edebiyatogretmeni.net forum
Ocak 09, 2009, 01:10:52 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ömer Seyfettin-Seçme hikayeler(Acil bakın)  (Okunma Sayısı 518 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Real_state
Newbie
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2


Üyelik Bilgileri
« : Ekim 20, 2008, 06:28:40 ÖS »

Lütfen bu kitabın özetini mümkünse inceleme planını bulursanız size ömrümün sonuna kadar minnet duyarım lütfennn yarına ödev
Logged
türkiye
Full Member
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 125


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Ekim 20, 2008, 09:44:44 ÖS »

“BAHAR VE KELEBEKLER”İN ÇÖZÜMLEMESİ
ÖMER LEKESİZ
Bahar ve Kelebekler, geçmiş (büyükanne / büyüknine) ve şimdinin (genç kız) iç içe anlatıldığı bir öykü; bir büyükanne ile bir genç kızın çakışan portrelerinden mazi ve hale ilişkin yazınsal kayıtları içeriyor.
Ömer Seyfettin tarzı başlayış: Tasvir. Aylardan Nisan. “…bir esatir rüyasının havai hakikati…”nde, yüzü gelecekten çok geçmişe dönük şimdiye dair usturuplu tespitler: “Küçük salonun fes renginde kalın, ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema… Çiçekli ağaçlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular, beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havai hakikati gibi uçan martı sürüleri!”
Bir ruh, bir görünmez adam gözüyle öykü mekanının çevresi… Göz, yazara mı, yoksa öykü kişilerinden birine mi ait henüz belli değil. O göz bakışlarını salonun içine çeviriyor:
“gayet” zayıf, sarı, ihtiyar (doksanyedi yaşında, üç dişi kalmış, buruşuk ağızlı, bir mumya uzvu kadar sararmış, katılaşmış ele sahip, kahverengi yemenili), açık pencereden giren muharrik rüzgar”ca tehyiç edilebilecek ve kuşların güneşli cıvıltılarıyla, çiçek ve çimen kokularıyla hayalinde uzak, ezeli bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah doğurabilecek kadar romantik ve ayrıca “Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karış”mış kadının, pencerenin önünde arkası dışarıya dönük şişman (!?) koltukta, o meçhul gözün dışarıda gördüğü güzelliklere (bahara ve dolayısıyla hayata) dargınmış gibi oturduğunu tespit ediveriyor.
İhtiyar kadının ağzındaki üç dişi -o ağızın daha ilk açılışında- görebilecek kadar röntgen kabiliyetli bu göz salonda kadının karşısındaki şezlonga uzanmış bir genç kızı da hemen yakalıyıveriyor: “…pencereden” giren “çiçek, kır kokuları; deniz, dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgarı” altında, siyah maroken kaplı bir kitap okuyan ve ihtiyar kadının torununun torunu olduğu bildirilen bu genç “kız, yeni neslin son Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle bulutlanan siyah gözlerini” taşıyor, yaşı onsekiz gibi, “şezlongdaki mühmel uzanışı ona müstesna bir letafet veriyor, ince jüpünün altında bedii bir vuzuh ile irtisam eden kalçaları daha dolgun, daha geniş, dizleri daha narin, daha mütenasip, eteklerinin pembe beyaz gölgeleri içinde pek şuh, pek uyanık duran bacakları daha tombul, daha nefis, ayakları daha küçük görünüyor”, “Tuttuğu siyah maroken cildin üzerinde beyaz, parlak, zarif, ince elleri asi bir istical ile göğsünden fırlamak ister gibi kabaran memelerine dayanıyor, sanki onları zaptediyor”, “Gür siyah saçları mağmum, hüzünlü çehresi etrafında mesut edici, düşündürücü bir zevk veriyor” gibi görünüyor.
Biz, Afrodit’i kıskançlıktan çıldırtabilecek güzellikteki bu kız olsa olsa Türk uyruklu ya da en kötü ihtimalle ona akraba sayılabilecek bir uyruktan olabilir diye düşüne duralım, yazarımız bu işi ihtimallere bırakmak istemediğinden ihtiyar kadınla, genç kızın uyruğunu, sosyal içerikli bir cümleyle kendisi tespit ediyor. Gerçi genç kız, yeni neslin Türk kadınlarının o malum gözlerini taşıdığından mı, yoksa o gözleri bir Türk kızının dışında kimsenin taşıyamayacağından mı Türktür pek anlaşılmıyorsa da netice olarak Türktür ve bu kaya gibi tespit yazarın ulusçu telakkilerini üç aşağı beş yukarı ele vermektedir.
Peki, olay ne? Aslında öyle heyecan verici, okuyucu gözünü öyküye mıhlayıcı bir olay yok öyküde. Genç kız kitap okuyor, büyükanne (nine) kıza ne okuduğunu soruyor. O, Fransızca -sevinçten saadetten mahrum Türk kadınlarını anlatan- bir roman okuduğunu söylüyor. Büyük nine, hem roman okumaya, hem de Türk kadınlarının böyle nitelenmesine ve genç kızın şahsında yeni neslin uyuşukluğuna, karamsarlığına kendi genç kızlığındaki kelebek falı örneğine yaslanarak itiraz ediyor. Genç kız, kendisi ve onun gibi olan Türk kızlarının talihini öğrenmek amacıyla bu kelebek falına başvuruyor. Sonuç olumsuz: Keder ve hastalığa işaret eden sarı (siyah) kelebeği görüyor.
Olay(lar) bundan ibaret. Ancak bu öyküyü önemli kılan temel unsur olay değil, nesiller arası hayat, kültür, anlayış farklılıklarının bir sosyal psikolog yaklaşımıyla, titiz bir uslûpçu çabasıyla anlatılması… Yazarın, nesiller arasında ciddi farklar tespit edebilmek için, nine-torun yerine büyüknine- torununun torununu anlatışı kurgudaki zorlamayı, aşırı hesapçılığı alenileştiriyorsa da, bu durumu, hakim öyküsel mantığı bozmadığından es geçiyor ve nesil farklılıklarına eğiliyoruz:
Öyküde, kendi zamanını ve o zamanın kültürel anlayışını temsil eden nine, yeni neslin (dolayısıyla yeni zamanın) canlı bir tanığı olarak eskiyi anımsarken yeni zaman ve kültürel anlayışa yönelttiği eleştirilerle de zamanlar ve nesiller arası farkın ilk belirleyeni olarak önplana çıkıyor.
Büyük nine’ye göre eskiyle (seksen sene evveliyle), yeninin temel farkları şunlar:
Mekanlar: Aşı boyalı büyük evler, büyük salonlara, havuzlu, kameriyeli bahçelere sahipmiş. Bostanlarda, deniz kenarlarında cesm ve nadir büyük yalılar bulunurmuş. Şimdi için farklı bir tablo çizilmiyor.
Sosyal ve kültürel ilişkiler, eğlence hayatı: O zaman kadınlara mahsus binlerce kadının görüşüp konuştuğu geniş bir alem ve yine kadınlara mahsus eğlence ve zevkler varmış. Yukarıda belirtilen mekanlarda toplanan kadınlar eğlenir mesut olurlarmış. O zamanın kadınları için mevsimler, esvaplar, kınalar kısaca her şey zevk ve eğlence nedeniymiş. Çocukluk, okula başlayış, tesettür, evlilik, doğum, hatta ihtiyarlayış bile belli bir ritüele sahipmiş. Ah evet, maniler ve şarkılar.. istişareler, divanlardan fal açmalar… Binbir özlemle, “Daha hiç açmamış, bir senelik gül ağaçlarının dibine akşamdan beyaz kavanozlar kor içine yüzüklerimizi, yüksüklerimizi atar, ertesi sabah güneş doğarken mani söyleyerek tekrar çıkarırdık. Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kış herkesin lafına, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar vardı.” Diyor o günler için büyük nine ve ilave ediyor: “Evet, yavrum biz sizin gibi ‘Ne yapalım?’ diye düşünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sıkıntısı ne olduğunu bilmezdik. Hasılı her şey gülmeye, eğlenmeye vesile idi. Mesela bahar… Ah, siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz hepimiz bahçelere dökülürdük. Baharın kendine mahsus eğlenceleri, ananeleri vardı.”
Bunlardan da önemlisi bahar sevgisi ve sevinci. Bahar geldi mi odalarda durulmaz, bahçelere çıkılır, gülünür, eğlenilir, oynanılır ve beyaz ve pembesi için maniler söylenerek kelebeklerin renk dili okunurmuş. “Beyaz kelebek: Saadete, talihe… Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete… Sarı kelebek: Kedere, hastalığa… Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet eder”miş. “beyaz kelebek kümelerinin zenginliğine, pembe kelebek kümelerinin bolluğa, sarı kelebek kümelerinin kıtlığa; kırmızı kelebeklerden müteşekkil, pek nadir görülen meşum kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret”miş. Beyaz kelebek görülünce o yıl boyunca mesut olunacağına inanılır ve o beyaz kelebeğin şerefine semailer okunur, sevinçle erkeklere haber verilirmiş.
Vakıa, şimdi bu alem tümüyle dağılmış, kadınlar arasındaki diyalog, eğlence ve zevk kaybolmuş. Şimdi kadınlar sevinçten ve saadetten mahrum, büyükannelerine benzemeyen yorgun, itikatsız kadınlarmış. Bahar onları eski kadınları etkilediği gibi etkilemiyor yani sevinçten deli etmiyormuş. O günlerin güzelim oyun, adet ve zevkleri hepten unutulmuş. Kıraathaneler, gazinolar, birahaneler, kulüpler, tiyatrolar, kafeşantalar, kerhaneler gibi felaket mahalleri ortaya çıkıp erkekleri kadınlardan koparmanın yanında, kadınların evlerinde birer tutsağa dönüşmesine neden olmuş.
Okuma ve kitap sevgisi: Bir kadın için en büyük övgünün fazıla, edibe, şaire, akıle olduğu evvelki zamanlarda kibar ve büyük efendiler kızlarına Farisi öğretirler, cami dersleri gösterirlermiş. Kadınlarca, Mesnevi anlanır, Tuhfe-i Vehbi okunup Fuzuli’den, Baki’den gazeller ezberlenir, mükemmel seci ve kafiyeler yapılır, bunların tartışıldığı kocalar hayran edilirmiş. “Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kış herkesin lafına, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar var”mış.
Oysaki şimdi, ecnebi mürebbiyeler elinde kendilerinden çok yabancıları tanıyarak büyüyen çocuklar, frenkçe okuyor, kendi lisanlarının güzelliklerini anlamıyor, ecnebilere benzemek istedikçe kendi benliklerinden uzaklaşıp, zehirleyici, keder verici kitaplar üzerine düşerek çevrelerine yabancılaşıyor, kararıp, solup, hırçınlaşıyor ve sonuçta birer tahammül olunamaz varlıklar haline geliyorlarmış.
Giyim-kuşam: Modanın olmadığı o zamanda anne, kız ve nineler ortak giysileri ve mücevherleri kullanırlar. Sırma çedik pabuçlar ve özellikle feraceleriyle hepsi besili, sağlıklı, güzel kadınlar baharın yeşil çimenlerinde gelincik çiçeği gibi parlarlarmış. Bugünse “mütemadiyen esvap değiştirmek, moda çılgınlıklarından, soğukluklarından, boş bir tekebbürden, manasız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından başka bir şey yok”muş, “Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmış”, “Eşyamızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmiş”, “her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit ol”muş, “Saadet uzak bir hayale, yetişilmez bir hulyaya inkılap et”miş, “Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz” sönmüş, “Şimdi şaşkın ve mustarip bir nesil!… Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, karanlık gören, berbat, hasta tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah şimdiki mariz ve müteverrim muhit..” kalmış kala kala.
Karı-koca ilişkileri: Erkekler yalnız kadınlarını tanır, işlerinden sonra bir yerlere takılmayıp erkence evlerine gelirler ve eşleriyle meşgul olurlar, kadınlar da erkekleriyle üzülmeden yaşarlarmış.
Şimdi ise, yukarıda zikredilen yeni eğlence mahallerine takılan erkekler evlerine zamanında gelemiyor, dolayısıyla eşlerini tenha evlerde unutulmuş bir bekçi gibi yalnız bırakıyorlarmış.
Öncelikle, büyükannesinin hiddetli serzenişlerini dinleyip, sonra onunla münakaşa eden ve dolayısıyla eski anlayışa karşı direnişi temsil eden genç kız açısından durum şöyledir:
Genç kız, “Peki söyleyiniz, okumayayım da ne yapayım?”, “bu kitabı atayım… Okumayayım. Sonra bize müebbet ve yıkılmaz bir hapishane olan bu sıkıcı evin içinde bu mevkufiyetin yalnızlığı içinde çıldırayım mı? Okuyor, eğleniyor, biraz teselli buluyorum.” Şeklinde büyük ninesini suskunlaştıran soru ve saldırılarına rağmen onun naklettiği zamanda kadınların saadetinin ne menem bir saadet olabileceği konusuyla birlikte değişmenin neden ve yönlerini analiz etmekten geri kalmıyor:
“Hakikaten seksen sene evvel kadınların mesut olmaları lazım geliyordu. Kendileri yeni nesil okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça iptidai kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevke, saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşaflı kalın peçeleri ezici, soldurucu, vahşi, merhametsiz esaret örtüleri telakki ediyorlardı. Fakat haksız mıydılar? Mademki “terakki”den içtinap kabil değildi; terakki ise mutlaka değiştirmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidai, mebnai halinde kalamazdı. Kuklalıktan, bebeklikten, masumiyetten, hasılı dişilikten çıkacak, hakiki kadın haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak, bütün manasıyla insan, insan olacaktı…”
Peki nasıl olacaktı? İş buraya gelince, genç kız, o çokça umut bağlanan idari değişimler dönemini tam bir kabus olarak algılıyor ve karamsarlığa düşüyor:
“Hayalinden bir sene evvelki gürültüleri, sevinçleri, nutukları, tiyatroları, konferanslarıyla Meşrutiyetin ilanı geçiyor, hala tükenmez el şakırtıları, alkış kabusları işitiyor gibi oluyordu. O günler kendileri için ne mesuttu. Bir an, bu siyah, sıkı esaretten azat edileceklerini, insanlık hakkına nail olacaklarını ümit etmişlerdi. Ah bu ümit, nasıl çabucak sönmüş, söndürülmüş; bu hayal, ne feci bir surette kırılmıştı… Düşünüyor, ağlamak istiyor, titriyordu. Lakin… Lakin istikbalden bir şey ümit edemezler miydi? Türk kadınlığı bir gün yüksek idrakıyla, altı asırlık tesadüfi, tabii bir ıstıfa sayesinde harika haline gelen hüsniyle, zekasıyla, bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak ihtiramlar, perestişler önünde yükselemeyecek miydi?… Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi? Büyük nine nihayetsiz hikâyesine devam ediyor; genç, esmer kız tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karışan abus suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklere tefeül etmek… Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikatları yeni Türk kadınlığının talihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu.”

Logged
türkiye
Full Member
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 125


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Ekim 20, 2008, 09:45:01 ÖS »

Şimdiki zaman vahim, geçmiş zamanlarsa Lale devrinden çalınmış rengarenk görüntüleriyle büyülü mü büyülü. İyi eskiyle, kötü ama kaçınılmaz yeninin çelişkisinden doğan: Eskiye yaslanarak, onun iyiliğince yeniye de iyi bir yön tayin etmek! Genç kızın, umutlar, kuşkular, sorular arasında Kelebek falına müracaat edişi bunun bir gereği. Ancak, çıkan sonuç, yani sarı (siyah) kelebek, eskinin tümüyle yitirdiğini ve kötü yeninin kaçınılmaz olumsuzluğunun süreceğini gösteriyor. Eski adetleri kerih görmek, hatta onları genelleştirerek “din” bağlamında yadsımak yeni bir ideolojiye tutsaklıktan ve şimdi de onun ilkeleri doğrultusunda çok daha büyük yanlışlara kurban olmaktan başka bir anlam taşımıyor: “Türk kadınlığının talii ancak felaket, keder, ölüm olduğuna, ebediyen siyah kefeni yırtamayacağına, tesettürden kurtulamayacağına, evlerin boş, tenha duvarları arasında, meçhul çiçekler gibi açmadan, doğmadan öleceğine kanat getirir gibi oluyordu… Mazi, batıl itikatlar o kadar kuvvetli, müthiş idi ki, bütün idrake, bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor, tahavvül kanununun o muhayyel mazari kuvvetini esasından kırıyordu. Düşünüyordu; fakat bu batıl itikatlar, bu haşin, anut, katil mazinin ani tahakkümü yalnız Türklere, yalnız Türkiye’ye mahsus değildi. Birkaç hafta evvel Paris’te tahsilde bulunan kardeşi, oturduğu evin tabldotunda perhiz münasebetiyle et, yağ bulunmadığını, Paris’te aileler arasındaki Katolik deliliğin, dini taassubun bir mislini. Sudan’da, çöllerde, kumlu, hudutsuz yamyamlar memleketinde bile bulmak mümkün olmayacağını yazıyordu… Birden kendisi gibi başka ufuklar, başka saadetler, başka hayatlar tahayyül eden mahrum kadınların romancısı, büyük bir garp muharririnin şakirdine her şeyin bir hududu olduğundan bahsettikten sonra: “…Lakin insanların behimiyetine nihayet yoktur! dediğini hatırladı.”
Neticede, büyük nine yeniliyor, hayalleri, yeninin gerçeğin değil kendi ölüm gerçeğini gördüğü için yeniliyor. Onunla birlikte eski de umut bağlanabilir, yaşatılabilir olmaktan çıkıyor, mukadder bir ölümle yeninin ölümcül görünümüne bağlanıyor, iki nesil arasındaki süre siliniyor, eski, yeninin hüsran ve kederiyle ağır bir blok oluşturup, tüm hayatın üzerine kapanıyor: “Odanın uyutucu gölgeli sükununda sanki bu iki vücut eski, yeni Türk kadınlığının meyus, teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir asır evvelki neslin son numunesini, hayattan ziyade ölüme, nisyana ait bir hatırası… diğeri, bugünün bir asırlık mecburi tagayyürün narin, tatmin olunmaz bir çiçeği idi. Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapalı tenha oda, bu muhteşem, süslü mezar idi. Pencerenin yakınlarına gelen kuş kümesi, bazen şedit bir cıvıltı, aydınlık bir gürültü koparıyor, sonra susuyordu. Büyük nine uyudu. Artık hafif, kuvvetsiz bir ihtizar hırıltısı ile horluyordu. Torununun torunu, genç kız, güzel kız, esmer kız hala hıçkırığını zaptediyor, donmuş gibi, şezlonguna uzanmış duruyordu.”
Bu abus tablolarla, yeni karanlıklara kaynaklık edecek din düşmanlığına uygun kısa metrajlı çevre tasviriyle öykü son buluyor.
***
Mevcut toplumsal yapının sağlam bir üslup ve realist bir gözlemle anlatılma çabasında, romantizme bulandırılmış uslûpçuluk kaygısı, gerçekçiliğin önüne geçiyor; tumturaklı cümleler ve metne havai fişek görüntüleriyle hakim olan hayaller gerçekleri yer yer bir nisan bulutu gibi kapatıyor ve tahkiyede doğal olarak sağlanması gereken kendiliğindenlik, çoğu yerde yazarın arzusu ve eliyle yerini zoraki oluşumlara bırakıyor.
Büyük ninenin hayret ve hayranlık uyandıran mazisi, öykünün sonuna doğru pozitivist bir bakış açısıyla küçümesniyor (Mazi, batıl itikatlar o kadar kuvvetli, müthiş idi ki bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor…).
Yazarın, seyrek de olsa vurgulamaya ulusçu ideolojisi gözardı edilecek olursa öykü, türsel özelliklerini muhafaza ederek toplumsal tarihe özgü cins bir belge hüviyetine bürünüyor.
Yazıldığı zamana göre öykünün dili oldukça sağlam görünüyor. Osmanlıca sözcük ve terkipler okumayı ve anlamayı zorlaştırmak bir yana, renkli bir harç gibi metni süslüyor; metni estetik yönden güçlendirirken, üslûbu daha bir ağırbaşlı ve asaletli kılıyor.
Öyküde kimler anlatılıyor? Çevre ve mekan tasvirlerine göre bir konak, ihtiyarın hayallerindeki mekan ve kızın Fransızca roman okuyuşuna göre (İstanbul’un) sosyal statü ve kültürel seviye itibariyle seçkin, o zamanların ağır toplumal ve siyasal sorunlarını midelerinde, giysilerinde, çehrelerinde, tek kelimeyle hayatlarının her safhasında izhar eden değil, o ağır sorunları bir konak entellektüelizmi çevresinde yaşayan, mevcut sorunları teorik planda çözmeyi, gidermeyi düşünen insanlar anlatılıyor.
Yazar, öykünün yayım tarihine göre, sanki sarı-siyah kelebeklerle Balkan, Birinci Dünya ve Ulusal Kurtuluş savaşlarını haber vererek, siyasal olayları iyi değerlendirdiğini muhtemel durumlarla ilgili iyi tahminlerde bulunduğunu gösteriyor.
Ömer Seyfettin’in ulusçu ideolojisiyle kısmen çelişen bu durum, hakim öykü mantığı açısından normal görünüyor. Çünkü, cepheden yaralı dönmüş bir erin veya şehit kocasından emanet çocuklarını doyurmak için çırpınan bir gündelikçi kadının mezkur konuyu aynı seviyede düşünmesi, yansıtması mümkün değil.
Ezcümle, Ömer Seyfettin’in öyküleri içinde soy bir yere sahip bulunan bu öykü, belirtilen kusurlarına rağmen, değerini muhafaza ederek ileri bir geleceğe intikal edecekmiş gibi görünüyor.
(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1995)
Logged
türkiye
Full Member
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 125


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Ekim 20, 2008, 09:47:22 ÖS »

NAKARAT (Ömer Seyfettin)
G i r i ş
Son 150 - 200 yıldır Türk ülkesinde sosyal ve siyasî şartların olumsuzluğu karşısında aydınımızın esas itibariyle kayıtsız ve bilinçsiz olması, yaşanmış gerçeklerdendir. Bu gerçek içinde diğer aydınlarımızdan soyutlayamayacağımız, belki de etkinliği sebebiyle önder aydınlardan kabulleneceğimiz subaylarımızı ayrı bir şekilde mütalaa etmemiz gerekir. Sadece cephelerde, kıt'alarda, karargâhlarda ve plân tatbikatlarında değil; ülkenin siyasî, sosyal ve kültürel hareketlenmelerinde etkinliğini gösteren, milletin ve ülkenin yönlendirilmesinde küçümsenmeyecek payı bulunan bir kadronun önemi tartışma götürmeyecek şekilde büyüktür.
İşte, bizim tahlil ve tenkidini yapmaya çalışacağımız, Ömer Seyfettin' in "Nakarat"ı yukarıdaki düşüncelerimiz çerçevesinde oluşturulmuş bir hikâyedir.
1. Vak'a :
a. Ara Düğüm: Hikâyenin başkahramanı; Pirbeliçe, Babina gibi Bulgar köy ve kasabalarında emrine verilen müfreze ile Bulgar çetecilerine karşı savaş veren bir Türk subayıdır. Başından geçen olayları anı def-terine kaydeder.
Hikâye başkahramanı, yaşanan gerçeklerden uzak, hayalci ve biraz da sıkılgandır. Pirbeliçe' deki görevine nisbetle daha aktif bir yer olan Babina' ya gitmek için binbaşısından ricada bulunur ve Babina'ya tayin olur. Burası küçük bir Bulgar köyüdür. Köyün tek tüccarı olan bir Bulgar'ın dükkânının üst katında bulunan, pislik içinde ve tek penceresi olan odaya taşınır. Askerlerine ise uygun bir mahalde çadır kurdurtur. Pirbeliçe'deki sıkılganlığı ve umursamazlığı burada da devam eder. Okuyamaz, yazamaz, yorgundur ve içinde bulunduğu ortamdan şikâyetçidir.
Bu duygular içindeyken bir ses duyar. Bu, bir kadın sesidir, tesirinde kalır, sesin sahibini merak eder. Karışık duyguların ve anıların derinliğinde kendini kaybeder. Bir taraftan İstanbul'u, Feneryolu'nu, peksimeti, annesini ve onun sarımsağını hayaller; diğer taraftan ise duvardaki yazıları okur. Bu yazılar, odanın daha önceki misafirlerinin hediyesidir. Bu duygu ve hayal anarşisi içinde dışarıdaki gürültüyle, biraz önce duymuş olduğu sesin sahibini görme fırsatını yakalar. Sesin sahibi; kaldığı odanın karşısındaki evde oturan, güzel, şuh, sarışın bir Bulgar kızıdır. ilk karşılaşmada birbirlerine tebessüm gönderirler. Artık, Türk subayı canlanmış, iştahı açılmıştır. Hatta, merkeze yazarak, Babina'da daha uzun süre kalmayı teklif eder. Lüzumlu hâllerin dışında odadan dışarı çıkmaz ve Bulgar kızı ile pencereden pencereye aşk yaşar. Bulgar kızı kendisine tesellidir. Çünkü, daha önceleri mutluluğu pek tadamamış, hatta ahlâk puanının düşüklüğü ve mahkûmiyeti dolayısıyla erkân-ı harp (kurmay subay) olamamıştır. Bu sebeple, adını sonradan öğreneceği (dükkâncının çırağı vasıtasıyla) sarışın Bulgar kızıyla avunur. Onun pencereden avazı çıktığı kadar söylediği Bulgarca şarkının sözlerini kendine göre anlamlandırır.
"Nat naş Çarigrat naş.." (seni seviyorum, seni seviyorum.)
Türk subayının tayini bir ay sonra Manastır'a çıkar. Gidecektir, ama içinde burukluk vardır. Bulgar sevgilisine hediye olarak bir kolonya dolu şişe hazırlar, dükkâncının çırağı ile kendisine gönderir. Fakat, yine mutlu değildir. Çünkü, her ne kadar sevgilisinin her pencereye çıkışta söylediği şarkıya kendi kendine bir anlam verdiyse de tam olarak Türkçe karşılığını öğrenememiştir. Nihayet dayanamaz, biraz çekingenlikle beraber Bulgar dükkâncıdan şarkının tercümesini ister. Aldığı cevap ilginçtir, meraklanır.
" -- Haşa efendim. .../... Buranın ahalisi hep namusludur." (s.146)
Türk subayı, şarkının sözlerinin müstehcenliği üzerinde yorum yapar ve daha çok meraklanır. Zorlama karşısında dükkâncı, şarkının sözlerinin Türkçe tercümesini yapar:
"Bizim olacak, bizim olacak, İstanbul bizim olacak." (s.147)
Türk subayı beyninden vurulur, şaşırır, hatasını çok geç de olsa anlar. Bir tarafta Bulgar kızının şarkısında bile milliyetçilik yaptığını; diğer tarafta ise kendisinin ruh hâlini, vazife karşısındaki kayıtsızlığını, sorumsuzluğunu düşünür.
b. Ana düğüm:
1) Zaman: 1903 - 1904 yılları arası. (Hikâye kahramanının Bulgar kızıyla sürdürdüğü ilişkisinin süresi bir aydır ve mevsim kıştır.)
2) Mekân: Hikâye kahramanının anılarının yaşandığı bölge Makedonya'dır. (Pirbeliçe, Babina gibi Bulgar köy ve kasabalarıdır.) Daha dar mekân ise; Bulgar Babina köyündeki bir dükkânın üst katındaki odadır.
3) İnsan unsuru dışında kalan figürlerin faktörü: Bu çeşit figürlerin başında Bulgarca söylenilen şarkı gelir. Çünkü, ana düğümü sağlayan en önemli faktör, bu şarkının Türkçe anlamında saklıdır.
Diğer bir figür ise; olayın yaşandığı süre içinde havanın çok soğuk olmasına karşın pencerenin açık tutulması ve Türk subayının pencerenin karşısında duvarın dibinde kaputuna sarılıp soğuktan korunmasıdır. (Bu şekilde Bulgar kızıyla görüşme fırsatını elde edecektir.)
Üçüncü figür, Bulgar kızına hediye olarak gönderilen kolonya şişesidir.
Son olarak; hikâyede genişçe yansıtılan duvar yazıları da insan unsuru dışındaki önemli figürlerden biridir. Bu yazılardan bazıları şunlardır :
"Bunu yazan bir muhalif ruzigâr. Kendi gitti ismi kaldı yadigâr." (s.132)
"Sekiz sene sonra istibdal tezkerelerimiz geldi. Yolunu unuttuğum köyüme dönüyorum. Darısı hemşehrilerimin başına." (s.132)
"Bu da geçer yahu ..." (s.132)
"Dün gece Çakalarof'u sardık. Yine elimizden kurtuldu." (s.132)
"Kıble ocağın sağ köşesidir. Burada misafir kalacak din kardeşlerimin malûmu olsun." s.133)
4) Dil ve Üslûp: Ömer Seyfettin'in hikâyelerinin çoğunda görülen canlılık ve hareketlilik, bu hikâyenin özellikle sonuna doğru hızlanır, kendini daha belirginleştirir. Entrik unsurlar hikâyede oldukça başarılı bir şekilde kurulmuştur. Çünkü, "Nakarat", merak unsurları doruk noktada olan, ayrıca okuyucunun beklemediği sonla bitirilen bir hikâyedir. Merak unsurları ile birlikte ilginç sonu hazırlayan, yoğuran da yine Bulgarca şarkıdır.
"Nakarat", oldukça sade bir dille yazılmıştır. Tasvirler ile konuşma bölümlerinin dilinde farklılık göze çarpmaz.
c. Ana Fikir: 19. y.y. sonları ile 20. y.y. başlarında Makedonya'da devlete zarar veren Bulgar çetecilerine karşı müfrezesi ile mücadeleye vazifeli bir Türk subayının, Bulgar milliyetçisi bir kadının güzelliğine kapılarak gaflet ve dalâlette bulunması, vazife mes'uliyetinden uzaklaşması, bilinçsizliği ...
2. Figürler:
a. Merkez figür (Merkez kişi):
Türk subayı: Hikâyenin kahramanı subaydır. Daha önce aldığı hapis cezasından ve disiplinsizliğinden kurmay olamamıştır. Bu nedenle orduya ve devlete karşı gizli bir küskünlüğü görülür. Kendini pasif duruma getirerek içinde yaşadığı şartların zorluğundan kurtulmaya çalışır gibidir. Zaman zaman boşlukta olduğunu hissetmesine rağmen; iradesiz ve idealsiz bir insan özelliği çizer. Aynı zamanda trajiktir. Devlet ve milletin bekası için gerekli olan vazifenin icrası yerine; Bulgar kızıyla 10-15 metre uzaktan aşk yaşamayı tercih eder. Neticede yanıldığını, yanlış tercih yaptığını anlar. Burukluğu, kendine kahretme duyguları ve yaşadığı anılardan başka bir şeyi kalmaz.
b. Karşıt figür:
Rada: Bulgar milliyetçisi, sarışın, güzel bir kızdır. Köylü olduğuna gözlerin inanamayacağı bir kızdır. Pencereden pencereye Türk subayına aşk nağmelerine benzer şarkısında millî duygu ve ideallerini terennüm ettiren bilinçli bir Bulgar kızıdır.
Bulgar dükkâncı: Babina köyünün tek tüccarı olup, dükkânında köylünün her türlü ihtiyacına karşılık veren, Türklerle iyi geçinmenin menfaati icabı olduğunu bilecek kadar kurnaz bir Bulgar.
Dükkâncı çırağı: "Şiddetli soğuğa inat, yazmış gibi yarı çıplak dolaşan sıska" (s.132) dükkâncı çırağıdır. Çok az da olsa Türkçe bilir. Hikâye kahramanı Türk subayının Bulgar sevgilisine hediye olarak vereceği kolonya şişesini götüren; bu görevi yerine getireceğine Türk subayını ikna edebilmek için de inancı doğrultusunda haçını gösterip, küçük yaşta dindarlığını ortaya koymaya çalışan Bulgar çocuğu.
Yardımcı figürler:
Agâh usta: Hikâye kahramanının taburunda tüfekçidir. Yazar, onu sakalsız olmasına rağmen yüz itibariyle Karagöz'e benzetir. Gençliğinde çapkınlık yapmış, güreş tutmuş, orta yaşlı bir askerdir. Hayatı; içki içmek, eğlenmek olarak bilir. Bu yüzden hikâye kahramanına nasihat verir, gençliğini yaşarken kendisini örnek almasını ister.
Binbaşı: Hikâye kahramanı Türk subayının Bulgar köyü Babina'ya atanmasını sağlayan, hikâyede kendinden fazla söz edilmeyen Türk subayı.
Hüsnü onbaşı: Merkez figür Türk subayının müfrezesinde bulunan, Bulgarca bilen bir Türk askeri.
Ayrıca, "Nakarat"ta bir doktor ve bir çavuş ismi geçer. Fakat, bunlar, özellikleri hakkında bilgi verilmeyen yardımcı figürlerdir.
3. Kavramlar ve Kabuller:
Hikâyedeki ana kavramlar şunlardır :
a. Hayalperestlik: (Merkez Figür: Türk subayı)
Hikâyede başkahramanın hayalperestliği şöyle verilir:
" ... / ... Yalnız ben meyus! Neden? Bu sefaletten, bu perişanlıktan! Ben mükemmel, muntazam, şık bir ordu istiyorum. Ben hayalimdeki orduyu, hayalimdeki hayatı istiyorum." (s.128)
Hikâyenin sonunda yaşadığı olaydan müspet olarak etkilenen Türk subayı kendini muhasebeye çeker. Hayâlperestlikten, idealsizlikten gerçeğe ve ulvî değerlere doğru yönelmek ister gibidir.
"İnsanın hayvandan farkı ne? Mukaddes, âli, yüksek bir fikre sahip olması değil mi? İşte anladım, bende şimdiye kadar böyle insanî bir fikir yokmuş. Her şeyi uzviyetimle tadarak, şehvetimin hayaliyle sezerek, hayvanî temayüllerimle arzu ederek yaşamışım." (s.142/143)
b. Milliyetçilik: (Karşıt Figür: Bulgar kızı Rada)
c. Kozmopolitlik: (Yardımcı Figür: Agâh Usta)
Hikâyenin en önemli mesaj bilgisi şudur: Bir tarafta vazife mesuliyetini idrak edemeyen, kendini boşluk içinde hisseden, hayalperest, bilinçsiz bir Türk subayı; öbür tarafta ise, şarkısında bile Bulgar milliyetçiliği yapan, millî tarih ve millî kültür bilincine sahip bir Bulgar kızı...
S o n u ç :
Tedricen devletin yıkılmaya doğru gitmesi, Balkan hezimeti ve Mondros Mütarekesi ...
Hikâye kahramanının özelliklerine sahip, benzer Türk aydını günümüz Türkiye'sinde hâlâ yaşamakta mıdır? Bu soruya "hayır!" diyebilmeyi çok isterdim. Fakat, hikâyede geçen olayın benzerlerinin yaşanılıyor olması millî bilinci almış insan ve aydınımızı tedirgin etmektedir.
Eğer, günümüzde, hikâyede olduğu gibi, anlamını bilmediğimiz yabancı şarkıları zevkle dinliyor, tempo tutturuyorsak; «İtalyano valantino» gibi şarkılarda yabancı milliyetçiliklerinin yapılmasıyla ilgilenmiyorsak «Nakarat» hikâyesinden çıkarılacak mesaj; ulaşması gereken yere ulaşmamış, ulaştırılmamış demektir. Bunun da mesuliyeti; milleti yönlendiren, milletin gözü, kulağı ve gönlü olması gereken aydınımızdadır.
Ahmet KIYMAZ
Logged
Real_state
Newbie
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : Ekim 26, 2008, 04:25:26 ÖS »

Kardeş kitabın içinde sadece bu 2 hikaye mi var.Nakarat ve  "Bahar ve kelebekler".
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Hosting Hizmetleri Saglik
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!