EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 24, 2012, 02:05:18 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türkçenin Şekspir'i Kim?  (Okunma Sayısı 1010 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
sozedebiyattan
Genel Yetkili
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1183



Üyelik Bilgileri
« : Ekim 24, 2011, 03:20:18 ÖS »

 








Türkçenin Şekspir'i kim?
NURİYE AKMAN   -   23.10.2011  


Büyük yazarların benzer evrensel temaları işlemesinden daha doğal ne olabilir? Şurası muhakkak ki insan hangi gözlüğü takmışsa, dünyayı öyle görüyor; görmek istediği gibi... Shakespeare'in sonelerini bir kez daha gözden geçirdim, bazı dizeler gönlümü titretti ve taktığım gözlük bizim Yunus ile Shakespeare'i bana kardeş gösterdi.Kevin Spacey, Shakespeare'in "Üçüncü Richard" adlı oyununun beş özel temsili için İstanbul'a geldiğinde ben Elliot Engel'in "Oscar Nasıl Wilde Oldu?" adlı kitabını okuyordum. İngilizce yazan edebiyatçıların özel hayatlarına dair ilginç anekdotların verildiği kitapta İngilizcede kullanılan birçok sözcük, deyim ve anlatım tarzının Shakespeare'den geldiğini anlatıyordu.

Engel'in verdiği listede "fair play" gibi Türkçede de yaygın olarak kullanılan deyimi görünce çok şaşırdım. Çevirmen Zeynep Avcı, Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre Shakespeare'in İngilizceye yaklaşık 3 bin yeni sözcük armağan ettiğini, kimi eleştirmenlere göre bu sayının 10 ila 20 bini aştığını ileri sürdüğünü kaydetmişti. Bu rakam beni büyüledi. Shakespeare'in eserlerini dilimize kazandıran çevirmen Bülent Bozkurt'a sordum.

Bozkurt, Leslie Dunton-Downer and Alan Riding Essential Shakespeare Handbook kitabını kaynak göstererek Shakespeare'in İngilizceye yaptığı katkıyı "1500 kelime civarında" olarak belirtti. Ünlü yazarın, oyun ve şiirlerinde kullandığı birbirinden farklı kelime sayısı ise yaklaşık 20 bin idi ve bu rakama Shakespeare'e özgü deyim, deyiş ve ibareler dahil değildi.

Hangi yazarımız olmasaydı Türkçe olmazdı?

"Demek ki" dedim kendi kendime "Shakespeare olmasaydı İngilizce de olmayacaktı!" Bu hayretle sormaya devam ettim: Acaba hangi yazarımız olmasaydı Türkçe olmazdı? Kullandığı kelimelerin zenginliği açısından Türk diline en büyük katkıyı kim yaptı? Shakespeare ile bu açıdan yarışacak bir dil ustamız oldu mu bizim? Kuşkusuz bir yazarı sadece icat ettiği ve kullandığı kelime sayısıyla değerlendirmek yanlış olurdu. Yine de merak ediyordum, biz dilimizi en çok kime borçluyduk?

Millî Eğitim Dergisi'nin 2000 yılında yayımlanan nüshasında Mesiha Tosunoğ-lu'nun bir makalesi var. Burada Peyami Safa'nın 6 bin 400, Ahmet Midhat Efendi'nin 13 bin kelimeyle yazdığı belirtiliyor. Edebiyat eleştirmeni Mehmet Fuat, Ahmet Haşim'in şiirlerinde bin 446, Firdevsi'nin 8 bin 300, Fuzuli'nin 4 bin, Orhan Veli'nin 3 bin 945 sözcük kullandığını kaydediyor. Günümüzde çok satan yazarların kelime dağarcığına dair bir rakama ulaşamadım.

TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın, Türk edebiyatının Anadolu'da kurulması, gelişmesi ve yaygınlaşmasını sağlayan kişi olarak Yunus Emre'yi işaret etti. Edebiyat öğrenimi görmüş bir İngiliz'in bile Şekspir'in eserlerinin özgün baskılarını Shakespeare Glossary adlı özel sözlüğe bakmadan kavrayamadığını söyleyen Akalın, Yunus'un şiirlerini büyük ölçüde bugün de anlayabildiğimizi ve özlü söyleyişler açısından günümüze kalan Yunusça söyleyişlerin hiç de az olmadığını belirtti.

TDK Başkanı'na göre Shakespeare'in kullandığı yirmi bin sözcük, Yunus Emre'nin söz varlığı ile kıyaslanmamalı çünkü Yunus yalnızca şiir vadisinde eserler ortaya koydu. Şiirler âdeta damıtılmış sözler olduğundan sınırlı sayıda söz varlığına sahip. Shakespeare'in söz varlığının önemli bir bölümünü ise tiyatroları oluşturuyor. Ne yazık ki Türkçede bu ölçüde söz varlığına sahip olan bir yazar yok!

Akalın'ın Ahmet Haşim'in söz varlığı için verdiği rakam bin 793, Yahya Kemal için ise 3 bin 307. Romancı Peyami Safa, on bir romanında 6 bin 143 farklı sözcük kullanmış. Bu yönüyle edebiyatımızda en fazla söz varlığına sahip kişi olarak biliniyor. Atatürk'ün Nutuk'unun özgün metninde 6 bin 791 söz varlığı bulunduğuna da işaret eden Akalın, "Ali Püsküllüoğlu Yaşar Kemal Sözlüğü'nü hazırladı ama amaç söz varlığını ortaya koymak değil yazarın eserlerindeki Çukurova ağızlarına ait yerel söz varlığını bir araya getirmekti. Yirmi iki eserin taranmasıyla elde edilen söz varlığında 635 sözcük bulunuyor." dedi.

Türkçemizi var eden Yunus

Mimar Sinan Üniversitesi Edebiyat Bölümü Başkanı Prof. Abdullah Uçman, hiçbir yazarımızın Shakespeare gibi bir dâhiyle karşılaştırılamayacağı görüşünde:

"Yeryüzündeki başka diller gibi Türk dili de zaman içerisinde çeşitli ihtiyaçlar ve ilişkiler etrafında gelişmiştir. Bilindiği gibi Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımından meydana gelen Osmanlı Türkçesi, Türk dilinin en zengin olduğu dönemdir. Türk dilinde sadeleşme sürecinin başladığı Millî Edebiyat ve Cumhuriyet devirlerinden sonra yetişen Ömer Seyfeddin, Yakup Kadri, Refik Hâlid, Reşat Nuri, Halide Edib, Mehmed Âkif, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Tarık Buğra gibi yazarların eserleriyle hiç şüphesiz Türk dili zenginleşmiştir ama bu yönleriyle bizim yazarlarımızın hiçbirini Shakespeare gibi bir dâhi ile mukayese etmek mümkün değildir."

Selim İleri, kullandıkları kelimelerin çokluğu ve zenginliği açısından geçmişte Yunus Emre'ye, Karacaoğlan'a, daha yakın dönemde Refik Halit Karay'a, Nazım Hikmet'e, Safiye Erol'a, Behçet Necatigil'e, Oktay Rıfat'a, Yaşar Kemal'e çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyor. Üslup açısından ise Abdülhak Şinasi Hisar'ı, Falih Rıfkı Atay'ı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı, Sâmiha Ayverdi'yi, Attila İlhan'ı anıyor.

"Türkçemizi var eden Yunus'tur." diyenlerden biri de Hilmi Yavuz:

"Cemal Süreya, bir şiirinde Yunus'un dilini 'Türkçe'nin süt dişleri' benzetmesiyle dile getirmişti. Bu harikulade metafor, Türk dili'nin Yunus Emre'yle en halis, en arınmış ve en mükemmel bir başlangıçla, yani, Yunus'un Türkçesi ile vücuda geldiğini ima ediyor. Yunus'un şiir dili, bir başlangıç olduğu kadar, varılması amaçlanan bir gaye'dir de... Türk dili kadar Türk şiirinin dili, Yunus Emre'nin hazırladığı, bezediği ve yücelttiği bir yapıdır. Şunu söylemek istiyorum: Yunus'u bilmeden, onu okumadan şair olunamaz!"

Türkçenin Cibril'i

Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Mustafa Tatçı da Türkçemizi neden Yunus Emre'ye borçlu olduğumuzun sebeplerini şöyle açıklıyor:

*Yûnus halkı 'hakk'a Türkçe davet etti: Yûnus, hakikati Arapça yahut Farsça söyleyen önceki gelenlerin sonuncusu, sonraki gelenlerin de ilkidir.

*Yûnus bizim aşk ve manâ dilimizin kurucusudur: Biz Yûnus'la dilimizi öğrendik. O bize, sevmeyi, sevgi yoluyla Hakk'a ulaşacağımızı kendi dilimizle öğretti. Anadili Türkçeyi Hakk'ın ve hakikatin dili hâline getirdi. Sonra döndü, gönlüyle birlikte vahiy onun kalemiyle gökten yere Türkçe indi; Türkçenin Cibrîl'i oldu.

*Yûnus bize sevmeyi öğretti: O sadece dil öğretmekle kalmadı, sevgiyi de öğretti. Biz, Cenâb-ı Hakk'ın sevilince bilineceğini "Ol dost ile benim işim ölüp dahı bitmeyiser/ Bu niçe ola kim bite çün gönülde dost sevile" diyen aşk müderrisi Yûnus'tan öğrendik.

*Yûnus tasavvuf dilini kurdu: Türkçenin inceliklerini yakalayan Yûnus, anadilinde tasavvuf ve ıstılah dilinin kurucusudur. Eğer bugün edebî bir Türkçeden söz ediyorsak, bunu Yûnus'a borçluyuz. Onun asıl farkı, Türkçeye getirdiği değişik ses ve kelimelere yüklediği orijinal manâlardadır. Dili, üslûbu ve mücerred unsurları anlatırken kullandığı müşahhas kavramlarla kendinden sonra gelişen halk ve dîvân şiirini gerek şekliyle ve gerekse muhtevasıyla hazırlayan kişi olmuştur.

Beşir Ayvazoğlu, edebiyatçıların kullandıkları kelime sayısı ile değerlendirilemeyeceğine inanıyor:

"Üç beş kitabı bulunan bir şairin eserlerindeki kelime sayısıyla onlarca roman yazmış bir yazarın kullandığı kelime sayısı birbirinden elbette farklı olacaktır. Şairin kullandığı kelimelerin az olması, onun kelime hazinesinin de fakir olduğu anlamına gelmez. Mesela Ahmet Haşim dar bir kelime kadrosuyla harika bir şiir dünyası yaratmıştı. Mehmed Âkif, Tanzimat sonrası şairler arasındaki en çok kelime kullanan şairlerdendir. Türkçenin gerçek kudretini anlayabilmek için Evliya Çelebi, Naima, Ahmed Cevdet Paşa gibi yazarların eserlerini bu gözle incelemek gerektiği kanaatindeyim. Yunus Emre'nin de, Türkçenin ihmal edildiği çağda yaşamış olmasına rağmen çok zengin bir kelime hazinesine sahip olduğu bilinmektedir."

***


Aşkın olandan ilham alan şair
İngiliz edebiyat araştırmacısı ve şair Martin Lings, Shakespeare'in oyunlarındaki Sufi düşüncenin sembol ve yansımalarını Türkçeye "Shakes-peare'in Kutsal Sanatı" adıyla çevrilen kitabında anlatır ve onu adeta gerçeğin ardındaki hakikati arayan bir insan olarak resmeder. Müslüman olarak Ebubekir Siraceddin adını alan Lings, Shakespeare'in "aşkın olandan ilham alabilen" bir şair olduğunu söyler. Vardığı sonuçları tartışmayı uzmanlarına bırakalım, Yunus Emre ile Shakespeare arasında rastladığım benzer temalardan bir örnek vermek isterim. Yunus'un

"Sana ibret gerek ise, gel göresin bu sinleri/ Ger taş isen eriyesin, bakıp görücek bunları"
dizeleriyle başlayan uzun şiirinde mezarlıkları enfes bir şekilde resmeder. Şöyle der bir yerinde:

Bunlar bir vakt beyler idi, kapıcılar korlar idi / Gel imdi gör, bilmeyesin, bey hangidir ya kulları
Ne kapı vardır giresi, ne yemek varır yiyesi/ Ne ışık vardır göresi, dün olmuştur gündüzleri


Şimdi Hamlet'in mezarlık sahnesine bakalım. Yeni kazılmış bir mezar başında Hamlet ile Horatio şöyle konuşurlar:

HAMLET: Bir zamanlar onun da dili vardı, şarkı söylerdi. Şimdi şu herife bak; ilk katil Kabil'in kafatasıymış gibi, nasıl da fırlatıyor onu. Şimdi bir eşeğin elinde. Ama, zamanında Tanrı'yı bile aldatmaya kalkan, hilebazın biriydi belki de. Olamaz mı?

HORATİO: Olabilir lordum.

HAMLET: Bir saraylıydı belki de. "Günaydın aziz lordum, nasılsınız aziz lordum?" diyordu. Falanca beyin atını isterken, ona övgüler yağdıran filanca bey. Değil mi?

HORATİO: Evet lordum.

HAMLET: Evet ya, şimdi de nimet oldu toprak kutlarına. Çenesi düşmüş, başı da mezarcının küreğiyle, oradan oraya fırlatılıyor. Talihin çarkı muazzam bir örnek sunuyor. Ama onu fark edecek göz yok ki bizde! Bu kemikler kuka oynamak için mi beslenip büyütüldü? Düşündükçe kemiklerim sızlıyor.

I. SOYTARI: (Şarkı söyler.)

Bir kazma ve bir kürek, bir de kefen olmalı sarınacak. Özel olarak kazılmış bir de çukurun varsa, bundan uygun yer olur mu, senin gibi konuğa?

(Başka bir kafatası fırlatır.)

HAMLET: İşte bir tane daha. Belki bir avukatın kafatasıdır bu da. O kelime oyunları nerede şimdi? İnce ayrıntılar, davalar, tapu senetleri, hileler... Bu kaba herifin, pis küreğiyle kafasına, vurmasına nasıl razı oluyor da, şiddet kullanmaktan kovuşturma açmıyor? Hımm. Bu adam arsa alım satımcısıydı zamanında. Hani nerede ipotekler, sözleşmeler, cezalar, kefiller? Nerede hani hacizler? Toz toprakla dolmuş o kurnaz kafası. Bunu mu kazandı para cezalarından? Hacizlerden gelen kazancı bu mu? O çifter çifter kefilleri, neye kefillik edecekler şimdi? Eni boyu bir çift senet kadar olmayan şu yere mi? Bıraktığı mallarının tapuları bile, ancak sığar buraya. Kısmete bak, sahibine de o kadar yer düşüyor.

Büyük yazarların benzer evrensel temaları işlemesinden daha doğal ne olabilir? Şurası muhakkak ki insan hangi gözlüğü takmışsa, dünyayı öyle görüyor; görmek istediği gibi... Shakespeare'in sonelerini bir kez daha gözden geçirdiğimde, "Kendini feda et ki sürsün varlığın", "Senin yapacağın doğurmak seni, başka bir senden", "aslanın pençesini körelt/ ve oburca yedir toprağa kendi tatlı yavrusunu" gibi bazı dizeler gönlümü titretti ve taktığım gözlük bizim Yunus ile Shakespeare'i bana kardeş gösterdi.


« Son Düzenleme: Ekim 24, 2011, 07:59:59 ÖS Gönderen: sozedebiyattan » Logged
sozedebiyattan
Genel Yetkili
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1183



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Kasım 10, 2011, 11:54:38 ÖÖ »




Yunus Emre'nin garip kalmasını istemedim
MUSA GÜNER   -   30.10.2011  


İskender Pala dördüncü romanı Od ile çıktı okurlarının karşısına. Od bir Yunus romanı. Tarihi kaynaklarda sadece yarım sayfa tutarındaki bilgilerin araları doldurulmuş, şair Yunus ete kemiğe bürünmüş sanki. Pala, kafalardaki Yunus portresini değiştirmeden onu zenginleştirmeye çalıştığını söylüyor. Pala'ya göre Yunus, Mevlânâ kadar büyük, ama toplum nazarında onun ulaştığı yerden uzak... İskender Pala ile Yunus'u, romanı, kültürel zenginliklerin sanata niçin yansımadığını konuştuk.

Od fikri neyden doğdu, amacınız neydi?

Yunus'un 'Bir garip ölmüş diyeler/Üç günden sonra duyalar' dizeleriyle anlattığı gariplik... Mevlânâ'nın adı her yere yayılırken, ondan aşağı olmayan Yunus Emre'nin garip kalmasını istemedim. Üstelik de Mevlânâ ile aramızda dil perdesi varken... Mevlânâ'nın bulunduğu yerden çok bahtiyarım. Ama doğrudan kalbimize söyleyen Yunus'un da bilinmesini istedim.

Mevlânâ'dan aşağı değil derken... Şiiriyet mi, manevi anlamda mı?

İkisi de şiir söylüyor. Ama Yunus'un yaptığı Mevlânâ'nınkinden zor. Yunus çiftten-çubuktan başka şey bilmeyen insanlara yabancı oldukları bir dünyayı anlatıyor. Ben ikisini de birer güle benzetiyorum. Biri has bahçede açmış, her gün sulanır, budanır, bakımlıdır. Diğeri bir yamaçta dağ başında büyüyen bir gül, rüzgârını Allah estirir, gıdasını gönderir. İkisi de açar. Biri berrak bir safiyet kokar, diğeri işlenmiş bir zarafet... Onun için birbirlerine denktir diyorum.

Halkta karşılık bulmaları da birbirinden farklı mı?

Mevlânâ'dan ezberinizde bir şey yoktur bu coğrafyada. Ama hangi şehre, köye, eve hafızalarda Yunus'tan bir şey bulursunuz. Onun Mevlânâ'nın geldiği yere gelememiş olması 'garip'liğinden. 'Bir garip ölmüş diyeler/üç günden sonra duyalar' diye keramet izhar ediyor. Kerameti kendimce algılıyorum ve diyorum ki bir Yunus romanı yazmalıyım.

Tarihsel boşlukları nasıl doldurdunuz?

Yazdığım kitap bildiğimiz Yunus portresini bozmamalıydı. O bizim Yunus'tu, bizim evin çocuğuydu. Değiştirebilirdim, cengâver ya da Şeyh Yunus da yapabilirdim, şeyhti çünkü. Değiştirmedim, bütün kimliklerini coğrafyamızda ona atfedilen güzellikleri harmanlayarak portreyi zenginleştirmek istedim.

Kemal Tahir'in Devlet Ana romanında, Sabahattin Eyüboğlu'nun veya buna benzer diğer kitapların çizdiği Yunus tiplemesi bir değiştirme çabası mı?

O portreler birkaç Yunus şiirinin penceresinden bakarak oluşturulmuş. Ben Yunus'u bir şair olarak değil bir insan olarak anlattım: Rençber Yunus, Derviş Yunus bir de Işık Yunus... Yaşadığı çağı iyi okuyup orada yaşayacak olan Yunus'u irdeledim. Diğer kitaplar üç paragraf anlatım bir blok Yunus şiiri şeklinde, ben hiç şiir yazmadım.

Ama siz de şiirleri kullanmışsınız...

Anlatımların içinde erittim, şiirler üzerinden yürümedim. Şiir söyleme aşamasındaki Yunus'un vetiresini, tedahüllerini, renkten renge girmesini anlattım. Bazen kendini İsa gibi bazen Musa gibi, bazen kilise, bazen cami düşüncesiyle yetmiş iki millete bakışını... Çünkü insan hayatının en ucuz şey olduğu coğrafyada başka türlü Yunus olmazdı.

Sabri Koz ve oğlunuz Ahmet Alperen'e teşekkür var. Onların Od'daki rolü ne?

Bir yıl önce, ilk defa Sabri Koz, 'Hocam bir Yunus romanına ne kadar ihtiyaç var, bunu yazsanıza.' dedi. O sıralar Galip Dede'nin Hüsn-ü Aşk'ını yazıyordum. Oğluma sordum. Onun tercihi de Yunus olunca Galip Dede'yi bıraktım. Devam edeceğim inşallah ona da.

Sonrasında nasıl gelişti süreç?

Araştırmaya başladım. Pek çok kaynağı yeniden gözden geçirdim. Bir dervişin hayatı çok da cazip değildi roman konusu olarak. Belki psikolojik roman yazarsınız ama o bile zor. İyimser düşündüm. Tarihi kaynaklarda Yunus'un İsmail isminde bir oğlu geçiyor. Karaman'da Yerce isminde bir köyü satın alıyor. İsmail üzerinden aksiyon kısmını vereyim diye düşündüm. Sonra Sitare önemli bir figür. Çünkü o kadının aşkından İlahi aşka doğru yükselen bir yol izlenmesi lazımdı.

Sitare, Yunus'un yıldızlı heybesi, Elif'in Sitare'ye dönüşmesi... O günlerde böyle aşklar var mıydı?

İnsan her zaman karşı cinsi sevme konusunda haddi aşmıştır. Haddi aşınca zaten o sevginin adı aşk oluyor. Her çağda hüzün dolu aşklar vardır. Leyla ile Mecnun hicri ikinci yüzyılın insanı, daha öncesi de var. Batı'da var böyle aşklar. 13. yüzyıl aşklara muhtaç olunan bir yüzyıl. Hayatlar o kadar savrulmuş, açlık, kıtlık, kuraklık, şiddetli kışlar üst üste gelmiş. Moğollar, haçlı şövalyeleri, Bizans... Kimin kime gücü yeterse onu alt ettiği bir çağda kadın için bir erkeğe tutunmak, erkek için bir kadını sahiplenmek önemliydi. Yunus mutlaka eşine çok âşıktı. Eşi öldüğü zaman dergâha Taptuk'un eşiğine varırken de içinde o aşkı taşıyordu.

Sitare'nin Yunus için anlamı nedir?

Bu özel bir aşk... Sitare yıldız demek. İleride o yıldızın ışığı hep yol gösteriyor. Sitare ölüyor, fakat yıldızı heybesinde, kalbinde, rüyasında... Onu yönlendiriyor.

Yıldızın peşinde güneşe ermek...

Eğer yıldızın peşine düşerse insan, yıldızı kaybetmeden daha fazla ışık bulabilir. Beşeri aşka tutulursa onu inkâr etmeden daha büyük bir aşka yelken açabilir. Yıldız, bir kadın, fakat o kadının aşkını, İlahi aşka gidince inkâr ettirmedim. Sufiler de etmiyor zaten. Güneş doğduğu zaman yıldız görünmez. Ama bu onun kaybolduğu anlamına gelmez.

Bu pencereden günümüz aşkları nasıl görünüyor?

Çok magazinleşmiş... Eskiden aşk insanı olgunlaştırırdı. 150 sene önce şarkılar şöyleydi: 'Sana ben canımın canı efendim/ Kırıldım, küstüm, incindim, gücendim'... Kırıldığını söylemek için bile önce 'Sana ben canımın canı efendim.' diyor. Bugün ne diyor şarkılar: İstenmiyorsun artık, arkanı dön ve çık... Bugün de bir Kays Mecnun olabilir, Ferhat Şirin için kendini aşkta yok edebilir. Ama zemin çok sığ. Aşk için hasret, firkat, hicran, özveri, kendinden vazgeçmek lazım.


Shakespeare'le ilgili ne yapılıyorsa Yunus için de onu yapabiliriz

Od Yunus'la ilgili başka nelere kapı aralar?


Od bir modern zaman menakıpnamesi gibi kurgulandı ve bunun devamı gelmeli. Senaryosu, filmi, araştırmaları... Yunus Emre Kültür Merkezi diye bir merkezimiz var. İngilizler Shakespeare'le ilgili ne yapıyorsa biz de Yunus için onu yapabiliriz.

Mesela?

Dünyaya Yunus Emre'yi ihraç edebiliriz. Bu çağın hastalıklarının reçetesi onun mısraları arasında. Ama biz enstitüsü kuruyoruz, sadece turistik tanıtım yapıyor. Yunus hakkında kitap hazırlayacak, araştırma yapacak. Kültür merkezinin yönetim kurulunda Yunus hakkında Türkiye'de en önemli araştırmaları yapan Mustafa Tatçı yok. Bu kültür merkezlerinin birinci vazifesi Yunus'un mesajını dünyaya yaymak olmalı.

Çok beğendiğiniz insanların hayatını değiştirecek bir Yunus şiiri...

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı... Varlık ihtirası olarak neler var içimizde? Çocukların dertleri, yazlıklar, taksitler... Bunca varlık var iken gönüllerimiz daralıyor. 20 yaşında bir delikanlıya ölmek kolaydır.

Ölüm algısı açısından mı?

Evet, ama altmış yaşındaki bir adam için ölmek gittikçe zorlaşır. Çünkü dünyada sahip olduğu şeyler bir halat olarak genci bağlasa kaç halat vardır? Ama diğer adamı bağlayan halatlar... Muhtaç olanlar için bunca varlık var iken gönül darlığa gitmiyor. Onun için varlıktan gemeli, kanaat etmeli.


Selahaddin Eyyubi dizisi Kürt sorununu çözer

Kültürel zenginliklerimiz sanata yeterince yansıyor mu? Elif Şafak'ın Aşk'ını da göz önüne alarak, yansıtanlar nasıl yansıtıyor?


Elif Şafak'ın yaptığı kendine göre benim açımdan iyi bir iştir. Aşk'ı yazdı, Konya'da Mevlânâ türbesinde ziyaretçilerin silüetleri değişti. Başka katmanlardan insanlar gelmeye başladı. Herkesin yaptığının bir karşılığı var toplumda.

Muhafazakâr kesim kültür sanata nasıl bakmalı?

Bugün kültür-sanat maalesef muhafazakârlarca önemsenmiyor. Kimliğimizi ne kadar derinden etkilediği gözden kaçırılıyor. Bu toplumun kültür-sanata bakışı yüzyıllar boyunca hep zarif, ihtişamlı, belki tevazu içinde ama insanı hayran bırakan bir düzlemde yürüdü. Yeni sanat şekillerinin insanlara dayatıldığı cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bir gerileme oldu.

Neden böyle oldu?

Muhafazakâr insan cumhuriyet projesi içinde aşağılarda konumlandı. O yılların sanatkâr yetiştirme projelerinden hiçbirine dâhil edilmedi. Devlet pek çok insanı sanat edinsin diye yurt dışına gönderdi. Ama hiçbir jürinin önüne, pantolonunda delik yahut namaz izi olan insanlar yaklaştırılmadı. İnancına, kutsallarına küfrettikleri için halk bu sanattan gittikçe uzaklaştı.

Bu durum değişiyor mu yavaş yavaş?

70'lere, 80'lere, 90'lara gelindiğinde muhafazakârlar bu ülkenin değerlerine değer katmaya, bilim, teknoloji, iş alanında görünmeye başladı. Kendimiz olabilmemiz için zengin olmalıyız dediler. Fakat bir şeyi unuttular. Kendin olman için de kültürüne, sanatına, medeniyetine sıcak bakmak ve yakın durmak gerekiyordu.

Sahip çıkmak belki de...

Ben o nesli haklı görüyorum. Biz zaten kamburlaştırılmış olan sırtımızı böyle doğrultabildik dediler. Sanata kültüre daha yeni sıra gelecek. Benim ömrüm bunları hiç durmadan anlatmakla, bunları söylemekle geçecek.

Ne zaman hallolacak bu sorun peki?

Zenginlik beş nesilde hazmedilebilir, kültür ve sanat üç nesilde. Yani ben söyleyeceğim, çocuklarım çalışmalar yapacak, torunum o sanatı sinema, opera olarak icra edecek.

Nasıl yaklaşmak gerekiyor sanat konularına?

Senarist, müzisyen yetiştireceksin, teknolojiyi sahipleneceksin, bütün bunların üstüne kast oluşturabilecek bir kadron olacak. Aslında bir Alparslan operası, Hazreti Hamza'nın hayatının bir müzikal olarak işlenmesi, Hazreti Ebu Bekir'in bir sineması... Veya Selahattin Eyyubi'nin bir dizisi... Mesela Selahattin Eyyubi'nin dizi filmi bugünkü Kürt problemini çözer.
« Son Düzenleme: Kasım 10, 2011, 12:25:18 ÖS Gönderen: sozedebiyattan » Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM