I. Şairin apoletini ancak şiir verir!
Çamuru seven bir kimseyi iyi bir çömlekçi, taşı seven kişiyi ise iyi bir heykeltraş olarak nitelemeyeceğimiz gibi, şiiri seven birine de iyi bir şairdir nitelemesini yakıştırmamız, şiire ve şiirin tüm zamanlarına haksızlık olur. Çünkü iyi bir çömlekçi olmak için çamur, iyi bir heykeltraş olmak için taş; iyi bir şair olmak için şiiri sevmek kadar önemsizdir. Çünkü aslolan libas değil, libasın altındaki ten'dir. Bunlara istinaden şiire gelecek olursak şunu söyleriz: aslolan şair değil, şiirin kendisi olabilmektir. Ama gel gör ki Türk edebiyatında her nasılsa şair olma vasfı, şiire yeğ tutulur. Şair olmak, büyük bir icazetmiş gibi görünür. Eline kalemi alan ve duygusal hezeyanlar yaşadığını düşünen şiir yazıcılar, şiirin beyaz bir sayfayı karalamaktan ibaret olduğunu zannederler ve kendilerine göre şair olmak, kirletilmiş bu beyaz sayfanın başkaları tarafından şair(lik) esvabıyla alkışlanmasıdır. Oysa şiir, ne beyaz bir sayfayı doldurma gayesidir; ne de şair, alkışlanmayı bekleyen o kirletilmiş sayfanın sahibidir. Bilakis şair, o beyaz sayfanın üzerinde gezinen mürekkebin kütüğündeki saf şiirdir ve öyle olmalıdır. Çünkü şiir yazana, şair olma payesini kazandıran yegane güç; şiirin kendisidir. Eğer şiir, kendisini yazandan daha sağlam ve manidar bir yerlere tahtını kurmuşsa, bu özellik kendisini yazanın, şiir oluşuyla ilintilidir. Çünkü şair, önce şiirdir; sonra şair! işte bu yüzden başkaları tarafından kendisine sunulan apoletin kendisini şair kıldığını düşünenler, büyük bir yanılgı içerisindedirler. Bilinmelidir ki şairin apoletini ancak şiir verir!
II. Şair şiire çilingirdir sadece!
Şiir için şair kimdir? Şair, şiirin neresinde durur? Şairin şiire katkısı nereye kadardır? Bu sorulara bir benzetmeyle karşılık vereyim. Şair, bir tiyatro oyununda oynayacak şiiri kuliste hazırlayan kişidir. Bu nedenle şiirin görünmeyen beldesinde, sözcükler arasında gezinen gölge rolündedir. Şiirin elinden tutar, ona sahneye kadar eşlik eder ve sonra gider. Şairi bir daha göremezsiniz. Artık tüm hüner şiire kalmıştır. Şiirin yapacağı şey, nefesini taşıdığı şairden doğduğunu unutarak kendisini oynayabilmesidir; çünkü artık meydan onundur ve kendi efendisi olmanın rolünü oynamanın tam zamanıdır! Bu durumda şiirin sahibi yoktur diyebiliriz; çünkü şiir kendisine efendi kabul etmez artık. Bu nedenle şiirin sahibi olduğunu düşündüğümüz şair, bir efendi olmaktan öte, bir kapı aralayıcıdır, bir çilingirdir sadece. Ayrıca dolaşıma giren şiir, kendisini yazandan imtiyaz beklemeyecekse, şair olmak o kadar önemli bir konuma gelmeyecektir zaten. Böylece bütün marifet şiire kalacaktır. Aslolan da bu değil midir?
Alıntı(Mühür, Veysi Erdoğan, Nisan)