|
mtree
|
 |
« Yanıtla #30 : Kasım 29, 2009, 01:25:11 ÖS » |
|

CEP
Kitaptan...
1 Daha sonra Frekans adıyla anılacak olan olay 1 Ekim günü öğleden sonra, standart doğu saatiyle üçü üç geçe başladı. İsim olaya uygun değildi elbette, ama olayı takip eden on saat içinde buna dikkat çekebilecek olan bilim adamlarının çoğu ya çıldırmış ya da ölmüştü. Zaten ismin pek de bir önemi yoktu. Asıl önemli olan, etkiydi. O gün saat üçte, tarihin sayfalarında önemli bir yeri olmayan genç bir adam Boston'da, Boylston Caddesi'nde doğuya doğru, attığı her adımı da neredeyse zıplayarak yürüyordu. İsmi Clayton Riddell idi. Yüzünde, adımlarındaki canlılıkla uyumlu katıksız bir memnuniyet ifadesi vardı. Sol elinde bir ressama ait olduğu hemen anlaşılan, kapanıp seyahat çantası olabilen bir evrak çantası taşıyordu. Sağ elinin parmaklarına ise üzerinde okumaya tenezzül edecekler için küçük hazineler yazan kahverengi plastik poşetin ipleri dolanmıştı. Poşetin içinde öne arkaya sallanan küçük, yuvarlak bir cisim vardı. Bir hediye olduğunu tahmin edebilir ve yanılmamış olurdunuz. Gayton Rid-dell'in küçük hazineler'den biriyle küçük (ya da belki büyük) bir zafer kazanmayı amaçlayan genç bir adam olduğunu da tahmin edebilir ve yine yanılmamış olurdunuz. Poşetin içindeki yuvarlak cisim, ortasında gri bir karahindiba tüyü yığını bulunan pahalı bir kâğıt ağırlığıydı. Hediyeyi, Copley 13 Stephen Kin «i > Square Oteli'nden kendisinin kaldığı ve çok daha mütevazı olan Atlantic 1 Stepken King Avenue Inn'e yaptığı yürüyüş sırasında satın almıştı. Ağırlığın altındaki doksan dolarlık etiket onu ürkütmüş ama artık böyle bir şeyi satın alabilecek durumda olduğu gerçeğini fark etmek ise daha da korkutmuştu. Kredi kartını tezgâhtara uzatmak neredeyse fiziksel cesaret gerektirmişti. Kâğıt ağırlığını kendisi için almaya kalksa yapabilir miydi bilmiyordu; muhtemelen fikrini değiştirdiğine dair bir şeyler mırıldanır ve mağazadan hızla ayrılırdı. Ama hediye Sharon içindi. Sharon böyle şeyleri severdi ve ondan da hâlâ hoşlanıyordu; Boston'a gelmek üzere ayrılmadan önce Clay'e her zaman arkandayım, bebeğim demişti. Önceki yıl birbirlerine yaşattıkları azabı düşündükçe Clay'e bu söz çok dokunmuştu. Şimdi o da onu etkileyecek bir jest yapmak istiyordu, tabi bu hâlâ mümkün olabilirse. Kâğıt ağırlığı küçük bir şeydi (bir küçük hazine) ama Sharon'ın kürenin ortasındaki açık gri sisi andıran bölüme bayılacağından emindi. 2 Clay'in dikkati dondurma kamyonunun melodisiyle dağıldı. Kamyon Four Seasons Oteî'inin (Bu Otel, Copley Square'den bile daha gösterişliydi.) karşısına, Boylston boyunca iki üç blok kadar uzanan Boston Par-kı'mn yanma park edilmişti. Kamyonun kasasına, dans eden bir çift külah resminin üzerine rengârenk harflerle mistersoftee yazılmıştı. Okul çantalarını ayaklarının dibine bırakmış, üç çocuk, dondurmacının önünde, bekliyordu. Çocukların arkasında elinde bir kanişin tasmasını tutan, pantolon ceket giymiş bir kadın ve baş başa verip konuşabilmek için (Ciddi bir konuşma olsa gerekti, kıkırdamalar yoktu.) İPod'lanmn kulaklıklarını omuzlarının üzerinden göğüslerine doğru sarkıtmış, düşük belli kot pantolonlar giymiş iki genç kız duruyordu. 14 Cep i Clay, kızların arkasında durarak küçük grubu bir bekleme sırası haline getirdi. Ayrı olduğu karısına bir hediye almıştı, dönüşte ComixSupre-me'e uğrayıp oğluna Örümcek Adam'm yeni sayısını alacaktı; bu arada kendine de küçük bir ayrıcalık yapabilirdi. Haberi Sharon'a vermek için sabırsızlanıyordu, ama ona eve dönmeden, yani üç kırk beş civarından önce ulaşması mümkün değildi. Muhtemelen onunla konuşana kadar Inn'deki küçük odasını arşınlayacak, gözleri sık sık evrak çantasına takılarak vaktin geçmesini bekleyecekti. O arada Mister Softee için birkaç dakikasını ayırmasının mahzuru yoktu. Kamyondaki adam, üç çocuğa siparişlerini verdi; iki çubuklu dondurma ve hepsinin ücretini ödediği anlaşılan ortadaki çocuk için bir külahta canavar porsiyon vanilyalı çikolatalı. Çocuk bol kot pantolonunun cebinden bir dolarlık banknotlar çıkarırken kanişi olan pantolon ceketli kadın elini omzuna astığı çantasına daldırdı ve bir cep telefonu çıkararak -takım giyen kadınlar artık kredi kartları ve cep telefonları olmadan evden çıkmıyordu- kapağını açtı. Arkalarında, parkta, bir köpek havladı ve biri bağırdı. Ses Clay'e pek mutlu gibi gelmemişti ama dönüp baktığında tek görebildiği, yürüyüş yapan birkaç kişi, ağzında frizbiyle koşan bir köpek (Tasmasının takılı olması gerekmiyor mu, diye düşündü.), gün ışığıyla yıkanan yeşil alanlar ve davetkâr gölgelikler oldu. İlk çizgi romanını -ve devamını, üstelik ikisini de inanılmaz bir rakama- satmış bir adamın oturup külahta çikolatalı dondurma yemesi için çok uygun bir yer gibi görünüyordu. Önüne döndüğünde bol kot pantolonlu çocuklar gitmiş, takım elbise giymiş bir kadın meyveli dondurma siparişi veriyordu. Arkasındaki kızlardan birinin kalçasında nane yeşili bir cep telefonu vardı, pantolon ceketli kadınınki ise kulağına dayanmıştı. Clay bu tür bir davranışla karşılaştığı zaman zihninin bir düzleminde öyle veya böyle yaptığı gibi bir zamanlar son derece kaba bulunacak bir davranışın (evet, tamamen yabancı biriyle 15 Stephen King iş amaçlı bile olsa) artık günlük hayatın kabullenilmiş bir parçası haline geldiğini düşündü. Bunu Kara Gezgin'e koy, hayatım, dedi Sharon. Sharon'ın kafasının içinde tuttuğu hali sıkça konuşur ve lafından çekinmezdi. Ayrılmış olsunlar olmasınlar bu, gerçek dünyadaki Sharon için de geçerliydi. Ancak sözlerini cep telefonundan duymazdı zira Clay'in cep telefonu yoktu. Nane yeşili telefon Johnny'nin bayıldığı o Çılgın Kurbağa melodisinin ilk notalarını çalmaya başladı... Neydi adı, "Axel F" mi? Haürlayamı-yordu, muhtemelen zihni bu bilgiyi bloke ettiği içindi. Telefonun sahibi olan kız cihazı kalçasından çekip, "Beth," diyerek açtı. Bir süre dinledi, gülümsedi ve yanındaki arkadaşına, "Beth arıyor," dedi. Arkadaşı ona yaklaştı ve ikisi de dinlemeye başladılar, saç kesimleri neredeyse tıpatıp aynıydı (Clay kızların cumartesi sabahları televizyonda yayınlanan çizgi filmlerdeki karakterlere benzediğini düşündü; mesela Demirbilek Kız-lar'a.) ve öğle üstü esintisiyle dalgalanıyorlardı. "Maddy?" dedi pantolon ceket giymiş kadın# neredeyse aynı anda. Elindeki tasmanın ucundaki kaniş (Tasmanın rengi kırmızıydı ve pırıltılar saçıyordu.) sakince oturmuş, Boylston Caddesi'ndeki trafiği seyrediyordu. Yolun karşısında, Four Seasons'da, kahverengi üniforması içinde (Nedense hep kahverengi veya mavi olurlardı.) kapı görevlisi büyük ihtimalle bir taksi durdurmak için el sallıyordu. Turistlerle hınca hınç dolu, karaya hiç yakışmayan kocaman bir amfıbik tekne geçti. Şoförün megafondan yayılan sesi tarihi bilgiler veriyordu. Nane yeşili telefonu dinleyen iki kız göz göze gelip bir şeye gülümsedi ama yine kıkırdama yoktu. "Maddy? Beni duyabiliyor musun? Duyabi..." Pantolon ceket giymiş kadın tasmayı tutan elini kaldırıp uzun tırnaklı parmaklarından biriyle boşta olan kulağını tıkadı. Kadının kulak zarı için endişelenen Clay yüzünü buruşturdu. Bir an onu çizdiğini hayal etti: tasmanın ucundaki köpek, takım, son moda kesilmiş kısa saçlar... ve kula- 16 Cep gına soktuğu parmağının kenarından süzülen bir kan damlası. Kareden çıkmak üzere olan amfibik tekne ve geri plandaki kapı görevlisi çizime bir şekilde gerçeklik katmakta. Katacağını biliyordu. "Maddy, sesin kesiliyor! Sana saçımı yeni kuaförde yaptırdığımı... saçım?... SAÇ..." Mister Softee kamyonundaki adam eğilip dondurmayı uzattı. Beyaz dondurmanın üzerinden çikolata ve çilek sosu süzülüyordu. Dondurmacının hatifçe uzamış sakallarla kaplı yüzü ifadesizdi. Tüm bunları daha önce de gördüğünü anlatır gibiydi. Clay görmüş olduğundan emindi, çoğunu iki kez. Parkta biri çığlık attı. Clay kendi kendine bunun neşeli bir haykırış olduğunu söyleyerek tekrar omzunun üzerinden geriye baktı. Boston Parkı'nda, güneşli bir öğle sonrasında, saat üçte ancak neşeli sesler olabilirdi. Değil mi?
|
|
|
|
|
Logged
|
valizimi hazırlamama yardım et... kelimeleri sol tarafa koy... söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına.. kollarını mavi gömleğimin boynuna... ayrı ayrı koy... güneşli günlerle karlı günleri karıştırma..
|
|
|
|
mtree
|
 |
« Yanıtla #31 : Kasım 29, 2009, 01:27:52 ÖS » |
|

ATEŞ YOLU
Kitaptan...
ÖNSÖZ
Niçin olduğunu bilmiyorum. Sen de bilmiyorsun. Büyük olasılıkla Tanrı da bilmiyor. Bu sadece devlet meselesi, hepsi bu. -1967'de Vietnam'la ilgili Sokaktaki Adam'la yapılan röportajdan.
Ama Vietnam bitmişti ve yaşam sürüyordu. 1972'nin sıcak bir ağustos öğleden sonrasında, WHLM'nin yayın aracı, Westgate yakınında bulunan 784 nolu otoyolun sonuna park etmişti. Etrafı bayraklarla donatılmış tahta platformun çevresinde telaşla koşuşan küçük bir kalabalık görülüyordu. Bayrak bezleri alelacele yapılan platformun çıplak tahtalarını adeta bir deri gibi sarmıştı. Arkasında uzanan çimenlik tepenin başında otoyolun gişeleri göze çarpıyordu. Gişelerin önünde uzanan boş ve bataklık arazi, şehrin kenar mahallelerinin bulunduğu banliyölere uzanmaktaydı. Dave Albert adlı genç bir gazeteci, arkadaşlarıyla birlikte temel atma törenine gelecek olan valiyle belediye başkanını beklerken, bir yandan da sokakta dolaşan ciddi ifadeli adamlarla röportaj yapıyordu. Mikrofonu hafif renkli bir gözlük takmış yaşlıca bir adama doğru uzattı. Ürkek bakışlarını kameraya diken yaşlı adam, «Evet,» dedi. «Sanırım şehir için bunun önemi çok büyük. Bunun olmasını çok uzun zamandır bekliyordu. Bu... şehir için büyük bir şey.» Yutkundu. Geleceğin temellerinin atıldığı düşüncesiyle hipnotize olmuş gibiydi. «Müthiş,» diye yumuşak bir sesle ekledi. «Teşekkürler, efendim. Çok teşekkürler.» «Ne dersiniz, bu haberi akşam bülteninde yayınlar mı?» Albert'in yüzünde profesyonellere özgü anlamsız bir gülümseme belirdi. «Ne söylesem yalan olur, efendim. Yayınlanma şansı var tabii.» Yaşlı adamın gişeleri işaret etmesi üzerine birden konuşmayı kesti. Valinin yaz güneşinde alev alev parlayan kromla kaplı Crysler'i gişeleri dönerek durmuştu. Albert başını geriye atarak parmağıyla işaret etti. Kameramanla birlikte, kolları dirseklerine kadar kıvrılmış, beyaz gömlekli bir adamın yanına yaklaştılar. Adam platformun yanında durmuş karamsar bir ifadeyle etrafına bakmıyordu. «Burada olanlarla ilgili fikirlerinizi öğrenebilir miyim Bay...» «Adım Dawes. Hayır, benim için sakıncası yok.» Yumuşak ve tatlı bir ses tonu vardı. «Hızlanın,» diye kameraman mırıldandı. Beyaz gömlekli adam değişmeyen yumuşak ses tonuyla konuşmasını sürdürdü. «Ben bunun sadece bir pislik olduğunu düşünüyorum.» Kameramanın yüzü allak bullak oldu. Sitemli bakışlarını beyaz gömlekli adamdan ayıran Albert, başını eğerek kameramana yayını kesmesi için parmaklarıyla makas işareti yaptı. Yaşlıca bir adam bu tabloya dehşetle bakmaktaydı. Yukarda, gişelerin yakınına park etmiş Imperial'dan vali dışarı çıktı. Yeşil kravatı güneş ışığında göz alıcı şekilde parladı. Beyaz gömlekli adam kibarca, «Altı haberlerinde yayınlanacak mı?» diye sordu. «Sen bir kışkırtıcısın,» diye tersledi Albert. Sonra valiyi yakalamak için yürümeye başladı. Kameraman arkasından onu izlemekteydi. Beyaz gömlekli adam yeşilliklerle kaplı çamurlu yoldan dikkatle yürüyen valiyi seyrediyordu. Albert bu beyaz gömlekli adama on yedi ay sonra tekrar rastladı. Ama ikisi de birbirlerini daha önceden tanıdıklarını hatırlamadılar bile. Sanki ilk kez görüşüyorlardı.
|
|
|
|
|
Logged
|
valizimi hazırlamama yardım et... kelimeleri sol tarafa koy... söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına.. kollarını mavi gömleğimin boynuna... ayrı ayrı koy... güneşli günlerle karlı günleri karıştırma..
|
|
|
|
mtree
|
 |
« Yanıtla #32 : Kasım 29, 2009, 01:31:14 ÖS » |
|

O
Kitaptan...
Bölüm 1 Eski Gölge i Selden Sonra (1957) Bildiğim kadarıyla o dehşet, gazete parçasından yapılmış bir kayıkla başladı. Yirmi sekiz yıl sürecekti bu korku. Aslında belki de hiçbir zaman tam anlamıyla sona ermeyecekti. Sözünü ettiğim kâğıt kayık kaldırımın kenarından akan yağmur suyunda yüzüyordu. Yalpalıyor, yan yatıyor, tekrar düzeliyor, cesaretle girdaplara dalıyordu. Witcham Sokağıyla Jackson Sokağının kesiştiği dörtyol ağzındaki trafik lambasına doğru iniyordu. 1957 yılında, karanlık bir sonbahar günüydü. Trafik lambasının dört tarafındaki üçer dikey ışık sönüktü. Yağmur bir haftadan beri yağıyordu. İki gün önce fırtına da başlamıştı. Bu yüzden Derry kentinin önemli bir bölümünde elektrikler kesilmiş, bu mahallelere henüz elektrik verilmemişti. San yağmurluklu, kırmızı şosonlu küçük bir erkek çocuk, kâğıt kayığın yanında neşeyle konuşuyordu. Yağmur hâlâ dinmemiş ama hafiflemeye başlamıştı. Damlalar çocuğun muşambasının san kukuletasına çarpıyor, kulübenin çinko damına düşen yağmurun gürültüsüne benzer bir ses duyuluyordu. İnsanı rahatlatan, adeta tatlı bir sesti bu. San muşambalı çocuğun 5 Stephen King adı George Denbrough'ydu. Altı yaşındaydı. Ağabeyi William o sırada evdeydi. Geçirdiği ağır gripten yeni yeni gözünü açıyordu. Derry İlkokulundaki çocukların çoğu William'i "Kekeme Bili" diye tanırlardı. (Hatta öğretmenler bile. Ama tabii onlar hiçbir zaman bu takma adı çocuğun yüzüne karşı söylemezlerdi.) Kekeme Bili, 1957 sonbaharında on yaşındaydı. Gerçek dehşetler başlamadan sekiz ay önce yani. Son karşılaşmadan yirmi sekiz yıl önce. George'un şimdi yanında koştuğu kayığı da Bili yapmıştı. Çocuk yatağında, yastıklara dayanmış oturuyordu. Annesi salondaki piyanoda "Für Elise"yi çalarken, yağmur yatak odasının camlarına huzursuzca çarpıyordu. Witcham Sokağının dörtyol ağzına ve trafik lambalarına kadar olan kısmı motorlu taşıtlara kapatılmıştı. Buraya katran fıçılan ve turuncu dört engel konulmuştu. Engellerin üzerinde "Derry-Bayındırlık İşleri Bölümü" yazılıydı. Bunlann gerisinde dalların, taşlann ve kuru yaprak yığınlannın tıkadığı ızgaralardan yağmur sulan taşmıştı. Su önce asfalttan küçük parçalan kemirmiş, sonra da açgözlülüğü tutmuş gibi iri parçalan koparmıştı. Bütün bunlar yağmurun üçüncü günü olmuştu. Dördüncü gün öğleyin, asfalt parçalan, Jackson'la Witcham'm kesiştikleri yerde minyatür sallar gibi suda yüzüyordu. O sırada Derry'de çok kişi endişeli endişeli, Nuhun Gemisiyle ilgili nükteler yapmaya başlamışlardı. Bayındırlık İşleri Bölümü, Jackson Sokağını açık tutmayı başarmıştı. Ama Witcham'dan ilerlemek imkânsızdı. Sokağa, kentin merkezine kadar sıra sıra engeller dizilmişti. Ama herkes artık yağmurun şiddetini kaybettiğine inanıyordu. Ken-duskeag çayı, kentin aşağı bölümünden geçen kanalın beton yatağında iyice kabarmış, sulann yukanya erişmesine birkaç santim kalmıştı. Şimdi birkaç kişi, bir gün önce panik ve telaşla kanala attıklan kum torbalarını çı-kanyorlardı. Aralannda George'la Bill'in babalan Zack Denbourgh da vardı. Bir gün önce kentliler kanalın taşmasının ve sel yüzünden büyük zararlara uğramalannın artık kaçınılmaz olduğunu düşünmüşlerdi. Tann da biliyordu ya, böyle şeyler daha önce de olmuştu. 1931'deki seller gerçek 6 'O" bir felaketti. Hemen hemen yirmi dört kişi ölmüş, zarar milyonlan bulmuştu. Tabii uzun yıllar önce olmuştu bu. Ama kentte bu olayı diğerlerini korkutacak kadar hatırlayan yeteri kadar kimse vardı. Yeni Bangor barajı yapıldığı zaman nehir de bir tehlike olmaktan çıkacaktı. Daha doğrusu Bangor Hidroelektrik'te çalışan Zack Denbrough öyle söylüyordu. Ama ileride etrafı seller basarsa basacaktı. Önemli olan bu felaketin atlatılması, elektriğin verilmesi ve sonra da olayın unutulma-sıydı. Derry'de felaket ve trajedileri unutmak adeta bir sanattı. Bili Denbrough da zamanla bunu öğrenecekti. George engellerin gerisinde, Witcham Sokağının ziftli yüzeyinde açılan derin uçurumun hemen kenarında durdu. Uçurum bu yokuşun aşağısında, hemen hemen on iki metre ileride sona eriyordu. Sular George'un kayığını ufacık çağlayanlara sürüklerken çocuk da yüksek sesle güldü. Kasvetli günü aydınlatan tek renkli şeydi bu çocuksu neşe. Seller kayığı öyle hızla götürüyordu ki, George ona yetişebilmek için hızla atılmak zorunda kaldı. Şosonlan çamurlu suların etrafa sıçramasına neden oluyordu. George Denbrough o garip ölümüne doğru koşarken şosonlanndaki tokalar neşeyle şıngırdıyordu. Ve çocuk o anda ağabeyi Bill'e karşı benak ve yalın bir sevgi duyuyordu. Sevgi... ve Bili orada olamadığı, her şeyi onunla paylaşamadığı için de üzüntü. Tabii eve döndüğü zaman her şeyi Bill'e anlatmaya çalışacaktı. Ağabeyinin her şeyi görmesini sağlayamayacağını biliyordu. Oysa onun yerine Bili olsaydı bunu kolaylıkla başanrdı. Bili okuma ve yazma konusunda başanlıydı. Ama George, Bill'in o yaşta bile karnesinin pekiyi'lerle dolmasının ya da öğretmenlerinin kompozisyonla-nnı çok beğenmelerinin tek nedeninin bu olmadığını anlıyordu. Anlatabilmek bunun sadece bir bölümüydü. Bili görmekte de ustaydı. Kayık yolda çaprazlamasına açılmış olan yankta hızla ilerliyordu. Sonra Witcham Sokağının solundaki yağmur oluğuna erişti. Burada oldukça büyük bir girdap vardı. George kayığın batacağını sandı. Çünkü kayık iyice yan yatmıştı. Ama sonra kâğıt tekne dengesini buldu. George çok sevindi o zaman. Kayık döndü ve dörtyol ağzına doğru hızla inmeye başla- 7 Stephen King di. George tekneye yetişmek için koştu. Başının üstünde sert bir ekim rüzgârı ağaçlan sarsıyordu. Fırtına yüzünden ağaçların o renkli yapraklan iyice dökülmüştü. Fırtına bu yıl pek amansızca davranıyordu. Bili yatağında oturup o kâğıt kayığı yapmış, üzerine eritilmiş parafın de sürmüştü. Yanaklan ateş yüzünden hâlâ kırmızıydı. Ama ateşi düşüyordu artık. Kenduskeag nehrinin alçalmaya başlaması gibi. George kayığı eline aldı. "Şimdi sokağa çıkıp bunu yüzdüreceğim." Bili, "Evet," dedi. "Öyle yap." Birdenbire yorulmuş gibiydi. Yorgun ve hasta. George mınldandı. "Keşke sen de gelebilseydin." Bunu içtenlikle söylemişti. Bili bazen bir süre sonra ukalalaşıyordu, ama aklına her zaman harika şeyler geliyordu. George'a da pek vurmuyordu. "Aslında bu senin kayığın." Bili sıkıntıyla, "Ke-keşke gelebilseydim," dedi. "Üstüne yağmurluğunu giy. Yoksa benim gibi g-grip olursun. Hoş belki de zaten gribe yakalanacaksın. Benim mik-mikroplanm yüzünden." "Çok güzel bir kayık bu. Teşekkür ederim, Bill." George uzun bir süreden beri yapmadığı bir şeyi yaptı. Bill'in hiçbir zaman unutmayacağı bir şeyi. Eğilip ağabeyini yanağından öptü. "İşte şimdi gribe yakalanacaksın, aptal." Ama Bili neşelenmiş gibiydi. George gülümsüyordu. "Ge-Georgie?" George dönerek ağabeyine baktı. "D-dikkatli ol." "Tabii..." George hafifçe kaşlanm çattı. Bu bir ağabeyin değil, bir annenin söyleyeceği sözdü. Bu laflar onun Bill'i öpmesi kadar acayipti. "Tabii. Dikkatli olurum." George dışan çıktı. Bili kardeşini bir daha görmedi.
|
|
|
|
|
Logged
|
valizimi hazırlamama yardım et... kelimeleri sol tarafa koy... söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına.. kollarını mavi gömleğimin boynuna... ayrı ayrı koy... güneşli günlerle karlı günleri karıştırma..
|
|
|
|
mtree
|
 |
« Yanıtla #33 : Kasım 29, 2009, 01:35:44 ÖS » |
|

HAYATI EMEN KARANLIK
Kitaptan...
I AHMAK DOLMASI Machine uzun ve güçlü parmaklarıyla kâğıt ataslarını ağır ağır, dikkatle düzeltti. Halstead'in arkasında duran adama, «Onun basını tut, Jack,» dedi. «Lütfen sıkıca tut.» Jack Rangely iri elleriyle kafasını yanlardan kavrayarak sıkıca tutarken, Halstead de Machine'in ne yapmak istediğini anladı. Haykırmaya basladı. Çığlıkları terkedilmis ambarda çınlayarak yankılandı. O genis bombos yer doğal bir ampflikatör görevi yapıyordu. Halstead açılıs gecesi için hazırlanan bir opera sarkıcısıydı sanki. Machine, «Ben geri geldim,» dedi. Halstead gözlerini sımsıkı yumdu. Ama bunun bir yararı olmadı. Kısa çelik tel sol kapaktan kolaylıkla girerek alttaki göz küresini deldi. Patlamayı andıran hafif bir ses duyuldu. Jelatinimsi, yapıskan bir sıvı dısarı sızmaya basladı. «Ben ölümden döndüm. Ama senin hiç de beni gördüğüne sevinmis gibi bir halin yok. Seni nankör köpek!» George Stark'ın Babil'e Giderken adlı eserinden. Bir Đnsanlar Konusur People dergisinin 23 Mayıs sayısı diğerlerinden pek farklı değildi. Kapağı o haftanın «Artık Ölmüs Olan Ünlü»sü süslüyordu. Üzerinde kokain ve benzer baska uyusturucular bulunduğu için tutuklanan ve hapishanedeki hücresinde kendini asan bir rock and rol yıldızıydı. Derginin içi ise her zamanki gibi çesit çesit yazıyla doluydu. Nebraska'nın o ıssız batı bölgesinde islenen ve esrarı bir türlü çözülemeyen dokuz seks cinayeti. «Doğal besin» konusunda öncülük ederken, çocuklara porno filmleri çevirttiği için yakalanan bir adam. Đsa'nın büstüne benzeyen bir kabak yetistirmis olan Maryland'li bir ev kadını. Tabii bu kabağa los bir odada gözlerinizi kısarak bakmanız gerekiyordu, o da baska. New York Bisiklet Maratonuna katılmaya hazırlanan yarı felçli, cesur bir kız. Hollywood'da bir bosanma. New York'ta bir sosyete düğünü. Kalp krizi geçirdikten sonra iyilesmeye baslayan bir güresçi. Yeni usul nafaka isteyen metresinin açtığı davada kendini savunmaya çalısan bir komedyen. Amerika'nın bir numaralı eğlendirici ve eğitici dergisinin yine eğlendirici ve eğitici sayısının otuz üçüncü sayfasında etkileyici, anlamlı ve iğneli bir baslık vardı: BĐYO. Thad Beaumont karısı Liz'e, «People dergisi hemen konuya girmekten hoslanır,» dedi. Karı koca mutfak masasının basında yan yana oturmus, yazıyı ikinci kez okuyorlardı. «BĐYO. Eğer BĐYO'yu istemiyorsan o zaman da BASI DERTTE bölümüne geçebilir ve Nebraska'nın derinliklerinde temizlenen kızları okursun.» Liz Beaumont, «Bu konuyu düsündüğün zaman hiç de komik olmadığını anlıyorsun,» diye cevap verdi. Sonra da sıktığı yumruğuna doğru kıkır kıkır gülerek sözlerinin etkisini sildi. Thad, «Evet belki komik değil,» dedi. «Ama gerçekten acayip.» Sonra yazıya ayrılmıs olan sayfaları tekrar karıstırdı. O sırada alnının yukarısındaki beyaz yara izini dalgın dalgın ovusturuyordu. Bütün People BĐYO'larında olduğu gibi bunda da resimden çok yazıya yer ayrılmıstı. Liz, «Bu ise kalkıstığın için pisman mısın?» diye sordu. Bir yandan da ikizlerin odasına kulak kabartıyordu. Ama çocukların o ana kadar sesleri çıkmamıstı. Birer melek gibi mısıl mısıl uyuyorlardı. Thad, «Bir kere» dedi. «Bu ise ben kalkısmadım. Bunu biz birlikte yaptık. Birimiz ikimiz, ikimiz birimiz için. Unuttun mu?» Yazının ikinci sayfasındaki fotoğrafa parmağını vurdu. Bunda Liz kâğıt takılı yazı makinesinin basında oturan Thad'a içi çikolatalı kekle dolu bir tepsiyi uzatıyordu. Yazı makinesindeki kâğıtta yazı var mıydı, varsa neydi bu? Đste bunu anlamak imkânsızdı. Ama yazının okunamaması herhalde daha iyiydi. Çünkü saçmasapan sözcüklerdi bunlar. Yazı yazmak Thad için her zaman zor olmustu. Bunu seyircilerin önünde yapması olanaksızdı. Hele seyircilerden biri People dergisinin fotoğrafçısı olduğu zaman. Yazı yazmak George için çok daha kolay olmustu. Ama Thad Beaumont için bu kahrolasıca is pek zordu. Yazmaya çabaladığı ve bazen de bunu basardığı sırada Liz ona hiç yaklasmazdı. Çikolatalı" kek bir yana ona telgraf bile getirmezdi. «Evet, ama...» «Đkincisi...» Thad fotoğrafa bir göz attı yine. Liz ona.kekleri uzatıyor, kendisi de karısına bakıyordu. Đkisi de gülüyorlardı. Gülüsleri hos olmakla birlikte, gülümseme gibi önemsiz seyler konusunda bile dikkatli davranan bu insanların suratlarında bir tuhaf kaçıyordu. «Đkincisi ne?» Thad, ikincisi vaktiyle Ulusal Kitap Ödülüne aday gösterilmis bir yazarla karısının birbirlerine iki sarhos gibi gülümsemeleri gerçekten komik, diye düsündü. Artık kendini tutamayacaktı. Gürültülü bir kahkaha attı. «Thad, ikizleri uyandıracaksın.» Genç adam kahkahalarını tutmaya çalıstıysa da basaramadı. «Đkincisi, bir çift ahmağa benziyoruz ama buna aldırdığım da yok.» Karısına sıkıca sarılarak boynunun asağısındaki çukur yeri öptü. Diğer odada önce William, sonra da Wendy ağlamaya basladı. Liz kocasına sitemle bakmaya çalıstı ama yapamadı. Thad' in güldüğünü duymak harika bir seydi. Çünkü pek gülmezdi. Kocasının kahkahasının Liz için değisik ve yabancı bir sevimliliği vardı. Thad Beaumont öyle sık sık gülen bir insan değildi. Thad, «Suç bende,» dedi. «Onları getireyim.» Ayağa kalkarken bir masaya çarptı, az kalsın deviriyordu. Sevecen ye uysal bir adamdı ama garip bir sakarlığı vardı. Çocukluğundaki Thad hâlâ içinde bir yerde yasıyordu.
|
|
|
|
|
Logged
|
valizimi hazırlamama yardım et... kelimeleri sol tarafa koy... söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına.. kollarını mavi gömleğimin boynuna... ayrı ayrı koy... güneşli günlerle karlı günleri karıştırma..
|
|
|
|
mtree
|
 |
« Yanıtla #34 : Kasım 29, 2009, 01:41:29 ÖS » |
|

AZRAİL KOŞUYOR
Kitaptan...
(THE RUNNING MAN) . . . Eksi 100 ve Geriye Sayma ... Kadın pencereden süzülen beyaz ışıkta gözlerini kısmış, termometreye bakıyordu. Geride, Kooperatif Kentinin diğer siteleri ince ince yağan yağmurda hapishanenin kurşuni kulelerine benziyorlardı. Aşağıdaki hava bacasında iplere asılmış eski püs-kü çamaşırlar dalgalanıyordu. Çöplerin arasında sıçanlar ve tombul sokak kedileri dolaşıyorlardı. Kadın kocasına baktı. Adam masanın başına geçmiş, boş gözlerle Bedava-V'yi izliyordu. Bütün dikkatini vermişti. Haftalardan beri böyle yapıyordu. Bu Ben'den beklenmeyecek buseydi. Bedava-V'den nefret ederdi. Her zaman etmişti. Tabii sitenin her dairesinde bir televizyon vardı. Yasalar emrediyordu bunu. Ama onları kapamak hâlâ yasak değildi. 2021 Zorunlu Yararlanma Yasası altı oy yüzünden gerekli üçte ikilik çoğunluğun desteğini sağlayamamıştı. Aslında kan koca televizyonu hiçbir zaman seyretmezlerdi. Ama kızları Cathy hastalandığından beri Ben bol paralar verilen programları izlemekteydi. Bu yüzden kadının midesi bulanıyor, kalbi korkuyla doluyordu. Program yarılandığı için sunucu olanca sesiyle bağırarak haber bültenini okumaktaydı. Bunun gerisinde sesi gripten bo-ğuklaşmış olan Cathy'nin feryatları duyuluyordu. Ben Richards, «Ateşi yüksek mi?» diye sordu. «Pek kötü sayılmaz.» «Yalanı bırak.» «Ateşi kırk derece.» Adam iki yumruğunu birden masaya vurdu. Plastik bir tabak havaya fırlayarak gürültüyle düştü. «Bir doktor çağırırız. O kadar endişelenmemeye çalış. Dinle...» Kadın kocasının dikkatini başka tarafa çekmek için telaşta gevezeliğe başladı. Adam dönmüş yine Bedava-V'yi izliyordu. Ara sona ermiş ve yarışma yeniden başlamıştı. Tabii bu o çok • —9 — zengin programlardan biri değildi. Gündüzleri gösterilen «Paraya Çıkan Merdiven» adlı ucuz bir yarışmaydı. Yarışmacı olarak sadece kronik kalp, karaciğer ya da akciğer hastalarını kabul ediyorlardı. Bazen izleyicilerin biraz gülmeleri için araya sakat birini de sıkıştırıveriyorlardı. Yarışmacı döner merdivende basamaklardan çıkmayı başardığı her dakika için on dolar alıyordu. O arada sunucuyla durmadan konuşması gerekliydi. Sunucu iki dakikada bir yarışmacıya onun seçtiği kategoride bir «Ek Ödül Sorusu» soruyordu. Elli dolar değerindeydi bu soru. (Hackensack'lı bir kalp hastası olan son yarışmacının seçtiği konu Amerikan Tarihiydi.) Başı dönen, soluğu kesilen, kalbi göğsünün içinde acayip taklalar atan yarışmacı, soruyu yanıt-layamazsa elli dolar kazandığı paralardan düşülüyor ve döner merdiven de hızlandırılıyordu. «Başımızın çaresine' bakacağız, Ben. Bakacağız. Gerçekten. Ben... Ben...» «Sen ne?» Ben karışma acımasızca baktı. «Fahişelik mi edeceksin? Artık olmaz, Shelia. Cathy'e gerçek bir doktor gerekli. Bu blokta oturan o nefesi viski kokan, elleri kirli ebeyi istemiyorum artık. Cathy'i bütün modern araç gereçlerle tedavi etmeliler. Ve ben bunu sağlayacağım.» Ben Richards odada ilerlerken gözleri ipnotize edilmiş gibi lavabonun yukarısına, boyaları soyulan duvara takılmış Bedava-V'ye dikiliydi. Blucin kumaşından yapılmış ucuz ceketini çengelden alarak sinirli sinirli giydi. «Olmaz! Olmaz! Buna... buna izin veremem. Sen...» «Neden olmasın? En kötüsü babasız bir ailenin reisi olacağın için birkaç 'eski' dolar alırsın. Şu ya da bu biçimde Cathy' nin tedavi edilmesini sağlamalısın.» Shelia hiçbir zaman güzel bir kadın değildi. Kocasının çalışmadığı yıllar boyunca da iyice sıskalaşmıştı. Ama şu anda güzel gözüküyordu... Güzel ve otoriter. «O parayı almam. Yönetici kapıya geldiği zaman ona iki dolara kendimi satmayı tercih ederim. O da cebinde kanlı pis parasıyla çıkıp gider. Erkeğimin canına karşılık para mı alacağım?» Ben Richards karışma döndü. Sert ve neşesizdi. Onu herkesten ayıran bir şeye sımsıkı sarılıyordu. Şebekenin amansızca hesapladığı gözle görülmeyen bir şeydi bu. Ben Richards bu çağda bir dinozordan farksızdı. Öyle büyük bir şey değil. Ama ataviz- — 10 oün izlerini taşıyan insanı utandıran bir yaratık. Hatta belki de tehlikeli biri. Büyük bulutlar küçük parçacıkların etrafmda yoğunlaşırlardı. Ben yatak odasını işaret etti. «Ya onun taşı bile olmayan yoksullar mezarlığında yatmasına ne dersin? Bu hoşuna gidecek mi?» Kadında artık bitkinlik ve kederden başka bir şey kalmamıştı. Yüzü kırıştı ve gözlerinden yaşlar akmaya başladı. «Ben, onların da istedikleri bu. Bizim gibi insanların, senin gibilerin...» Adam kapıyı açtı. «Belki de beni almazlar. Belki de bende aradıkları neyse o yok.»
|
|
|
|
|
Logged
|
valizimi hazırlamama yardım et... kelimeleri sol tarafa koy... söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına.. kollarını mavi gömleğimin boynuna... ayrı ayrı koy... güneşli günlerle karlı günleri karıştırma..
|
|
|
|
mtree
|
 |
« Yanıtla #35 : Kasım 29, 2009, 01:53:05 ÖS » |
|

KARA EV
Kitaptan...
BİRİNCİ BÖLÜM
Coulee Bölgesi’ne Hoş Geldiniz
1
ESKİ BİR DOSTUN DEDİĞİ GİBİ, burada şimdiki zamanın akıcılığında, hiçbir şeyin kesin olmadığı bir yerdeydik. Burası: Deniz seviyesinden yaklaşık altmış metre yükseklikte, gökyüzünde kartalların süzülerek uçuştuğu, Mississippi Nehri’nin kıvrımlarının doğal bir sınır oluşturduğu Wisconsin’in uzak batı kenarı. Şimdi: Temmuz ayının ortasında bir cuma sabahının erken saatleri. Bir iki yıl önce girdiğimiz yeni yüzyılın ve yeni milenyumun belirsiz rotasında gizlenenleri kör bir adamın bile hepimizden fazla görme şansı var. Burada ve şimdi, saat sabahın altısını henüz geçmiş, güneş her sabah olduğu gibi bulutsuz gökyüzünün doğusunda ilk kezmişçesine geleceğe doğru yükseliyor, günün yeni ışıkları, hepimizi birer köre çevirerek giderek küçülen geçmişin karanlığını geride bırakıyordu. Aşağıda, güneşin ilk ışıkları, geniş nehrin yumuşak dalgalarını erimiş altına dönüştürüyordu. Tepeye doğru genişleyen bu sakin görünümlü kasabanın, Nailhouse Row adındaki mahallesindeki County Op Yolu üzerine sıralanmış eski püskü iki katlı evlerin arka bahçeleriyle nehir kenarı arasında uzanan Burlington Kuzey Santa Fe Demiryolu’nun rayları güneşin altında parlıyordu. O anda, Coulee Bölgesi’nde hayat, nefesini tutmuş gibiydi. Bizi saran hareketsiz hava içinde öylesine bir saflık ve tatlılık barındırıyordu ki, bir kilometre ötede topraktan sökülen bir turpun kokusunu olduğumuz yerden duyabilirdik. Nehri, parlayan rayları, Nailhouse Row’u oluşturan bahçelerle çatıları ve park edilmiş bir sıra Harley Davidson motosikleti ardımızda bırakıp güneşe doğru süzüldük. Bu albenisi olmayan küçük evler yakın zamanda sona eren geçmiş yüzyılın başında Pederson Çivi Fabrikası’nda çalışan metal dökücüler, kalıpçılar ve kasa işçileri için inşa edilmişti. Çalışanların, kendileri için yapılan konutlardan pek şikâyetçi olamayacakları göz önüne alınarak evlerin inşaatında bulunabilen en ucuz malzemeler kullanılmıştı (Pederson Çivi Fabrikası ellili yıllarda ağır krizler geçirmiş, 1963’te de kapanmıştı). Park edilmiş Harley’ler, fabrikanın bir motosiklet çetesinin eline geçtiğini işaret eder gibiydi. Har-ley’lerin haşin görünümlü, saçı sakalı birbirine karışmış, göbekli, deri ceketli, dişlerinin yarısı dökük, küpeli sahipleri bu sanıyı kuvvetlendiriyordu. Çoğu sanı gibi bu da, içinde sıkıntılı yarı bir gerçeği barındırıyordu. Kuşkulu yerel halkın Yıldırım Beşli adını verdiği, nehir boyundaki evlere yerleşen Nailhouse Row’un bu yeni sakinlerini belli bir sınıfa sokmak güçtü. Kasar banın biraz dışında, Mississippi’nin bir blok doğusundaki Kingsland Bira Fabrikası’nda kalifiye elemanlar olarak çalışıyorlardı. Sağımıza baktığımızda üzerlerinde renkli dev Kingsland etiketleriyle “dünyanın en büyük bira kutuları”nı depoladıkları tankları görebiliyorduk. Nailhouse Row’da oturan adamlar birbirleriyle, biri hariç hepsi İngiliz dili veya felsefe öğrenimi gördüğü Illinois Üniversitesi’nin Urbana-Champaign Kampusu’nda tanışmışlardı (Diğeri Illinois Üniversitesi Hastanesi’nde cerrahi bölümündeydi). Çizgi filmleri anımsatan Yıldırım Beşli ismi, onlara ironik bir haz veriyordu. Onlarsa kendilerine “Hegelci Serseriler” diyorlardı. İlginç bir takım oluşturan bu beyefendileri sonra daha yakından tanıyacağız. Yolumuza devam ederken birkaç evin duvarına, sokak lambalarına ve bir iki terk edilmiş binaya asılmış, el yazması posterleri fark ettik. Üzerlerinde şöyle yazıyordu: BALIKÇI, KAHROLASI TANRI’NA DUA ET Kİ, SENİ ÖNCE BİZ YAKALAMAYALIM! AMY’Yİ UNUTMA! Nailhouse Row’un üst tarafında dik bir yokuş oluşturan, Chase Caddesi’nin iki yanında sis rengi boyasız cepheleriyle, her an buharlaşıp yok olacakmış gibi görünen ruhsuz, yıpranmış binalar yer alıyordu. Bunların arasında devamlı birkaç fakir müşterisiyle eski Nelson Oteli, köhne bir taverna, vitrininde Red Wing iş botları yazan tozlarla kaplı bir dükkân vardı. Binalar sanki batıdaki karanlık araziden kopup hayata dönmeye çalışmış ama başaramamışlardı, içlerinde can yoktu. Aslında, olay tam olarak da buydu. Mississippi Nehri 1965 yılında taşmış, demiryoluyla, Nailhouse Row sular altında kalmıştı. Chase Caddesi’ne dek yükselen sel suları Nelson Oteli’yle caddenin karşısındaki iki binanın kül rengi duvarlarında yerden yarım metre yükseklikte kahverengi yatay bir iz bırakmıştı. Chase Caddesi, sel seviyesini geçtiği bölümde düzleşip genişliyor ve altımızdaki French Landing kasabasının ana caddesine dönüşüyordu. Bu kez caddenin iki yanında, hayaletimsi değil, içlerinde hayat barındırdığı belli olan binalar yükseliyordu: Agincourt Tiyatrosu, Taproom Bar & Izgara, First Farmer Eyalet Bankası, Samuel Stutz Fotoğraf Stüdyosu (mezuniyet, düğün fotoğrafları ve çocuk portreleri sayesinde iyi bir geliri vardı), Benton’s Rexall Eczanesi, Reliable Kuru Temizleme, Saturday Night Video, Regal Giyim; elektronik malzemeler, gazete, tebrik kartları, oyuncaklar ve Brewers, Twins, Packers, Vikings, Wisconsin Üniversitesi logolu spor kıyafetler satan Schmitt’in Binbir Çeşit Mağazası vardı. Birkaç blok sonra caddenin ismi Lyall Yolu olarak değişiyordu. Burada binalar ayrılarak küçülüyor, üzerlerinde seyahat acenteleri ya da sigorta şirketlerinin tabelaları bulunan tek katlı ahşap yapılar haline geliyordu. Daha sonra, cadde bir otoyola dönüşüyor 7-Eleven ve Goltz adında çiftlik araçları satan Reinhold T. Grauerhammer binasını geçerek doğuya, tarlalarla kaplı uçsuz bucaksız araziye doğru uzanıyordu. Tertemiz havada bir otuz metre daha yükselip altımızda ve önümüzde beliren manzaraya baktık. Belirginleşen yeryüzü şekilleri, çam kaplı tepeler, verimli topraklara sahip vadiler, kıvrılarak ilerleyen nehirler, kilometrelerce uzanan ucu ucuna eklenmiş tarlalar, küçük kasabalar, -biri de 35 ve 93 numaralı iki dar karayolunun kesiştiği bölgeye serpiştirilmiş binalardan oluşan Centralia idi- gözler önüne serilmişti. Tam altımızda French Landing, gece yarısı boşaltılmış gibi görünüyordu. Chase Caddesi’nin kaldırımları bomboştu. Ne yürüyen, ne de dükkânının kapısını açmak için elinde anahtarla, eğilmiş biri görünüyordu. Birkaç saate kadar arabaların, kamyonetlerin birer ikişer belirip dolduracağı park yerlerinde in cin top oynuyordu. Çevredeki yollar üzerindeki ticari binalar ve gösterişsiz evlerin pencerelerinden hiç ışık sızmıyordu. Chase’in kuzeyinde, bir blok yukarıdaki Sumner Caddesi üzerinde yan yana iki katlı dört tuğla bina vardı. Batıdan doğuya doğru sırasıyla bunlar, French Landing Halk Kütüphanesi; Pratisyen Doktor Patrick J. Skarda’nın muayenehanesi ile kurucuların iki oğlu, Garland Bell ve Julius Holland tarafından yönetilen Bell & Holland Hukuk Firması’nın olduğu bina; şimdi merkezi St. Louis’de bulunan büyük bir cenaze imparatorluğunun sahip olduğu Heartfield & Oğlu Cenaze Evi ve French Landing Postanesi’ydi. Sumner Caddesi ve Üçüncü Cadde’nin birleştiği köşede, diğerlerinden biraz uzakta, geniş park yeriyle yine iki katlı ama diğerlerinden daha uzun, tuğla bir bina vardı. İkinci katın arka tarafa bakan pencerelerinde boyasız demir parmaklıklar takılmıştı. Park yerindeki dört araçtan ikisi, yanlarında FLPT yazıları ve tepelerindeki klasik yanıp sönen ışıklarla French Landing Polis Teşkilatı’na ait devriye arabalarıydı. Demir parmaklıklı pencereler ve devriye arabaları o çevreyle uyum sağlamıyordu. Böyle bir yerde ne tür bir suç işlenebilirdi ki? Kesinlikle ciddi bir şey olamazdı; küçük çapta bir hırsızlık, sarhoş bir şoförün yol açtığı ufak bir kaza ya da ender olarak barda çıkan bir kavgadan fazlası değildi mutlaka.
|
|
|
|
|
Logged
|
valizimi hazırlamama yardım et... kelimeleri sol tarafa koy... söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına.. kollarını mavi gömleğimin boynuna... ayrı ayrı koy... güneşli günlerle karlı günleri karıştırma..
|
|
|
|