EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 24, 2012, 10:16:15 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Diyarbakır İli Tarihi,Turistik ve Kültürel Özellikleri  (Okunma Sayısı 5697 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« : Ekim 19, 2009, 08:05:05 ÖS »

Diyarbakır

Yüzölçümü, 15.355 km²
Nüfusu, 1 milyon 460 bin 714(2007 sayımına göre)
Komşu olduğu iller, Malatya, Elazığ, Bingöl,Muş, Batman, Mardin, Şanlıurfa, Adıyaman.
İlçeleri, Bismil, Çermik, Çınar, Çüngüş, Dicle, Eğil, Ergani, Hani, Hazro, Kocaköy, Kulp, Lice, Silvan,4 tanede merkez ilçesi bulunmaktadır.Bunlar:Kayapınar,Yenişehir,Bağlar,Sur.Köy sayısı, 743

Diyarbakır tarihi M.Ö 1700'lü yıllara dayanan bir şehirdir. Türkiye'nin önemli kentlerindendir ve ülkenin güneydoğusunda yer almaktadır.

Diyarbakır, Mezopotamya’nın kuzeyinde yer almaktadır. Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş, Siirt, Mardin, Urfa, Batman ve Adıyaman illeriyle çevrelenmiş olan Diyarbakır ili, bölgenin tüm özelliklerini taşır. Bağlı 13 ilçe merkezi bulunmaktadır. Diyarbakır kent merkezi 7 bin 500 yıllık bir geçmişe sahiptir.

Tarihin her döneminde büyük uygarlıkların, kültürel ve ekonomik hareketlerin merkezi olarak kabul edilen kent, birbirini izleyen 26 değişik uygarlığa beşiklik etmiştir. M.Ö.3000 yıllarında Hurriler’den başlayarak Osmanlılar’a kadar uzanan yoğun bir tarihî geçmişi olan Diyarbakır’da yaşayanlar, dönemlerine ait izlerle kenti ölümsüzleştirmişlerdir.

Diyarbakır adının kökeni

Diyarbakır şehri farklı dönemlerde farklı isimlerle anılmıştır. Asur hükümdarı Adad-Nirayi'ye ait bir kılıç kabzasında şehrin adı "Amidi" ya da "Amedi" olarak geçmektedir. Roma ve Bizans kaynaklarında şehrin adı "Amid, O'mid, Emit, Amide" şeklinde adlandırıldığı görülmektedir.[1] Diyarbakır sularının taşlarının siyah olmasından dolayı "Kara Amid" diye adlandırılan şehir, Arap egemenliği sırasında "diyār" (ديار) ve Bekr " (بکر) isimleri ile "Diyâr-i Bekr" olarak kayıtlara geçmiştir. "Diyar-ı bekr" daha sonraları "Diyarbekir"; Osmanlı'nın son yıllarına kadar daha çok bir bölge adı olarak kullanılmıştır. Ancak merkez için kullanılan Amid isminin kullanımının özellikle Diyar-ı Bekr'in (Diyarbekir) 1867 yılında vilayet oluşu sonrası yavaş yavaş terkedildiği, bütün bölgeyi nitelemesinin yanında merkez sancak için de (Diyar-ı Bekr) Diyarbekir adının kullanıldığı görülmektedir.

Diyarbekir"in "Diyarbakır" oluşuna dair çalışmalar, Türk Dili dergisinin Haziran 1938 nüshasında özetlenmiştir. 17 Kasım 1937 tarihinde Atatürk'ün trenle Diyarbakır'dan Elazığ'a geçtiği gece yapılan bir dil tartışmasının ardından, Türk Dil Kurumu'na gönderilen bir telgrafla başladı. Yapılan çalışmaları sonucu şehrin adı Diyarbakır olarak değiştirildi. Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen"e gönderilen telgraf şöyledir.
   « Diyarbekir şehrinin isminin etimolojisine dair etüt var mıdır? Esasta bu şehrin ismi 'Bakır memleketi' manasına olan 'Diyarbakır' olması gerektir ve artık bu isimle tanınacaktır. Dil Kurumu'nun bu hususta Tarih Kurumu ile işbirliği yaparak, historik ve lengüistik tetkikatta bulunması emrediliyor. Balıkesir saylavı İsmail Hakkı'nın da mesai birliğine davet edilmesi faydalı olacaktır. Tetkikatın titizlikle yapılmasını ve mümkün ise neticelerin takiben bildirilmesini saygılarımla dilerim." »

Tarih

Mezopotamya ile Anadolu medeniyetlerinin geçiş bölgesinde olan Diyarbakır’ın tarihi çok eski devirlere dayanmaktadır. Yontma taş ve Mezolitik devirlerde Diyarbakır ve çevresinde var olan mağaralardan burada yerleşim olduğu yapılan arkeolojik araştırmalar ile anlaşılmıştır. Eğil-Silvan yakınlarındaki Hassun Dicle Nehri ve kolları üzerinde Ergani yakınlarında Hilar mağaralarında bu çağdan kalma kalıntılar tespit edilmiştir. Şehrin, 65 kilometre kuzeybatısında Ergani ilçesi yakınlarında yer alan Çayönü Tepesi kazılarında, dünyanın en eski köyü bulunmuştur. Çayönü'ndeki insanlar zamanla göçebelikten yerleşik köy yaşama, avcılık ve toplayıcılıktan besin üretimine geçmiştir.

Şehrin kent merkezinde, M.Ö. 3000 Hitit ve Hurri-Mittani egemenliği yaşanmıştır. M.Ö. 1260 yılına kadar egemenliklerini sürdüren Hurri-Mitaniler'den sonra sırasıyla Asurlular, Aramiler, Urartular, İskitler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Selevkoslar, Partlar, Büyük Tigran İdaresi, Romalılar, Sasaniler, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdaniler, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Nisanoğulları, Artuklular, Eyyübiler, Moğollar, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılar Diyarbakır'a egemen olmuşlardır.

Asurlular döneminde şehir, bölge valilik merkezi olmuştur. Mîlâttan sonra bir ve ikinci asırlarda şehir ve bölgesi için Romalılar ve Partlar arasında savaşlar yapılmıştır. Romalılar!ın hakimiyetine geçen şehir Roma İmparatorluğu'nun yıkılması ile Bizans yönetime geçmiştir. Ömer döneminde islâm ordusu Diyarbakır'ı ve çevresini fethetmiştir. Halid bin Velid, Diyarbakır'a giren ilk islam kumandanıdır. Diyarbakır böylece bir eyâlet olarak İslâm devletine bağlandı.

869-899 yılları arasında Diyarbakır ve çevresinde Şeyhiler Hânedânı hüküm sürmüştür fakat Halîfe Mütazıd bu hakimiyete son vermiştir. Daha sonraki yıllarda Hamdânîler hâkim oldularsa da, 990 yılında bölgeye hâkim olan Mervaniler 1096 yılına kadar saltanat sürdü. Alparslan 1071 Malazgirt zaferinden bir sene önce Diyarbakır’a geldi. Mervânîler, Selçuklular'a tâbi oldu. Melikşah'ın vefatından sonra Diyarbakır'da egemenlik Suriye Selçukluları'na geçti.

Eyyûbî lideri Melik Kâmil, Selçuklular'ın yönetimindeki şehri ele geçirdi. 1259’da şehir, İlhanlılar'a geçti. İlhanlılar, bölgeyi Artukoğulları'na bıraktılar. 1401 yılında Akkoyunlular yönetiminde, devletin başkenti oldu. Artukluların egemenliğine son veren Safeviler böylece şehri ele geçirdi.

1507-1515 yılları arasında Türk-Memlûk-Mısır-Suriye-İran-Safevî arasında bu bölge için mücadele devam etti. Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim, Diyarbakır’ı ve bütün Güneydoğu Anadolu’yu  15 Eylül 1515'te Bıyıklı Mehmet Paşa kumandasında Osmanlı egemenliğine kattı.

Diyarbakır, Osmanlılar döneminde önemli eyaletlerden birinin merkezi olmuş, doğuya sefer yapan orduların hareket üssü ve kışlağı görevini görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde özellikle 1. Dünya Savaşı'nın yakın zamanlarında hastalık, yangın ve sefalet yüzünden büyük sıkıntı çeken Diyarbakır; Cumhuriyet devrinde büyük ve önemli imar, sosyal, kültürel ve ekonomik hareketler yaşamıştır. 1950'lerden sonra yeni şehir kurulmuş; yollar, hastaneler, okullar ve modern yapılarla gün geçtikçe büyümüş ve gelişmiştir. Yeni şehir kara, hava ve demir yolarıyla Türkiye'nin dört bir yanına bağlanmış önemli merkezlerden biri haline gelmiştir

Yüzey Şekilleri

Diyarbakır ilinde yüzey şekilleri oldukça sadedir. Çevresi yüksekliklerle kuşatılmıştır. Ortası çukur bir havza durumundadır. Diyarbakır havzası denen bu çukur alanın eksenini batı-doğu doğrultulu geniş Dicle Vadisi oluşturur. Kuzeyden Güneydoğu Toroslar yayı ile kuşatılmıştır. Bu dağlar Doğu Anadolu Bölgesi'yle Güneydoğu Anadolu'ya birbirinden ayırır. Diyarbakır havzasının güneybatısında ise Karacadağ kütlesi yükselir. Urfa-Diyarbakır il sınırı üstündeki bu kütle, koyu renkli lavların yığılmasıyla oluşmuş eski bir volkan kütlesidir. Koni biçiminde olmadığından fazla heybetli görülmez. Yüksekliği, en yüksek noktası olan Kolubaba doruğunda 1.957 metreyi bulur. Karacadağ'ın lavları, doğu yönünde Dicle Vadisi'ne kadar uzanır. Bu lavların yapısı çok geçirimli olduğundan, Karacadağ kütlesi üstünde akarsu aşınımı hemen hiç rol oynamamakta, dağın içine süzülen sular ancak eteklerde ve uzaklarda kaynaklar halinde yeryüzüne çıkmakta

İKLİM

Diyarbakır'da sert bir kara iklimi egemendir. Yazları çok sıcak geçer. Ama, kış soğukları Doğu Anadolu'nda olduğu kadar şiddetli değildir. Bunun başlıca nedeni, Güneydoğu Toroslar yayının kuzeyden gelen soğuk rüzgarları kesmesidir. İl merkezindeki meteoroloji istasyonunun gözlemlerine göre, en sıcak ay ortalaması 31 derece, en soğuk ay ortalaması ise 1,8 derecedir. Bugüne değin ölçülen en yüksek sıcaklık 46,2 derece ile 21 Temmuz 1937 gününde, en düşük sıcaklık ise -24,2 derece ile 11 Ocak 1933 günü olmuştur.

496 milimetre olan yıllık ortalama yağış tutarının ancak yaklaşık yüzde 2'si yaz aylarında düşer. Kuzeydeki dağların eteklerine doğru gidildikçe yağışlar da artar. Örneğin yıllık yağış tutarı Silvan'da 729, Ergani'de 767, Kulp'ta 1.156, Lice'de ise 1.293 milimetredir.

Son yıllarda yapılan barajların oluşturduğu yapay göller (Karakaya, Atatürk, Batman, Silvan Barajları) geniş buharlaşma yüzeyleri oluşturmaktadır.Bu nedenle de Diyarbakır Havzası'nın kuru havasının nisbi neminde bir artış olmuştur. Ortalama nispi nem, en çok Aralık ve Ocak aylarında ölçülmüştür. Bu aylarda % 77'ye çıkar.Temmuz-Ağustos aylarında ise nispi nem değerleri % 20'ye düşmektedir.

BİTKİ ÖRTÜSÜ


Doğal bitki örtüsünü, genellikle otsu bitkilerin ağır bastığı bozkır bitkileri oluşturur. Bunlar ilkbaharda kısa bir süre içinde yeşerip çiçeklenir, ama yağışların kesilmesiyle yaz başında kururlar. Çevredeki dağlar, yer yer meşe ormanlarıyla kaplıdır. Orman bakımından çok yoksul olan Karacadağ'ın Diyarbakır ili içindeki kesimlerinde yer yer meşe topluluklarına rastlanır. Ama ormanlar, ilin toplam yüzeyinin onda birini bile bulmaz.

Bismil

İlçe Basmil Kabilesi adı altında, Urfa ve şimdiki Arak Mezopotamya yöresinden gelenler tarafındankurulmuştur. Bismil’de çıkan eski mezar taşları 250-400 yıllıktır. Halkının önemli bir kısmı da Türmendir. Bunların bir kısmının Konya ve bir kısmınında Musul tarafından geldikleri söylenir. Önceleri köy durumunda olan bismil, bir ara nahiye olmuş, mermer ve akpınar da buraya bağlanmıştı. Sonra bu teşkilat dağıtılarak adı Şark olarak belirlenen bu nahiye merkezden idare olunmuştu.

1926 yılında yapılan idari bölünmede Şark Nahiyesi’nin merkezi bu kez Seyithasan köyü olmuş, Bismil buraya bağlanmıştır. Daha sonra tekrar Bismil Nahiyesi oluşturulmuş ve Seyithasan Köyü buraya bağlanmış, 1936 yılında da Bismil Diyarbakır altıncı ilçesi olmuştur.

Bismil, ilimizin önemli tahıl merkezlerindendir. Hem karayolu ve hem demiryolu bağlantısı olan şehir, dicle nehri, ilçe taramının hayat kaynağıdır. Kurtuluş, Fatih, Bozkurt, Akpınar, Altok, Dicle, Şentepe, Esentepe, Dicle Mahallesi olmak üzere 9 mahalleden ibarettir. Merkez ilçeye olan uzaklığı 52 Km’dir. İlçemize bağlı 105 köy, 90 mezra vardır. Tepe beldesi olarak bir belde yukarısalat olarak bir nahiyesi vardır.

İlçe yeni kurulduğu için burada herhangi bir tarihi anıt bulunmamaktadır. Ancak Türkmen Hacı köyünde Kabasakal, Sarısakal ve Yedikızlar Türbeleri; Koği, Tepe, Saladum ve Matar köylerinde bulunan höyükler incelemeye değer enteresan yerlerdir.

....
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Ekim 19, 2009, 08:05:25 ÖS »

Çermik İlçesi
 
Diyarbakır'ın kuzeybatısında olan Çermik kaplıcalarıyla tanınmış ünü tüm yurda yayılmış güzel ve yemyeşil bir ilçemizdir. Dünyanın her yanından insanlar şifa bulmak amacıyla bu kaplıcalara gelirler. İlçede adını buradan almaktadır.

İlçe su bakımından son derece zengindir. Göz ve sinek suları, kasabanın topraklarını sular. İlçesinin eski kalesi, Alaadin Camii, Abdullah Paşa medresesi, Haburman köprüsü efsanevi gelin dağı, Seyfullah Bey hamamı ve Ali Dede çeşmesi ilk anda görülmesi gereken ünlü yerlerdendir.

İlçe merkezi ve çevresi çok engebelidir. Denizden yüksekliği 710 m.'yi bulur. Halkı hayvancılık ve tarımla geçinir. Burada pamuk ve pirinçte yetişmektedir.

Tepe, Çukur, Saray, Kale Mahallesi olmak üzere 4 mahalleden oluşur. Ayrıca 70 köy, 37 mezra, 1 kasaba bulunmaktadır. Diyarbakır'a olan uzaklığı 92 km.dir.

Çınar İlçesi
 
Cumhuriyetin ilk yıllarında Diyarbakır merkeze bağlı şirin bir köy olan Çınar 23 Haziran 1937 yılında bağımsız ilçe haline gelmiştir. Birçok uygarlığa yerleşim merkezi olan Çınar Diyarbakır İl Merkezine en yakın (32 km) coğrafi açıdan Diyarbakır'ın en büyük (1952 km2) Nüfus açısından da dördüncü büyük (57 bin) şirin bir ilçesidir.88 köy ve 2 belediyesi vardır.

Çınar, coğrafi yapı bakımından iki bölüme ayrılır. Doğusu düz ve geniş bir ovalık, batısı ise dağlık ve engebeli arazilerden oluşur. Diyarbakır'a 32 km. uzaklıkta olup, deniz seviyesinden yüksekliği 660 m., yüzölçümü ise 1952 kilometre karedir. Çınar, kuzeybatıdan Diyarbakır İl Merkezi, batıdan Şanlı Urfa'nın Siverek, Viranşehir ilçesi, Güney ve güneybatıdan Mardin İli'nin Mazıdağı ve Derik İlçeleriyle doğudan Mardin Savur İlçesi ve ile bağlı Bismil ilçesiyle komşudur.

Çüngüş İlçesi
 
Diyarbakır'ın en yeni ilçelerinden olan Çüngüş dağlar arasına sıkışmış bu tanımıyla ekmeğini taştan çıkaran bir ilçemiz olmuştur. ilçenin tarihi çok eskidir daha önceleri Elazığ'a bağlı iken 1934 yılında Diyarbakır'a bağlanmış 1953 yılında ilçe olmuştur. Halkı son derece çalışkan ve konukseverdir. Halkının bu kadar çalışkan olmasından dolayı Çüngüş'ün topalı Bağdat'a gider Atasözü doğmuştur. Son zamanlarda yapılan Karakaya barajı ilçeye daha bir canlılık kazandırmıştır.

Doğusunda Çermik kuzeyinde Maden ve Sivrice batısında Pötürge ve Fırat Nehri güneyinde ise Adıyaman ilinin Gerger ilçesi ile çevrilmiştir. 489 km lik bir alan üzerinde kurulu olan ilçenin denizden yüksekliği 1149 m dir.

Etrafı dağlarla çevrili olan Çüngüş'te Karaoğlan dağ sıraları dikkat çeker Zarga ve Püsküllü dağları ise önemli yükseklikleri oluşturur. En yüksek yere karaoğlan dağlarından ulaşılır. ve bu yükseklik 2200 m ye ulaşır.

İlçenin en önemli akarsuyu olan Çüngüş çayı Çüngüş dağlarından doğar ve Fırat'a akar. Yer yer meşe ve ardıç ormanları ve çalılıklar doğal bir bitki yapısını oluşturur.

Dicle ilçesi
 
Dicle ilçesi Diyarbakır'a 92 km uzaklıktadır. Kuzeyi Elazığ ilinin Palu ilçesi doğusu Hani ilçesi güneyi Diyarbakır ilinin merkez ilçesi batısı Ergani ve Maden ilçeleri ile çevrilmiştir.

975 km lik bir alana yayılmış olan ilçe topraklarının büyük bir bölümü dağlık ve ormanlıktır. Ovalar ise dağlar arasına yerleşmiş küçük parçalar halindedir. İlçe merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 970 m dir.

Arazinin %30 unun meşe ağaçlarıyla kaplı ve ormanlık olması yüzünden Diyarbakır'ın diğer ilçelerine göre daha fazla yağmur almaktadır.Yağmurlar özellikle Aralık ayından başlayıp Nisan ayının sonuna kadar devam eder. yazlar çok sıcak ve kurak kışlar ise çok soğuk olur.

Eğil İlçesi
 
Köklü ve zengin bir geçmişe sahip olan Eğil ilçesi tarih içinde de önemli bir yer işgal etmiştir. Asur kalesinin adından da anlaşılabileceği gibi Asurlular'ın da ötesine ulaşan bir geçmişi vardır. O kale ki kalıntıları bile insanları halen etkileyebiliyor.

Önceleri nahiye olarak 1860 yılında Palu'ya 1866 da o günkü adıyla Mamureti Laziz Vilayetine bağlanan Eğil daha sonra Diyarbakır'ın merkez nahiyelerinden biri olmuştur. 1936 yılında ilçe olmuş ancak 1939 da ilçelik Dicle'ye verilmiş ve büyük bir hata yapılarak Dicle'ye Eğil ismi verilmiştir. bu karışıklık 11 yıl sürmüş ve 1950 de ismi değiş tokuş yapılmıştır. 1957 de Eğil Dicle'den alınarak merkeze bağlanmıştır. Bu yılan hikayesi 1987 de son bulmuş ve Eğil Diyarbakır'ın 12. ilçesi olarak yerini almıştır.

İl merkezinin kuzeyinde dağlık bir arazide kurulmuş olan Eğil'in kuzeyinde Dicle nehri geçmekte ve Dicle ilçesi bulunmaktadır.Ayrıca Ergani Hani ve HAZRO ile komşudur.

Ergani İlçesi
 
Ergani çok eski bir şehir olup kuruluş tarihi belli değildir. Yunus Peygamberin kurduğu rivayet edilse bile bu rivayet çok esaslı bir kaynağa dayandırılmamıştır.Ergani Dicle nehrinin sağ kıyında 10 km uzaklıkta 1526 m yükseklikte yarı sönmüş Zülkifil dağının derin bir sel yatağına bakan güneydoğu yamacı üzerine kurulmuştur. denizden yüksekliği 955 m dir. Diyarbakır Elazığ karayolunun 58. kilometresinde yer alan Ergani'nin yüzölçümü 1559 km dir.

Belli başlı 3 Akarsuyu olan Ergani'nin çevresi oldukça verimli kaynaklara sahiptir. İlçe merkezinde 5-6 m derinlikte su çıktığı gibi derin sondaj çalışmaları sonunda 50 m civarında zengin kaynaklara rastlanmaktadır. Kemaliye , Saray, Namık Kemal, Kemer taş, Şirin evler , Fevzi Çakmak, İsmet Paşa ve Aziziye mahallesi olmak üzere 8 mahallesi vardır.

Silvan İlçesi
 
Diyarbakır'ın doğusunda 82 kilometre uzaklıktadır. Ortaçağın önemli merkezlerinden biri olan Silvan'ın ne zaman kurulduğu ve kalesinin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, Diyarbakır kadar eski ve Diyarbakır tarihiyle yaşıt olduğu söylenebilir. Lehmann-Haupt, Silvan'ın eski bir Asur kenti olduğunu belirtir. Yine buranın M.Ö. 77 yılında Büyük Tigran tarafından kurdurulan Tigranokerta kenti olduğu ileri sürülür. Silvan'ın bilinen ilk adı Mortyropolis'tir. Silvanlı tarihçi İbn-ül Ezrak'a göre, çağının tanınan bilgin ve devlet adamı olan Silvanlı Piskopos Mar Marutha (Marusa) IV. yy sonu V. yy başlarında Bizans İmparatoru ile İran Hükümdarı Yezdigint'ten aldığı izin ile Hristiyan din şehitlerinin kemiklerini toplayarak buraya gelmiş ve bir şehir kurarak buraya "Şehitler Şehri" anlamına gelen Mortyropolis adını vermiştir.

VI. yy Bizans İmparatoru Jüstinian tarafından tahkim ve imar edilerek en önemli askeri merkezlerden biri haline getirilmiştir. İslam kaynaklarında Meyyafarkin, Mafarkin, Farkin adlarıyla anılan kent bu dönemde de önemini korumuştur. Ancak Hulagu ordularının kenti elegeçirip tahrip etmelerinden sonra önemini kaybetmiş küçük bir kasaba haline gelmiştir. 1873 yılında ilçe merkezi olarak Diyarbakır'a bağlanmıştır. Sur kalıntıları, Kufa Kapısı, Selahaddin-i Eyyubî Camii (Ulucami), Karabehlül Camii, Eyyubi Minaresi, Hassunî Mağaraları ilçenin önemli tarihi yapı ve yerleri arasında sayılabilir.

Lice İlçesi
     
Diyarbakır'ın kuzey-doğusunda 95 kilometre uzaklıktadır. Lice ilçesinde M.Ö. ve sonrasına ait çok önemli tarihi kalıntılar vardır. Bu kalıntılardan bölgenin uzun süre Asur ve Nirbiler ile Doğu Seferine çıkan İskender ordularının egemenliği altında kaldığı görülür. Bu tarihi olayların en önemli belgeleri Bırkleyn mağaralarında bulunan Asur Hükümdarları I. Tiğlatpleser ile II. Tiğlatninip'e ait Stel ve kitabelerdir.

Yine Bırkleyn mağaraları üstündeki sarp kayalıklarda bulunan bir kale kalıntısının İskender dönemine ait olduğu söylenir. Yapılış tarihleri bilinmeyen Çeper, Mele ve Atak Kaleleri, Romalılardan kalma Fis Ovası'ndaki Dakyanus Harabeleri yine Atak köyündeki Akkilise, henüz tarihi bakımdan incelenmemiş çok önemli tarihi eserlerden bazılarıdır. Özellikle Dakyanus Harabelerinde ve Atak köyünde yapılacak ciddi araştırma sonunda bölge tarihine ışık tutacak değerli bilgilerin elde edilebileceği düşünülüyor.

Ayrıca Derkan köyü yakınındaki Miyakuyan Dağı tepesindeki Eshab-ı Kehf Mağarası, Atak köyündeki Melik Adil'e ait minare ve camii, Çeper köyündeki IV. Murat Kervansarayı, Dercimit köyündeki efsanevi Geyik Çobanı, Şeyh Bilal Türbesi ve çeşmeleri Lice'nin önemli tarihi ve turistik yerleri arasında sayılabilir.

Kulp İlçesi
 
Diyarbakır'ın kuzey-doğusunda 128 kilometre uzaklıktadır. Volkanik ve sarp bir arazi üzerine kurulmuştur. Eski adı "Baş Kale" anlamına gelen "Pasur"dur. Kulp adını ise bölgeye egemen olan Kulpo adlı bir derebeyinden aldığı sanılmaktadır. M.Ö.606 yılında Asur egemenliği son bulunca Kulp ve yöresi önce Med'lerin daha sonra da Persler'in eline geçmiştir. Bir süre Ermeni hakimiyeti de bölgede hüküm sürmüştür. M.S. 226'da Roma egemenliğine giren Kulp, 639 yılında Diyarbakır ile birlikte Araplar'ın eline geçmiştir.

İlçe ve çevresinde Kafrum Kalesi, Kanikan köyü mağaraları, Cıkse ve Keleyi Ulya Kaleleri, Kulp Çayı üzerindeki bugüne kadar çözülmemiş çivi yazılı Büyükkaya ile Badıkan mıntıkasındaki İmam-ı Gazali türbesi görülebilecek yerler arasındadır.

Kocaköy İlçesi
   
Kocaköy ilçesi Diyarbakır şehir merkezinin kuzey-doğusunda olup, Diyarbakır-Bingöl karayolunun 65. kilometresinde kurulmuş bir yerleşim merkezidir. İlçe merkezinin, Kaya, Yenişehir, Şeyh Şerafettin, Kokulupınar ve Şerifoulları isminde 5 mahallesi mevcuttur. 1977 yılında belediye teşkilatına kavuştu. İlçeye 13 köy bağlı olup, bu köylerin de 15 mezrası mmevcuttur. Özekli beldesinin; Pider baba ve Yunus Emre isminde iki mahallesi vardır. İlçe nüfusunun %71.5'i köy ve bağlı mezralarda, %28'de şehirde yaşamaktadır.

Hazro İlçesi
 
Diyarbakır'ın kuzey-doğusunda 72 kilometre uzaklıktadır. Toplan alanı 419 km2'dir. Bu alan içerisinde 24 köy ile 37 mezra bulunmaktadır. Lice, doğ ve güneyinde Silvan, batısında Kocaköy, güneybatısında Diyarbakır İl merkezi bulunmaktadır.

Diyarbakır'ın eski ve önemli merkezlerinden biridir. İlçenin batısında yüksek tepeler üzerine kurulmuş Tercil Kalesi, Subaru, Kummuk ve Asurlular'ın izlerini taşıyarak günümüze kadar gelmiş önemli bir merkezdir. Eyyubiler'den kalma Ulu Camii, Şahabuddin ve Şapur Türbeleri, Derebeyi Sarayı kalıntılarının yanı sıra, bölgede bulunan çok sayıdaki höyük, tarih araştırmacılarının ilgisini çekmektedir.
 
 
(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Ekim 19, 2009, 08:12:42 ÖS »

Güneydoğu Anadolu Bölgesinin tarihi bir şehri olan Diyarbakır, Dicle nehri kıyısında kurulmuştur.  
Diyarbakır yöresinde sert bir kara iklimi ve yarı kurak bir yayla iklimi egemendir. Yazlar çok sıcak, kışlar ise soğuk geçer. Yağmurlar azdır. Dicle nehri irili ufaklı kolları ile bu toprakları sular.
İklimin özelliği, bol miktarda su ve sulu besinler alınmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu nedenle kavun, karpuz, hıyar, marul gibi meyvalar çok fazla ye­tiştirilmekte ve tüketilmektedir. Dicle kenarında yabanî meyva ağaçları da bulunur. Sulak vadi tabanlarında söğüt (Salix), ceviz (Juglandis), kavak [populus) ve menengiç (F. Terebentis) ağaçları vardır.
Karasal iklim, bozkırların oluşmasına neden oldu­ğundan, bu bölgede de bozkırlar çok fazladır. Bozkır bitkileri arasında kuraklığa en fazla dayananlar so­ğanlı, rizomlu, yumrulu, derin köklü ve tüylü yaprakları olan bitkilerdir.
Hayvancılığın bu bölgede yapılması sonucu et, süt ürünleri ve yumurta gibi hayvansal maddeler çok fazla üretilmektedir.

BESLENME BİÇİMLERİ

Beslenme; büyüme, gelişme, sağlıklı ve verimli olarak uzun süre yaşamak için gerekli olan enerjiyi ve besin öğelerinin her birini yeterli miktarlarda sağ­layacak olan besinleri, besin değerlerini yitirmeden, sağlığı bozucu duruma getirmeden, ekonomik şekil­de almak ve vücutta kullanmaktır (Baysal, 89).
Diyarbakır yöresinde geleneksel beslenme biçimleri, beslenme alışkanlıkları hâlâ etkisini korumaktadır. Son yıllarda köyden kente göçen halkın, bu alışkan­lıkları pekiştirdikleri de gözden kaçmamaktadır. Köy­den, kente göç eden halk; örf, âdet ve ananelerini de birlikte getirmişlerdir.
Diyarbakır yöresinde çok zengin bir mutfak kültürü vardır.
Geleneksel yemek türlerinde etin Özgün bir yeri vardır. Yemekler genellikle, ekşili, acılı ve yağlıdır. Zeytinyağı az kullanılmaktadır. Balık ve diğer su ürünleri de çok azdır. Et olarak kuzu vç koyun eti çok kullanılır. Sığır, dana ve tavuk eti daha az tüketil­mektedir.
Yumurta, süt ve süt ürünleri bol miktarda tüketilir. Özellikle peynir ve yoğurt çok fazla yenilmektedir.
Sebzeler ve meyveler da önemli bir yer tutmakta­dırlar.
İlkbaharda marul, hıyar; yazın kavun ve karpuz; sonbaharda da üzüm çok fazla tüketilen meyvelerdendir. Bu meyvelerden başka elma, erik, kiraz, por­takal da yenilmekledir.
Toplumsal değişmenin sonucu olarak geleneksel beslenme alışkanlıkları ve sofra âdabı değişime uğra­maktadır. Evlerde hazırlanan bazı yiyeceklerin yeri­ni, hazır yiyecekler almıştır.
Diyarbakır'ın zengin mutfak kültürü, halkın beslenmesinde olduğu gibi, yapılan çeşitli yemeklerde de kendini göstermektedir.

DİYARBAKIR YEMEK FOLKLORUNDA KIŞ HAZIRLIKLARI

Diyarbakır yemek folklorunda kış hazırlıkları önemli bir yer tutar. Bazı yiyecekler kış için hazırlanır. Pastırma, kavur­ma, peynir, sal­ça, pekmez yap­mak,   turşu kurmak,  patlıcan,  bi­ber, kabak gibi bazı sebzeleri, erik, elma gi­bi bazı meyveleri kurut­mak, çökelek ve koruk hazırlamak,   şehriye kesmek,   pirinç, bulgur, mercimek gibi tahılları ayıklamak ve kış için kullanılabilir bir hale getirmek gibi özel­likle kadınları meşgul eden işler, uzun zaman alır. Bu hazırlıklar, komşuların yardımları ile yürütülür. Bu işler, sosyal bir dayanışmanın yanı sıra, bir törene dö­nüşür.
Burada ilginç bir konu olarak düşündüğüm "Şeh­riye kesmek" işlevini ayrıntılı olarak anlatmak istiyo­rum.

Şehriye kesmek:

Diyarbakır yöresinde şehriye kesmenin anlamı ha­murun parmaklar arasında ince ve küçük parçalara ayrılmasıdır. Şehriye çorba veya pilav olarak doğru­dan yenildiği gibi, bulgur veya pirince katılarak da kullanılmaktadır.
Şehriye genellikle geceleri kesilir. Gündüz kadınların ev işleri olduğu için gece tercih edilir. Bunun için önceden komşulara haber verilir.
Şehriye kesmek için, yağlı hamur yoğrulur, küçük parçalara ayrılır. Yere büyük bir bez serilir. Bezin etrafına minderler konur. Konuklar bu minderlerin üzerine otururlar. Yağlı hamuru genellikle evin büyüğü ve komşulardan biri dağıtır. Hamuru alan kişi, parmaklan arasında ovuşturarak, ince ve küçük par­çalara ayırır. Bu parçalar genellikle 1–1,5 santimetre uzunluğundadırlar. Elinde hamuru biten kişi el çırpa­rak hamur istediğini belirtir, hamur da­ğıtan kişi de hamuru o kişiye atar.
Şehriye kesmek, 10–15 kadının bir araya gel­mesi demektir. Bu­nun için masallar, fıkralar anlatılarak,  eğlenilir. Şehriye keserken ikram edilen tat­lılar ağız tatlan­dırıcı, kolay yenilebilen,  kuru maddeler olur. Bu maddeler ya dövülmüş fındık ile şeker veya kahve ile şekerin karışımından meydana gelen tatlılardır. Herkes bu karışımdan bir tatlı kaşığı alır. İkramı evin genç kızı veya komşulardan genç bir hanım yapar.
Böylece şehriye kesmeye gelen komşular, hem yar­dım ederler, hem de eğlenirler.
Dolma oymak, salça ve sebze kurutmak, peynir mercimek, tahıl ayıklamak gibi işler için de yine kom­şuların yardımı gereklidir.
Kış için tatlılar da yapılır. Bu tatlılar genellikle üzümden yapılan pekmez, şıra, pestil, kesme, ceviz sucuğu gibi tatlılardır. Bu tatlılar kışın ceviz, badem, fındık, fıstık gibi kuru yemişlerle de yenilir.
Diyarbakır'da ve yöresinde halk arasında kullanı­lan baharatlar, beslenme biçiminin bir başka özelli­ğini oluşturmaktadır. Bunlar, karabiber, kırmızıbiber, tarçın, kekik, nane, yarpuz, kişniş, karanfil gibi maddelerdir. Bazı sebzeler ve meyveler halk ilacı olarak
da kullanılmaktadırlar. Domates baş ağrılarında, pat­lıcan kadın hastalıklarında, kabak sirozda, mercimek cilt lekelerinde, nar ve elma suyu tansiyon düşürücü olarak, meyan kökü şerbeti mide ülseri ve böbrek hastalıklarında, maydanoz ise idrar söktürücü olarak kullanılmaktadır.
Kavun, karpuz ve üzümün çok faydalı olduğunu belirten şöyle bir tekerleme vardır: Karpuz ye işegen bak Kavun ye bilegen bak Üzüm ye rengen bak.
Buradan, karpuzun idrarı artırdığını, kavunun şiş­manlattığını, üzümün de sağlık verici olduğunu an­lıyoruz.

DİYARBAKIR TÖREN YEMEKLERİ

Törenler gerek kişisel, gerekse toplumsal yaşamımızda önemli bir yer tutarlar.
Diyarbakır'da belirli gün­lerde yapılan törenler vardır. Bu törenlere özgü değişik yemekler, tatlılar, içecekler hazırlanır. Bu törenler; doğum, sünnet düğünü, söz kesme, nişan, düğün törenleri, kirve davetleri, diş hediği, loğusa hamamı, hacca gidiş, dönüş törenleri, mevlid töreni, kurban ve şeker bayramı, muharrem ve nevruz günleri, yağmur duası ve ölüm törenleridir.
Doğumda; doğum yapan kadının yani loğusanın sütünün gelmesi için, pekmez, helva, kuru üzüm gibi yiyecekler yedirilir. Gelen misafirlere "Loğusa şer­beti" denilen tarçınlı ve kırmızı boyalı, şekerli şerbet ikram edilir. Bununla "al basması" denilen hastalığın da önleneceğine inanılır.
Düğün törenlerinde ilke her zaman "tatlı başla, tatlı bitir" olduğu için buna uyarak, söz kesimi ve nişanlanmayı şerbet içmekle başlatmışlar, düğün ye­meklerinde yapılan tatlılarla da bitirmişlerdir.
Düğün ve sünnetlerde, yemeğe düğün çorbası ile başlanılmakta, duvaklı pilav ile devam edilmektedir. Sebze yemekleri olarak daha çok meftune ve fasulyeYemekleri yapılmaktadır. Börekler sebze yemeklerinden sonra sofraya getirilir. Özellikle düğün ve sün­netlerde su böreğinin ayrı bir yeri vardır.
Ayran, limonata, su gibi içecekler, yemeklerle birlikte sofraya getirilir.
Tatlılar İse en son sofraya getirilen yiyeceklerdir. En çok baklava, tel kadayıfı, Nuriye tatlısı, komposto, hoşaf, zerde gibi tatlılar yapılmaktadır.
Zerde de pilav gibi, bu törenlerin vazgeçilemeyen demirbaş bir yemeğidir.
Duvaklı pilav yapmak için, önce pirinç pilavı bilinen tarzda pişirilir. Sonra "duvak" denilen harcı ha­zırlanır. Bunun için önce bademler bir dakika suda kaynatılarak kabukları soyulur. İkiye ayrılır. Pembeleşinceye kadar yağda kavrulur. Başka bir tarafta iri Çekilmiş kıyma da kavru­larak, üzerine karabiber, tarçın ve bahar ile karıştırılır. Badem ilave edilir. Pilav bü­yük kayık tabaklara tepeleme doldurulduktan sonra, hazır­lanan harç, pilavın üzerine dökülür. Bembeyaz pirinç pilavının üzerine dökülen bu harç, gerçekten bir duvak görünümündedir.
Pilavla birlikte sofraya etli sebze yemekleri, kuzu dolması da konur. Eğer kuzu dolması yapılmamışsa, kaburga dolması yapılabilir. Kaburga dolması koyu­nun göğüs kafesi dikilip, içine iç pilav doldurularak yapılan bir yemektir.
Pilav, kuzu dolması ve kaburga dolması gibi fazla miktarda pişirilen yemekler "NIKRA" adı verilen iki tarafında kulpları bulunan büyük kaplarda yapılır.
Sünnet düğününde yapılan yemekler, evlenme törenlerindeki gibidir
Diyarbakır folklorunda önemli bir yeri olan bir tören de "diş hediği" dedikleri, çocuğun diş çıkarması dolayısıyla yapılan törendir. Bunun için buğday haş­lanır. Çocuk yere oturtulur. Bir bezin üzerine haşlan­mış buğday dökülür. Sonra çocuğun çevresine ayna, kalem, tas, çekiç vs. çeşitli şeyler konulur. Bu nesne­ler mesleklerin sembolleridir. Çocuk hangi nesneyi alırsa o mesleği seçmiş olur. Örneğin kalem alırsa kalemle uğraşan bir meslek, çekiç alırsa çekiçle uğraşa­cak bir meslek seçeceğine inanılır.
Ölümde, ölüyü gömdükten sonra, helva dağıtılır. Helva genellikle un helvasıdır. Son yıllarda irmik helvası da yapılmaktadır.
Ölü evine komşular yemek yapıp getirirler veya getirdikleri kuru malzemeleri ölü evinde pişirirler. Genellikle yemekler çorba, pilav, börek, etli fasulye, etli nohut, patlıcan meftunesi, hoşaf gibi yapılması kolay olan, çok bol yapılan yiyeceklerdir. Ölü mevlüdü yedinci günü veya kırkıncı günü okutulur. Evde okutulursa gül suyu ikram edilir. Yemekler yapılır. Camide okutulursa gül suyu ve şeker dağıtılır.
Yağmur duasında ise, çocuklar tahtadan bir bebek yapar­lar. Bunun adı "Çemçe Gelin"dir. Kapı kapı dolaşarak, şu tekerlemeyi söylerler:
Çemçe gelin ne ister Allah'tan yağmur İster Bir parça bulgur ister.
Çocukların isteyeceği maddeler değişik olabilir. Kapısına gidilen ev, bir kova suyu  "Çemçe Gelirin başından boşal­tarak,  çocukların istediği yiyeceği de verir.

...
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Ekim 19, 2009, 08:13:01 ÖS »

DİYARBAKIR MUTFAĞININ ÖNEMLİ YEMEKLERİ[/color]

Diyarbakır'da en fazla pişirilen yemekler "tencere yemekleri" olarak tanımlanan etli sebze yemekleridir. Sebze yerine bazen meyve da kullanılmaktadır. Elma, erik, ayva, çağla gibi meyvelerden etli yemekler yapılmaktadır. Diyarbakır'a özgü yemeklerin başında "Meftune" adı verilen genellikle patlıcanla yapılan bir yemek gelmektedir. Bundan başka düzme veya "pürlezzel", "karnıyarık" veya "belibağlı", "içli köfte", "kibe bum­bar", "lebeni çorbası", "nuriye tatlısı" Diyarbakır'ın çok önemli yemekleri arasında yer almaktadırlar.
Meftune, en çok patlıcanla yapılan bir yemektir. Bundan başka; kabak, bakla, kenger, çağla ve elma meftuneleri de yapılmaktadır.
Meftune yemeğine 18. yüzyılda yazılmış bir "Yemek Risalesi”nde de rastlıyoruz. Burada, "Meftune" olarak anılan yemeğin patlıcandan yapıldığı, sumak ve ekşi nar suları ile pişirildiği yazılıdır.

Meftunelerin Yapılışı:

1- Patlıcan meftunesi:
Parçalara ayrılmış yağlı ve kemikli 1 kg. kuzu eti tencereye konur. Hafif pişirilir. Daha önce et tuzla ovulmalıdır. Üstüne halka halka doğranmış patlıcan, sonra da domates konur. Sebzeleri örtünceye kadar sumak suyu eklenir. Sumak suyu yemeğe ekşilik verir. Yemek orta ateşte pişi­rilir. Dövülmüş sarımsak katıla­rak yenir.
Patlıcan meftunesi kurutulmuş patlıcandan yapılırsa buna halk arasında "Hırçikli Meftune"  adı verilmektedir.
Diğer meftune çeşitleri de hemen he­men aynı tarzda pişirilmektedir.
Tencerede ve suda haşlanarak pişirilen bu yemekte besin maddelerinin kaybı pek fazla değildir. Besin maddelerinin kaybının olmaması ve haşlanarak pişirilmesi beslenmede sağ­lıklı bir yol olarak önemli bir yer tutmaktadır.
Sumak suyunun hazırlanması: Bir su bardağı sumak, iki su bardağı su ile yarım saat bekletilir ve sonra süzülür. Bu süzülen suyun içine bir yumurta kırılır. İyice çırpılır. Ateşe konur. Üzerine çıkan köpükler alınarak atılır. Altta kalan pembemsi su, yemeklerde kullanılır. Bu işleme "sumağı ağartma" denir.
Eğer koruk suyu kullanmak gerekiyorsa; bir çay bardağı ekşi koruk, üç su bardağı su ile bir saat hafif ateşte kaynatılır. Tel süzgeçten süzülür. Ekşilik verici olarak kullanılır.

2-Bakla Meftunesi:
I kg. bakla temizlenir. Limonlu ve unlu bir suyun içine alılır. Bir süre sonra süzülür.
Tencerenin altına 1 kg. yağlı, kemikli, parça et ko­nur. Sonra baklalar atılır. Üzerine bir bardak su ve biraz tuz ilave edilir. Ağır ateşte pişirilir. Baklalar yumuşayınca, üzerine 2 su bardağı ağartılmış sumak suyu ilave edilir. 20–25 dakika ağır ateşte pişirilir. Yenileceği zaman sarımsakla, taze yeşil acı biber beraber dövülerek yemeğin üzerine konur.

3-Kış Kabağı Meftunesi:
I kg. kuzu veya koyun eti hafif pişirilir.   Diyarbakır’da yetişen bir kabak cinsi olan kabak, kavun dilimi gibi kesilir, kabuğu soyulur, sonra küp şeklinde kesilir. Az pişmiş etin üzerine konur. Bir kaşık sal ça ilave edilir. Tuz ve 3 bardak hazırlanmış koruk suyu ilave edilip, hafif ateşte 1 saat ka­dar pişirilir. Sarımsak ilavesi ile yenir.

4-Sakız kabağı mef­tunesi:
Yarım kg. kuşbaşı et hafif pişirilir. 1 kg. sakız kabağı doğranır. Ete ilave 4 edilir. Bir kaşık salça ve tuz konur.   Bir su bardağı kadar haşlanmış nohut konulduktan sonra, bir limon suyu veya 1–2 küçük parça limon tuzu ilave edilir. Kabaklar piş­tikten sonra, servis yapılacağı zaman sarımsak ko­nur.

5-     Elma meftunesi:
1 kg. kuzu veya koyun eti hafif pişirilir. 1 kg. yeşil ve ekşi elmalar doğranır, az pişmiş etin üzerine ilave edilir. Bir kaşık saçla veya domates konulduktan sonra, 3 bardak hazırlanan konik suyu ve tuzu ilave edilerek hafif ateşle bir saat kadar pişirilir. Ye­nileceği zaman sarımsak ilave edilir.
 
6-Kenger meftunesi:
Yarım kg. yağlı parça kuzu ya da koyun eti suda hafif pişirilir. Sonra; temizlenmiş ve suda bırakılmış 2 kg. kenger, etin üzerine ilave edilir, ikisi birlikte hafif ateşte pişirilir. Kaşıkla karıştırılmaz. Piştikten sonra kengerin üzerini bir parmak geçecek kadar sumak su­yu ve bir kaşık salça katılır. Et piştiği zaman yemek de pişmiş demektir. İstenirse sarımsak ilave edilir.

7- Salatalık meftunesi:
Salatalık meftunesi, taze veya kurutulmuş salata­lıktan (hıyardan) yapılabilir.
Yağlı kuzu veya koyun eti pişirilir. Salatalığın içi çıkarılır.   Kuşbaşı doğranır, etin üzerine konulur. 3-4 domates doğranır. 10 dakika pişirilir. Daha sonra 3 bardak sumak suyu konularak pişirilir. Sarımsak dövülür.  Servis yapılacağı zaman yemeğe katılır.
Diyarbakır’da etli sebze yemeklerinin yanı sıra,   etli meyve yemekleri de yapılmaktadır. "Elma meftunesi",   "elma düzmesi", "elma dolması",   "Ayva aşı",   "çağla meftunesi", "erik aşı" gibi yemekler Diyabakır mutfağının ilginç yemekleri arasında yer alır. Elma meftunesini meftuneler kısmında anlatmıştık.

Elma düzmesi:
Küçük yeşil elmalar ortadan ikiye bölünür. Çekirdeği çıkarılır. Başka bir yerde eti hazırlanır. Bunun için ete, karabiber, soğan, tuz, maydanoz karıştırıla­rak düzmenin içi hazırlanır. Sonra ikiye bölünmüş ve çekirdeği çıkarılmış elmaların arasına konur. Üzerine bir bardak su konularak, elmalar yumuşayıncaya ka­dar pişirilir.

Ayva aşı:
Buttan kuşbaşı et kesilir. Hafifçe pişirilir. Etin üzerine, ayvalar küp şeklinde kesilerek atılır. 2-3 karıştırarak su ilave edilerek orta ateşte pişirilir. Ayvalar yumuşayınca, üzerine bir çay bardağı şeker ve bir limonun suyu konularak, yarım saat hafif ateşte pişirilir. Şe­ker yerine pekmez de kullanılabilir.

Ayva köftesi:
Kıymadan et köftesi yapılır. Ayvalar dilimlenerek yağda kızartılır. Et ve kızartılmış ayvaların üzerine 2-3 bardak su, bir kaşık salça, tuz konularak birlikte pişirilir.
Etsiz olarak pişirilen sebze Yemekleri:
Diyarbakır ve yöresinde; sebzeler etsiz olarak da pişiril­mektedir. En çok pişirilenler, "kazayağı", "semizotu", "yarpuz", "kenger", "kuşkonmaz", "ebe gümeci" gibi yabanî otlar ve "kabak", "bamya", "patlıcan", "fasulye" gibi bilinen sebzelerdir.
Diyarbakır'da Anadolu’nun Kıymalı böreği diğer bölgelerinde olduğu gibi çorbanın ayrı bir yeri vardır. Yalnız bu çorbalardan biri çok sevilmekte ve Diyarbakır mutfağında önemli bir yer almaktadır. Bu, "Lebeni" adı verilen yoğurt çorbasıdır.

Lebeni (yoğurt çorbası):
Lebeni adı verilen yoğurt çorbasını pişirmek için, önce yoğurt, yumurta ve tuzla bir tencerede çırpılır. Harlı ateşte tahta kaşıkla karıştırılarak pişirilir.  Kaynayan bu yoğurtlu karışıma, bir tas dövme eklenir. Dövmeler yumuşayıncaya kadar kaynatılır. Üzerine naneli kızdırılmış tereyağı dökülür. Nane yerine yarpuz adı verilen yaba­nî nane de kullanılabilir.
Diyarbakır'da tatlılar da çok yapılır. Diyarbakır’a özgü "nuriye" yufka ile yapılan bir çeşit tatlıdır. İlginç olması açısından nasıl ya­pıldığını ayrıntılı bir şekilde anlatacağız.

Nuriye Tatlısı:
2 kg. un hamur tahtasına elenir. Ortası açılır. 15 yumurta akı, bir yumurta sarısı, biraz tuz ve bir bar­dak su karıştırılarak hamur yapılır. Hamur 16 parçaya ayrılır; nemli bez altında yarım saat dinlendirilir. Sonra her parçadan yufka açılır. Bunlar yağlanarak tepsiye yerleştirilir.
Dörder yufka ara ile, ağartılmış ve makineden geçirilmiş badem döşenir. Fırına atılarak pembeleşinceye kadar pişirilir.   Fırından çıkarılınca hatif ateşe konur. Üstüne yavaş yavaş şurup dökülür. Tatlı genişlemeye ve kabarmaya başlar.   Ateşten alınır. Üs­tüne bu kez kıvamlı şerbet dökülür, sonra dilimle­re ayrılır.

SONUÇ

Bu yazımızda Diyarbakır'ın zengin yemek folklorundan çok kısa olarak bahsettik.
Diyarbakır, tarihi, bitki örtüsü, iklimi ve diğer coğrafi özelliklerinden ötürü ilginç bir folklor sergilemekledir. Bu kısa yazıda bunların hepsinden bahsetmek mümkün değildir. Bunun için, ancak bazı noktalan belirtmekle yetindik.
Diyarbakır beslenme biçimlerinden bahsederken, en çok hangi ürünlerin yetiştirildiğini, hangi yemeklerin yapıldığını, nasıl yapıldıklarını belirtmek istedik.
Ancak mutfakta kullanılan kap, kaçak ve sofra adabı gibi konulardan bahsetmedik. Bunun nedeni, bu konuların, Anadolu’nun diğer bölgelerinde de hemen hemen benzer bir şekilde olması, ayrıca toplumsal değişmenin sonucu olarak bazı geleneksel beslenme alışkanlıklarının ve sofra adabını bugün değişime uğramış olmasıdır.
Diyarbakır'ın zengin mutfak kültürünü anlatırken, daha çok Diyarbakır'a özgü ilginç yemeklerden bahsetmeyi uygun bulduk. Bazı yemekleri de özellikle ayrıntılı olarak anlattık.
Diyarbakır'da kış hazırlıklarından bahsederken, hazırlanan yiyeceklerin yanı sıra, toplumdaki sosyal dayanışmayı da vurgulamak istedik.
Diyarbakır'ın tören yemekleri ve halk arasında çok yenilen yemekleri, özellikle Diyarbakır'a özgü meftuneleri, lebeni'yi nuriye Tatlısını ayrıntılı olarak anlat­mayı uygun bulduk.
Böylece Diyarbakır yemek folklorunun önemli noktalarım vurgulayarak konuyu kısa anlatmaya çalıştık.

KAYNAKLAR
Ayşe Baysal, Genel Beslenme Bilgisi, Ankara, 1989.
Nezihe Araz, "Türk Yemek Töresi", İkinci Milletlerarası Yemek Kongresi, 3-10, 1988, İstanbul.
Nevin Halıcı, Türk Mutfağı, Ankara, 1985.
Mebrure Değer-Şevkel Beysanoğlu, Diyarbakır'da Halk Hekimliği, Ankara/1992.
M. Değer, "Elmadan Yapılan Elli Yemek, Diyarbakır Meftunesi", Tarih ve Medeniyet, S. 29, Temmuz 1996.
M. Değer, "Diyarbakır Yöresi Türen Yemekleri", Üçüncü Milletlerarası Ye­mek Kongresi, 7-12 Eylül, 1990, s.119-122.
Yurt Ansiklopedisi, Anadolu Yayıncılık, Fasikül 42, İstanbul, 1982.
Zümrüt Nahya, "Geleneksel Mutfağımızda Çorba", V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi. Muddi Küttür Seksiyon Bildirileri, Ankara, 1997, S.284–297.
Çevik Kadıoğlu, "Türk Mutfağının Akdeniz Mutfak Kültürünün Genel Özellikleri Yönünden Değerlendirilmesinin ünemi", V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi. Muddi Kültür Seksiyon Bildirileri, Anka­ra, 199/, s.194-201. 

(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : Ekim 19, 2009, 08:15:30 ÖS »

DİYARBAKIR GELENEK VE GÖRENEKLERİ

GELENEK ve GÖRENEKLER...

Bölgenin tüm kesimlerinde devam eden gelenek ve görenekler geçerliliğini sürdürmektedir.

Halk arasında yaygın olan inanışa göre ;
*Geceleyin tırnak kesilmez.
*Oda ve evin içi geceleyin süpürülmez.
*Cuma günü dikiş ve yama yapılmaz.
*Akşam üzeri kapı eşiğinde durmak uğursuzluk getirir.
*Her cuma akşamı her evden ölülerin sevabına yemek verilir.

ESKİ DİYARBAKIR DÜĞÜNLERİ

Çok önemli olan iki gelenek manevi değerlere verilen önemi göstermeleri açısından çok önemlidir.
 
YAS

Bir kişi öldüğünde üç gün süre ile yas tutulur. Herkes başsağlığına gider ve Fatiha suresi okunur. Yedinci gün ise yalnız kadınlar ölü evine giderler. Ağlanır ve Ağıtlar söylenir. İlk günün sabahı kadınlar ve yakınları erkenden mezar yerine giderler. Ölüsü olan evde yedi gün süre ile yemek pişmez. Komşu, akraba ve sevenler yemek pişirerek yas evine gönderirler. Fazla yemekler fakirlere dağıtılır.  Kırkıncı günü mevlit okutulur. Helva yapılır ve ekmekle birlikte dağıtılır. İlk dini bayramda "Kara Bayram" denilerek bayram kutlamasına gidilmez. Herkes tekrar yas evine gider ve başsağlığı dileyerek Fatiha suresi okunur.
 
KİRVELİK

Erkek çocuğu olan kişi daha önceden sevdiği, saydığı birine teklif eder. Sünnet düğününde bu kişinin kucağına çocuklarını oturtarak sünnet ederler. İşte bu kişiye kirve denir. Kirve olacak kişi bütçesine göre çocuğa hediyeler alır. Yapılan törenlerde bulunur. Sünnetten sonra kirve ve ailesi baklavalar açar sünnet yapan ailenin bütün fertlerine hediyeler alıp ziyarete gider. Bu ziyaretten birkaç gün sonra sünnet yapan aile aynı şekilde kirve evine giderler. Böylece iki aile birbirini yakın akraba olarak kabul ederler. Birbirinden kız alıp vermezler. Kirve aileden biri sayılır ve sevilir.
 
Kültürün bir parçası olan Foklor zengin ve çeşitliliğe sahiptir. Halk oyunlarında genellikle ürünün bolluğu, hayvanların verimliliği, aşiretler arası kavga ve barışlar, düğün ve bayramlarda insanın mutluluğu coşkusu ve düşüncesi işlenmiştir. Ayak ve El vuruşturma figürlü oyunlar yaygındır. Oyunlar Davul Zurna eşliğinde oynanmakta olup başlıca oyunlar ; Delilo, Lorke, Halay, Harani, Esmer, Çaçan, İki ayak ve çepiktir.  Diyarbakır'ın kendine özgü rengarenk folklorik giysileri geçmişini gelenek ve göreneklerini yansıtmaktadır. Erkek giysileri ; Şalvar, Kırkdüğme, Yelek, Fes, İşlik konçlu ayakkabıdır. Kadın giysileri : Kofi (Kadın Başlığı), Fistan, Dari, Leçek (Tülbent) Puşu ve Kuşaktır. (Detaylı Bilgiler Halkoyunları bölümünde yer almaktadır.)

Halk arasında her zaman kullanılan atasözü, deyim, dua olduğu gibi beddualar da vardır.
 
        ATASÖZÜ ve DEYİM
 
        Apar      : Götür
        Kastal    : Çeşme
        Degenek : Sopa
        Küçe      : Sokak
        Zumzuk  : Yumruk
     
        Gel Ölüme Gelem Ölüne
        Akan sudan değil durgun sudan kork.
        Deli deliyi görünce degnegini saklar.
 
DUALAR - BEDDUALAR
 
Kara gün görmiyesen, dırnağın daşa değmiye, paşa olasan inşallah.
Kara yere giresen, o boyda kalasan, gün yüzi görmiyesen.Kadan başıma gele.

Eski Diyarbakır düğünleri, o zaman zevk eğlence, yaşayış ve refah bakımından durumlarını göstermesi itibarı ile çok önemlidir. Bu düğünler bir kaç safha gösterir ki bu safhaların hepsi ayrı ayrı özellik taşırlar.

Kız İstenmesi ve Şerbet: Eski dönemlerde kadınlarda örtünme mecburiyeti olduğundan genelde delikanlılar kızları göremezlerdi. Bundan dolayı evlenecek delikanlılar, kendileri görmeden anne ve babalarının beğeneceği kızı alırlardı. Aile beğendiği kızın ailesinden evet cevabı alınca, kızı istemeye giderdi. Burada “Kesi-biçi” yapılır; yani verilecek başlıkta anlaşılır, dua edilirdi. Bundan sonra kız evine, özel olarak hazırlanmış şeker ve şerbetler pazartesi veya perşembe günü kız evine eğlence tertiplenerek ve törenle gönderilirdi. Giden kafilenin önünde biri ilahi okurken beraberindekiler de amin diye bağırırlardı. Bu arada bir kadın da arada bir “Tili-li” diye bağırırdı. Bu durum kız evine kadar devam ederdi.  Bundan üç gün sonra kız tarafına şerbete gidilirdi. Sonraki günlerde karşılıklı yemek davetleri yapılırdı. Ancak bu süre zarfında kız, oğlan tarafına gözükmezdi.

Başlık, Nişan ve Çeyiz Hazırlığı: Oğlan tarafından biri başlıkla beraber nişan hediyeleri ve mücevherleri götürürdü. Başlık altın para olabileceği gibi; arazi, ev ve dükkan da olabilirdi. Çeyiz hazırlığı müddeti, kısa veya uzun sürebilirdi. Çeyiz eşyaları genelde; atlas yataklar, allı-mavili yorganlar, renkli ve işlemeli yastıklar, gümüş çekmece, gümüş kupa, el aynası, gümüş nalın, hamam tası, büyük endam aynaları, fildişi çekmece, mücevherat için kafes, avizeler, içecek takımları, 40-50 adet çit, rahle, ceviz sandık, tepsilerden oluşmaktaydı.

Mum ve Kına: Düğünden bir hafta önce oğlan evi, kıza kına ve mum hazırlar. Kına bir leğene konur üstüne şeker serpilir, telli ve ipekli bir bohçaya sarılırdı. Özel olarak hazırlanmış mumla kına düğüne bir hafta önceki perşembe günü törenle kız evine gönderilirdi. Bu tören sırasında ilahi okunur, ti l ili sesleri ile ihtişamlı bir şekilde kız evine gidilirdi.

Çeyizin Serilmesi ve Kına Gecesi: Bundan sonra kız evi büyük bir oda ayırıp çeyizi özenle sererdi. Serilen çeyiz üç gün boyunca herkese gösterilirdi. Çeyiz eşyaları bir deftere kaydedilirdi. Üç gün sonra damat tarafı defterde yazılı olan çeyizi kontrol ettikten sonra muntazam bir şekilde topladıktan sonra aynı şekilde törenle götürülür ve gelin ile güveyin odasına yerleştirilirdi. Çeyizin oğlan evine gidişinden sonra, düğün törenine geçilirdi. Gelinin el ve ayakları kınalanır. Çalgılar çalınır, maniler ve şarkılar söylenirdi. Düğün töreninden sonra oğlan evine götürülen gelin, kapıdan içeri girmeden içi su dolu bir testiyi yere çalıp kırarak içeri girerdi. Ayağına koyun postu serilirdi. Bu şekilde düğün yapılmış olurdu.

 (alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #5 : Ekim 19, 2009, 08:20:10 ÖS »

DİYARBAKIR HANLARI

Hanlar ve Özellikleri

Anadolu'nun coğrafik yapısı, yol güzergâhlarının belirlenmesinde etkili olmuştur. İçteki yüksek yayla­lar, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına paralel uzanan, doğuda birleşen sıradağlar, batıda alçalarak oluşan Ege ve Akdeniz vadileri ve iklimsel büyük farklılık­ların en önemli sebebi olarak özetlenebilir. Bu yüzey şekillerinin uzanış yönü doğu-batı doğrultulu bir yol sistemi olarak belirmiş, kuzey-güney doğrultulu yol­lar ise ancak teknik imkanların çoğaldığı daha son­raki dönemlerde gelişebilmiştir.

Anadolu Selçukluları devrinde gelişen düzenli yol sistemleri ve bu yollar üzerinde sağladıkları güvenli seyahat imkânı, Diyarbakır'ın ticari amaçlı gelişi­minde önemli etkenlerden birisi olmuştur. Diyarba­kır'ın önemli yollar üzerinde bulunması, bazı yapıla­rın gelişmesine neden olmuştur. Bunların başında hanlar gelmektedir. Diyarbakır'da bulunan hanlar Osmanlılar döneminde yapılmış olup, bu devrin mi­marisinin en güzel örneklerindendir. Bu yapılardan günümüze ancak üç tanesi ulaşabilmiştir. Bunlar; Deliller Hanı (Hüsrev Paşa Hanı), Hasan Paşa Hanı ve Çifte Han'dır.

HÜSREV PAŞA HANI (DELİLLER HANI)

   Mardin kapısı'nın hemen karşısında olan bu han    Diyarbakır'da ayakta kalmış hanlardan Hüsrev Pa­şa Hanı, H. 934 yılında Diyarbakır'ın ikinci Osmanlı valisi olan Hüsrev Paşa tarafından yaptırılmıştır. De­liller Hanı olarak da bilinen yapının bu adı almasının nedeni, hacı adaylarına rehberlik yapan delillerin bu­rada konaklamasıdır. Han karşısındaki geniş alana da Hacılar Harabesi denilmektedir.

Oldukça geniş bir alanı kaplayan hanın, ortasında kareye yakın geniş bir avlusu bulunmaktadır. Bu av­lunun etrafında bulunan ve iki katlı revaklı geçişle­rin arkasında yer alan han odaları ile tek kaili bir ahır kısmından meydana gelmiştir. Avlu ortasında bir şadırvan bulunmaktadır. Girişle ve girişin tam karşısında bulunan merdivenler, üst katla bağlantıyı sağlamaktadır. Odaların revaklı geçişlere ve oradan da avluya açılan kapılarının yanında bir de pencere bulunmaktadır.

Hanın ahır ve depo olarak kullanılan ikinci kısmı­na, güneydeki bir han odasının geçit olarak kullanı­lacak şekilde düzenlenmesi ile geçilmektedir. Ahır kısmında tek sıra halinde dizilmiş pencereler bu bö­lümün aydınlatılmasını sağlamaktadır. Hanı dıştan tek yönde sınırlayan dükkânlar, ahır kısmının caddeye bakan yüzeyinde devam etmektedir. Dışarıdan ba­kıldığında, ahır kısmı tek kat, odaların yer aldığı ana bölüm çift kat olarak yükselmektedir. Yapı, siyah ba­zalt taş ve beyaz kalker taşının beraber kullanılması ile oluşturulmuştur.

Müdürlüğü'nün yardımları ile 1984 yılında 49 odalı ve 103 yataklı otel haline getirilmiştir. Beş yıldızlı bir otel haline getirilen bu yapıda avlu, ana mekân ola­rak kullanılmaktadır. Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, açık bar ve özellikle yazın akşam yemeği için avlu kullanılmaktadır.

Evliya Çelebinin de bahsettiği üzere oldukça faz­la sayıda odası bulunan Deliller Hanı, 20 Haziran 1603 tarihli bir vakfiyede "Mardin kapusu Menzil Han" şeklinde geçmektedir. Söz konusu handa XIX. yüzyılda Hacı adayları ve delillerin yanı sıra, 1817 tarihînden itibaren askerlerin de kaldığı görülmekte­dir . II. Mahmud ve bunu takibeden Tanzimat döne­minde ise Deliller Hanı büyük ölçüde askerin ikame­tine tahsis edilmiş ve depolarına askeri malzemeler konulmuştur. Temmuz 1841 tarihinde Kerim Paşa Livası'nın 2. Alayı'nın eşyaları Deliller Hanı yüklüğün­de bulunmaktaydı. Bu handa 1842 tarihinde önemli sayıda asker kaldığından , 11 Nisan 1842 tarihli Vilayet Masraf Defteri'ndeki bir kayda göre 893 ku­ruş sarf edilerek, harap olan yerleri tamir edilmiştir". Deliller Hanı   1891   yılında   Diyarbakır'ı  ziyaret eden Arifi Paşa'nın verdiği bilgilere göre bu dönem­de de şehrin önemli hanları arasındaydı.

Daha önce deve ve atların gecelediği ve yaklaşık 6-7 m. yüksekliğinde ahır olarak yapılmış birim gü­nümüzde kapalı restoran olarak kullanılmaktadır.

Restaurant 300 kişi kapasiteli olup yalnız otel müşterileri değil yerli halkın da yemek yeme amacıy­la kullandığı bir mekân durumundadır.

Kış aylarında müşteri sayısı % 30-40 civarında olmasına karşın, yaz aylarında (özellikle Diyarbakır ik­limini göz önüne alarak Nisan başlarından Ekim so­nuna kadar süren sıcak hava, yaz döneminde yedi aylık bir süreyi kapsamaktadır) bu oran % 70 civa­rındadır.

Odalarda ve restaurantta bulunan pencereler ha­valandırma için yetersiz olmasına karşın bu sorun havalandırma bacaları ile çözümlenmiştir.

Yapıda kalorifer tesisatı yapılarak ısınma sorunu­na çözüm bulunmuştur. Banyo ve WC eklenemeyen adalar, personele ayrılarak kullanılmaktadır.

Hüsrev Paşa Hanı (Deliller Han)

Cadde üzerindeki cephede bulunan dükkânlar tu­ristik amaçlı alışveriş imkânına sahiptir.
Giriş katında iki kol idarî bürolar, şark odası, oyun odası, bar olarak düzenlenmiş, diğer iki kol ise yatak odalarına ayrılmıştır.
Otelde konaklayan turistlerin oranı % 20 yabancı, % 80 yerli turist ağırlıklıdır.

HASAN PAŞA HANI

Diyarbakır'da ayakta kalmış hanlardan ikincisi olan Hasan Paşa Hanı, Osmanlılar zamanında Diyar­bakır'da valilik yapmış olan Sokullu'nun oğlu Vezir-zâde Hasan Paşa tarafından 1572-1575 yılları ara­sında yaptırılmıştır. Hasan Paşa Diyarbakır'da ilk olarak kuyumcular için bir çarşı yaptırmıştır. Daha sonra Ketenciler adıyla bilinen ancak günümüze ula­şamamış çarşıyı yaptırmıştır. Kuyumcular Çarşısı'nda yapılan hasır bilezikler, haplar, kişnişli gerdanlıklar, avizeler, hançerler vb. parçalar, Ketenciler Çarşısındaki dükkânlarda satılırdı. Hasan Paşa, bu iki çarşıya ticaret için gelenlerin gecelemeleri için bir han da yaptırmıştır.1612 yılında Diyarbakır'ı ziyaret eden Polonyalı Simeon, şehre geldiği zaman indiği Hasan Paşa Hanı'nı, "... Muazzam kârgir bir bina olan bu hanın 500 beygiri barındırabilecek yer altında iki ahırı, renga­renk demir parmaklıklarla çevrilmiş çok güzel ha­vuzu, üç kat üzerine birçok kârgir odaları vardı..."  Hasan Paşa Hanı, Deliller Hanı'ndan sonra Diyar­bakır'daki ikinci büyük handır. Bu hanın güney ve batı kapılarında tarihî iki yazıl bulunmaktadır. Hanın batı cephesi, allı beşik tonozlu dükkânlarla üst katın­da taşan iki süslü pencereyle dışarı açılan orta kısmı, yapının genel çizgilerini tamamlamaktadır. Deliller Hanı'nın sade görünümlü üst katına karşılık, bu ha­nın köşelerinde başlıklı sütuncuklar, üzerinde boşalt­ma kemerleri ve köşelere rastlayan pencerelerde mukarnaslı başlıklar yer almıştır. Bazalt ve kalker taşı­nın beraber kullanılması ve kalker taşının yatay ola­rak yerleştirilmesi, yapıyı olduğundan da uzun gös­termektedir.

Ulu Cami'in doğusunda ve cadde üzerinde olan Hasan Paşa Hanı'nın XIX. yüzyılın ilk yarısında da Diyarbakır'ın en önemli hanlarından birisi olduğu görülmektedir. 3 Ekim 1792 tarihinde Diyarbakır va­lilerinden Abdi Paşa'nın kethüdası Nuh Beğ zimme­tinde olan 54 bin kuruşu ödemediğinden bütün mal­ları bu handa hıfz edilmiştir. 25 Aralık 1802 tarih­li bir fermandan Diyarbakır'da eceliyle vefat eden Di­yarbakır valisi Zühtü İsmail Paşa'nın eşyalarının yine Hasan Paşa Hanı'nda toplandığı anlaşılmaktadır". 5 Ağustos 1843 tarihli bîr arzda da muhtemelen 1833 yılında Diyarbakır'da vuku bulan yangın esnasında Fransız rahiplerinden birinin eşyalarının kurtarılarak burada saklandığı görülmektedir. Bütün bu belge­ler, Hasan Paşa Hanı'nın incelenen dönemdeki öne­mini ortaya koyduğu gibi Diyarbakır'a dışardan gelip bu handa vefat eden tüccarların tereke kayıtları da Hasan Paşa Hanı'nın önemli bir tüccar ham olduğu­nu göstermektedi.

Temmuz 1724 tarihli bir hüccetten "Şehit Mehmed Paşa evkafından" olduğunu tespit ettiğimiz hanın, XIX. yüzyılda yan hasılatının Rağibiyye Medresesi'ne ait olduğu görülmektedir. Diyarbakır ulemasın­dan Küçük Ahmed ve Hacı Mehmed Ragıb Efendi 1840 tarihli arzlarında, söz konusu hanın yan hası­latının Rağibiyye Medresesi'ne ait olduğunu ancak 1833 yılından beri askere kışla ittihaz edildiğini be­lirterek, 7 senelik icarın yarısı olan 3000 kuruşun ödenmesini ve hanın askerden tahliyesini istemişler­dir. Bununla birlikte 11 Nisan 1842  ve 7 Eylül 1842 tarihli Vilayet Masraf Defteri'nden anlaşıldığı üzere, Hasan Paşa Hanı'ndaki askerler buradan tahli­ye edilmemiş ve ikamet etmeye devam etmişlerdir. Ancak söz konusu defterlerden 6 ay için 400 kuruş olmak üzere hanın icarının ödendiği anlaşılmaktadır.

Yapıyı en üstte taş konsolların üzerine olurmuş bir silme sınırlamakta ve arkasında han odalarının kub­beleri görünmektedir. Ancak, bakımsızlıktan dolayı üst örtü yok olmuştur. Daha sonra yapılan yanlış bir müdahale ile tuğla kubbelerin üzerine beton döküle­rek yalıtılmaya çalışılmıştır.

Yapının batı kapısı içeriye doğru genişlemektedir. Basık kemerli bir kapıdan geçildikten sonra beşik to­nozlu bir kısım gelmekte ve buradan avluya ulaşıl­makladır. Girişin solundaki ve karşısındaki merdi­venler üst katla bağlantıyı sağlamaktadır. Avlunun ortasında altı sütuna oturmuş üstü kubbeli bir şadır­van yer almaktadırAlt kat odaları sivri kemerli revaklarla avluya açıl­maktadır. Ayrıca bu handa dikkati çeken diğer bir özellik, üst katta avluya doğru taşan konsolların bu­lunmasıdır. Yine üst katta da revaklar bulunmakta ve bu revakların arkasında odalar yer almaktadır. Oda­lar bir kapı ve pencereyle avluya açılmaktadır.

Hasan Paşa Hanı'nın bodrumunda, gelen kervanla­rın hayvanları için ahır kısmı bulunmakladır. 1613'te buraya gelen Polonyalı Simeon, gördüğü bu yapıyı üç katlı, kagir, 500 beygiri barındırabilecek iki ahırlı, şadırvanlı, pek çok odalı bir yapı olarak tarif etmektedir.

Hasan Paşa Hanı'nın avlusunda bulunan, altı sütuna oturmuş
Bugün, Hasan Paşa Hanı'nın giriş katı ticari amaç­lı kullanılmaktadır. Üst kat, tamamen boş bırakılma­sı dolayısıyla yer yer tahrip olmuş ve yıkılmalar baş­lamıştır. Bodrum katta bulunan ahır bölümü ise, de­po olarak kullanılmaktadır.

...
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : Ekim 19, 2009, 08:20:28 ÖS »

ÇİFTE HAN

Günümüze  kadar ulaşmış   hanlardan   üçüncüsü olan Cifle Han'ın kesin yapım tarihi ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Eldeki belgelerden XVI. yüzyıldan kalma ve Osmanlı yapısı olduğu an­laşılmaktadır.

Han, ilk yapımı sırasında çift han olarak düşünülmüş, ancak Cumhuriyet dönemi ile birlikte yol çalışması sırasında ikincisi yıktırılmıştır. Bütünüyle günümü­ze kadar gelebilseydi, Diyarbakır hanları içinde biri birine bitişik çifte han biçimiyle değişik bir uy­gulama örneği teşkil edecekti.

Siyah bazalt taşlan yapılmış olan bu yapı iki katlıdır. Ortada bir avlusu ve avlunun üç tarafın­da basık kemerli revakları bulun­maktadır. Hana giriş kapısının bi­raz ilerisinde soldan bir merdiven üst katla bağlantıyı sağlamakta­dır. Üst kattaki han odalarının önünde de revaklar bulunmakta­dır. Odaların avluya bakan yüzle­rinde, bir kapı ve bir pencere yer almaktadır Hanın giriş katı depo olarak kullanılmakta, üst kat ise hiç kullanılmamaktadır. Girişin karşısında bulunan kolun üst kat­ta revaklı geçişleri yıkıldığından, üst katta bu kola ulaşılamamakta­dır. Bodrumda ahır bölümü bu­lunmakladır. Bu han, Deliller Ha­nı ve Hasan Paşa Hanı'na göre da­ha yalın ele alınmıştır.

Hasan Paşa Hanı'nın avlusunda bulunan, altı sütuna oturmuş kubbeli şadırvan.

Çeşitli medeniyetler zamanında yapılmış han ve kervansaraylar gibi konaklama yapılan, o döne­min şartlarına uygun olarak ker­vanların konaklama yeri olsun di ye yapıldığından günü­müzde bu işlevini kaybet­mişlerdir. Bunun yanı sı­ra, tarihî yapının çevre­sinde oluşan yeni yapı­laşmalar ve meydana ge­len bozulmalarla birlikte, yapının yapılış amacı dı­şındaki bir kullanım, do­ğa şartlan ve yapıların terk edilerek boş bırakıl­ması oldukça süratli bir eskimeye ve yok olmaya neden olmaktadır.

İbrahim Paşa Hanı:

1810 (H. 1225) tarihli Şcyhzâde ibrahim Paşa vak­fiyesinden anlaşıldığına göre, Salos Mahallesi'nde, Muallak Mescidi'nin alt tarafında ve Deva Hamamı yanında idi. Adı geçen vakfiyiye göre, ibrahim Paşa Hanı, "...fevkânî kırkbir oda ve tahtanî kırk oda ve ahur ve fevkani ve tahtanı hâricinde bir sağır dükkân ve dâhilinde bir sağır dükkân ve oniki masura âb-ı Hamravat'dan ma-i cârisiyle havuz ve havlu..." dan müştemildi. İbrahim Paşa tarafından 1810 tari­hinden önce inşa edilmiş olmalıdır.

İbrahim Paşa Hanı 5 mart 1816 tarihli bir hülâsa­dan anlaşıldığı üzere, tüccar hanı olarak inşâ edil­mişti. Ancak Diyarbakır valilerinden Emin Paşa za­manında askere mahsus hanlar boş dururken, bu handaki tüccarlar çıkartılarak hana askerler yerleşti­rilmiştir. Bunun üzerine ibrahim Paşa 9 Ekim 1815 tarihinde bir arz sunarak, bu durumun düzeltilmesi­ni istemiş ve 5 Mart 1816'da "mûcebincç emr-i âlî" gönderilmiştir. Nitekim 1829 tarihli bir hüccette, İbrahim Paşa İlanı'nda tüccarların kaldığı görülmek­tedir. Bu da söz konusu hanın tekrar tüccar hanı ol­duğunu ispat etmektedir.

Bugün için ayakta olmayan bu han hakkında di­ğer kaynaklarda da herhangi bir bilgiye rastlanma­mıştır. Dolayısı ile ne zaman yıkıldığı tespit edileme­miştir.

Tütün Hanı:

Abdal Mahallesi'nde, Deva Hamamı'nın bitişiğinde ve arkasındaydı. 1810 (H. 1225) tarihli İbrahim Paşa vakfiyesinden, bu tarihten önce ve İbrahim Paşa ta­rafından inşa ettirildiği anlaşılan Tütün Hanı, "... sağ tarafında yedi adet oda ve sol tarafında se­kiz adet oda ve İki ahur ve üç memşa ve sol tara­fında hamam külhanı ve havlu..." yu ihtiva eden küçük bir handı. Şeyhzâde İbrahim Paşa tarafından evladiyet üzere vakfedilen han hak­kında başka bir bilgiye sahip değiliz. Çifte Han: Hasan Paşa Hanı'nm güneyinde ve Mardinkapı sı'ndan gelen caddenin sağında, sokak arasındadır. Birbirine bitişik iki handan meydana gelen bu hanın, ne zaman inşa edildiği kesin olarak bilinmemektedir. Bugün için sadece bir kısmı ayakta olan Çifte Han'ın yıkılmadan (ince tamamı Borsa olarak kullanılmaktaydı.

1810 (H. 1225) tarihli bir vakfiyede Çifte Han'ın tümünün fizikî durumunu aydınlatan önemli bilgiler mevcuttur. Bu vakfiyeye göre Çifte Han."... Sulu Gözde yukarıda otuz oda ve tahtında yirmidokuz oda ve bir havuz ve iki ahur ve biri sağır biri kebîr ve bir mağaza mülhakatından beş adet dükkân ve memşa ve susuz Gözde yukarıda yirmi altı oda ve tahtında yirm'ıbir oda ve bir kahve dük­kânı ve memşa ve üç adet terzi dükkânı ve kapu arası içinde iki dükkân ve bir ahur ve memşa iki mağaza ve su kuyusu ve mülhakatından dört dük­kân..."dan meydana gelmekteydi. 1810 tarihinde Çifte Han'ın "...40 sehm itibariyle 16 sehm ve guruş da 16 para..." yani °/o 40 hissesi Şeyhzâde İbrahim Paşa'nın mülkü olup evlâdiyet üzere vakfetmiştir .

1804 yılında Diyarbakır'ı ziyaret eden İnciciyan'ın önemli hanlar arasında saydığı Çifte Han, 1842 ta­rihinde 4872 kuruş sarf edilerek tamir edilmiş ve as­kerin ikametine tahsis olunmuştur. XIX. yüzyılın ikinci yarısında da önemini koruyan Çifte Han gü­nümüzde ise bu özelliğini kaybetmiştir.

Rüstem Paşa Hanı:

1539-1542 tarihleri arasında Diyarbakır valiliği yapan Rüstem Paşa tarafından yaptırılmış olmalıdır. Söz konusu han, Rüstem Paşa adından başka Yenikapı adıyla da bilinmekleydi. Yenikapı'nın dışarıdan girişle sağ tarafında bulunan handan günümüze bir şey kalmamıştır.

Melek Ahmed Paşa Hanı:

Rumkapısı yakınlarında idi. Melek Ahmed Paşa 1591 yılında Diyarbakır'da cami ve medreseden başka, bir de ev inşa ettirmiştir. Bu evi, Dilaver Paşa tarafın­dan daha sonra hana çevrilmiş ve XIX. yüzyıla kadar gelmiştir. 11 Nisan 1842 tarihli Diyarbakır masraf defterinden, bu hanın ma'mûr olduğu ve içerisinde sü­vari askerinin ikamet ettiği anlaşılmakladır. Ne za­man harap olduğu ise bilinememektedir.

Kayseriye Hanı:

22 Ekim 1565 tarihli İskender Paşa vakfiyesinde, vakfın gelir kaynakları sayılırken, vakfa ait emlâkin yanında olması sebebiyle adı geçen Kayseriye Hanı'nın, İskender Paşa Camii ile Yeni Hamam yakınla­rında olduğu anlaşılmaktadır. 1577 tarihli bir vak­fiyeden ise söz konusu hanın, 12 hücre, 1 hela, 4 dükkân, 1 mahzenden oluştuğu ve evlâdiyet üzere vakfedildiği görülmekledir, incelediğimiz döneme ait belgelerde ismine rastlanmayan hanın ne zaman harap olduğu bilinmemektedir.

İpekoğlu Hanı:

iskender Paşa Camii'nin batısında ve Penbeciler Çarşısında idi. 4 Mart 1676 tarihli vakfiyede, "...îpekoğlu Hanı dimekle ma'rûf Bengi han..."şeklinde ge­çen söz konusu han, 54 oda, 1 dükkân, 1 ahır ve su kuyusunu ihtiva etmekteydi. Yine aynı vakfiyede bu hanın, Hacı Mustafa Çelebi'nin mülkü olduğu ve ev­lâdiyet üzere vakfedildiği görülmektedir.

Ocak ortaları 1799 tarihli bir vakfiyede adına rast­ladığımız han, XIX. yüzyılın ikinci yansında da var­lığım sürdürmüştür. I. Dünya Harbi sırasında harap olduğu sanılmakladır.

Han-ı Cedîd:

Şubat orlalan 1569 (Evâhir-i Şaban 976) tarihli Behram Paşa vakfiyesinde, Behram Paşa tarafından camiin arka tarafında bir de han inşa ettirilmiş oldu­ğu görülmektedir. Söz konusu hanın fevkani ve 33 odası ve avlusunda bir de havuzu bulunmaktaydı59. XIX. yüzyıla ail belgelerde ismine rastlanmayan ha­nın ne zaman harap olduğu bilinmemektedir.

Yukarıda saydığımız hanlardan başka Osmanlı dö­nemi Diyarbakır şehrinde varlığını tespit ettiğimiz, ancak haklarında fazla bilgi sahibi olmadığımız 10 han daha bulunmaktadır.

Yerleri kesin olarak tespit edilemeyen bu hanlar ise şunlardır:
Sipahioğlu Hanı (1842), Fatih Mehmed Paşa Evkafından Halid Ağa Hanı (I842) Şevketlü Han (1723) Gümüşhaneli Defterdar Hanı (1844)  muhtemelen Ulu Cami yakınlarında olan Börekçiler Hanı (1799)  Yeni kapı yakınlarında Alaca Han (1676), îskerderoğlu Hanı (1842), Palancılar Çarşısı'nda Karakaş Hanı (1800) ), îshakoğlu Hanı (1817) ve İçkale'de olan Zincir Han (1837) .

Deliller Hanı (Rüstem Paşa Hanı]otele dönüştü­rülerek tekrar yaşama ka­vuşturulmuş olmasına karşın, Çifte Han ve Ha­san Paşa Hanı yapılış amaçlarının dışında kul­lanılmaktadırlar. Oysa, Suriçi'nin merkezî bir noktasında bulunan bu hanlar oldukça değerli bir yere sahiptir.

KAYNAKLAR
Bey:>anoğlu, Ş., 1937. Başlangıçtan Akkuyııntulara Kadar Anıtları ire Kitabeleri tle Diyarbakır Ta­rihi, Diyarbakır Belediyesi Di­yarbakır'ı Tanıtma Yayınlan: 1, 1. C, Ankara.

Binan, C. Ş., 1990. 13. Yüzyıl Ana­dolu Kervansarayları Koruma Ölçütleri Üierine Bir Araştırma, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İ.T.Ü., İstanbul.

Mâm Ansiklopedisi, 1994. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araşhrma-ları Merkezi Yayını, <î. C, İstan­bul.
 
(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #7 : Ekim 19, 2009, 08:32:20 ÖS »

DİYARBAKIR  MÜZELERİ

Kültürel Potansiyeli çok zengin olan Diyarbakır, Anadolu ile Mezopotamya arasındaki geçiş bölgesinin odak noktasındadır. Bu nedenle çeşitli kültürlerin bir biri ile etkileşiminden çok zengin bir mozayık oluşmuştur. Bu birikimin izleri, Diyarbakır şehrinin hüviyetini kültürel açıdan zenginleştirmiş, Bunların izleri olan taşınır kültür varlıkları ile de zengin müzeler oluşmuştur.

1-      Diyarbakır’da çok eski tarihlerde kurulan  Diyarbakır Arkeoloji Müzesi

2-      Ziya Gökalp Müzesi

3-      Kültür Müzesi ( Cahit Sıtkı Tarancı Evi)

1- DİYARBAKIR ARKEOLOJİ MÜZESİ:

Diyarbakır’da ilk müze, 1934 yılında Ulu Caminin külliyesine ait Zinciriye (Sencariye) Medresesinde açıldı.1985 yılında ise Elazığ Caddesi üzerinde bulunan yeni binasına taşındı.

Diyarbakır Arkeoloji  Müzesinde Epi-Paleolitik dönemden başlamak üzere ( M.Ö. 8400 ) Neolitik, Kalkolitik, Eski Tunç, Urartu, Assur, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Osmanlı dönemine ait eserler kronolojik olarak sergilenmektedir.Ayrıca; Amid sikkeleri ile yöresel Etnoğrafik eserlerden oluşan zengin bir koleksiyona sahiptir.  Müzemizde, 1744 adet Etnografik, 9201 adet sikke, 4976 adet de Arkeolojik eser olmak üzere toplam: 15.921 adet envanterlik eser kayıtlı olup, bir O kadarda etütlük eser bulunmaktadır.

Modern müzecilik anlayışına uygun  olarak teşhir  sistemi bulunan müzemizde seksiyonlarda resimler, grafikler ve anlatımlarla izleyici ile eser arasında iletişim kurulabilmektedir.

5 000 m2 ( Beş bin metrekare ) alan üzerine kurulan müzede, modern konferans salonu, üç katlı depo ve her katta bulunan çok amaçlı laboratuar ile fotoğraf atölyesi, çağdaş müzecilik hizmetlerine katkıda bulunmaktadır. Türkiye’deki müzecilik standartlarının üstünde modernize edilmiş müzemizde her türlü araç-gereç donanımı tamamlanmıştır. Ayrıca; müzemizde araştırma yapmak isteyen bilim adamlarına ve öğrencilere her türlü kolaylığı sağlayan mekanlarda Arkeologlarımız hizmet vermektedirler.

Diyarbakır iline bağlı Bismil ilçesinde iki birimde; Batman iline bağlı bir yerde olmak üzere Müze Müdürlüğü başkanlığında kazılar yapılmaktadır.

Paleolitik ve Neolitik döneme ait buluntular, müzemizde sergilenmektedir. Daha önceki yıllarda yapılan Bismil ve Ergani yöresinden çıkan Neolitik, Assur ve Roma dönemlerine ait eserler de müzemizin vitrinlerini zenginleştirmektedir.

Ayrıca; Müsadere edilen çok sayıda değerli kültür varlıkları, mahkeme sonuçları alındığında teşhire sunulacaktır.

2- ZİYA GÖKALP MÜZESİ

Diyarbakır’lı sosyolog, yazar Ziya Gökalp’in doğduğu evdir. Sivil mimarlık örneği en güzel evlerden birisi olan ve bazalt taştan iki katlı olarak 1806 yılında inşa edilmiştir. 1824 yılında Ziya Gökalp’in ailesine intikal eden evde 1876 yılında Ziya Gökalp doğmuştur. 1956 yılında müze haline getirilmiş ve yazarın şahsi eşyaları ve belgelerinden oluşan kolleksiyonlarla teşhire açılmıştır.

Bu yapıda içe dönük mimari tarzı kullanılmış olup, evin tüm pencereleri iç avluya bakmaktadır. Yapıya giriş tek kanatlı ahşap bir kapıdan sağlanmakta olup, mekanlar iç avlunun etrafına yerleştirilmiştir. Genellikle Diyarbakır evlerinde kullanılan havuz geleneği burada da kuzeye bakan bölümde ve Eyvanın içindedir.

Ziya Gökalp’in ataları 18. Yüzyılda Çermik kasabasından bu şehre gelip yerleşerek önce Karacami  mahallesindeki ve bugün Melikahmet Caddesi güneyine düşen bir Kargir evde 1819 yılına kadar oturmuşlardır. Daha sonra bu binaya yerleşmişler ve Ziya Gökalp’te 28 Mart 1876 tarihinde evin harem dairesinde Büyük Meclis denen mekanda dünyaya gelmiştir. Ve Diyarbakır Askeri Rüştiyesini bitirdikten sonra, orta tahsiline Diyarbakır’da devam etti. Daha sonra İstanbul daki Veteriner okuluna devam etti. 1900 yılında tekrar Diyarbakır’a döndü. 1908 yılında, İttihat ve Terakki Partisinin Diyarbakır Teşkilatını kurdu. Bir ara Malta’ya sürgün gitti. Ve Cumhuriyet Meclisinin ilk milletvekili oldu.

Bir çok kitapları yanında Kızıl Elma, Yeni Hayat ve Altın Ordu, Türkçülüğün esasları gibi eserlerini yayınlamıştır.  Ziya Gökalp’in Diyarbakır’da bulunduğu sürede çıkardığı dergi ve gazete kolleksiyonları ile zengin kütüphanesi bulunmaktadır.  1924 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.

3-CAHİT SITKI TARANCI EVİ ( KÜLTÜR MÜZESİ  )

Diyarbakır mimarisine özellikle Akkoyunlu, Artuklu ve Osmanlı stili hakimdir. Diyarbakır’da köklü bir mimari gelişimin varlığını duyuran yapıların başında evler ve köşkler gelir. Diyarbakır evlerinin özelliklerini en özgün biçimde muhafaza eden ve güzel örneklerden birisi olan Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğduğu evdir. Diyarbakır il merkezinde Camii Kebir Mahallesi, Cahit Sıtkı Tarancı sokak No:3 de bulunan ev, 1733 yılında inşa edilmiştir. Daha sonra da Cahit Sıtkı Tarancı’nın ailesine intikal etmiştir.

Yapıya daracık bir sokaktan, tek kanatlı ahşap bir kapıyla giriş sağlanmaktadır. Ayrıca Haremlik kapısı da iki kanatlı olup şehrin kuzey istikametine bakmaktadır. Bina iklim şartlarına uygun olarak yazlık (Kuzeyde), Kışlık (Güneyde), ilkbahar (Doğuda), Sonbaharlık bölüm de (Batıda) bulunmaktadır.

Binada büyüklü küçüklü toplam 14 oda, mutfak, kiler ve tuvalet bulunmaktadır. Binanın en önemli yeri iki katlı olan yazlık kısmıdır. Bu bölümün ikinci katındaki büyük odaya baş oda denir. Cahit Sıtkı Tarancı 2 Ekim 1910 yılında bu odada dünyaya gelmiştir. Cahit Sıtkı Tarancı Diyarbakır’ın soylu ailelerinden olan Pirinçcizadelerdendir. 2 Ekim 1910 yılında dünyaya gelen Tarancı’nın Babası Bekir Sıtkı, annesi Arife hanımdır. İlk tahsilini Diyarbakır’Da daha sonra Galatasaray Lisesinde devam etti. Mülkiye Mektebini bitirmeden 1938 de Fransa’ya gider, orada Radyoda Türkçe spikerliği yapar. 2. Dünyü savaşı nedeniyle Türkiyeye döner. 1951 ‘de Cavidan Tınaz’la evlenir. Ve 12 Ekim 1956 yılında Viyana’da ölür. Şairin önemli kitapları arasında “Otuzbeş Yaş”, “Ömrümde Sükut”, “Düşten Güzel” ve “Ziya’ya Mektuplar” sayılabilir.

 2 Ekim 1910 yılında bu evde dünyaya gelen Cahit Sıtkı Tarancı’nın çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümünün geçtiği bu tarihi ev 1973 yılında Kültür Bakanlığı tarafından satın alınarak onarıldıktan sonra, Cumhuriyetin 50. Yılında 29.Ekim.1973 yılında Cahit Sıtkı’nın anısını yaşatmak ve ismini ebedileştirmek amacı ile müze olarak hizmete açılmıştır.

26 yıldan beri müze olarak hizmet veren evde, şairin şahsi eşyaları, el yazısı ile yazılmış mektupları, aile fotoğrafları ve kitaplarından oluşan zengin bir kolleksiyonla Cahit Sıtkı Tarancı Evi (Kültür Müzesi) adıyla) Pazartesi günleri hariç her gün mesai saatlerinde halkın ziyaretine açık bulundurulmaktadır.

Müzeyi ziyaret edenler hem şairin anısını tazelemekte, hem de Diyarbakır’ın sivil mimarlık örneğinin en özgün yapılarından olan ve   266 yıllık tarihi bir mekanda  Diyarbakır yerlileri anı tazelerken, Diyarbakır’lı olmayanlarda bu tarihsel mekanda hazzın doruğuna ulaşmaktadırlar.

Sonuç olarak, pek çok uygarlığın izlerini taşıyan kültür kenti Diyarbakır, müzecilik açısından oldukça eski bir kenttir. Anadolu’nun pek çok illerinde müze yokken 65 yıl önce Diyarbakır’da müze kuruluyor, yani şimdiki modern müzenin temeli 65 yıl önce atılıyor.  Bugün ise bölge müzesi niteliğinde olan bu kültür  müessesesi, Mardin, Şırnak, Batman, Siirt illerinin de kültür varlıklarının tespiti, tescili ve korunması ile taşınır kültür varlıklarının satın alındığı veya Arkeolojik kazıdan çıkan eserlerin sergilendiği çağdaş müzecilik anlayışına uygun hizmet üreten birer kültür müessesesi olarak ilimiz halkına, özellikle gençliğe hitap etmektedir

DİYARBAKIRDA KÖŞKLER
KÖŞKLER
Seman Köşkü'nde Eyvan ve Havuz

Diyarbakır surlarının güneyinde ve çoğunluğu Dicle nehrinin batısındaki yamaçlarda bulunan köşk­ler (Çizim 1), Diyarbakır surlarını, Esfel bahçelerini, Dicle nehri ve geniş vadisini gören etkileyici bir pa­noramaya sahiptir.

Sıcak-kuru bir iklim ve sınırlı bir alan etkisiyle, Diyarbakır Suriçi'nde bitişik olarak inşa edilen evle­rin içe dönük ve avlulu karakterine karşın, köşkler; bahçe içerisinde, sınırlan geniş bitki örtüsüyle belir­lenen, manzaraya hakim ve doğayla birlikte olma arzusunu karşılayan yapılardır. Köşklerin varlığı, Suri-çi'nde lek manzarası avlu olan evlere sahip kent soy­lularının doğayla birlikte olma çabalarına bağlanır. Yaz aylarında kullanılan bu vernaküler mimari ör­nekleri, Ortaçağ karakterindeki içe dönüklükten, Rö­nesans'ın çevreye açılma eğilimine benzer bir plan­lama akışı gösterir. Köşklcrdcki tüm mekânlar, görsel olarak doğayla iç içedir.

Kuşdili Köşkü.
Ağulu Dere Köşkü.

 Köşklerde mekânlar, dikdörtgen formlu yapının uzunluk doğrultusundaki ekseni üzerinde dizilir. Bu eksen üzerinde bir yüzü açık olan eyvanın konumu,
yer alır.
 Köşklerdeki eyvan, genci olarak Diyarbakır Sur içi geleneksel evlerindeki eyvanlardan farklıdır. Eyvanın dikdörtgen biçimli formunun uzunluk yönündeki ek­seni, Diyarbakır geleneksel evlerinde kitlenin uzun­luk yönündeki eksenine paralel, köşklerde ise dik­dörtgen formlu kitlenin uzunluk yönündeki eksenine diktir (Çizim 3). Köşklerdeki eyvanda selsebilli havuz, hacmi ekseninden itibaren ikiye böler. Diyarbakır ge­leneksel evlerindeki eyvanda ise bazen görülen ha­vuz ortada bulunur.

Köşklerde genel olarak kuzeye yönlendirilmiş olan eyvan ile önündeki bahçe arasında organik bağı ku­ran öğe, sudur. Eyvanın içinden bahçeye akan su; kaynak, selsebii, dikdörtgen havuz, açık ya da kapa­lı bir kanal, taş kadeh ya da şadırvan ve dıştaki bü­yük havuz dizgelerini takip eder (Çizim 4). Kaynak­tan gelen su, eyvanın arka duvarında bulunan kenar­ları işlemeli taş yüzeyde sesli bir su perdesi oluşturur, incecik bir kesitte akan su, buharlaşarak doğal bir ik-limlendirme sağlar. Eyvan içinde bulunan 40-50 cm. derinliğindeki dikdörtgen havuzda su neredeyse ha­reketsizdir. Meyvelerin soğutulduğu bu havuzdaki su, taşmadan bazen kapalı bir kanal ile kaybolur ve dantel gibi işlenmiş taş kadeh ya da şadırvanda ortaya çıkar. Kanal ile taşınan su, son olarak büyük ha­vuza akar. Derinliği fazla olan havuzun taş olan dö­şeme ve duvarları sıvasızdır. îçine girip serinleme amacı ile de kullanılan bu havuzun suyu, bahçe su­laması için gerekli su ihtiyacını da karşılar.

Erdebil Köşkü

Eyvan, bazalt kaplı döşemesi, beşik tonoz ya da ahşap kirişli düz örtülü tavanı, bir tarafı açık diğer üç tarafı duvarlarla kapalı olan içinde su hareketinin dantel gibi işlendiği serin bir mekândır. Önü açık olan bu mekânın, arka duvarı üzerinde pencere şek­linde boşlukları olan örneklerine de rastlanır. Rüzgâ­rın bir taraftan girip diğer taraftan çıkışını sağlayan bu boşluklar İle eyvan içinde doğal bir hava sirkülas­yonu sağlanır.

Tek katlı olan köşkler, selsebilli eyvan ve birkaç odadan oluşurlar. İki katlı olanlarında üst katta man­zara için seyir platformu olan ikinci bir eyvan bulu­nur. Ahır birimi, bodrum kattadır. Geçici ocakların bulunduğu bazı köşklerde mutfak bulunmaz. Tek katlı olanlarında bahçe içinde bulunan tuvalet, iki katlı olanlarda üst katta inşa edilmiştir.

Odalarda  alt pencereler sedir yüksekliğinden itibaren başlar. Bazen bu pencereler üzerinde tepe pencereleri yer alır. Duvarlarda kapaklı yada kapaksız  "paça" adı verilen nişler bulunur, iklim nedeniyle odaların yükseklikleri fazladır. Tepe pencereleri ise odalarda biriken sıcak havanın tahliyesini sağlar.

Bu asal geometrik formun sade görünüşüne karşın, pencere ve kapı kemerlerindeki ince işçilik, bazalt ve kireç taşından inşa edilen ardışık duvarları, cepheler üzerinde "cıs" adı verilen özel bir harç kullanılarak yapılan rozet ve bitki motiflerinden oluşan pano süs­lemeleri, saçakların hemen altında bulunan koç başlarının zerafeti ve detaylarındaki incelikleri ile köşk­ler, vernaküler mimarinin güzel örneklerindendir.
Geleneksel köşk mimarisi; tekrar kullanılabilir yapı bileşeni, iklimsel yapı, imgelenebilir mekân, sür­dürülebilir tasarım kriterleri gibi kavramları bünye­sinde barındırmakladır.

Bu vernaküler mimari, kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır ve modern mimariye ilham kaynağı olabi­lecek pek çok gizeme sahiptir.

DİYARBAKIR HALK OYUNLARI

Halk Oyunları


TÜRK HALK OYUNLARI İÇİNDE DİYARBAKIR HALK OYUNLARININ YERİ VE ÖNEMİ

 Diyarbakır yöresi halay türüne giren oyunları kendi bünyesinde barındırır. Yörede oyunlar genelde coşkuyu, sevgiyi, ahengi, hüznü, yiğitliği, mertliği ve günlük doğa olaylarını içerir. Oyunların çok eski kökeni olmasına rağmen bugünlere kadar gelmişlerdir. Bütün oyunlar yörenin yaşayış biçimi, sosyal ve kültürel ilişkilerinden etkilenmiştir. Yöre oyunlarda işler adım hemen hemen bütün oyunlarda sağa doğrudur. Aynı oyunlar farklı ilçe veya farklı köyde aynı biçimde veya küçük nüanslarla oynanmaktadır. Bununda en büyük nedeni ise aşiretlerin bölünüp değişik bölgelere yerleşmesidir.

Diyarbakır’da halk oyunları; kına geceleri, düğün, bayram ve özel zamanlarda oynanır. Bazen sohbet ve eğlenme amaçlı gidilen yerlerde halk oyunları da oynanır. Bazen de yöreye özgü eyvanlı evlerde eğlence amaçlı bir araya gelinir ve bu muhabbetlerin açılışı halk oyunlarıyla yapılır ve ardından müzik ile devam eder, hatta bu güzel sohbetler için özel davul zurna bile temin edilir. Yörede oyunlar genelde ağırdan başlayıp hızlanarak devam eder. Oyun formları genellikle;

   * Düz çizgi,
   * Karşılıklı iki düz çizgi,
   * Yarım daire,
   * Daire formundadır.

 Bazı kırsal kesimlerde ise çeşitli biçimde diziler oluşturulur ve sözlü sözsüz ezgiler eşliğinde oynanır. Oyunlar serçe parmaklar, kollar, omuz ve avuç içlerinin birleşmesiyle oynanmaktadır. Bazı oyunlarda kollar serbest bir halde seyir gösterir;

Örneğin Çepik oyunu gibi. Yörede bazı oyunlar belli araçlar eşliğinde oynanır. Bu araçlar genelde;

* Teşi,
* Bakraç,
* Tüfek,
* Sopa,
* Tırpan,
* Kepenek ‘tir.

 Seyirlik oyunları geçmişte gerçekleşen olaylar, doğadan etkileşim, dini inançlar ve hikâyelerden derlenip belli bir formda ve uygun müzikle sahneleme olayıdır. Bu oyunlar yörede halen eski canlılığını koruyarak oynanmaktadır.

 YÖRE OYUNLARINDA EKİP BAŞININ YERİ VE ÖNEMİ

Yörede ekibi yöneten, komut veren ve soloya çıkarak hem etraftakilere farklı bir Halk Oyunu zevki tattıran hem de kendi maharetini sergileyen oyuncudur ekip başı. Ekip başları bir çok düğüne, kına gecelerine ya da farklı yerlere özel bir şekilde, yani ev sahibinin kendisiyle görüşüp davet etmesi üzere gelir. Halk oyunları icra edilirken kendine özgü yeteneğini bulunanlar soloya çıkarlar, yörede soloya genelde ekip başları çıkar. Ekip başının en büyük özelliği solodayken hem harika figürler sergileyerek izleyenlere zevkli dakikalar yaşatırken hem de ritimden çıkmayarak çalınan müziğe uyum sağlamasıdır.

Halk oyunlarını icra eden ekibin en iyi şekilde kendini sergilemesi biraz da ekip

başının narası, mendili ve neşeli bir şekilde yaptığı soloya bağlıdır. Genel olarak soloya çıktıkları oyun Delile (Delilo), Govend (Halay), Çepik ve Şur-u Mertal (Kılıç Kalkan) oyunlarıdır.

Her ekip başının kendine has figürleri bulunur ve bu figürler usta çırak ilişkisi
dediğimiz yani halk oyunları icra edilirken koltuktan öğrenme metoduyla öğrenilir. Yörede genel olarak ekibin başındaki oyuncu mendili bırakmadığı sürece kolay kolay ekip başının elinden mendil alınmaz, alınırsa bu ekip başına bir hakaret sayılır. Ancak ekibin başındakinden büyük biri mendili isterse bu da ekip başına ayrı bir onur ve gurur verir.

Yörede yapılan düğün ve eğlencelerde ev sahibi, ekip başına ayrı bir yer, ilgi ve alaka gösterir. Düğünün ya da özel yapılan gecenin sonunda ev sahibi ekip başına hediyeler vererek bir nevi teşekkür eder.

...
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #8 : Ekim 19, 2009, 08:33:10 ÖS »

YÖREDEKİ HALK OYUNLARI İSİMLERİ

    * Keşe-o
    * Delile (Delilo)
    * Govend (Halay)
    * Harrani (Esmerim)
    * Şuşane (Tek Ayak)
    * Du-nıg (Çift Ayak)
    * Çaçan
    * Çepik
    * Meryemo
    * Papure
    * Düzo
    * Kadın Delilosu
    * Kadın Halayı

TEŞİ

    * Beri
    * Teşi (Erkek)
    * Gur-u Pez (Kurt Kuzu)
    * Hasat
    * Kelek
    * Şur-u Mertal (Kılıç Kalkan)
    * Çömçe Gelin

OYUNLARIN ÇIKIŞ ÖYKÜLERİ VE OYNANIŞ BİÇİMLERİ

KEŞE-O

Bu oyunun en büyük özelliği Diyarbakır iline ve sadece erkeklere özgü olmasıdır. Çok eski dönemlerde yörede birçok dine mensup insanların yaşadığını gerek yazılı kaynaklardan gerekse büyüklerimizle yaptığımız sohbetlerden biliyoruz. İşte bu oyunumuzda yörede yaşayan ve bir başka dine ait bir din adamıyla ilgilidir. Bu oyun Delile (Delilo) oyununu oynayan sarhoş bir Hıristiyan din adamının taklit edilişidir. Zaten yörede Hıristiyan dinine mensup din adamlarına yani papazlara, keşe adı verilmektedir. Bu oyun çok eski dönemlerde kollar aşağıda olacak şekilde oynanmış olup, son dönemlerde ise bu oyunda kollar baş hizasında olacak şekilde icra edilmiştir.
Çok ağır bir tempoda olup sağ ayakla önce yere topuk daha sonra sol dize vurup sağ ön vereve atılmasıyla başlanır. Eller serçe parmaklarda birleşik kollar baş seviyesindedir. Sağ ayak topuğu sol diz altına vurup sağ ön vereve atılmasından sonra, sol, sağ ve sol topuk öne vurulup adımlar bu defa geri atılır. Bu arada kollar ayakla uyumlu bir şekilde aşağı yukarı iniş-çıkışlar gösterir. Önden geriye gelirken ayaklar önce sol, sağ, sol geri atılacak şekildedir. Oyun tekrar sağ ayakla öne ve diz altına topuk vurulup icra edilir.
 
DELİLE (DELİLO)

Bu oyun kentte yaşam süren tüm uygarlıkların özelliklerini kendine özgü bir biçimde yansıtmıştır. Bu oyunda sevgi, saygı, hoşgörü, coşku ve birlik beraberliği görebilmekteyiz. Yörede insanlarına göre bu oyunun birkaç farklı içeriği mevcuttur. Bu oyun kimine göre tarlada bereketli olan bir dönem sonrası sevinç oyunu, kimine göre ise kına, düğün, bayramlarda karşılıklı maniler şeklinde atışılarak ortama neşe katma amaçlı bir oyun şeklidir. Çeşitli görüşler olması aslında ayrı varyantlardır çünkü sonuç olarak aynı noktaya varıyoruz.

Yani bu oyun oynandığı mekana göre sözlü ya da sözsüz olup, kentte yaşam süren tüm uygarlıkların izlerini yansıttığı gibi, bulunan ortama birlik, beraberlik ve mutluluk katar.      

Yörede bu oyuna Gırani, Aslanvari, Şervani ve Koçeri gibi isimlerde verilmektedir.          

Oyun sağ ayağın sağ ön vereve atılmasıyla başlar. Öne giderken sağ, sol, sağ ve sol ayağın topuğunun yere vurulup atılması, geriye dönüş sol, sağ, sol ve sağ ayağın taban vurulmasıyla devam eder.

Oyun esnasında ekip başındaki oyuncu soloya çıkarak kendi yeteneğini sergiler ama solo sırasında önemli olan oyuncunun hem müzik hem de ritimle uyumlu olmasıdır. Türkülü bir oyun olduğundan, grup sayısı fazla olursa karşılıklı türküler söylenerek de oyun icra edilebilir.

GOVEND (HALAY)

Bu oyunda yörede karşılıklı yaşanılan sevgiler anlatılmıştır, hatta bu sevgiler için oyuna birçok türkü yakıldığı söylenilmektedir. Yörede insanların birbirine karşı duydukları sevgileri hem oyunla hem de oyun içerisinde söylenen türküyle icra etmesi, çok yaygın olan halay oyununa ayrı bir güzellik katmıştır. Halayı ekibin başındaki oyuncu elindeki mendil ve ses komutuyla yönetir. Bu oyunda ekip başı soloya çıkarak, müzik ve ritm eşliğinde kendi maharetini sergiler. Halaylarda coşku, mutluluk ve canlılık ön plandadır.  

Erkek ve kadın halayı olmak üzere ikiye ayrılır. Erkek halayında, sağ ayağın tabanının yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol taban vurup sağ ayağın öne çıkmasıyla oyuna giriş yapılır. Ardından dört diz kırıp, üç diz çekmeyle oyun seyir gösterir. Sağ ayağın tabanının yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol taban vurup sağ ayağın öne çıkmasından sonra, sağ ayak topuğuyla yere üç defa vurulur.

Daha sonra sol ayağın sağ tarafa savrulup öne atılmasıyla devam eder. Bu adım cümlesi ekip başının vereceği komuta kadar devam eder. Komut geldikten sonra aynı adım cümlesi üçüncü komuta kadar tekerrür eder.

Üçüncü komuttan sonra geriye sol, sağ, sol ayak atılır ardından sağ taban basıp sol ayağın, sol taban basıp sağ ayağın öne çıkmasıyla icra edilir. Eller gözükmeyecek şekilde parmakların iç içe geçirilmesiyle oyuncuların arkasında tutulur.          

Yörenin en çok oynanan ve en çok sevilen oyunlarındandır. Kadın halayı ise ilerde Kadın Halayı adlı oyun kısmında anlatılmıştır.
 
HARRANİ (ESMERİM)

Yine bu oyunla ilgilide yöredeki mahalli kişiler tarafından ortaya çıkan esmer kızlara duyulan sevginin türkü eşliğinde anlatımıdır. Eski zamanlarda yörede bir erkek ve bayanın görüşmesi bugünkü kadar rahat değilmiş, yani birbirine sevgi besleyen insanlar bunu çok rahat dile getiremezmiş. Bu yüzden birbirlerine karşı duyulan bu sevgiyi nişan ve düğün gibi eğlence ortamlarında esmerim oyunu oynarken söylenen manilerle dile getirmişlerdir. Oyunun kendine ait türküsü ve bu türkünün birkaç değişik varyantı mevcuttur. Bazı mekanlarda türkü söyleyerek de oynanan bir oyundur. Yöre oyunları içerisinde farklı bir yeri bulunan Harrani oyununun bir başka adı ise Esmerimdir.

Sol ayağın öne topuk vurup, geri çekilmesiyle başlar. Ardından sağ, sol, sağ ayak geriye çekilir ve sonra en son geriye çekilen sağ ayağın yerine gelmesiyle iki diz birden kırılır. Bu adım cümlesi oyunun yerinde olan adımıdır. Öne iki değişik çıkışı ve geri gelişleri mevcuttur. Birinci çıkış sol ayak topuğu öne vurulup öne atılır. Ardından sağ, sol adım atılıp durulur, yanına sağ gelince iki diz birden kırılır. İkinci çıkış ise sol topuk öne vurulup öne adım atılır, yanına gelen sağ ayak yerinde, topukla önce öne sonra yana vurulup yerine gelince de iki diz birden kırılır. Geri gelişler ikisinde de aynı olup sol topuk öne vurulur ve geriye sol, sağ, sol adım atılır, sağ ayak sol ayağın yanına gelince iki diz tekrar kırılır. Kol tutuşları Govend (Halay) oyunundaki gibidir.

ŞUŞANE (TEK AYAK)


Bu oyunumuz genelde kırsal kesimde gruplar tarafından karşılıklı atışma şeklinde oynanan bir oyundur. Halay oyunuyla benzerlik gösteren adım cümleleri olsa dahi, kendine ait figürler olup, bu figürlerde en büyük özellik ise figürlerin kesik kesik olmasıdır.

Bu oyunumuz tek bir ekip şeklinde oynanılabildiği gibi, bir gurubun öne çıkarken diğerinin geriye adım atması daha sonra bu işlemin tersi uygulanarak devam etmesi de yörede mevcuttur.

Sol topukla öne topuk vurulup geriye taban çekmesiyle başlayıp yerimizde sağ, sol ayak hareket ettirilir. Daha sonra sağ diz önden yerine çekilerek oyun seyir eder. Komutla sol topuk öne vurulur, sağ topukla ise yere iki defa yarım daire çizilecek şekilde vurulur ve halay savurması yapılıp öne çıkılır. İkinci bir komut gelene kadar hamle yapılır. Geri geliş sol topuk öne vurulur ve geri atılırken sağ,  sol, sağ diz çekilir. Kollar Govend (Halay) tutuşunun aynısıdır.

DU-NIG (ÇİFT AYAK)

Yörede bu oyun hakkında fazla teorik bilgi bulunmamakla beraber bu oyunumuz arada küçük nüanslar dışında hemen hemen tek ayak oyunuyla aynı seyri gösterir. Yine bu oyunumuzda tek bir ekip şeklinde oynanılabildiği gibi, bir gurubun öne çıkarken diğerinin geriye adım atması daha sonra bu işlemin tersi uygulanarak devam etmesi de yörede mevcuttur.

Oyunda sol topukla öne iki defa topuk vurulup geriye taban çekmesiyle başlayıp yerimizde sağ, sol ayak hareket ettirilir. Daha sonra sağ diz önden yerine çekilerek oyun seyir eder. Öne Komutla sol topuk iki defa yere vurulur, yerinde sağ ayak üç topukla yarım daire çizer. Sol ayak sağa iki defa halay savurması yapar ve ikinci komuta kadar öne gidilir. Geri geliş ise sol ayak topuğu öne iki defa vurulup geri çekilir, ardından sağ, sol, sağ diz çekilir. Bu oyunda da kollar Govend (Halay) tutuşundaki gibidir.

ÇAÇAN


Bu oyunda ise bir kıza aşık olan erkeğin sevgisini oyunla anlatması görülmektedir. Oyun, adını erkeğin aşık olduğu kızdan alır. Çaçan adındaki bayan köyde kuyuya gidip kuyudan su çekerken bir ara kuyuya düşer gibi oluyor ve bunu gören erkek koşarak Çaçanı kurtarmaya çalışmıştır. Oyun içerisinde yapılan hızlı çapraz adım cümleleri kuyuya düşmek üzere olan Çaçanı kurtarmaya doğru koşmayı anlatıyor.

Daha önceki zamanlarda oyunun çökme adım cümlesi var iken değişik sebeplerden bugün oyunda çökme adım cümlesi görülmemektedir. Yörede bu oyunun türküsü de mevcuttur, birçok yerde türkü eşliğinde oyun icra edilmektedir. Govend (Halay) oyununa benzerlik göstermekle beraber kendine özgü değişik adım cümleleri de göze çarpmaktadır.

 Halay oyunundaki gibi sağ ayağın tabanının yere vurulup, sol ayağın öne çıkması, sol taban vurup sağ ayağın öne çıkmasıyla oyuna giriş yapılır. Sonra yerimizde dört diz kırıp, dört diz çekme işlemi seyir gösterir, komutla sağ taban basılıp sol adımın, sol taban basılıp sağ adımın öne çıkmasıyla başlar. Sağ ayak yerinde üç defa topuk vurarak yarım daire yaptıktan sonra öne taban basar. Yerinde üç defa tabanla ayaklar yer değiştirecek şekilde çapraz adım yapılır. Sonra komut gelene kadar öne çıkılır. Geri geliş ve kol pozisyonları Govend (Halay) oyununun aynısıdır.
        
ÇEPİK

Oyun adını iki elin birbirine vurmasından alır. Oyunda yöredeki kişiler ya da topluluklar arasında çıkan kavgaların taklit edilişi anlatılmıştır. Bu çıkan kavgalarda herkes kendisini ve ailesini korumak için var olan el ve bilek gücünü ortaya koyar. Oyunda birbirine yakın figürlerle üç ayrı adım cümlesi görülür. Birinci adım cümlesinde yürüyerek kavgaya davet etme, ikinci adım cümlesinde eşleşme, üçüncü adım cümlesinde ise eşlere arasında çarpışma seyir gösterir. Erkeklerin daha çok oynadığı tatlı-sert bir oyun olup bayanlar oynadığı takdirde bayan bayana eşleşme söz konusudur. Eski zamanlarda ise bayanlar çepik oyunu oynamaz, bu oyunu erkekler icra ederken erkeklerin arkasında bulunan bayanlar kavganın bitmesi için feryat eder, hatta kavganın bitmesi için yörede namus sayılan bayan tülbendini kavganın ortasına atar ve kavga sona erer. Yöre oyunları içerisinde eller serbest şekilde oynanan oyunlardan biridir. Erkeklerin ve bayanların tavırları birbirinden net bir şekilde farklılık göstermektedir.

Oyunda eller serbest şekilde ayak ise öne önce sağ sonra, sol adım atılıp ardında sağ topuk sol parmak ucunun yanına sol topuk ise sağ parmak ucunun yanına topuk vurup ayak öne adım atar. Sağ topuk vurulduğunda bileklerde güç toplanır. Sol topuk vurulduğu anda ise alkış yapılır. Böyle oyun devam ederken kişiler eşleşir oyun karşılıklı el vurulup, dönülerek icra edilir. Eller serbest, oyun alanı geniştir.

MERYEMO

Bu oyun kimine göre insanlar arası ilişkiler, sevda, mutluluk ve coşkudan ortaya çıkmış, kimine göre isminden de anlaşılacağı gibi bir bayana olan sevgiden ortaya çıkmış bir oyundur. Meryem adındaki bir bayana duyulan sevgi anlatılmıştır. Yine sonuç olarak şu kanıya varıyoruz ki bu oyunumuzda yörede sevinç, mutluluk ve sevdalardan ortaya çıkıp bugünlerimize kadar gelmiştir.

Oyunda önce sağ ayağın sağ ön vereve atılması ardından sol ve sağ ayaklar sağ ön vereve atılır. Sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen ardından sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur. Oyun böyle devam eder. Eller avuç içlerinden tutulup yarım veya tam daire formunda oynanır.  
  
PAPURE

Bu oyun insanlar arası ilişkiler, sevda, mutluluk ve coşkudan ortaya çıkmıştır. Bu oyun Meryemo oyununun bir başka varyantı olup içinde halay oyunun adımlarını da görmek mümkündür. Bu oyunda ciddi anlamda bir sürat ve sert adım figürler görmek mümkündür. Yine bu oyunumuzda geçmişten günümüze kadar gelmiştir.

Oyunda önce sağ ayağın sağ ön vereve atılması ardından sol ve sağ ayaklar sağ ön vereve atılır. Sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen ardından  sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur. Oyun böyle devam seyir gösterirken daire içine önce sağ sonra sol adımla hamle yapılır,  yerinde dört diz kırma, dört diz çekme ile seyir gösterir. Komutla sol ayak öne çıkarılır, sol yerine çekilirken sağ ayakla öne çift düşülür. Yerinde çapraz adım cümlesi yapılarak sağ vereve önce sağ sonra sol ayak atılarak sağ ayak yere taban bastığında sol sağa doğru savrulur hemen ardından sol yerine taban bastığında ise sağ sola doğru savrulur oyun böyle devam eder.
Eller omuz başlarından tutulur yarım ya da tam daire formunda oynanılır.

DÜZO

Bu oyun yörede insanlar arasındaki sevgiyi anlatmaktadır. Bir erkeğin bir bayana olan sevgisi ana tema olup, kendine ait başta ağır daha sonra hızlı olacak şekilde iki ayrı adım cümlesi görülmektedir. Yörede bu oyunun türküsü de mevcuttur, birçok yerde türkü eşliğinde oyun icra edilmektedir. Bölge civarında, halk oyunlarının sınır tanımamız’lığından ötürüdür ki yakın çevre ilerde bu oyun görülmüştür.

Yerinde önce sağ sonra sol ayak şekilde sekme figürleri yapılarak başlanır. Daha sonra öne doğru önce sağ ayak ardından sol ayak atılacak şekilde oyun ekip başından gelecek komuta kadar devam eder. Ön tarafta ise oyun bir anda hem adım cümlesi hem müzik ve ritim olmak üzere hızlanır. Aynı adım cümlesinin hızlısı seyir gösterir, diğer komut geldikten sonra oyun ilk baştaki yavaş olan adım cümlesiyle geriye doğru devem eder. Bu oyunda yine eller Govend (Halay) oyunundaki tutuşla aynıdır.
    
KADIN DELİLOSU

 İsminden de anlaşılacağı gibi bu oyun sadece bayanlara özgü bir oyun olup, erkek Delilosuyla ciddi farklılıklar gösterir. Hem merkezde hem de birçok kırsal kesimde icra edilmektedir. Yine bu oyunumuzda yörede sevinç, mutluluk ve coşkulardan çıkmış olup, bugünlerimize kadar gelmiştir. Bu oyunda ciddi anlamda bayana yakışacak bir zariflik mevcuttur. Bu oyun erkek Delilosuna göre daha ağır oynanır.

Bu oyun sağ ayağın sağ ön vereve atılmasıyla başlar. Ardından sol ayak atılır ve sağ ayak yere sürterek geri çekilir. Öne ise sol topuk vurup geriye atılır hemen ardından geriye sol, sağ, sol ayaklar atılır ve son olarak sağ taban vurup tekrar sağ ön vereve hamle yaparak oyun başa döner. Eller serçe parmaklardan tutulup, yarım daire formunda oynanır.

KADIN HALAYI

Bu oyunumuzda yörede sevinç, mutluluk ve coşkulardan çıkmış olup, bugünlerimize kadar gelmiştir. Kendine has tavırları, diz kırması, omuz sallamasıyla maharet gerektiren bir oyundur. Oyun içerisinde belirgin bir şekilde, sürat ve canlılık göze çarpmaktadır. Yine bu oyunumuzda sadece bayanlara özgü bir oyun olup, merkez ve kırsalda oynanmaktadır.

Bu oyunda sağ ön vereve sağ ile adım atılır. Ardından sağ, sol sonra sağ basılıp sol diz, sol basılıp sağ diz çıkarılır. Komutla aynı şekilde öne ve geriye hamle yapılır. Eller bellerden saracak şekilde tutulup önce düz daha sonra sol ayak vuruşuyla yarım daire formunu alarak oynanır. Bu oyunumuzda yine kadınlara özgü olup erkekler tarafından da icra edilir.
 
TEŞİ (KADIN)

 Eski zamanlarda şimdiki kadar gelişmiş alet ve makineler olmadığından, teşi aleti ciddi anlamda iş gören bir aletmiş. Bu oyunda kırsal kesimdeki kadınların keçi ve koyun kıllarını teşi denilen aletle yün haline getirmesi anlatılmıştır. Bayan oyunu olup erkeklerde bayanları taklit etmişlerdir, erkeklerin de oynadığı bir teşi oyunu mevcuttur, ilerde anlatılmıştır.          

Bu oyun sağ ayağın yürüme adımı gibi öne atmasıyla başlar, arkasından sol, sağ, sol... Şeklinde yapılacak sahne çizgilerine göre devam eder.

Ayaklar böyle hareket halindeyken elle ise sol el yukarda teşi ipini tutar sağ el ise teşi’yi çevirir, bu arda sağ el teşi’yi çevirdikten sonra sol elin altından keçi kıllarını yün haline getirmeye çalışır.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

...
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #9 : Ekim 19, 2009, 08:33:30 ÖS »

BERİ

Bu oyunumuzda kırsal kesimdeki bayanlarımızın süt sağması olayıdır. Oyunda süt sağmaya gidiş, süt sağma ve bu olaydan dönüş hareketlerle ifade edilmiştir. Tamamıyla bayanlara özgüdür. Oyun içerisinde oyuncunun kendine has tavır ve mimikleri mevcut olup, oyuncunun kendi mahareti ön plandadır.

Oyun sağ ayağın yürüme adımı gibi öne atmasıyla başlar, arkasından sol, sağ, sol... Şeklinde yapılacak sahne çizgilerine göre devam eder. Bu arada sağ kolumuzda bakraç (süt ya da yoğurt koymak için yapılmış küçük kova) bulunmaktadır. Gidiş işleminden sonra sağ ayak geriye atılacak şekilde olduğumuz yere ister ayaküstüne isterse diz üstüne çökülür ardından süt sağma, el silme ve ter silme hareketleri yapılır. Daha sonra yine yürüme adımıyla oyuna son verilir.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

TEŞİ (ERKEK)

Aslında bayanların teşi oyununun kırsal kesimde erkekler tarafından taklit edilerek bir nevi eğlenceye dökmeleriyle oluşmuş bir oyundur. Adım cümlesi olarak Şur-u Mertal (Kılıç Kalkan) oyunundaki adım cümlesi örnek alınmış ve bayan hareketlerini erkekler yaparak bulundukları ortama neşe katmışlardır.

İki ayrı gurup ve her grubun başında gurubu yönlendiren ekip başları bulunmaktadır. Oyuna giriş çepik oyunundaki ayak figürleriyle aynıdır. Kollar ise bir gurupta sol, diğerinde ise sağ kol serbesttir, öteki kol ise öndeki oyuncunun yeleğini arkadan tutacak şekildedir. Sahneye yerleşinceye kadar oyun böyle devam eder. Sonra isteğe bağlı olacak şekilde bir gurup yere diz üstüne çöktürülür, diğer  gurup ayakta kalacak şekilde oyun seyir eder.

Sahneye yerleştikten sonra bir ekip başı bir bayanın süslenmesini diğer ekip başı ise bir bayanın kırsal kesimde mevcut aletlerle yağ yapmasını taklit ederken, ekibin diğer oyuncuları ise ekip başlarını el ve küçük tokatlarla rahatsız eder. Ekip başları ise bu el ve tokatlara sinirlenerek elindeki sopayla (Haziran Ağacı) diğer oyunculara sert olmayacak şekilde vurur oyun bu şekilde icra edilir.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

GUR-U PEZ (KURT-KUZU)

Yöre halkının büyük geçim kaynaklarından biride hiç şüphesiz hayvancılıktır. İşte bu seyirlik oyunumuzda yöre halkının yaptığı günlük işleriyle ilgilidir. Yöre halkından çoban günlük hayatta koyun, kuzu otlatmak ve bunları dışardan gelebilecek tehlikelere karşı korumakla yükümlüdür. Bu oyunda kırsal kesimde çobanın koyunları otlatmak üzere yaylaya götürmesi ve yaylada karşılaşılan tehlikeler anlatılmıştır.

Oyunda oyuncular ayaklarının üzerine çökecek şekilde sahneye çoban tarafından getirilir. Çobanın hemen yanında sürüyü koruyacak köpekte bulunmaktadır. Çoban koyunlara yemlerini verir, kendiside bir köşeye çekilip yemeğini yer ve ardından sigarasını içerek uyur. Daha sonra sürüye kurt saldırır, kurt bir koyunu yer ve gider çoban uyandığında kurt kaçmıştır. Çoban kaybedilen koyun için köpeği suçlar ve köpeğini tekmeler. Daha sonra kurdun tekrar geleceğini düşünen çoban sürünün içine girerek kurdu beklemeye başlar, gelen kurdu tüfeğiyle yaralar ve hemen köpek kurdun üzerine atılarak kurtla boğuşur ve kurdu tamamen cansız hale getirir. Oyunun bitiminde yani kurdun vurulmasından sonra çoban kurdun ayağından tutup hem kurdu hem de ekibi dışarıya alır.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

HASAT           

Bu oyunda insan, doğa ilişkileri ve kırsal kesimdeki günlük yaşantı anlatılmıştır. Oyun içerisinde oyuna dışardan tarla sahibinin gelmesi ve ürüne bakıp bereketli gelen ürün için sevinmesi ve bu arada tarlada çalışanlarla yemek yemesi oyuna ayrı bir güzellik katmıştır.

Oyuncuların ellerinde tırpan bulunup, bir hasat olayı canlandırılmıştır. Sol elde tırpanın sapı, sağ elde ise bıçak bölümü tutulup ekin biçimi ifade edilmiştir. Önce sağ ön vereve sağ ayak atılması ardından sol ön vereve sol ayağın atılmasıyla seyir eder. Bu arada sağ kolla tırpan sağ tarafa açılır sol kolla ürün biçilir. Bu figürlerin bitiminde tarla sahibinin gelmesi ve birlikte yemek yenmesiyle oyun son bulur.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

KELEK

Kelek nehirde taşımacılık için kullanılan bir araç adıdır. Yöre halkı kırsal kesimde odun toplayarak hem kışın yakacağını temin etmiş, aynı zamanda odunları satarak bir iş imkanı sağlamıştır. Bu oyunda ciddi anlamda bir duygusallık mevcut olup oyun esnasında ışıkların kapalı olması, ekibin içeriye ellerde fanuslarla gelmesi, oyuna ayrı bir güzellik katmıştır.

Bir aile toplanıp kelek ile nehrin karşı kıyısına odun toplamaya giderken aileden birinin azgın Dicle nehrinin sularına düşüp boğulması ve ardından yakılan ağıtlar ve bu afete karşı dile getirilen sitemler dile getirilmiştir. Eski zamanlarda yine odun kesmek için Dicle’nin karşı tarafına geçen halk, odunu keserken, o bölgede bulunan oduncular kelekçilere (odun kesmeye gelenlere) odun kestirmez ve bazen de karşı tarafa geçmelerine müsaade etmezlermiş. Hatta bu olay bazen uzun sürdüğünden merkezdeki halk belli bir süre odunsuz kalırmış.

Ekip başı ve ekip sonunun elinde kelek küreklerini anımsatacak biçimde iki sopa diğer oyunculara ise etrafı aydınlatacak fanuslar bulunur. Ekip başı ekipten önde kürek çekmeyi canlandırarak önce sağ ön vereve sağ adım, sonra sol ön vereve sol adım atarak oyuna başlar. Arkasında oyuncular belden eğilerek herkes bir öndekinin sağ omzuna elini koyacak şekilde ekip başıyla aynı adımları atarak oyun seyir gösterir.

Daha sonra sahneye yerleşildiğinde ekip başı ve ekip sonu dışardan gelecek tehlikelere karşı etrafı gözlerler, oyuncular ise etrafı aydınlatacak fanusları yerlere bırakıp odun kırmaya başlarlar odunlar kırılıp toplanır. Sonra hep birlikte oyunu giriş şeklindeki gibi oyuna devam edilirken ekipten biri düşer ve bütün ekip düşen oyuncuyu arar, belli bir süre sonra oyuncunun cansız bedenini bulurlar. Bu sırada oyuncular tarafından feryatlar yakılıp, Dicle nehrinin azgın sularına sitem dile getirilir. Daha sonra oyuncular boğulan oyuncuyu alıp sahneden çıkarlar.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

ŞUR-U MERTAL (KILIÇ-KALKAN)          

Bu oyunumuzda yörede aşiretler arasında çıkan kavgaları ve bu kavgalarda insanların kendilerini ve yakınlarını korumak istemesi anlatılmıştır. Yörede çıkan tartışmaları, kavgaları tatlı ve sert bir biçimde oyuna dökmüşlerdir. Yörede çok yaygın bir oyun olup ekip başlarının kendine özgü maharetiyle daha anlamlı ve güzel bir hal almıştır. Ciddi anlamda maharet gerektiren bir oyundur.

İki grup oluşur, grup başlarının ellerinde sopalar diğer oyuncularda ise ayakkabıların sol teki ele giyilir. Ekip başlarından gelecek darbelere karşı ayakkabılar kalkan, sopalar (Haziran Ağacı) ise kılıç vazifesi görür. Genelde darbeler baş tarafadır. Oyun adımları çepik oyununun adımıyla aynıdır fakat el vuruşu yoktur. Oyuncular birbirinin arkasında tek sıra halinde dizilirler. Oyuna ekip başları önde olacak şekilde diğer oyuncular ise sırayla herkes önündekinin yeleğinden tutacak şekilde sıralanır. Ekip başlarıyla önce sol, sağ, sol ayak öne atılır daha sonra sağ topuk sol ayağın yanına sonra sol topuk sağ ayağın yanına gelip topuk vurulur ve öne atılır. Oyun gurup başlarının birbirine ve diğer oyunculara vurmasıyla seyir gösterir. Başlığı düşen mağlup sayılır ve diğer tarafa geçer aynı zamanda diğer gurup galip sayılır.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

ÇÖMÇE GELİN

Yörede kuraklık döneminde, yağmurun yağması için yapılmış bir oyundur. Bu oyun yörede genelde çocuklar tarafından icra edilir. Oyun içerisinde değişik ve yöresel maniler bulunur. Dini inançlar bu oyunda ağırlıklı olarak görülmüştür.

MANİSİ

Çömçe gelin ne ister

Allah’tan yağmur ister

Ekmek ister, su ister

Bulgur ister, yağ ister

Yağmur yağması için büyük tahta çömçenin (Kepçe) iki yanına kollar yapılıp, üzerine kumaş elbise giydirilir ve başına bezler sarılarak bebek şekli verilir. Kollarından birer çocuk tutar ve kapı kapı dolaşıp mani okurlar. Ev sahibi kadınlar bir çömçe bulgur, bir kaşık yağ verip bebeğin başından bir kova su dökerler. Kapı önünde gelecek malzemeyi beklerken kadın halayı oynanır. Eller parmaklardan kenetlenecek şekilde iç içe geçirilir ve sağ ayakla beraber sağ ön vereve adım atılır arkasından sol ayak atılır. Sonra yerinde önce sol diz iki defa sonra sağ diz iki defa öne çıkarılır.
Oyun alanı geniş olup, oyun formu ve sayılar istenildiği şekilde düzenlenebilir.

YÖREDE HALK OYUNLARI KOSTÜMLERİ

Diyarbakır yöresinde hakim olan sert karasal iklim ve yarı kurak yayla iklimi sebebiyle yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise çok soğuk geçer. Birazda bu iklimin etkisiyle halk arasında birlik, beraberlik, dayanışma daha yoğundur. Bu yoğunluk geleneklere daha sıkı sarılmayı, inançlarına daha fazla sahip çıkmayı beraberinde getirmiştir.

Tüm bu geleneklere bağlılık giyim kuşamın muhafaza edilip günümüze kadar dimdik ayakta gelmesini kolaylaştırmıştır.

Halk oyunları denilince en önemli unsurlardan biri de şüphesiz giyilen kıyafettir. Yöresel özellikleri tamamıyla yansıtan öğedir kıyafet. Diyarbakır yöresel özelliği sebebiyle giyimin yeri çok önceliklidir. Cumhuriyet Dönemi’nde giyilen şehir kıyafetleri de yöre halkının giyimine her dönem ne denli özen gösterdiğinin belgesidir.

Yörede giyilen kıyafeti etkileyen unsurlardan bazıları;

Yörede birçok kültürün beraber yaşaması ve kültür alışverişinde bulunulması, özündekini kaybetmeden giyilen kıyafetleri etkilemiş ve bu etkileşim yöre kıyafetlerine zenginlik katmıştır.

Yörenin iklimi, coğrafyası ve içinde bulunduğu ekonomik şartlar kıyafetler üzerinde etkili olup günlük yaşamda daha güzel görünüp, insanlar üzerinde güçlü gözükmek ve özel günlerde kendini öne çıkarmak faktörleri kıyafetler üzerinde önemli rol oynamıştır. Bölgede hâkimiyet kuran medeniyetlerin kıyafetlerle ilgili koyduğu yasaklar ve önerdiği kıyafetler hiç şüphesiz ciddi birer etken olup kutsal kitaplar ve dini yayan insanlar giyilenler hakkında kesin hükümler verdiğinden dinsel inançlar bireylerin giyimi üzerinde ciddi anlamda etkiler bırakmıştır.

KADIN KOSTÜMÜ
BAŞA GİYİLENLER


KOFİ

Kenarları çuhaya benzer kumaşla çevrelenmiş, tepesi ise ipek veya benzeri İpliklerle elde edilmiş bir başlıktır.
 
Parçaları ise ;     

- Tar denilen tas biçimindeki tahta ya da tenekeden yapılmış malzeme

- Tarın üstüne geçirilen saçaklı ya da saçaksız fes

Kofiye takma saç eklenir ve yanlardan örgüler sarkıtılır. Açık başa önce beyaz renkte tülbent sonra yörede şaar denilen sarık ve bununda üzerine genelde canlı renklerden seçilen puşular sarılır. Kofinin üstüne sarılan şaar düğümüne göre takan kişinin hangi bölgeye ait olduğunu belirtir.

FES


Keçeden yapılan, baştan bele kadar uzanan, iki türlüsü olan bir başlık çeşididir.

- Fini Fes ; Saç bağı olmayan ve içinde kasnak bulunan, genelde yaşlıların tercih ettiği fes çeşididir.

(alıntı)
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #10 : Ekim 22, 2009, 12:38:37 ÖS »

http://www.traveloftheturkey.com/sehir.php?sehir_hab_no=25


Diyarbakır İli Tanıtım Videosu
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #11 : Ekim 22, 2009, 12:59:30 ÖS »

<a href="http://video75.com/player/flvplayer.swf?config=http://video75.com/videoid4.php?video=3y_I3Qo0BDQ" target="_blank">http://video75.com/player/flvplayer.swf?config=http://video75.com/videoid4.php?video=3y_I3Qo0BDQ</a>
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #12 : Ekim 22, 2009, 01:01:38 ÖS »

<a href="http://video75.com/player/flvplayer.swf?config=http://video75.com/videoid4.php?video=M6HAH5ppVAM" target="_blank">http://video75.com/player/flvplayer.swf?config=http://video75.com/videoid4.php?video=M6HAH5ppVAM</a>


Diyarbakır İli Tanıtım Videosu


Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #13 : Ekim 22, 2009, 01:06:44 ÖS »

<a href="http://video75.com/player/flvplayer.swf?config=http://video75.com/videoid4.php?video=HRKmS861_S0" target="_blank">http://video75.com/player/flvplayer.swf?config=http://video75.com/videoid4.php?video=HRKmS861_S0</a>


Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11344


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #14 : Ocak 30, 2010, 04:12:38 ÖS »

<a href="http://www.musicwebtown.com/community/player/flashplayer/xspf_player.swf?autoplay=true&amp;repeat_playlist=true&amp;playlist_url=http://www.musicwebtown.com/cuneyt1/198015/198015.xspf" target="_blank">http://www.musicwebtown.com/community/player/flashplayer/xspf_player.swf?autoplay=true&amp;repeat_playlist=true&amp;playlist_url=http://www.musicwebtown.com/cuneyt1/198015/198015.xspf</a>

Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM