|
meryemozcan
|
 |
« Yanıtla #1 : Ekim 31, 2011, 11:10:19 ÖS » |
|
İvan İlyiç, bir çok fâninin gıpta edebileceği mahkeme üyeliği gibi bir göreve, kırk beş yaşında iken gelmiş ve bu mevkide iken ölmüştür. Babası da kendisi gibi devlet memuriyetinde görev yapmış birisi idi. İvan İlyiç, daha gençlik yıllarında bulunduğu sosyal tabakanın yardımı ve okulda gösterdiği başarılar sayesinde geleceğe güvenle bakıyordu. Bunun yanında çevresiyle geliştirdiği münasebetler sayesinde değişik mizaç ve yetenekteki insanların hayat tarzından ve tecrübelerinden dersler çıkarıyordu. Giyimine-kuşamına dikkat ediyor, nezaketi elden bırakmıyordu. Bununla beraber göbek bağını kendisinin kestiği söylenecek olursa fazla abartılı olmaz.
Taşrada bir memuriyet görevine tayin edildikten sonra, o zamanki Rus toplumunun, Batı'dan da etkilenmiş olan medeniyet anlayışına uygun olarak eğlencelere katılıyor, bayan ve erkeklerle karşılıklı saygı içinde münasebetlerini sürdürüyordu. Çevresinden taktir görmesi ona yeni bir memuriyet kapısı açmış, sorgu yargıçlığına terfi etmişti. Bu görevi ona toplum içinde ayrıcalık sağladığı gibi, belli bir kudret de sağlıyordu. Artık sözü geçen, el-pençe önünde durulan biri durumuna gelmişti. Ancak o, mevkiini menfi bir şekilde istismar etmeyecek kadar ahlaklı, kültürlü ve birikime sahipti. Özgürlükçü bir tavır takınması sevenlerini artırıyordu. Ve nihayet hayat arkadaşını bu çevrelerden seçecekti.
Asil ve zengin sayılabilecek bir ailenin kızıyla, daha evlilikten ne beklediğinin şuuruna varmadan dünya evine girdi. Evliliğin ilk yılları hayli iyi geçiyordu ve her iki taraf hayatından memnundu. Ancak yıllar geçtikçe eşinin huyu değişiyor, onu kendine muti edecek manevralara giriyordu. O bu kıskaçtan sıyrılmak için kendine göre tavırlar geliştiriyor, çoğunlukla vurdumduymazlığı tercih ederek kendine yeni eğlenceler bulmaya çalışıyordu.
İvan İlyiç, içinden gelen bir hayat tarzını yaşamaktan ziyade, aile, iş ve diğer sosyal çevresindeki insanların etkisinde kalan bir hayatı sürdürmek zorunda idi. Zira eşi kocasının görevine saygı gösteriyordu. O da bunu anladığı için mevkiini karısına karşı kullanmakta idi. İş arkadaşları ve katıldığı toplantılardaki dostları ise, kurulu ve propagandalarla oluşturulmuş bir düzenin parçası olmayı icbar ediyorlardı.
Çocukları dünyaya geldikçe problemler daha da artıyordu. İvan İlyiç bunlardan sıyrılmak için kendini mesleğine veriyor ve orada ilerleyerek ailesinden ayrı bir dünyada mutlu olmanın çarelerini arıyordu.
Zamanla hayat standardının gelişmesiyle ihtiyaç duyduğu paraya göre bir göreve gelmenin hesaplarını yapıyor ve hükümet nezdinde teşebbüse geçerek konumunu yükseltiyordu.
Yeni görevine atanarak umduğundan daha fazla maddi kazanç ve dünyevi itibara kavuşmuştu. Bundan sonra yeni dostları vardı ve kendisini kıskanan, ayağını kaydırmak isteyenlerin burnunu sürçmenin zevkini tatmakta idi. En önemlisi eşiyle de bir uzlaşma zemini yakalayabilmişti. Artık yeni, kendine has ve her yönüyle onu tatmin edecek bir eve ve hayata kavuşmanın hayallerini kurmakta ve planını yapmakta idi. Bu onun iş hayatından da önemli olmaya başlamıştı.
Rahata kavuşacağı mekanlardan biri olan geniş ve güzel bir eve kavuşması mutluluğunu ziyadeleştiriyordu. Ve onu dayayıp döşemekte hayli cömert davranması, bütün hissiyatını tatmin edecek yeni konumunu taçlandırıyordu.
Önünü bu kadar aydınlık ve mutluluk içinde gördüğü ve evin dizayn edilmesinde bilfiil katkıda bulunduğu bir zamanda, merdivenden düşerek iç organlarını incitmesi, sonun başlangıcı olmuştu. Bu kaza kendisinde kalıcı bir rahatsızlık meydana getirmişti.
Bir süre, içinde hasar meydana getiren darbenin farkında olmadan yaşadı. Sosyal mevkisine uygun olarak ne gerekiyorsa esirgemiyordu. Eğlenceli toplantılara katılıyor, evinde muhteşem balolar, toplantılar tertip ediyordu. Yine ailesiyle geçimsizlik yaşıyor, hatta bu geçimsizlikler bazen bu toplantıların yapılışındaki ayrıntılardan çıkıyordu. Ama bütün tatsızlıklara rağmen, bu mağrur ve riyakar ortamların, kendisine yalancıktan da olsa mutluluk ve güven verdiği kesindi.
İvan İlyiç aldığı darbenin rahatsızlığını yavaş yavaş hissetmeye başlayınca meselenin ciddi olduğunu anlamıştı. Başvurduğu doktorların tedavileri zaman geçtikçe bir işe yaramadığı görülüyordu. Bunu aile ve dost çevresi daha erken kavradılar. Ellerinden bir şey gelmediği için bazen göstermelik tavırlara girmekte ve nihayet ona acımakta idiler. Kim bilir, acımaktan ziyade kendileri bu şekilde ölümcül bir hastalığa tutulmadıklarından dolayı sevinç duyuyorlardı. Aslında eşinin duyguları daha da karmaşıktı; acımanın ötesinde kocasına kızgınlık duyuyordu. Zira, kocasının ölümü, bu debdebenin ve maddi imkanların sonu demekti. Devletin vereceği maaşın kifayet etmeyeceği açıktı. Fakat düşünüp hissettiği hususları içine gömerek çevresine ve eşine karşı üzüntü numarası yapmakta idi ve bu İvan İlyiç'i çileden çıkarıyordu.
İvan İlyiç, bulunduğu durumu muhasebe ederken, artık hayattan ümidini kesmeye başlamıştı: "İş ne körbağırsakta, ne de böbrekte; hayat ve ölümde... Öyle ya! Bir hayat vardı; şimdi gidiyor... Gidiyor ve bunu tutmak elimde değil..."
İvan İlyiç ölümün nefesini ensesinde hissederken bile ölümü bir türlü kendisine yakıştıramıyor, onu uzağında görmeye çalışıyordu. Kendisi hastalıkla boğuşurken çevresindeki insanların, özellikle karısının eğlence düşkünlükleri kin ve nefret duygularını kamçılıyor; kendisini ölüme ayırmakla ölümden uzak kaldıklarını zannetmelerine anlam veremiyordu ve 'bugün bana olan yarın onların başına gelecek' diye düşünmekte idi.
Halbuki, aylar öncesindeki hayatı ne kadar tatlı geliyordu ona. Bütün hissiyatıyla dünyanın zevklerini içinde duyuyordu. Ama şimdi ölümü karşısında görmekle o güzellikler, o zevkler bir bir acı vermekteydi ona; hem bir daha yaşayamayacağından, hem de maziye gömüldüklerinden içi yanmakta idi.
İvan İlyiç, hayatı boyunca ölümü bir mantık kitabındaki cümlelere hapsetmişti: "Gaius bir insandır. İnsanlar ölümlü olduklarına göre Gaius da ölümlüdür."
Ancak hastalanıncaya kadar bu mantıksal önermeden kendisine pay çıkarmak aklına gelmemiş, ölüm sanki sadece Gaius için geçerli idi. Hayatının muhtelif zamanlarında kendisini Gaius'un yerine koyabilseydi belki de dünyanın zevklerine o kadar perestiş etmeyecekti.
İvan İlyiç, Tanrı'ya inanamamanın yalnızlığı içinde, bütün dünyanın yükü altında ezildiğini hissetmektedir. O, inanan bir insana yaraşır tevekküle sahip olmanın, gerçek bir saadete kavuşmanın anahtarı olacağının farkına varmak için kısa zamanda hayli merhalelerden geçecektir.
Acıları ziyadeleştikçe ölümle yüzleşmekte ve acı dinince başka hülyalara dalma eğilimi gösterip yine ölümü kendinden uzakta tutmaya gayret etmektedir. Ancak bütün bu gelgitler, mukadderatı değiştirmiyordu. Hele evini döşerken düşerek incinmesi ve böyle basit bir sebep yüzünden "savaş yapmış gibi" ölüme doğru gitmesi hazmedilecek bir şey değildi.
Ölüm döşeğinde gün sayarken çevresini saran yalan çemberini bir türlü görmezden gelemiyordu. Bu tavırlar karşısında rahatsızlığını belli etmesine rağmen bu riya çemberini kıramıyordu. Sadece hizmetçisi Gerasime dürüst davranmakta idi. Efendisine, ölümün mukadder bir hadise olduğunu, dolayısıyla üzülmemesi gerektiğini açık açık söylemesine rağmen, hiç istemediği ölümün bu kadar doğrudan kendisine hatırlatılmasından rahatsız olmuyor, aksine kendisini bu mütevazı ve riyasız insanın yanında huzur içinde hissediyordu.
Ancak yalnız kaldığında ölümü ebedi karanlık, hiçlik olarak görmesi "ölüm olmasın da ne olursa olsun" gibi düşüncelere kapılmasına sebep olmakta idi. Zaten meselenin can alıcı tarafı da burada yatmakta idi. Her gün artmakta olan rahatsızlığı ölüme biraz daha yaklaştığını gösteriyordu. İvan İlyiç yalnızlığını, aczini ve onu bu vartadan kurtarabilecek maddi-manevi bir gücün olmadığını düşündükçe, çevresinde cereyan eden olayları ve nesneleri kendisine düşmanlık eden vasıtalar gibi görüyordu.
Bazen hayatının bütün safhaları gözünün önüne geliyordu. Çocukluğundan itibaren yaşadığı parlak hayatı ve geldiği mevkiler, yaşadığı acı tatlı hatıralar bir bir hayal dünyasını işgal ediyordu. Ve bütün bu yaşadıklarını yokluğa mahkum olarak görüyor ve hayatın ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyordu.
Ömrünün son demlerine doğru yol aldığını kendisi dahil herkes anlıyordu; zira, uyuşturucular acılarını dindirmede kifayetsiz kalmakta idi. Yapılacak son çare kalmıştı; kendisi bir şekilde ikna edilerek "belki huzur bulur" düşüncesiyle papaz çağrıldı. Hayatından tamamen ümidini kestiği ve ölümü kabullendiği bir esnada papazın telkinleri ve tesiriyle yaşamayı önemsemeye başladı. Çevresindeki olaylar ve nesnelerin anlamı değişmeye başlıyor, hatta hayat için de bir umut ışığı beliriyordu. Fakat çok geçti artık; ama ölüm de artık eski anlamını kaybetmiş, yeni bir yüzle önünde arzı endam ediyordu. Yanında bulunan insanların haline -nefret hislerinden arınmış olarak- üzülüyordu ve "ben ölünce daha iyi olacak" diye geçiriyordu içinden. Ağrılarına aldırış etmediği gibi, içinde "her zamanki korkuyu arıyor, bulamıyordu." "Çünkü ölüm de yoktu. Ölümün yerine ışık vardı" ve yüksek sesle: "Demek böyleymiş!... Ne saadet"
Orada bulunanlardan birisi "bitti" dedi. "İvan İlyiç bunu duydu, içinde tekrarladı." Kendi kendine, "ölüm bitti dedi. O yok artık."
|