|
sozedebiyattan
|
 |
« : Kasım 28, 2011, 11:38:40 ÖÖ » |
|
[Yorum - Mustafa Gündüz-Süleyman Doğan] Maarife bazı hal çareleri Dr. Mustafa Gündüz, Dr. Süleyman Doğan Yıldız Teknik Üniversitesi - 15.11.2011 Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, göreve geldiği günden bu yana Milli Eğitim teşkilat yapısı, personel sistemi, atama, bütçe, ders araç ve gereçleri gibi bazı temel konularda köklü değişim adımları atıyor.Burada en çok dikkat çekenler; kanun hükmünde kararname ile Milli Eğitim teşkilat yapısının değiştirilmesi, genel bütçe içinde eğitime ayrılan payın bütün zamanların en üst seviyesine çıkarılması ve bütün öğrencilere tablet bilgisayar dağıtılması projesinin hazırlıklarına başlanmasıdır. Türk eğitim sistemi Tanzimat'tan bu yana ilk düğmesi yanlış iliklenmiş gömlek misali yanlışlıklar silsilesini devam ettiriyor. 1829'da bir Fransız, "Türkler, reforma, bitirmeleri lazım gelen yerden başladılar" derken, İbrahim Paşa "Bâbıâli, medeniyeti ters taraftan alıyor", Cevdet Paşa da "Medeniyet geldi ama tersinden" diyerek ona katılmıştı. Bu ifadeler medeniyet ve modernleşmeye nasıl bir başlangıç yaptığımızı ve son gelişmelerle zihniyet olarak başlangıç noktasına göre nerede durduğumuzu açıkça gösteriyor. Tanzimat'tan Cumhuriyet'e eğitim sorunlarının çözümü için pek çok reçete üretildi, teklifler götürüldü, projeler yapıldı ama köklü bir netice alınamadığı gibi eğitimin nitelik bakımdan her geçen gün daha da eridiği söylenebilir. Münif Paşa'dan Cevdet Paşa'ya, Emrullah Efendi'den Satı Bey'e, Mümtaz Turhan'a, Erol Güngör'e, Nurettin Topçu'ya varıncaya kadar Türkiye'nin maarif davası çeşitli yönleriyle irdelendi. Ancak aydınların önerileri kitaplarda mahfuz kaldı. Eğitim sorunlarının çözümsüzlüğünde bürokratik yapı ve zihniyetin kendisi dışındaki çözüm arayışlarını dikkate almaması önemli bir kısır döngüdür. Eğitimde başarı ve icraat dönemlerinin öznelerine bakıldığında bu sorunun çözümüne ilişkin ciddi ipuçları vardır. Siyasîlerin, eğitim tarihimizin zengin mirasına ne kadar vâkıf oldukları ve tonu kullanabilme formasyonları merak konusu olmakla birlikte cevap muhtemelen olumsuzdur. Birtakım kusurlarına rağmen, II. Abdülhamit dönemi eğitim sisteminin başarısında, Sultan'ın son derece yetenekli ve ehil danışmanlar eliyle maarifi yürütmesi görülür. Eğitim sorunlarının çözümünde siyaset başat aktör olmakla birlikte, eğitimin siyasîleşmesi, sorunu çözümsüzlüğe boğuyor. Eğitim-siyaset ilişkisinin nötr bir platforma çekilmesi gerekir. Öncelikle "emaneti ehline veriniz" ikazınca atama ve yetkilendirme liyakat ve ehliyete göre yapılmalıdır. Çalışanla çalışmayanın ayrıldığı, gayret edenin ödüllendirildiği bir sistem işletilmelidir. Aksi halde personelin yüzde 90'ının değil, tamamının yerini değiştirmenin anlamı yoktur. Bu vadide slogandan ve popülizmden uzak, bir kamikaze ruhuyla sorunların üzerine gitmek, bitmeyen meselelere çözüm olabilecektir. Bilginin en önemli değer ve sermaye olduğu çağdayız ve bu değer her 2 yılda üstelik değişerek ikiye katlanıyor. Yeterli bir eğitim bile almadan yetişen öğretmenler, kendilerini geliştirmek yolunda zahmete katlanmadan emekli olabiliyor. Gariptir ki, bu süreçte değişmek, gelişmek isteyenler âdeta cezalandırılıyor. Milli Eğitim'in, personelini geliştirmek, yenilemek, geçmişi muhasebe, geleceği müzakere için uyguladığı hizmet içi eğitim ise tam anlamıyla bir rezalettir. SETA'nın 2009 raporuna göre bir öğretmene hizmet içi eğitim için ayrılan bütçe sadece 17 TL'dir. Hizmet içi eğitim süresinin 2 aya çıkarılacağı ve tatilin kısaltılacağı beyan edilmektedir ki bu, geleneksel eğitim sorunlarının nasıl devam ettiğine açık bir örnektir. Altyapı ve planlama olmadan karar almak asla çözüm getirmez. Mevcut durumda öğretmenler dönem başında ve sonunda 15'er gün sözde hizmet içi eğitim alıyor. Bunu bir aya çıkarmak göstermelikten öteye gitmez. Şu halde neler yapılmalı? Eğitimde öncelikler tespit edilerek, nicelik yerine kalite ön planda olmalıdır. Kalite için üç önemli unsura; fiziksel yapı, ekonomik altyapı ve kadroya özen gösterilmelidir. Eğitim fakültelerinde sağlam ve derinlemesine bir reform gerçekleştirilerek, ülkenin eğitim sorunlarına çözüm üretecek kadronun (öğretim üyesi) yetiştirilmesiyle işe başlanmalıdır. (Bunu üniversite kendi içinde halletmelidir ki, bunun nasıl olabileceği ayrı bir yazının konusudur.) Eğitim fakülteleri nitelikli standart bir öğretmen modelini belirledikten sonra, ülkenin 10, 25 ve 50 yıllık eğitim hizmetleri planlanmalı ve buna göre gerekli sayıda öğretmen adayı yetenek ve bilgi düzeyleri ölçülerek seçilmelidir. Bu noktada Cevdet Paşa'nın, Darü'l-Muallimîn için oluşturduğu öğrenci seçme, sınav ve eğitim sistemi bugün için bile çok önemli ve faydalı bir örnektir. Burada sağlam bir öğretmenlik ruhu oluşturularak, kararlara katılan, motivasyonu yüksek, örgüt iklimi sağlayabilen ve buna rengini verebilen öğretmen yetiştirilmelidir. Bunun sürekliliğini sağlamak için ise, adaylar mezun olduktan sonra, tayin ve terfileri için periyodik, KPSS benzeri bir sınava yapılarak, üstün olanlar ödüllendirilmelidir. Bütün personelin değişim ve gelişimi yakalaması için üniversiteyle işbirliği içinde ciddi bir eğitim programı yapılmalıdır. Hizmet sırasında öğretmenin ekonomik, sosyal ve özlük durumu çağdaş seviyeye getirilerek, bu konularda mazeret üretmesinin önü kesilmelidir. Teşebbüs ruhundan uzak, öğrendiği işine yaramayan bir nesil yetişmektedir. Bunun halli için, tam da bilgi çağının gereği, öğretilenlerin günlük hayatta işe yararlık ilkesi dikkate alınarak, ekonomi-sanayi-okul işbirliğine önem verilmelidir. Milli ölçekte bilgi (know how), patent ve teknoloji ortamı geliştirilmeli, yeni modeller denenmelidir. Niceliği artırarak, araç-gereç sağlayarak (bedava tablet dağıtımı) eğitimden kalite beklemek beyhudedir. Yerine hiçbir şeyin ikame edilemeyeceği kitaba karşın popülist mantıkla tablet dağıtımı, hemen her bakımdan facia/zarar olacaktır. Görünen köy kılavuz istemediği gibi, tarihte buna ilişkin mebzul miktarda örnek vardır. Sanayi devrinde, kavram, politika, zihniyet ve felsefesiyle eğitim yerine, çağdaş ve küresel değerlere vurgu yapmak ve onları hâkim kılmaya endeksli politikalar üretmek esastır. Artık, eğitimin temel amacı ideolojik kalıplara indirgenmiş, "sadık vatandaş" değil, "sağlam insan" yetiştirmek olmalıdır. Eğitim ideolojik değil, pedagojik tasarlanmalıdır. Devlet tekelli ve merkezî eğitim yerine, mahallî imkânlara, bölgesel farklılıklara ve zihinsel alternatiflere imkân tanınmalı ve bunlarla koordinasyon denenmelidir. İstediği birey tipini yetiştirmesi için halkın önünü açmak, ideolojik saplantılardan sıyrılmak, doğru bir tarih, kültür ve medeniyet şuuru vermek, din eğitiminde hoşgörü ve kolektif grup/toplum tercihlerini dikkate almak, yerel projelerin önünü açmak ve böylece farklılıklara sözde değil, özde saygı göstermek gerekmektedir. Lico Amar'ın 1952'de 20 senedir hizmet ettiği Tür-kiye'den ayrılma kararına şaşıran ve "Niçin gidiyorsun?" diye soran Türk dostlarına verdiği cevap anlamlıdır: "İyi ama ben istediklerimi yapamadım ki... Sayısız rapor verdim. Görüştüğüm sayısız yetkili, söylediklerime hiç itiraz etmeden bana hak verdi ama sonuçta hiçbir şey yapılmadı. Bir insanı hapishaneye koyarsın, duvarlar çelik bile olsa kaçmak için elini, tırnaklarını, her aracı kullanır. Kendisi delemezse bile bir oyuk yapmayı başarır. Türkiye'de duvarlar lastikten. Yumruğunu sokunca içine giriyor, çekince de eski şeklini alıyor. Bununla nasıl mücadele edeceksin? Eğer direnç gösterse delmek için uğraşırsın. Ama direnç yok ki... Sana hak verenlerle nasıl mücadele edersin?"
|