|
erturanelmas
|
 |
« : Ekim 10, 2008, 07:32:43 ÖS » |
|
ŞİİRDE İMGE MESELESİ
Edebiyat çevrelerinde sıkça kullanılan bir sözcüktür imge. Bir şiir terimi olarak kullanılan “imge” hakkında sanal dergilerde yüzlerce makale bulabilirsiniz. Fakat bu makaleleri anlamak, imgenin ne olduğunu kavramak oldukça güçtür. Çünkü bu yazıları sanal dergilere ekleyenler; yazılarını, konuyla ilgili bilimsel araştırma yapmış uzmanların kitaplarından alıntı yaparak oluşturmuştur; bu nedenle ne anlattığını kendileri de tam olarak anlayamamıştır.
İmge ile ilgili alıntı ve çalıntı olmaktan öte bir anlam ifade etmeyen bu yazıların bir numaralı kaynağı Prof. Dr. Doğan Aksan’ın “Şiir Dili ve Türk Şiir Dili” isimli eseridir. Ben şahsen bu eseri birkaç defa okudum ve bazı bölümlerini zaman zaman yine okuyorum. Şiirini geliştirmek isteyen her şair adayına bu kitabı tavsiye ediyorum.
Bu yazımda, başta Doğan Aksan’ın eseri olmak üzere, başka bilimsel eserlerden de yararlanarak ve kendi deneyimlerimi katarak imgenin ne olduğunu örneklerle vurgulamaya çalışacağım.
TDK’nin sözlüğü imgeyi “zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, hayal, hülya” olarak tanımlıyor. TDK’nin türetip aydınlara benimsettiği bu sözcük Arapça asıllı “tasavvur”un tam karşılığıdır.
Gerçi imgenin yüzlerce tanımı yapılmıştır fakat hepsinde ortak bir nokta vardır ki o da “zihinde tasarlanması”dır. İmge denince ilk aklıma gelen şu manidir:
A benim bahtı yârim Gönülde tahtı yârim Yüzünde göz izi var Sana kim baktı yârim?
Bilindiği gibi manilerin ilk iki dizeleri genellikle doldurma dizelerdir. Yani dörtlüğü tamamlamak, kafiye oluşturmak için söylenmiş, ana düşünceyle alâkası olmayan sözlerdir. Bu manide asıl anlatılmak istenen son iki dizededir. Bu dizelerde şair sevgilisini o kadar çok sevmekte, onu o kadar çok kıskanmaktadır ki başkalarının onun yüzüne bakmasına dahi tahammül edememekte ve sevgilisinin yüzünde göz izi olduğunu söylemektedir. Bilindiği gibi bakış veya göz insan yüzünde iz bırakmaz. Şair kıskançlığının bu en üst derecesini bir tasavvurla, gerçekte olmayıp zihninde yarattığı bir hayalle, kısaca bir imgeyle vurgulamış oluyor.
Bu temayı “senin için ölürüm, senin için dünyaları yakarım, seni kendimden bile kıskanırım” gibi sözlerle milyonlarca kez ifade edin, bu imgenin gücünü yakalayamazsınız.
Söz maniden açılmışken harika bir imgeyle süslenen bir başka maniyi yazmadan geçemeyeceğim.
Yara benden yara benden Söyleyin yâra benden Ne biter ne tükenir Ok senden yara benden
Gençler flört ettikleri dönemde, hatta söz kesip nişanlı kaldıkları zamanlarda bile sürekli birbirlerine darılırlar, küserler. Âşıklar arasında sitem, naz, darılma kızma ve barışma asla bitmez. Şairimiz bu manide sevgilisinin sitem, naz, hakaret, suçlama gibi hareketlerinin asla bitmediğini ve kendisinin de her türlü hakaret ve suçlamaya katlandığını söylüyor. Fakat bu gerçeği ilginç ve özgün bir benzetmeyle, “ok atmaların ve yaralanmaların bitip tükenmemesi” imgesiyle çarpıcı biçimde vurguluyor.
Şiirlerini özgün imgelerle bezemiş olan Ahmet Haşim herkesin bildiği bir doğa olayını, karanlık basınca kuşların yuvalarına girip susmalarını:
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam Âlemlerimizden sefer eyler
dizeleriyle ifade ediyor. Şair bu dizelerde daha önce hiçbir şairin aklına gelmeyen enteresan bir yorum yapıyor. Haşim, kuşların her akşam yaşadığımız âlemlerden sefer eylediğini, böylece gizlerle dolu bilinmez ülkelere gittiklerini ifade ederek özgün bir imge oluşturuyor.
Gurup vaktinde karanlığın yavaş yavaş doğaya hâkim olduğunu hayal edelim. Böyle bir ortamda bir gül bahçesi: yeşil yapraklar, kırmızı tomurcuklar, açılmış kırmızı goncalar ve irili ufaklı kırmızı güller… Akşamın bu vaktinde güllerin ince sapları ve yeşil yaprakları seçilemez, fakat boşlukta irili ufaklı kırmızı goncalar ve güller görülebilir. Haşim bu manzarayı:
Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
dizeleriyle betimliyor. Bizim ifade etmekte zorlandığımız bu doğa olayını kanayan bir yara benzetmesiyle anlatıyor. Güller arza eğilmiştir ve sürekli kanamaktadır. Uzaktan bakıldığında boşluktaymış gibi duran goncalar ve güller bir yaradan akan kan damlaları gibi tasavvur edilmiştir. Ayrıca gurup vaktinde doğaya hâkim olan kırmızı rengin etkisiyle aleve benzeyen dallarda kanlı bülbüller durmaktadır. İşte özgün imgeler… Haşim’e kadar akşamın bu renkleri, güllerin, dalların, bülbüllerin bu görünümleri bu tarzda hiç anlatılmamıştı.
Dağın başında bir çeşme düşünelim. Bu çeşmenin suyu yokuş aşağı yol bulup, bir bağdan başka bir bağa geçerek akar. Faruk Nafiz bu doğal olayı, Çoban Çeşmesi şiirinde şu dizelerle anlatıyor:
Leylâ gelin oldu Mecnun mezarda Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda Ateşten kızaran bir gül arar da Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
Faruk Nafiz bu dörtlükte özgün bir imge yakalayarak, suyun bağdan bağa sınır tanımadan yokuş aşağı akmasını, ateşten kızaran bir gül bulup onu sulama arzusuna bağlamaktadır.
Bu örneklerden şu sonuçlara ulaşabiliriz. Şairler herkesin bildiği bir durumu, tanık olduğu bir manzarayı herkesten farklı görmekte veya herkesten farklı ifade etmektedir.
Prof. Dr. Doğan Aksan bir şiir terimi olarak imgeyi: “Sanatçının çeşitli duyularla algıladığı özel ve özgün bir görüntünün dile aktarılışıdır; bir betimlemeden ziyade öznel bir yorumdur.” sözleriyle tanımlıyor.
Karlı dağların başında Salkım salkım olan bulut Saçın çözüp benim için Yaşın yaşın ağlar mısın?
Bu dörtlüğü söyleyen Yunus’un amacı elbette ki bir manzara tasviri yapmak değildir. Bizim her zaman gördüğümüz bir manzarayı öznel ve özgün biçimde yorumlamaktadır. Tepeleri karla kaplı dağların başında salkım salkım bulutlar vardır: bulutlar ağlayacak, yani yağmur yağdıracaktır. Daha sonra yağmur sularıyla eriyen karlar küçük, siyah derecikler oluşturarak dağların tepelerinden aşağı akacaktır. Yunus dağları bu haliyle saçlarını çözüp ağlayan bir kadına benzetmektedir. Son dizede ise kendi çaresizliğini ve acınacak durumunu hatırlatarak saçını çözüp ağlayan bu kadının kendisi için ağlamasını istemektedir.
İşte özgün imge budur. Hepimizin defalarca gördüğü bu manzarayı Yunus tasvir etmiyor, gördüklerini öznel biçimde yorumluyor.
Fuzuli, Su Kasidesinde Dicle ve Fırat nehirlerini işaret ederek:
Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl Başını taştan taşa urup gezer âvâre su
diyor. Yani “Su, ayağının bastığı yerlere ulaşabilmek amacıyla ömürlerden beri başını taştan taşa vurarak akmaktadır.” diyor. Şairimiz Dicle ve Fırat nehirlerinin tabiî mecrası içinde, asırlardan beri, kıvrımlar hâlinde akmasını Hz. Muhammet’in yaşadığı topraklara ulaşma arzusuna bağlıyor.
Edebiyat tarihimizin imge yönünden en zengin şiiri şüphesiz ki Su Kasidesidir. Fuzuli’nin bu çok güzel tasavvurundan da anlaşılıyor ki, şairler herkesin bildiği bir gerçeği, gördüğü bir manzarayı farklı şekilde yorumlayıp ilginç imgeler hâlinde bize yansıtmaktadır.
İnternetteki sanal edebiyat dergilerinin birinde şiirlerini okuduğum genç şair adaylarından Funda Kara “Kumrulu Akasya” diye bir şiir yazmış. Bu şiirinde:
Bir akasyayım ben gövdem kapkara kömür tozlarıyla sırtımı yaslamışım konağa saçlarım pencereleri kaplamakta şahidim evet evet şahidim adliyedeki soruşturmalara davalara kâtip kararı omuzlarıma yazmakta
diyor Funda. Burada çok ilginç bir imge yakalamıştır genç şair adayımız. “Çevre kirliliği nedeniyle gövdesi kömür tozundan kapkara olmuş akasya ağacının gövdesi ve dalları adliye binasının önündedir ve adli kararlar onun omuzlarına yazılmaktadır.” Artık bu dizelerden onlarca çağrışım, hayal ve düşünce çıkarabilirsiniz. Şehirde beton binalar, binalar arasında bir yalnız akasya… Çevre kirliliği ve yok edilmekte olan doğanın hâli… İnsan- doğa ilişkisini yargılaması gereken insanoğlunun doğaya boş verip birbirlerini yargılaması… Akasya ağacının hiç kale alınmaması… Kararların ağaçtan yapılan evraklara yazılması… Ve daha nice hayaller, çağrışımlar, düşünceler. İşte imge budur.
Nazım Hikmet’in:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında”
dizelerini duymayanınız yoktur. Gerçekten şair burada özgün bir imge yakalayarak kendisini bir ceviz ağacına benzetmekte ve polislerin bu olayın farkında olmadığını düşünerek mutlu olmaktadır. Polis tarafından aranan birinin ceviz ağacına imrendiğini ifade etmek güzel bir imgedir. Gerçi Peyami Safa da 9. Hariciye Koğuşu’nda hastaneden çıkan on beş yaşındaki bir gencin ruh hâlini verirken “Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm.” diyor. Bu imgelerde kim kimden etkilenmiş bilemem ama her iki anlatımın da şairane olduğu inkâr edilemez.
Sonuçta ilginç, özgün ve güzel imgeleri edebiyatımızın üstatları yaratabildiği gibi içimizden birileri de orijinal imgeler oluşturabilir. Mesele bu imgeyi en güzel biçimde sunabilmektir. Nazım Hikmet, ağaca imrenme imgesini edebiyat tarihimizde hiç kullanılmayan “parkında-farkında” kafiyeleriyle vurguluyor ki on binlerce şair bir araya gelse bu imgeyi bu ifadeden daha güzel şekilde aktaramaz.
Yine amatör şairlerden Deniz Coşkun, Fotoğraf başlıklı altı dizelik bir şiir yazmış:
Öylece duruyor karanlıkta Siyah-beyaz Beyazı daha parlak Zihnim tamamlıyor siyah olanı Tamamlanıyor beynimde Eski fotoğraf
Bu genç, duyarlı ve duygulu kardeşimizin şu kısacık şiirindeki harikulâdeliğe bakın. Bir kusur bulabiliyor musunuz? Harika bir imge yakalamış Deniz Coşkun. Siyah-beyaz bir fotoğrafa bakıyor, beyaz bölümler daha parlak gözüküyor; daha sonra zihni siyah bölümü tamamlıyor ve fotoğraf bütünüyle gözlerinin önünde beliriyor. Bu şiiri okuyunca nice çağrışımlar, hayaller, düşünceler üşüşüyor beynimize.
Benim siyah-beyaz fotoğraflarım çoktur. Çoğu bir mutluluk anısı… Ama o fotoğraflarda gurbetteki dostlarımı, hastanedeki yakınlarımı, vefat etmiş sevdiklerimi de görüyorum. Ve beyazıyla, siyahıyla zihnimde tamamlanıyor eski fotoğraf…
Ne zaman siyah-beyaz fotoğraflarıma baksam bu şiir geliyor aklıma. İşte imge, işte imgenin gücü…
Şair farklı ve ilginç imgelerle süslenmiş özgün şiir yazayım derken garip ve gülünç olmamalıdır. Evet, imge bir hayaldir, bir durumun özgün ve öznel yorumudur ama kendi içinde de bir mantığı olmalıdır. Edebiyatımızda 2. Yeniler olarak bilinen ekole mensup pek çok şair farklı olmak uğruna öyle anlaşılmaz ve saçma imgeler uydurmuşlardır ki bazen gülünç duruma düşmüşlerdir. Gerçi bazı şakşakçılar bu mantıktan uzak kelime dizilerinde derin anlamlar olduğunu, bu şiirleri herkesin anlayamayacağını iddia etmişlerdir ama iddialarına kendileri de inanmamıştır.
Sürrealist çizgide ve serbest çağrışım metoduyla şiir yazdıklarını iddia edenler, “saçmalardan seçmeler” diye vasıflandırdığım bu şiirleri sanat şaheserleri patentiyle okuyucularımıza sunmuş olabilirler. Okuyucularımız alkışlanmış, hatta ödül kazanmış bu şiirleri “pek bir şey anlamadım ama mutlaka iyi şiirdir” diyerek benimsemiş olabilir. Şimdi pek meşhur bir şairimizin ödül almış bir şiirinden iki dize yazıyorum:
Böylece bir kere daha boynuzlayız sayılı yerlerinden En uzun boyun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Bu dizelerden derin anlamlar, ince ve özgün imgeler çıkarabilirsiniz. Ben de size ömrünü edebiyata vakfetmiş bir emekli edebiyat öğretmeni olarak ancak gülerim.
Bedri Rahmi Eyüboğlu sevgiliye olan aşkının ne derece güçlü olduğunu:
“Yâr yâr, Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar.”
Dizesiyle dile getiriyor. Attila İlhan: “Adını mıh gibi aklımda tutuyorum.” diyor. Benzetmelerden oluşan bu imgeler gayet güçlü ve mantıklıdır. Keza sanal sitelerin birinde yazılarını okuduğum yetenekli yazar ve şairlerinden Necla Alptekin, “Unut” başlıklı şiirinde:
“Beyaz ya da siyah giysen ne fark eder? Her cismin gölgesi siyah değil mi?”
diyerek herkesin bildiği, gördüğü fakat sözlü ve yazılı anlatımlarında pek ifade etmediği bir gerçeği mantıklı şekilde sorgulayıp yorumlayarak güzel bir imge oluşturuyor. Bu imgeden kefene, mezara kadar ulaşabilirsiniz. Yine aynı şairimiz “aşk” temasını işlerken:
“Yedi kat göğün tılsımına aldanıp Yedi kat yerin dibine çakıldın mı? Sen aşk nedir bilir misin?”
dizelerini yazıyor. Bu dizelerdeki tasavvurla sezdirilen duyguları âşık olan her kul hissetmiştir. Mantıklı, yerinde ve güzel imgeler…
Farklı üç şairden seçtiğim aşağıdaki üç bendi okuyun lütfen. Bu bentleri okurken gülmemek, yazan kişiyle alay etmemek mümkün mü?
“Fısıltılar Almıştı kara geceyi avuçlarına Bıçaklıyordu habire”
“Kir pas içindeydi bulutların Kolları ve ayakları”
“Şişiyordu güneş, Kızıyor ve şişiyordu Bir balon gibi”
Kurduğumuz hayallerde, oluşturulan imgelerde bir mantığın olması gerekmez mi?
Yukarıdaki dizeler sizce şiir midir? Bu dizeleri yazan kişi imge yaratayım derken gülünç duruma düşmüyor mu?
Yalnız bir insan düşünelim: Akrabası yok, sevgilisi yok, arkadaşı yok… Bu kişiyi kimse merak etmiyor, arayıp sormuyor. Fuzulî bu tip insanları şu beyitle anlatmış:
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge Ne açar kimse kapım bâd-ı sabadan gayrı
(Bana gönül ateşimden başka yanan olmaz, kapımı da saba rüzgârından başka kimse açmaz.)
Şimdi size sorayım: Yalnızlık temasını bu dizelerdeki imgelerden daha güzel, daha ilginç ve daha mantıklı bir şekilde vurgulayan başka bir şair gösterebilir misiniz bana?
Bu soruma ben cevap vereyim: Evet gösterebilirim… Ne demiş Yunus:
Bir garip ölmüş diyeler Üç günden sonra duyalar Soğuk suyla yuyalar Şöyle garip bencileyin.
Bir yerde yalnız, kimsesiz bir garip ölmüştür. Ama komşuları onun öldüğünü üç gün sonra duyuyorlar. Ölen kişiyi kimse merak etmiyor, kimse sormuyor, kimse aramıyor çünkü. Ne zaman ki cesedi kokmaya başlıyor, komşuları o kişinin öldüğünü işte o zaman anlıyor. Çevreye daha fazla zarar vermesin diye alelacele ve odun dahi harcamadan, yani masrafsız bir şekilde, soğuk suyla yıkayıp gömüyorlar.
Yunus’un ve Fuzuli’nin şu harika imgelerine bakınız. Ne kadar ilginç, ne kadar mantıklı ve ne kadar özgün…
Şu ana kadar yazdığım imge örnekleri günlük hayatımızda var olan, hepimizin tanık olduğu bazı gerçeklerin ve manzaraların şairler tarafından farklı şekilde algılanıp yorumlandığı örneklerdi. Yaratıcı şairler duygularını daha iyi ifade edebilmek için, hayal güçlerini kullanarak aslında var olmayan manzaralar ve hayat sahneleri kurgulayarak da özgün imgeler yaratabilir.
Fuzuli’nin Su Kasidesi’nde bir şairin hayal gücünün nerelere ulaşabileceğini gösteren çok güzel bir imge vardır:
Dest bûsu arzûsuyle ölürsem dostlar Kûze eylen toprağım verin anınla yâre su
(Ey dostlar, ben o sevgilinin elini öpme arzusuyla ölürsem, benim mezar toprağımdan bir testi yapın ve onunla yâre su verin.)
Hayalin güzelliğine, yaratılan imgenin harikulâdeliğine bakar mısınız? Şairimiz öldükten sonra onun mezar toprağından bir testi yapacaklar ve yâri o testiden su içecek; böylece şairin mezar toprağı sevgilinin ellerine ve dudaklarına değmiş olacak; dolayısıyla şair bu şekilde yârine kavuşmuş olacak.
Yunus Emre’nin “Şöyle garip bencileyin” redifli ilâhisinde de buna benzer mükemmel bir imge görüyoruz. Yunus bu şiirinde yalnız ve kimsesiz bir garip olduğunu söyleyerek yeryüzünde kendisi kadar garip birini aradığını fakat bir türlü bulamadığını vurgular. Şiirinin sonunda ise nihayet kendisine benzer bir gariple karşılaştığını şu dizelerle ifade eder:
Nice bu dert ile yanam ecel ere bir gün ölem Meğerki sinimde bulam şöyle garip bencileyin
Yunus kendisi kadar garip birini bulamama acısıyla nice yıllar yanacaktır ve eceli geldiği zaman ölecektir. Ölüp de mezara girdiği zaman kendisi kadar garip birini kendi mezarında bulacaktır. Böylece Yunus emsalsiz garipliğini çok çarpıcı ve ölümsüz dizelerle bir kez daha pekiştirmiş oluyor.
Bir halk türküsündeki “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır / Bugün posta günü canım sıkılır” dizelerini duymayanınız yoktur. Of çekmekle dağlar değil masamızdaki bir bardak bile yıkılmaz. Fakat şair bu dizede harika bir abartma sanatıyla çektiği ofların şiddetinden dağların yıkılacağını söylüyor ve biz bu imgenin saçma veya yanlış olduğunu düşünmüyoruz.
Necip Fazıl’ın Otel Odaları şiirinde de yaratıcı hayal gücüyle oluşan harika imgeler vardır:
Gizli bir akis kalmış gelip geçen her yüzden Küflü aynalarında küflü aynalarında
Atıyor sızıların çıplak duvarda nabzı Çivi yaralarında çivi yaralarında
Üçüncü sınıf otellerde bir gece dahi yattıysanız; odadaki o eski, küflü aynada daha önce orada kalanların akislerini görür gibi olursunuz. Şairimiz ayrıca otel odalarının çıplak duvarlarında çivi yaraları olduğunu ve sızıların nabzının bu yaralarda attığını ifade ediyor. Bir okuyucu olarak ben, eski müşterilerin akislerinin aynada görülemeyeceğini veya çivi yaralarında ıstırap çeken insanların nabızlarının atamayacağını düşünmem.
Bu imgeler okuyucuda yüzlerce hayal, çağrışım ve duygu uyandırır. Bu çağrışımlar ve hissedilen duygular; yalnızlık, sıkıntı ve dert üzerinedir. Çünkü üçüncü sınıf otellerde kalanların mutlaka bir derdi vardır.
Şiirlerini beğendiğim yetenekli şairimiz Necla Alptekin, Beni İnandır başlıklı şiirinde eşinden ayrılmayı göze alan bir kadının evden ayrılırken özel eşyalarını toplamasını şöyle anlatmış:
Saçımdan bir tel düşmüş yastığına, aldım Aynanın önünde kol saatim Diş fırçam, terliklerim Hiçbirini unutmadım Ayağıma dolanan Gölgemi bile bırakmadım
Saçından düşen bir teli dahi bırakmayan bir kadın… Çok kararlı ve kıskanç… Fakat o sadece özel eşyalarını alıyor. Hatta ayağına dolanan gölgesini dahi bırakmıyor. Son iki dizedeki imge gerçekten çok harika, özgün ve şairane…
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Şair kurguladığı imgede gerçek hayatta yaşanmamış, yaşanması mümkün olmayan hayat sahneleri ve manzaralar dahi yaratsa o imgenin bir mantığı olmalıdır ve bir duyguyu çok iyi ifade edebilmelidir.
Erturan Elmas Bursa / 2008
|