Yunus Emre'nin garip kalmasını istemedim
MUSA GÜNER - 30.10.2011 İskender Pala dördüncü romanı Od ile çıktı okurlarının karşısına. Od bir Yunus romanı. Tarihi kaynaklarda sadece yarım sayfa tutarındaki bilgilerin araları doldurulmuş, şair Yunus ete kemiğe bürünmüş sanki. Pala, kafalardaki Yunus portresini değiştirmeden onu zenginleştirmeye çalıştığını söylüyor. Pala'ya göre Yunus, Mevlânâ kadar büyük, ama toplum nazarında onun ulaştığı yerden uzak... İskender Pala ile Yunus'u, romanı, kültürel zenginliklerin sanata niçin yansımadığını konuştuk.
Od fikri neyden doğdu, amacınız neydi? Yunus'un 'Bir garip ölmüş diyeler/Üç günden sonra duyalar' dizeleriyle anlattığı gariplik... Mevlânâ'nın adı her yere yayılırken, ondan aşağı olmayan Yunus Emre'nin garip kalmasını istemedim. Üstelik de Mevlânâ ile aramızda dil perdesi varken... Mevlânâ'nın bulunduğu yerden çok bahtiyarım. Ama doğrudan kalbimize söyleyen Yunus'un da bilinmesini istedim.
Mevlânâ'dan aşağı değil derken... Şiiriyet mi, manevi anlamda mı? İkisi de şiir söylüyor. Ama Yunus'un yaptığı Mevlânâ'nınkinden zor. Yunus çiftten-çubuktan başka şey bilmeyen insanlara yabancı oldukları bir dünyayı anlatıyor. Ben ikisini de birer güle benzetiyorum. Biri has bahçede açmış, her gün sulanır, budanır, bakımlıdır. Diğeri bir yamaçta dağ başında büyüyen bir gül, rüzgârını Allah estirir, gıdasını gönderir. İkisi de açar. Biri berrak bir safiyet kokar, diğeri işlenmiş bir zarafet... Onun için birbirlerine denktir diyorum.
Halkta karşılık bulmaları da birbirinden farklı mı? Mevlânâ'dan ezberinizde bir şey yoktur bu coğrafyada. Ama hangi şehre, köye, eve hafızalarda Yunus'tan bir şey bulursunuz. Onun Mevlânâ'nın geldiği yere gelememiş olması 'garip'liğinden. 'Bir garip ölmüş diyeler/üç günden sonra duyalar' diye keramet izhar ediyor. Kerameti kendimce algılıyorum ve diyorum ki bir Yunus romanı yazmalıyım.
Tarihsel boşlukları nasıl doldurdunuz? Yazdığım kitap bildiğimiz Yunus portresini bozmamalıydı. O bizim Yunus'tu, bizim evin çocuğuydu. Değiştirebilirdim, cengâver ya da Şeyh Yunus da yapabilirdim, şeyhti çünkü. Değiştirmedim, bütün kimliklerini coğrafyamızda ona atfedilen güzellikleri harmanlayarak portreyi zenginleştirmek istedim.
Kemal Tahir'in Devlet Ana romanında, Sabahattin Eyüboğlu'nun veya buna benzer diğer kitapların çizdiği Yunus tiplemesi bir değiştirme çabası mı? O portreler birkaç Yunus şiirinin penceresinden bakarak oluşturulmuş. Ben Yunus'u bir şair olarak değil bir insan olarak anlattım: Rençber Yunus, Derviş Yunus bir de Işık Yunus... Yaşadığı çağı iyi okuyup orada yaşayacak olan Yunus'u irdeledim. Diğer kitaplar üç paragraf anlatım bir blok Yunus şiiri şeklinde, ben hiç şiir yazmadım.
Ama siz de şiirleri kullanmışsınız... Anlatımların içinde erittim, şiirler üzerinden yürümedim. Şiir söyleme aşamasındaki Yunus'un vetiresini, tedahüllerini, renkten renge girmesini anlattım. Bazen kendini İsa gibi bazen Musa gibi, bazen kilise, bazen cami düşüncesiyle yetmiş iki millete bakışını... Çünkü insan hayatının en ucuz şey olduğu coğrafyada başka türlü Yunus olmazdı.
Sabri Koz ve oğlunuz Ahmet Alperen'e teşekkür var. Onların Od'daki rolü ne? Bir yıl önce, ilk defa Sabri Koz, 'Hocam bir Yunus romanına ne kadar ihtiyaç var, bunu yazsanıza.' dedi. O sıralar Galip Dede'nin Hüsn-ü Aşk'ını yazıyordum. Oğluma sordum. Onun tercihi de Yunus olunca Galip Dede'yi bıraktım. Devam edeceğim inşallah ona da.
Sonrasında nasıl gelişti süreç? Araştırmaya başladım. Pek çok kaynağı yeniden gözden geçirdim. Bir dervişin hayatı çok da cazip değildi roman konusu olarak. Belki psikolojik roman yazarsınız ama o bile zor. İyimser düşündüm. Tarihi kaynaklarda Yunus'un İsmail isminde bir oğlu geçiyor. Karaman'da Yerce isminde bir köyü satın alıyor. İsmail üzerinden aksiyon kısmını vereyim diye düşündüm. Sonra Sitare önemli bir figür. Çünkü o kadının aşkından İlahi aşka doğru yükselen bir yol izlenmesi lazımdı.
Sitare, Yunus'un yıldızlı heybesi, Elif'in Sitare'ye dönüşmesi... O günlerde böyle aşklar var mıydı? İnsan her zaman karşı cinsi sevme konusunda haddi aşmıştır. Haddi aşınca zaten o sevginin adı aşk oluyor. Her çağda hüzün dolu aşklar vardır. Leyla ile Mecnun hicri ikinci yüzyılın insanı, daha öncesi de var. Batı'da var böyle aşklar. 13. yüzyıl aşklara muhtaç olunan bir yüzyıl. Hayatlar o kadar savrulmuş, açlık, kıtlık, kuraklık, şiddetli kışlar üst üste gelmiş. Moğollar, haçlı şövalyeleri, Bizans... Kimin kime gücü yeterse onu alt ettiği bir çağda kadın için bir erkeğe tutunmak, erkek için bir kadını sahiplenmek önemliydi. Yunus mutlaka eşine çok âşıktı. Eşi öldüğü zaman dergâha Taptuk'un eşiğine varırken de içinde o aşkı taşıyordu.
Sitare'nin Yunus için anlamı nedir? Bu özel bir aşk... Sitare yıldız demek. İleride o yıldızın ışığı hep yol gösteriyor. Sitare ölüyor, fakat yıldızı heybesinde, kalbinde, rüyasında... Onu yönlendiriyor.
Yıldızın peşinde güneşe ermek... Eğer yıldızın peşine düşerse insan, yıldızı kaybetmeden daha fazla ışık bulabilir. Beşeri aşka tutulursa onu inkâr etmeden daha büyük bir aşka yelken açabilir. Yıldız, bir kadın, fakat o kadının aşkını, İlahi aşka gidince inkâr ettirmedim. Sufiler de etmiyor zaten. Güneş doğduğu zaman yıldız görünmez. Ama bu onun kaybolduğu anlamına gelmez.
Bu pencereden günümüz aşkları nasıl görünüyor? Çok magazinleşmiş... Eskiden aşk insanı olgunlaştırırdı. 150 sene önce şarkılar şöyleydi:
'Sana ben canımın canı efendim/ Kırıldım, küstüm, incindim, gücendim'...
Kırıldığını söylemek için bile önce 'Sana ben canımın canı efendim.' diyor. Bugün ne diyor şarkılar: İstenmiyorsun artık, arkanı dön ve çık... Bugün de bir Kays Mecnun olabilir, Ferhat Şirin için kendini aşkta yok edebilir. Ama zemin çok sığ. Aşk için hasret, firkat, hicran, özveri, kendinden vazgeçmek lazım.
Shakespeare'le ilgili ne yapılıyorsa Yunus için de onu yapabiliriz
Od Yunus'la ilgili başka nelere kapı aralar? Od bir modern zaman menakıpnamesi gibi kurgulandı ve bunun devamı gelmeli. Senaryosu, filmi, araştırmaları... Yunus Emre Kültür Merkezi diye bir merkezimiz var. İngilizler Shakespeare'le ilgili ne yapıyorsa biz de Yunus için onu yapabiliriz.
Mesela? Dünyaya Yunus Emre'yi ihraç edebiliriz. Bu çağın hastalıklarının reçetesi onun mısraları arasında. Ama biz enstitüsü kuruyoruz, sadece turistik tanıtım yapıyor. Yunus hakkında kitap hazırlayacak, araştırma yapacak. Kültür merkezinin yönetim kurulunda Yunus hakkında Türkiye'de en önemli araştırmaları yapan Mustafa Tatçı yok. Bu kültür merkezlerinin birinci vazifesi Yunus'un mesajını dünyaya yaymak olmalı.
Çok beğendiğiniz insanların hayatını değiştirecek bir Yunus şiiri...
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı... Varlık ihtirası olarak neler var içimizde? Çocukların dertleri, yazlıklar, taksitler... Bunca varlık var iken gönüllerimiz daralıyor. 20 yaşında bir delikanlıya ölmek kolaydır.
Ölüm algısı açısından mı? Evet, ama altmış yaşındaki bir adam için ölmek gittikçe zorlaşır. Çünkü dünyada sahip olduğu şeyler bir halat olarak genci bağlasa kaç halat vardır? Ama diğer adamı bağlayan halatlar... Muhtaç olanlar için bunca varlık var iken gönül darlığa gitmiyor. Onun için varlıktan gemeli, kanaat etmeli.
Selahaddin Eyyubi dizisi Kürt sorununu çözer
Kültürel zenginliklerimiz sanata yeterince yansıyor mu? Elif Şafak'ın Aşk'ını da göz önüne alarak, yansıtanlar nasıl yansıtıyor? Elif Şafak'ın yaptığı kendine göre benim açımdan iyi bir iştir. Aşk'ı yazdı, Konya'da Mevlânâ türbesinde ziyaretçilerin silüetleri değişti. Başka katmanlardan insanlar gelmeye başladı. Herkesin yaptığının bir karşılığı var toplumda.
Muhafazakâr kesim kültür sanata nasıl bakmalı? Bugün kültür-sanat maalesef muhafazakârlarca önemsenmiyor. Kimliğimizi ne kadar derinden etkilediği gözden kaçırılıyor. Bu toplumun kültür-sanata bakışı yüzyıllar boyunca hep zarif, ihtişamlı, belki tevazu içinde ama insanı hayran bırakan bir düzlemde yürüdü. Yeni sanat şekillerinin insanlara dayatıldığı cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bir gerileme oldu.
Neden böyle oldu? Muhafazakâr insan cumhuriyet projesi içinde aşağılarda konumlandı. O yılların sanatkâr yetiştirme projelerinden hiçbirine dâhil edilmedi. Devlet pek çok insanı sanat edinsin diye yurt dışına gönderdi. Ama hiçbir jürinin önüne, pantolonunda delik yahut namaz izi olan insanlar yaklaştırılmadı. İnancına, kutsallarına küfrettikleri için halk bu sanattan gittikçe uzaklaştı.
Bu durum değişiyor mu yavaş yavaş? 70'lere, 80'lere, 90'lara gelindiğinde muhafazakârlar bu ülkenin değerlerine değer katmaya, bilim, teknoloji, iş alanında görünmeye başladı. Kendimiz olabilmemiz için zengin olmalıyız dediler. Fakat bir şeyi unuttular. Kendin olman için de kültürüne, sanatına, medeniyetine sıcak bakmak ve yakın durmak gerekiyordu.
Sahip çıkmak belki de... Ben o nesli haklı görüyorum. Biz zaten kamburlaştırılmış olan sırtımızı böyle doğrultabildik dediler. Sanata kültüre daha yeni sıra gelecek. Benim ömrüm bunları hiç durmadan anlatmakla, bunları söylemekle geçecek.
Ne zaman hallolacak bu sorun peki? Zenginlik beş nesilde hazmedilebilir, kültür ve sanat üç nesilde. Yani ben söyleyeceğim, çocuklarım çalışmalar yapacak, torunum o sanatı sinema, opera olarak icra edecek.
Nasıl yaklaşmak gerekiyor sanat konularına? Senarist, müzisyen yetiştireceksin, teknolojiyi sahipleneceksin, bütün bunların üstüne kast oluşturabilecek bir kadron olacak. Aslında bir Alparslan operası, Hazreti Hamza'nın hayatının bir müzikal olarak işlenmesi, Hazreti Ebu Bekir'in bir sineması... Veya Selahattin Eyyubi'nin bir dizisi... Mesela Selahattin Eyyubi'nin dizi filmi bugünkü Kürt problemini çözer.