|
türkiye
|
 |
« Yanıtla #1 : Ekim 20, 2008, 09:44:44 ÖS » |
|
“BAHAR VE KELEBEKLER”İN ÇÖZÜMLEMESİ ÖMER LEKESİZ Bahar ve Kelebekler, geçmiş (büyükanne / büyüknine) ve şimdinin (genç kız) iç içe anlatıldığı bir öykü; bir büyükanne ile bir genç kızın çakışan portrelerinden mazi ve hale ilişkin yazınsal kayıtları içeriyor. Ömer Seyfettin tarzı başlayış: Tasvir. Aylardan Nisan. “…bir esatir rüyasının havai hakikati…”nde, yüzü gelecekten çok geçmişe dönük şimdiye dair usturuplu tespitler: “Küçük salonun fes renginde kalın, ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema… Çiçekli ağaçlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular, beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havai hakikati gibi uçan martı sürüleri!” Bir ruh, bir görünmez adam gözüyle öykü mekanının çevresi… Göz, yazara mı, yoksa öykü kişilerinden birine mi ait henüz belli değil. O göz bakışlarını salonun içine çeviriyor: “gayet” zayıf, sarı, ihtiyar (doksanyedi yaşında, üç dişi kalmış, buruşuk ağızlı, bir mumya uzvu kadar sararmış, katılaşmış ele sahip, kahverengi yemenili), açık pencereden giren muharrik rüzgar”ca tehyiç edilebilecek ve kuşların güneşli cıvıltılarıyla, çiçek ve çimen kokularıyla hayalinde uzak, ezeli bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah doğurabilecek kadar romantik ve ayrıca “Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karış”mış kadının, pencerenin önünde arkası dışarıya dönük şişman (!?) koltukta, o meçhul gözün dışarıda gördüğü güzelliklere (bahara ve dolayısıyla hayata) dargınmış gibi oturduğunu tespit ediveriyor. İhtiyar kadının ağzındaki üç dişi -o ağızın daha ilk açılışında- görebilecek kadar röntgen kabiliyetli bu göz salonda kadının karşısındaki şezlonga uzanmış bir genç kızı da hemen yakalıyıveriyor: “…pencereden” giren “çiçek, kır kokuları; deniz, dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgarı” altında, siyah maroken kaplı bir kitap okuyan ve ihtiyar kadının torununun torunu olduğu bildirilen bu genç “kız, yeni neslin son Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle bulutlanan siyah gözlerini” taşıyor, yaşı onsekiz gibi, “şezlongdaki mühmel uzanışı ona müstesna bir letafet veriyor, ince jüpünün altında bedii bir vuzuh ile irtisam eden kalçaları daha dolgun, daha geniş, dizleri daha narin, daha mütenasip, eteklerinin pembe beyaz gölgeleri içinde pek şuh, pek uyanık duran bacakları daha tombul, daha nefis, ayakları daha küçük görünüyor”, “Tuttuğu siyah maroken cildin üzerinde beyaz, parlak, zarif, ince elleri asi bir istical ile göğsünden fırlamak ister gibi kabaran memelerine dayanıyor, sanki onları zaptediyor”, “Gür siyah saçları mağmum, hüzünlü çehresi etrafında mesut edici, düşündürücü bir zevk veriyor” gibi görünüyor. Biz, Afrodit’i kıskançlıktan çıldırtabilecek güzellikteki bu kız olsa olsa Türk uyruklu ya da en kötü ihtimalle ona akraba sayılabilecek bir uyruktan olabilir diye düşüne duralım, yazarımız bu işi ihtimallere bırakmak istemediğinden ihtiyar kadınla, genç kızın uyruğunu, sosyal içerikli bir cümleyle kendisi tespit ediyor. Gerçi genç kız, yeni neslin Türk kadınlarının o malum gözlerini taşıdığından mı, yoksa o gözleri bir Türk kızının dışında kimsenin taşıyamayacağından mı Türktür pek anlaşılmıyorsa da netice olarak Türktür ve bu kaya gibi tespit yazarın ulusçu telakkilerini üç aşağı beş yukarı ele vermektedir. Peki, olay ne? Aslında öyle heyecan verici, okuyucu gözünü öyküye mıhlayıcı bir olay yok öyküde. Genç kız kitap okuyor, büyükanne (nine) kıza ne okuduğunu soruyor. O, Fransızca -sevinçten saadetten mahrum Türk kadınlarını anlatan- bir roman okuduğunu söylüyor. Büyük nine, hem roman okumaya, hem de Türk kadınlarının böyle nitelenmesine ve genç kızın şahsında yeni neslin uyuşukluğuna, karamsarlığına kendi genç kızlığındaki kelebek falı örneğine yaslanarak itiraz ediyor. Genç kız, kendisi ve onun gibi olan Türk kızlarının talihini öğrenmek amacıyla bu kelebek falına başvuruyor. Sonuç olumsuz: Keder ve hastalığa işaret eden sarı (siyah) kelebeği görüyor. Olay(lar) bundan ibaret. Ancak bu öyküyü önemli kılan temel unsur olay değil, nesiller arası hayat, kültür, anlayış farklılıklarının bir sosyal psikolog yaklaşımıyla, titiz bir uslûpçu çabasıyla anlatılması… Yazarın, nesiller arasında ciddi farklar tespit edebilmek için, nine-torun yerine büyüknine- torununun torununu anlatışı kurgudaki zorlamayı, aşırı hesapçılığı alenileştiriyorsa da, bu durumu, hakim öyküsel mantığı bozmadığından es geçiyor ve nesil farklılıklarına eğiliyoruz: Öyküde, kendi zamanını ve o zamanın kültürel anlayışını temsil eden nine, yeni neslin (dolayısıyla yeni zamanın) canlı bir tanığı olarak eskiyi anımsarken yeni zaman ve kültürel anlayışa yönelttiği eleştirilerle de zamanlar ve nesiller arası farkın ilk belirleyeni olarak önplana çıkıyor. Büyük nine’ye göre eskiyle (seksen sene evveliyle), yeninin temel farkları şunlar: Mekanlar: Aşı boyalı büyük evler, büyük salonlara, havuzlu, kameriyeli bahçelere sahipmiş. Bostanlarda, deniz kenarlarında cesm ve nadir büyük yalılar bulunurmuş. Şimdi için farklı bir tablo çizilmiyor. Sosyal ve kültürel ilişkiler, eğlence hayatı: O zaman kadınlara mahsus binlerce kadının görüşüp konuştuğu geniş bir alem ve yine kadınlara mahsus eğlence ve zevkler varmış. Yukarıda belirtilen mekanlarda toplanan kadınlar eğlenir mesut olurlarmış. O zamanın kadınları için mevsimler, esvaplar, kınalar kısaca her şey zevk ve eğlence nedeniymiş. Çocukluk, okula başlayış, tesettür, evlilik, doğum, hatta ihtiyarlayış bile belli bir ritüele sahipmiş. Ah evet, maniler ve şarkılar.. istişareler, divanlardan fal açmalar… Binbir özlemle, “Daha hiç açmamış, bir senelik gül ağaçlarının dibine akşamdan beyaz kavanozlar kor içine yüzüklerimizi, yüksüklerimizi atar, ertesi sabah güneş doğarken mani söyleyerek tekrar çıkarırdık. Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kış herkesin lafına, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar vardı.” Diyor o günler için büyük nine ve ilave ediyor: “Evet, yavrum biz sizin gibi ‘Ne yapalım?’ diye düşünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sıkıntısı ne olduğunu bilmezdik. Hasılı her şey gülmeye, eğlenmeye vesile idi. Mesela bahar… Ah, siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz hepimiz bahçelere dökülürdük. Baharın kendine mahsus eğlenceleri, ananeleri vardı.” Bunlardan da önemlisi bahar sevgisi ve sevinci. Bahar geldi mi odalarda durulmaz, bahçelere çıkılır, gülünür, eğlenilir, oynanılır ve beyaz ve pembesi için maniler söylenerek kelebeklerin renk dili okunurmuş. “Beyaz kelebek: Saadete, talihe… Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete… Sarı kelebek: Kedere, hastalığa… Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet eder”miş. “beyaz kelebek kümelerinin zenginliğine, pembe kelebek kümelerinin bolluğa, sarı kelebek kümelerinin kıtlığa; kırmızı kelebeklerden müteşekkil, pek nadir görülen meşum kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret”miş. Beyaz kelebek görülünce o yıl boyunca mesut olunacağına inanılır ve o beyaz kelebeğin şerefine semailer okunur, sevinçle erkeklere haber verilirmiş. Vakıa, şimdi bu alem tümüyle dağılmış, kadınlar arasındaki diyalog, eğlence ve zevk kaybolmuş. Şimdi kadınlar sevinçten ve saadetten mahrum, büyükannelerine benzemeyen yorgun, itikatsız kadınlarmış. Bahar onları eski kadınları etkilediği gibi etkilemiyor yani sevinçten deli etmiyormuş. O günlerin güzelim oyun, adet ve zevkleri hepten unutulmuş. Kıraathaneler, gazinolar, birahaneler, kulüpler, tiyatrolar, kafeşantalar, kerhaneler gibi felaket mahalleri ortaya çıkıp erkekleri kadınlardan koparmanın yanında, kadınların evlerinde birer tutsağa dönüşmesine neden olmuş. Okuma ve kitap sevgisi: Bir kadın için en büyük övgünün fazıla, edibe, şaire, akıle olduğu evvelki zamanlarda kibar ve büyük efendiler kızlarına Farisi öğretirler, cami dersleri gösterirlermiş. Kadınlarca, Mesnevi anlanır, Tuhfe-i Vehbi okunup Fuzuli’den, Baki’den gazeller ezberlenir, mükemmel seci ve kafiyeler yapılır, bunların tartışıldığı kocalar hayran edilirmiş. “Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kış herkesin lafına, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar var”mış. Oysaki şimdi, ecnebi mürebbiyeler elinde kendilerinden çok yabancıları tanıyarak büyüyen çocuklar, frenkçe okuyor, kendi lisanlarının güzelliklerini anlamıyor, ecnebilere benzemek istedikçe kendi benliklerinden uzaklaşıp, zehirleyici, keder verici kitaplar üzerine düşerek çevrelerine yabancılaşıyor, kararıp, solup, hırçınlaşıyor ve sonuçta birer tahammül olunamaz varlıklar haline geliyorlarmış. Giyim-kuşam: Modanın olmadığı o zamanda anne, kız ve nineler ortak giysileri ve mücevherleri kullanırlar. Sırma çedik pabuçlar ve özellikle feraceleriyle hepsi besili, sağlıklı, güzel kadınlar baharın yeşil çimenlerinde gelincik çiçeği gibi parlarlarmış. Bugünse “mütemadiyen esvap değiştirmek, moda çılgınlıklarından, soğukluklarından, boş bir tekebbürden, manasız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından başka bir şey yok”muş, “Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmış”, “Eşyamızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmiş”, “her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit ol”muş, “Saadet uzak bir hayale, yetişilmez bir hulyaya inkılap et”miş, “Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz” sönmüş, “Şimdi şaşkın ve mustarip bir nesil!… Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, karanlık gören, berbat, hasta tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah şimdiki mariz ve müteverrim muhit..” kalmış kala kala. Karı-koca ilişkileri: Erkekler yalnız kadınlarını tanır, işlerinden sonra bir yerlere takılmayıp erkence evlerine gelirler ve eşleriyle meşgul olurlar, kadınlar da erkekleriyle üzülmeden yaşarlarmış. Şimdi ise, yukarıda zikredilen yeni eğlence mahallerine takılan erkekler evlerine zamanında gelemiyor, dolayısıyla eşlerini tenha evlerde unutulmuş bir bekçi gibi yalnız bırakıyorlarmış. Öncelikle, büyükannesinin hiddetli serzenişlerini dinleyip, sonra onunla münakaşa eden ve dolayısıyla eski anlayışa karşı direnişi temsil eden genç kız açısından durum şöyledir: Genç kız, “Peki söyleyiniz, okumayayım da ne yapayım?”, “bu kitabı atayım… Okumayayım. Sonra bize müebbet ve yıkılmaz bir hapishane olan bu sıkıcı evin içinde bu mevkufiyetin yalnızlığı içinde çıldırayım mı? Okuyor, eğleniyor, biraz teselli buluyorum.” Şeklinde büyük ninesini suskunlaştıran soru ve saldırılarına rağmen onun naklettiği zamanda kadınların saadetinin ne menem bir saadet olabileceği konusuyla birlikte değişmenin neden ve yönlerini analiz etmekten geri kalmıyor: “Hakikaten seksen sene evvel kadınların mesut olmaları lazım geliyordu. Kendileri yeni nesil okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça iptidai kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevke, saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşaflı kalın peçeleri ezici, soldurucu, vahşi, merhametsiz esaret örtüleri telakki ediyorlardı. Fakat haksız mıydılar? Mademki “terakki”den içtinap kabil değildi; terakki ise mutlaka değiştirmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidai, mebnai halinde kalamazdı. Kuklalıktan, bebeklikten, masumiyetten, hasılı dişilikten çıkacak, hakiki kadın haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak, bütün manasıyla insan, insan olacaktı…” Peki nasıl olacaktı? İş buraya gelince, genç kız, o çokça umut bağlanan idari değişimler dönemini tam bir kabus olarak algılıyor ve karamsarlığa düşüyor: “Hayalinden bir sene evvelki gürültüleri, sevinçleri, nutukları, tiyatroları, konferanslarıyla Meşrutiyetin ilanı geçiyor, hala tükenmez el şakırtıları, alkış kabusları işitiyor gibi oluyordu. O günler kendileri için ne mesuttu. Bir an, bu siyah, sıkı esaretten azat edileceklerini, insanlık hakkına nail olacaklarını ümit etmişlerdi. Ah bu ümit, nasıl çabucak sönmüş, söndürülmüş; bu hayal, ne feci bir surette kırılmıştı… Düşünüyor, ağlamak istiyor, titriyordu. Lakin… Lakin istikbalden bir şey ümit edemezler miydi? Türk kadınlığı bir gün yüksek idrakıyla, altı asırlık tesadüfi, tabii bir ıstıfa sayesinde harika haline gelen hüsniyle, zekasıyla, bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak ihtiramlar, perestişler önünde yükselemeyecek miydi?… Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi? Büyük nine nihayetsiz hikâyesine devam ediyor; genç, esmer kız tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karışan abus suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklere tefeül etmek… Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikatları yeni Türk kadınlığının talihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu.”
|