ÇATANAKTI YA!
Adamın bir ceviz ağacı vardır. Sahibi bu cevizi uçan kuştan korumaya çalışmaktadır. Bir gün bir karga ağacın başına konar; oradan çatanaklı bir ceviz alır. Cevizin sahibi kargayı kovalamaya başlar. Bunu gören birisi, "Yahu komşu ne yapıyorsun?" der. Komşusuda "Sorma komşu, karga cevizi kaçırmış, onu kovalıyorum" diye cevap verir. O da "Komşu bir cevizin ardından bu kadar koşulur mu" deyince; komşusu da, "Yahu kardeşim bir tane olsa koşmayacaktım ama ceviz çatanaktı" diyerek haklılığını ortaya çıkarmaya çalışır. (Çatanak: iki ve daha fazla cevizin bir arada bulunmuş hali)
TASI BULAMIYORUM
Güvendik Köyünden Ahmet Ağanın misafir odasına bir taş merdivenle inilir. Hizmetkâr, çorba tası elinde misafirlere yemek götürmek için merdivenden aşağı inerken sıcak tas elini yakar. Çaresiz kalan hizmetkar, tasın bir tarafını sıcaktan elini kurtarmak düşüncesiyle göğsüne dayamak ister. Böyle uğraşırken çorba üzerine dökülür. Tas, elinden düşerek merdivenden aşağı doğru tangır tungur yuvarlanır. Tasın sesini duyan Ahmet Ağa:"Ne var orada Cörgülüoğlu, çorbayı mı döktün yoksa?"diye sorar. Cörgülüoğlu:"Yok Ağa, çorba kucağımda da, tası bulamıyorum." der.
BAŞINI DA DÖNDÜRDÜM YA!
Reşadiye köylülerinden birinin bir gülkü vardır. Gülkün peşinde de çok sayıda civciv bulunmaktadır. Fakat, civcivler her geçen gün azalmaktadır. Çünkü bir karga civcivlere dadanmış, fırsat buldukça gülkün ardından çalmaktadır. Adam, civcivlerin hepsinin tükeneceğini anlayınca kargayı yakalamak için bir çare düşünür. Bu arada karga alışmış ya, yine gelir. Çare olarak bütün civcivleri birbirine bağlar. Böylece civcivlerin hepsinin birden karga tarafından götürülemeyeceğini sanır. Karga gelir, civcivlerden birini kapar. Havaya kaldırır. Bütün civcivler birbirine bağlı oldukları için hepsi birden karga tarafından havaya kaldırılır. Bunu gören sahibi "Yan ver, ala cüce yan ver!" diye bağırır ama nafile. Bu olay adamın çok zoruna gider. Kargayı yakalamak için başka çareler düşünür. Neticede yakalar. Kargaya bir ceza vermek ister. Kendisine çok çektirdiği için birden öldürmek istemez. Acı çekerek ölmesini ister. Düşünür,taşınır. Aklına kargayı küpe koyarak bir bayırdan yuvarlamak gelir. Kargayı küpe koyduktan sonra ağzını da sarar. Yamaçdan aşağı yuvarlar; fakat küp bir kaç metre sonra taşa çarparak kırılır. Karga da kaçar. Bunu gören komşusu kendisine takılınca o da:"Boş ver küp kırıldıysa karganın da başı döndü ya."der.
BİZİMKİLERİN YANINDADIR
Aynabaş`ın kömüşleri (mandaları) köyden bir kişi tarafından kesilir. Fakat, Aynabaş hasmını bilir. Bildiğini kimseye de söylemez. Gece olunca sessizce hasmının ahırına girer, kömüşleri çıkarır, kendi kömüşlerinin kesildiği yere götürür, onları orada keser. Gelir eve yatar. Sabah olur. Çalınan kömüşlerin sahibi ahırı bomboş görünce çılgına döner. Sağa sola sorar. Bu arada Aynabaş`a rastlar. Kadın, Aynabaş`a "Lan yavrum, Mustafa`m, bizim kömüşleri bu gece ahırdan götürmüşler. Sen sağda solda çok geziyorsun. Acaba bilgin var mı?" diye sorar. Aynabaş da: "Valla teyze,, bizim kömüşler de yitti. Belki onlar da bizimkilerin yanındadır." der. Kadın çaresiz eve döner. Oğluna, Aynabaş`ın dediklerini anlatır. Oğlu da "Tamam ana, kömüşleri Aynabaş kesmiş, aramaya gerek yok." der.
SEN YANINDAKİNİ NASIL GÖRMÜYORSUN? Aynabaş, çevrede yalancı şahitliğiyle tanınmaktadır. İki köy arasında bir kavga olur. Bir kişi bu kavgada balta ile yaralanır, olay mahkemeye intikal eder. Şahitler çağrılır. Bu mahkemeye Aynabaş da şahit olarak çağrılmıştır; fakat Aynabaş, olay günü, olay yerinden oldukça uzakta bir değirmende buğday öğütmektedir. Sözün kısası olayı görmemiştir. Fakat olayı görmüş gibi bütün detayı ile anlatır. Olayda yaralanan kişiye oradaki birisinin balta vurduğunu iddia eder. Daha sonraki duruşmalarda asıl yaralıya kendisine baltayı vuranın kim olduğu sorulduğunda "Bana balta vuranın kim olduğunu bilmiyorum." der. Dolayısıyla mahkeme de beraat eder. Aynabaş, bu duruma dayanamaz: "Ulan, ben sana kimin vurduğunu ta Gelyeme değirmeninden görüyorum da, sen sana vuran adamı nasıl görmüyorsun?" diyerek sinirlenir.
KOYUNU KİM YEDİ
Çamlıkaya köyünden Kozak lakaplı İbrahim Ağanın bir koyununu yerler. İbrahim Ağa araştırır, suçluları tesbit eder. Kündür Karakoluna şikayete gider. Karakol komutanı kendisine " Koyununun kimin yediğini" sorduğunda İbrahim Ağa şu cevabı verir: "Hesoğun Çapbacak, Ziya'nın Dalbacak, Efendinin Yaybacak, bir de Etliğin Yemen." der. Çavuş bu ifade karşısında hayrete düşer.
ÇİTİN DİBİNDE YEDİK
Kızılcaören Köyünden Arif Ağa adında birisi Yılmaz Aldemir'e gündelikçi olarak çift sürmeye gider. Arif Ağa tarlaya varır, bir müddet çalışır. Yanında Yılmaz da vardır. Bir süre sonra dinlenmek için döneğin başına otururlar. Bu arada Yılmaz , Arif Ağa'ya şöyle bir teklifte bulunur: "Arif Ağa, gel, bugünkü gündeliğe bir altmışaltı oynayalım." der. Arif de " Tamam, kabul, oynayalım." der. Oyuna tutuşurlar. Neticede Arif Ağa yenilir. Yenilgiyi hazmedemeyen Arif; "Yılmaz, bugünkü tamam; gel bir de yarınkine oynayalım." diye bir teklifte bulunur. Yılmaz, bunu memnuniyetle kabul eder. Tekrar oyuna tutuşurlar. Fakat Arif Ağa ikinci oyunda da yenilir. Akşam yorgun argın eve dönerler. Pakize Hanım, yemeği hazırlar ve yemeleri için buyur eder. Arif, oldukça dalgındır. Pakize Hanım tekrar yemesi için Arif'i çağırınca Arif de üzgün üzgün "Sağ ol Pakize bibi, biz çitin dibinde yedik."der.
KÅRDASIN KOCA YILMAZ KÅRDASIN Kızılcaören köyünden Yılmaz Aldemir, dağa oduna gider. Arabasını öküzlerle birlikte bir kehin (yar) başına eğler. Kendisi aşağıda habire odun etmektedir. Öküzler arabayı o yana, bu yana zorlatınca arabanın tekerlekleri mazısıyla birlikte çıkar ve Yılmaz'ın odun ettiği yere doğru yuvarlanır. Tekerler bir ağaca takılır, durur. Bundan habersiz olan Yılmaz, karşısında araba tekerlerini görünce çok sevinir. Kendi kendine: "Kârdasın, oğlum koca Yılmaz, kârdasın" diyerek söylenir. Ancak tekerleri, mazı ile yukarı çekmek mümkün olmadığından mazıyı ortadan ikiye keser. Tekerlerden birini omuzlayarak kağnı arabasının yanına vardığında bakar ki arabanın tekerleri yok. Anlar ki kestiği tekerler kendine ait. Başlar kendi kendine dövünmeye.
ZURNANIN HATIRI
Çakır Usta, hanımıyla birlikte Aybastı'nın yaylalarından birine gitmektedir. Yolda giderlerken Çakır Usta kendini öyle metheder ki; hanımı kocasının çevrede çok tanındığını, yaylaya varır varmaz kendilerine büyük bir rağbet göstereceklerini sanır. Nihayet yaylaya varırlar. Çakır Usta bazı tanıdıklarını görür, selamlaşırlar. Fakat kendi anlattığı kadar kimse rağbet göstermez. Bu ilgisizlik karşısında üzülen Çakır Usta, koltuğunun altından zurnasını çıkarır ve "Bilemedim yaylanızın yolunu" türküsünün havasını çalmaya başlar. Bunu duyan halk birer birer dışarı çıkar. Çakır Usta'nın etrafında toplanırlar. Çakır Usta'ya büyük bir rağbet gösterirler. Evlerine götürmek için adeta birbirleriyle yarışırlar. Bu olay karşısında şaşkına dönen Çakır Usta'nın hanımı : "Bey, bey bu senin hatırın değil zurnanın deliğinin hatırı."der.
NEYİNE LAZIM CENİĞİN NAMAZI
Çakır Usta, Ordu'nun köylerinden birine çalgıcı olarak gider. Adet gereği, düğüne gelenler davul-zurnayla karşılanır ve bahşiş verilmesi de adettir. Temel Ağa diye zengin birisi vardır. Çakır Usta Temel Ağa'yı karşılayıp, onun bahşişini almakta sabırsızlanır. O sırada öğle ezanı okunur. Çakır ustayı orada bulunan halk, namaz kılmak için camiye götürür. Çakır Usta namazdayken Temel Ağa düğüne gelir. Çakır Usta namazı bitirir bitirmez hemen dışarı çıkar; fakat, ne yazık ki Temel Ağa düğüne gelmiştir. Namaza gittiği için bahşişten olan Çakır Usta: "Neyine lazım, ceniğin namazı, karşıla Temel Ağa'yı al bahşişini," der.
BİRİNİ DE DÖNÜŞTE TEPERİM
Ulaşımın yaya olarak yapıldığı yıllarda Yolüstü Köyünden birisi ile Güvendik'li birisi beraber Reşadiye'ye gelmektedirler. Şaka şamata gelirken Güvendikli, öbürüne "Sen şu çama çık ben seni üç tekmede çamdan indiririm" der. Öbürü "Hayır indiremezsin" diye iddialaşır. Yolüstülü, çama çıkar, sıkıca çama yapışır. Öbürü gelir, çama bir tekme vurur. Adam düşmez, gerilenir, bir daha teper, yine düşmez. Çama sımsıkı sarılan adam "Hani düşüremedin, üçüncüyü de tepsene"der. Öbürü: "Birini de akşam dönüşte teperim." diyerek oradan uzaklaşır.
“Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #132 : Temmuz 04, 2010, 12:44:30 ÖS » |
|
Bozcalı Kasabası İlçenin kuzey-batısında, ilçe merkezine 26 km. mesafede oldukça büyük bir kasabadır. Tokat-Ordu sınırının en son yerleşim birimidir. Rakımı 1350 olan Bozcalı'da 1012 hane bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, Bozcalı, Reşadiye'nin en büyük kasabasıdır. Belediye örgütünün 1972 yılında kurulduğu Bozcalı Kasabasında göç olgusu, diğer yerlere göre son derece azdır. Yurt dışında da fazla bir nüfusu olmayan Bozcalılılar'ın toplu olarak yaşadığı yerlerden birisi de Tokat'tır. Okumaya büyük önem veren Bozcalı'da okuma-yazma oranı % 90' dır. Bozcalı'nın ne zaman kurulduğuna dair elimizde kesin veriler yoktur. Bir söylentiye göre, köy halkı 1699 yıllarında Ankara'nın Haymana ilçesinden gelerek bu köyü kurmuşlardır. İlk gelenler, köyün, Babuç, Alanbaşı (Evcikici), Geyik Yatağı, Taşlıseki mevkiine yerleşmişlerdir. Burada küçük mezralar oluşturan köylü, daha sonra çete korkusu yüzünden 1750 yıllarında köyün bugünkü yerine taşınmıştır. Kasabanın adı ile ilgili söylentiler de çeşitlidir. Halkın daha çok " Bohçalı " şeklinde telaffuz ettiği Bozcalı adı ile ilgili iki söylenti mevcuttur. Bunlardan birincisi şöyledir: Bozcalı halkı Niksar'da kurulan pazara bohça ile gidip geldiğinden, buraya da "bohçası olan" anlamına gelen Bohçalı denmiş, bu söz zamanla Bozcalı biçimine dönüşmüştür. İkinci söylenti de şöyledir: Yavuz Sultan Selim'in Trabzon'dan İstanbul'a dönerken burada konakladığı, kendisine sorulduğunda, "Şu boz çalılıkta çadır kurun" dediği söylentisi yaygındır. Bu söylentiye göre de Bozcalı adı buradan gelmektedir. Evliya Çelebi de Erzurum'a gederken buradan geçmiş, köyün mamur (düzenli) bir yer olduğunu söylemiştir. Bozcalı ekonomisi halıcılık, tarım ve hayvancılığa dayanır. Kasabanın en önemli geçim kaynaklarının başında halıcılık gelmektedir. Bozcalı'nın ekonomik hayatının önemli kollarından birisi de hayvancılıktır. Ancak, son yıllarda yetiştirilen hayvan sayısında önemli bir azalma olmuştur. İklimi, toprak yapısı, doğası, topraklarının genişliği gibi hayvan yetiştirmeye son derece elverişli Bozcalı'da hayvan sayısının giderek azalması gerçekten üzülecek bir durumdur. Tarım, Bozcalı ekonomisinin önemli bir parçasıdır. Daha çok buğday, arpa, fiğ ve patates ekimi yapılan Bozcalı'da tarımda da istenilen verim elde edilememektedir. 50'ye yakın traktörün olduğu kasabada hala önemli ölçüde bir verim alınamamasının bir nedeni de sulu tarıma geçilmemiş olmasıdır. Kasabada beş cami, iki ilköğretim okulu, bir çok proğramlı lise, 250 abonelik otomatik telefon, şebekeli içme suyu, kanalizasyon bulunmaktadır. Her salı günü kurulan Bozcalı pazarında istenilen her şeyi bulabilirsiniz. Bozcalı Festivali, ilk kez 1989 yılında yapılmış daha sonra birkaç yıl devam etmiş; son yıllarda yapılmamaktadır. Bozcalı, doğal güzellikler yönünden de zengin bir yöredir. Geniş kırları, bakımlı yaylaları, serin suları, geniş orman örtüsüyle şirin bir yöredir. Bu kasabanın yetiştirdiği önemli kişilerin başında merhum Necati Namlı gelmektedir. Cömertliği, hoşsohbeti ve nüktedanlığı ile kendisini kabul ettirmiş bir şahsiyettir.     “Dünden Bugüne Reşadiye” alıntı
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #133 : Temmuz 05, 2010, 08:34:01 ÖÖ » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #134 : Temmuz 05, 2010, 08:35:25 ÖÖ » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|