|
As
|
 |
« : Aralık 15, 2008, 01:03:03 ÖS » |
|
"SEMİHA ŞENTÜRK"
Dağlarca’nın vefatının ardından ‘Yaşayan En Büyük Türk Şairi’ unvanını kimin alacağı konuşulmaya başladı. Biz de yazar, şair, eleştirmen ve kültür sanat editörlerini arayıp bu unvanın yeni sahibini sorduk.
Ekim ayında kaybettiğimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1967’de Uluslararası Şiir Forumu tarafından ‘Yaşayan En Büyük Türk Şairi’ seçilmişti. Edebiyat çevreleri, Dağlarca’nın vefatının ardından bu unvanı kimin alacağını konuşmaya başladı. Biz de yazar, şair, eleştirmen, kültür sanat editörlerini arayıp bu unvanın yeni sahibinin kim olduğunu sorduk. İsimlerini aşağıda göreceğiniz 50 kişi yanıt verdi sorumuza: Ahmet Soysal, Ahmet Ümit, Baki Asiltürk, Berrin Karakaş, Beşir Ayvazoğlu, Birhan Keskin, Cem Erciyes, Deniz Kavukçuoğlu, Egemen Berköz, Elif Şafak, Enver Ercan, Eray Canberk, Eren Aysan, Feyza Hepçilingirler, Füsun Akatlı, Gökçenur Ç., Hasan Ali Toptaş, Hasan Özkılıç, Hıfzı Topuz, Hilmi Yavuz, Hulki Aktunç, Hüseyin Alemdar, İhsan Yılmaz, Konur Ertop, Lale Müldür, Mario Levi, Metin Celal, Metin Kaygalak, Murat Uyurkulak, Murathan Mungan, Müge İplikçi, Namık Kuyumcu, Nazlı Eray, Prof. Dr. Nüket Esen, Orhan Duru, Ömer Türkeş, Özen Yula, Pınar Kür, Selim İleri, Selim Temo, Semih Gümüş, Sibel K. Türker, Süreyya Berfe, Şebnem İşigüzel, Tahsin Yücel, Prof. Talat Sait Halman, Tuğrul Keskin, Yılmaz Karakoyunlu, Yılmaz Odabaşı, Yusuf Çotuksöken. 50 kişilik jürinin verdiği isimler Gülten Akın, Hilmi Yavuz, Arif Damar, İsmet Özel, küçük İskender, Sezai Karakoç, Murathan Mungan, Lale Müldür, Ahmet Güntan ve Birhan Keskin’di. Kimileri de bu unvanı taşıyacak bir isim olmadığını söyledi. Oyların çoğunluğunu alan Gülten Akın, açık ara farkla “Yaşayan En Büyük Türk Şairi” olarak kapak dosyamıza konuk oldu bu ay. 1956’da yayımlanan ilk şiir kitabı “Rüzgar Saati”nden beri vicdanı, sorumluluğu, duyarlığı ve incelikleri kendi şiir potasında eriten, yaşayan en büyük şairimiz Gülten Akın’ı saygıyla selamlıyoruz.
II. DÜNYA SAVAŞI YILLARI Gülten Akın, 23 Ocak 1933’te Yozgat’ta doğar. Çocukluk yılları Yozgat’ta dedeler, nineler, amcalar, dayılar, yengeler, kuzenlerden oluşan geniş bir aile çevresi içinde geçer. Babası Balyozoğlugiller’dendir, annesi ise Kavurgalı Hoca Nuri Efendi’nin kızıdır. Anne tarafı eşraftandır; baba tarafı ise halktan. Anne tarafının evi, tek katlı ama sofalı, iç içe kocaman odaları olan, bu odaların kapılarının üstünde Latin harfleriyle besmelelerin, şiir dizelerinin, özdeyişlerin bulunduğu büyük bir evdir. Baba evi ise, ‘çardaklı, sayvanlı, sekili, aydınlık konuk odalı, karanlık tandır odalı ve kilerli küçük bir ev’. Gülten Akın’ın hayatı bu evlerde, özgürlük içinde geçer. Babası II. Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda askere gider, aile de baba tarafından dede evine... Ekmek karnelerinin, pahalılığın, yokluğun hüküm sürdüğü yıllar... Oyun oynanılan bahçelerin, sokakların, evlerin tadı kaçar giderek. İlkokula Yozgat’ta devam eder şair; sınıf birincisidir hep. Baba, 1942 yılında, üç yıl süren askerliğini bitirdikten sonra Ankara’ya gider; orada emniyet muavenet memuru olarak iş bulur. Bunun üzerine aile Ankara’ya taşınır.
İLK ŞİİR İLKOKULDA “Yozgat’taki o güzelim yaşantıdan sonra bir vurgun gibi yaşadık Ankara’yı” der Gülten Akın. “Ah kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya”” dizesi ve onun yansıttığı duygular, Gülten Akın için Ankara’da geçen bu sıkıntılı günlerden sonra başlar. İlkokul son sınıfı Anafartalar’daki Atatürk Kız İlkokulu’nda okur Akın. Ortaokulun ilk yılını ise Taşmektep’te. Taşmektep yıkılınca, Cebeci Ortaokulu’nda devam eder eğitimine. 1948’den sonra da Atatürk Kız Lisesi’nde... Önceleri tek tük yazdığı şiir, bu yıllarda sürekli bir uğraş haline gelir. İlk şiirini ilkokul son sınıfta yazmıştır. Öğretmenin verdiği ‘güzel yazım’ ödevinden kendi deyişiyle ‘dört dizeyle kurtulmak yürekliliğini gösterir’. Ortaokul yıllarında aile bireylerine, öğretmenlere, doğaya şiirler yazarak devam eder şiir serüvenine. Dedesi uzun kış gecelerinde ezgiyle manzum peygamber kıssaları okur ona. Dayıları, amcaları şiirler yazar. Dayılarının tavan arasındaki eski bavullarında bulduğu kitapları sayesinde şiiri, öyküleri, romanları, antolojileri, Dostoyevski, Tolstoy ve öteki klasikleri, Nâzım’ı, Sabahattin Ali’yi erken yaşlarda tanır. Lise yıllarında ise şiirleri sınıf ve okul dergilerinde yer alır. Gülten Akın’ın lisede yazdığı şiirler mizahi şiirlerdir. Evde dedesi tarafından korunduğu gibi okulda da edebiyat öğretmeninin koruyuculuğunda, kızdığı öğretmenlere, özellikle de fen ve matematik derslerinin öğretmenlerine taşlamalar yazar. Bir taraftan da çok iyi bir öğrenci olmayı sürdürür. Atatürk Kız Lisesi’ni 1951’in haziran döneminde sadece dört öğrenci bitirir, bu öğrencilerden biri de Gülten Akın’dır. Daha sonra Hukuk Fakültesi’ne yazılır.
DURMADAN ÇALIŞMAK İçişleri Bakanlığı’nda iş bulur aynı zamanda. Akşamları ders çalışır, yıl sonlarında ise izinlerini kullanarak sınavlara girer ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni dört yılda bitirir. Sonrasını şöyle anlatır “Yaşam Öyküsü” adlı yazısında Gülten Akın: “Çalışıyordum, okuyordum, şiir yazıyordum, nişanlanmıştım bir de. O günden bugüne durup dinlenmeden çalıştım. Uyku saatleri dışında tek boş dakikam geçmedi. Çok yorgun düştüğümde örgü örerek dinlendim.” 1956’da, üniversite yıllarında tanıştığı, yarım asrı geçen evlilikleri boyunca büyük bir sevgi ve aşkla bağlı kaldığı Yaşar Cankoçak ile hayatını birleştirir. 1957’de ve 1958’de art arta iki çocuk sahibi olurlar. 1957’de kısa bir süre Kumluca ve Şavşat’ta oturan çift 1960’ta Ankara’dan ayrılır. Yaşamları, Türkiye’nin farklı ilçelerinde sürecek ‘göçebe’ bir döneme girer. Cankoçak kaymakamdır. 1972’ye kadar onun mesleği nedeniyle çeşitli ilçelerde ve Kahramanmaraş’ta yaşar aile. Gülten Akın bu dönemin şiiri açısından çok verimli olduğunu söyler. Temelindeki ve dilindeki Anadolu bilgisini bu kasabalarda yeni olanaklarla geliştirme imkanı bulur. Gülten Akın ve eşi Anadolu’ya 1960’lı yıllarda, demokratik bir anayasanın yürürlüğe girdiği, Türkiye için yeni umutların yeşerdiği dönemde giderler. Pek çok kitap çevrilir bu yıllarda; özellikle de politik kitaplar... Gülten Akın bu dönem için “Biz hem edebiyatı hem de her türlü yaşamı, yaşantıyı, dünyanın gidişini yalnız çevremizden ve kendi ülkemizdeki yayınlardan değil, dışarıdan izleme olanağını ve daha geniş, daha kapsamlı bir biçimde öğrenme fırsatını da bulduk” der. Cankoçak, mesleğini idealleri doğrultusunda, taviz vermeden yapmaya çalışır. Fakat yapmak istedikleri daima engellenir, sürekli soruşturmalara ve sorgulara uğrar.
ÖĞRETMENLİK GÜNLERİ Bir gün pek çok evin camını kıran bir bomba atılır evlerine. “Sen çalışkan, dürüst bir kaymakammışsın, çok gördük senin gibileri” cümleleriyle başlayan tehdit mektupları alır aile. Lojman hasar görür ancak evden hiç kimseye bir şey olmaz. Günlerce yastık altlarında tabancayla uyurlar. Gülten Akın, bütün o göçebe dönemde gittikleri ilçelerde öğretmenlik ve avukatlık yapar. 1960’ta Giresun Alucra’da okuma yazma bilmeyen kadınlar için kurslar açar, ortaokulda Türkçe öğretmenliği de yapar. Van Gölü kıyısındaki Gevaş’a atandıklarında daha tecrübeli olduklarını söyler Gülten Akın. Burada iki buçuk yıl kalırlar. Gevaş’ta da öğretmenlik yapar şair. Gevaş’ta ailenin üçüncü çocuğu doğar. Ardından iki çocuk daha gelecek, biri erkek, dördü kız beş çocuklu geniş bir aile olacaklardır. Gevaş’tan sonra Ankara Haymana’ya atanırlar; Gülten Akın, küçük, ücra ilçelerde geçen yıllardan sonra büyük bir kentin ilçesinde oturmayı hak ettiklerini düşünür. Kentlerin sinemaları, kitapçıları bir özlemdir çünkü. O yıllar bereketli toprakları olan Haymana’da kadastro tespitleri yapılır. Köylüler, Haymana’daki hazine topraklarını bölüşüp kendi üstlerine yazdırır. Hazine üstüne yazılanlara ise itiraz ederler. Gülten Akın kamu yararını gözeterek hazine avukatlığı görevini üstlenir. Pek çok dava görülür, bir köyden diğerine gider Gülten Akın. Bir taraftan da öğretmenlik yapar. Sadece on ay kalabilirler Haymana’da. Kıbrıs Sorunu’nun ortaya çıktığı günlerdir, Haymana’da Manzaralı üssüne karşı miting yapılır. “Bardağı taşıran son damlaydı” der bu miting için Akın. Ve aile, Haymana’yı iki gün içinde terk etmek koşuluyla Kumluca’ya, Karadeniz’in 250 nüfuslu bir dağ kasabasına sürülür.
|