EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Şubat 09, 2012, 07:19:24 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 [2] 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: ÖĞRETMENİN EV ZİYARETLERİ  (Okunma Sayısı 50449 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #15 : Aralık 30, 2009, 10:11:04 ÖS »

Etkili okul geliştirme ve etkili öğretim için veliler;

*Okul yönetimi ile iyi bir ilişki ve etkileşim içinde olmalıdırlar.
*Öğrencilerin sorunlarını öğretmen ve yöneticilerle tartışabilmelidirler.
*Okulun kendilerinden beklentilerini bilmeli ve yerine getirme çabası içinde olmalıdırlar.
*Okul etkinliklerine destek vermeli ve katılmalıdırlar.
*Öğrenci başarısında rol almaya istekli olmalıdırlar.
*Günlük olarak okulu ziyaret edebilmelidirler.
Türkiye de veli profiline baktığımızda, etkili okul geliştirme ve etkili öğretim çabası içinde veli görebilir miyiz?Velilerin gayretsiz ,isteksiz ve vurdumduymazlıklarının doğurduğu açığı öğretmen mi doldurmalıdır?Ev ziyaretleri öğrencinin yaşadığı ortamı yerinde görme ve öğrenciyi tanıma açısından yararlı olsa da velinin hiç bir çaba harcamadığı yerde öğretmen bu konuda ne kadar istekli ve gönüllü olabilir?Eğitim de çok boyutlu düşünme zorunluluğu vardır.Veli üzerine düşeni yaptığında ev ziyareti gereksinimi de zaten kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
« Son Düzenleme: Aralık 31, 2009, 12:36:18 ÖS Gönderen: Lâle » Logged
mintiminti
VIP Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1230



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #16 : Aralık 30, 2009, 11:10:55 ÖS »

Okul açıldığından beri üç defa veli toplantısı yaptık. Sınıfımda toplantıya gelen veli sayısı altıyı geçmedi. Veli öğrencisinin okuluna bile gelmezken aynı velinin öğrencisinin dershanesine öğretmenin gitmesi gerekiyor.Öğrencimle ilgilenirim, fakat bu ilgi değil, zorunlu kılmaktır. Bu da doğru değildir.
Logged

Sen ana renkken ara renge dönüşme mesela. . Kırmızıysan kırmızı kal.Yanına mavi geldiğinde bordo olma sakın ! Kendin ol. . Kendin kal. . Sevdiğin , sevildiğin gibi . . ! Göz kırpan
Edebiyat Öğretmeni
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6071


Calİmero


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #17 : Aralık 30, 2009, 11:17:57 ÖS »

Yakında yemeğini yedi mi diye bakmaya da gideriz. Veli ""Kahvaltısını yapmıyor." diye bana şikayet ediyor. Ben size daha ne diyeyim.
Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #18 : Aralık 30, 2009, 11:24:00 ÖS »

Bir şey demeyin öğretmenim.
Yalnız, bizzat kahvaltısını hazırlamamızı istemediklerine şükretmek lazım. Göz kırpan
Logged
Edebiyat Öğretmeni
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6071


Calİmero


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #19 : Aralık 30, 2009, 11:40:16 ÖS »

Lalecim cumartesi 11:15'te evden çıktım saat 22:30'da eve geldim. Bugün öğrenci servisiyle evimin önünden geçtim ama öğrencimin evine gittim. Saat 20:00'de geldim. Yarınki derslerime bakamadım (şu saatten sonra baksam da ne anlarım bilmem.)
Velilerim durumdan çok memnun ama benim de bir ailemin olduğunu düşünmüyorlar. Gerçi bazıları "Hocam bu böyle olmaz. Herkese yetişemezsiniz. Bir orta yol bulalım." dedi. Şimdilik gidiyoruz bakalım. Bazı tatsızlıklar olunca zorunlu ziyaretleri yapıyoruz artık. Öğrencilerim adına seviniyorum Ailelerin sıcak ilgisi çok güzel ama yorgunluk ve evdeki durumun bilinmezliği insanı zor durumda bırakıyor. Hem de çok.
« Son Düzenleme: Aralık 30, 2009, 11:41:47 ÖS Gönderen: Edebiyat Öğretmeni » Logged
Lâle
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 11335


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #20 : Aralık 30, 2009, 11:45:35 ÖS »

Çok haklısın, anlıyorum.Öğretmene düşen öğrenci sayısı az olsa ve ziyaretler zamana yayılsa yararlı olacaktır.Yoğun olması,velinin eğitim düzeyi,ulaşım,öğretmenin uygunluğu hepsi önemli.Umarım bir çözüm bulunur.Ve keşke, velilerde biraz çaba harcasa...
Logged
Edebiyat Öğretmeni
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6071


Calİmero


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #21 : Aralık 30, 2009, 11:58:48 ÖS »

Bu konuda söylenecek çok şey var.
Logged
bestof
Yeni Üye
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #22 : Ocak 07, 2010, 10:14:06 ÖS »

Değerli hocalarım! Biz okulda ekip şeklinde aile ziyaretlerinde bulunduk. Üstelik ben bir köyde çalışıyorum. ulaşım imkanı kısıtlı. neyse lafı fazla uzatmadan sonuca geleyim. veli ziyaretlerinden kısa süreli iyi sonuçlar aldık; ancak şuan geriye baktığımda havand su dövmüşüz. ELDE VAR SIFIR. siz ne kdar çabalarsanız çabalayın, öğrenci ben öğrenmiyeceğim dedikten sonra hiçbir  şey öğretemezsiniz. Larkson hocam çok iyi tespitlerde bulunmuş.  Veli öğretmen peşinde koşmalı, öğretmen velinin değil. Hasta olan hastaneye gider, doktor eve gelmez.(İstisnalar dışında)
« Son Düzenleme: Ocak 08, 2010, 05:38:43 ÖS Gönderen: bestof » Logged

SU GİBİ DURU BİR TÜRKÇE İSTİYORUM, TIKANAN DÜŞÜNCE YOLLARINI AÇMAK İÇİN.
edebiyatçı
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #23 : Ekim 25, 2010, 07:59:13 ÖS »

Kötü tecrübeleri olan arkadaşlar var.
Logged
mkuvanci
Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 52



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #24 : Ekim 27, 2010, 05:18:15 ÖÖ »

boş işler bunlar aziz dostlarım Karizmatik

Zorunlu eğitime karşıyım. Eğitimde gönüllülük esastır. Bin bahar görse de taş yeşermez,

Cevher varsa kış günü de çiçek açar nitekim.

Neymiş efendim, kitap okuma günüymüş, başını da beklemeli kitap okuturken, Zorla kitap okutmak.. beni çok güldürüyor bu sayın geri zekalı danışmanlar.

 bir de seminerler var, öğretmen şöyle olmalı, böyle olmalı muhabbeti üstüne. Sonra da : "çağımız bilgi çağıdır, teknoloji çağıdır, kütüphaneleri kapatın hocam, bilgisayar bilgi merkezidir, atıl bölge artık kütüphaneler " diyen embesil ve çağdaş teknolojik  şube müdürlerimiz de var.

Öğrencilerin evine gidilmeli, veliler gelmese de, öğrenciler hem geri zekalı olup, hem haylaz olsa da, boş kağıt da verse, gidilmeli, niye ??

Bu arkadaşlardan sivri zekalının biri ne yapsak ki diye düşünmüş, bunu bulmuş. Bir bu kaldı zaten." Gidin nasıl düzelecek mübarekler pat diye, bakın." İşi bilmiyorsunuz siz.

Öğrenci TALEBE olmalıdır . TALEP EDER.

Taşıma suyla da değirmen dönmez.

Bunlar egzistansiyalist edalar, tabulardır. Artistik hareketlerdir bunlar sayın dostlarım.

Bu tür projeleri geliştirenlerin ne varlıklarına , ne kimliklerine ne  bilgilerine ne de benliklerine saygı duyuyorum. Önce bu saygıyı ve güveni tesis etsinler.

boş işler bunlar...

Daha öncelikli ve çözümü net  sorunlarımız var, bunları göremeyecek kadar kör, çözemeyecek kadar dirayetsiz kişilerin getirdiği diğer çözümler ölü doğar. Bu da öyledir nitekim!


saygılarımla Karizmatik





Yazdıklarınızın tamamına sonuna kadar katılıyorum. Eğitimde halledilmesi gereken daha ciddi meseleler varken öğretmeni böyle angarya işlerle meşgul etmek ancak ne yaptığını bilmeyen ve masa başı projelerle iş yaptığını sanan aklı evvellerin işidir. 
Logged

"can gidiyor, canım gidiyor,
canımın içi ömür bitiyor"
sozedebiyattan
Genel Yetkili
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1099



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #25 : Ocak 17, 2011, 08:40:15 ÖS »

Öğretmenler ev ziyaretlerine başladı
 
ERCAN YILDIZ   -   14.01.2011 
   
 
 
 
Düzce Valisi Vasip Şahin'in talimatı ile başlatılan aile öğretmenliği projesi kapsamında öğretmenler öğrencilerinin velilerini evlerinde ziyaret ediyor.

Vali Vasip Şahin, Düzce'nin eğitim ve öğretim sıralamasındaki yerinin ülke geneli ortalamasının çok altlarında olması nedeniyle, başarının sağlanması amacıyla aile öğretmenliği projesini gündeme getirmişti. Proje kapsamında okul bünyesinde görev yapan öğretmenler, öğrencilerini evlerinde ziyaret ederek velilere öğrencileri hakkında bilgiler verdiler. Düzce Namık Kemal İlköğretim Okulu Müdürü Caner Bağ, Müdür Yardımcısı Mihrican Ünal, öğretmenlerden Selim Erdoğmuş, üçüncü sınıf öğrencilerinden Murat Maraş'ın evini ziyaret ettiler. Öğrenci velisi Hilmi Maraş ziyaretten dolayı oldukça mutlu olduğunu belirtti. Öğrenci Murat Maraş ise hem heyecanlandı hem de sevindi. Okul Müdürü Caner Bağ öğrencisinin velisine aile öğretmenliği projesini anlattıktan sonra, öğrencinin okuldaki durumu hakkında bilgi verdi. Okul Müdürü Caner Bağ, öğrencisinin çok kitap okuması ve ailenin bu konuda kendisine destek olması gerektiğini söyledi.
 
Logged
sozedebiyattan
Genel Yetkili
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1099



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #26 : Ocak 25, 2011, 08:48:51 ÖS »



Kitap okutmak için her gün velilerinin evine gidiyor

Murat Kömür (26), İstanbul Mahmutbey İlköğretim Okulu'nda Türkçe öğretmeni.
 

Öğrencilerinde kitap okuma alışkanlığı olmadığını gören Kömür, çocukların, okuyup araştırdıklarına değil çevreden duyduklarına inandıklarını gözlemlemiş. Kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için 'Ne yapabilirim?' diye düşünürken, velilerin evine gidip çoluk çocuk kitap okuma fikri doğmuş içine. Kömür, anne-babayı okuma fiilinin içine çekmeyi hedefleyen projeyi sınıfta duyurup veli toplantısı yapmış. 30 veli ile başlayan 'Evde herkes kitap okuyor' projesi, Murat Kömür'ün azmiyle düzenli olarak devam ediyor. Kömür, "İlk eve 'kitap okumak için geldim' dediğimde önce bu durum evdeki misafirlerce garipsendi. Sonra tek başıma bir odaya geçip kitap okumaya başladım. Ardından diğer aile üyeleri ve evin babası da yanıma gelip kitap okumaya başladı. Kendimi çok farklı bir şey yapıyormuşum gibi hissetmeme sebep olan bu olay beni amacımdan vazgeçirmedi." diyerek okumayan insanlara kitap okutmanın zor olduğunu özetliyor.

Koçak ailesi de Murat Hoca'nın evlerinde kitap okuduğu ailelerden. Anne Gülenay Koçak, Peygamber Efendimiz'in Hayatı'nı, babaanne Birhanım Koçak Biz Osmanlıyız'ı ve evin küçük çocuğu Ahmet Koçak da Şeker Portakalı'nı okuyor. Anne Gülenay Hanım, "Oğluma kitap okumayı sevdirmek ve onu teşvik etmek için beraber kitap okuyoruz. O kadar alıştı ki kitap okuma saatinin geldiğini artık oğlum bize haber veriyor." diyor. Kitap okumanın en eğlenceli yanı ise çocukların karne aldığı gün velilerin okudukları kitaptan sınav olmaları olacak. Murat öğretmen birinciye çeyrek altın, ikinciye tencere seti ve üçüncüye çaydanlık takımı verileceğini söyleyerek çoğunluğunu ev hanımlarının oluşturduğu projede, yarışma havasının da hâkim olduğunu söylüyor. HASRET GÜLER İSTANBUL

 
Logged
turgaycetin
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 44


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #27 : Eylül 11, 2011, 05:08:39 ÖS »

Öğretmenin öğrencisini tanımak adına ev ziyaretlerinin yapılması gerekliliğine kesinlikle katılıyorum. Burada öğretmenin tek başına bu işi yapması gerketiğini söylemiyorum ama ziyaretin rehberlik servisi ile birlikte yapılması gerektiğine inanıyorum. Birde yazılanları okuduğumda karşı görüşte olanlara hiç saygı duyulmadığını gördüm. Zaten öğretmen isteksizse bu veli ziyareti faydalı olmaz. Eleştirileri yaparken bence öğretmen olarak hakaret içerikli cümleler kullanmamalıyız sonuçta bizler edebiyat öğretmeniyiz edebi at öğretmeni değiliz saygılar
Logged
Edebiyat Öğretmeni
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6071


Calİmero


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #28 : Eylül 11, 2011, 08:54:42 ÖS »

Öğretmenin öğrencisini tanımak adına ev ziyaretlerinin yapılması gerekliliğine kesinlikle katılıyorum. Burada öğretmenin tek başına bu işi yapması gerketiğini söylemiyorum ama ziyaretin rehberlik servisi ile birlikte yapılması gerektiğine inanıyorum. Birde yazılanları okuduğumda karşı görüşte olanlara hiç saygı duyulmadığını gördüm. Zaten öğretmen isteksizse bu veli ziyareti faydalı olmaz. Eleştirileri yaparken bence öğretmen olarak hakaret içerikli cümleler kullanmamalıyız sonuçta bizler edebiyat öğretmeniyiz edebi at öğretmeni değiliz saygılar
Hocam bu ziyaretleri yaşamış biri olarak asla ve asla öğrenciyi olumlu yönde etkileyeceğine inanamıyorum. Batı toplumu insana değer verdsiği için şu anda bizden üstün konumda. İnsana değer vermek tabi ki önemli ama bence bu ev ziyaretleri değer vermek değil. Gerçekten değer veriyorsak onları bedavadan sınıf geçmeleri sağlayacak ders/sınıf geçme yönetmeliğini değiştirmemiz, ezberci eğitimden uzaklaştırmamız, onları düşünmeye yöneltmemiz gerekiyor. Bunları yaparsak zaten eve falan gitmeye gerek kalmaz.
Logged
sozedebiyattan
Genel Yetkili
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1099



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #29 : Eylül 12, 2011, 07:26:00 ÖS »

Hocam bu ziyaretleri yaşamış biri olarak asla ve asla öğrenciyi olumlu yönde etkileyeceğine inanamıyorum. Batı toplumu insana değer verdsiği için şu anda bizden üstün konumda. İnsana değer vermek tabi ki önemli ama bence bu ev ziyaretleri değer vermek değil. Gerçekten değer veriyorsak onları bedavadan sınıf geçmeleri sağlayacak ders/sınıf geçme yönetmeliğini değiştirmemiz, ezberci eğitimden uzaklaştırmamız, onları düşünmeye yöneltmemiz gerekiyor. Bunları yaparsak zaten eve falan gitmeye gerek kalmaz.


Edebiyat Öğretmeni'm, dile getirdiğiniz konularda haklı olduğunuz noktalar var, buna diyeceğimiz olamaz. Aşağıdaki Çakır adlı öykünün gerçek hayattan alındığını yani kurgu olmadığını biliyorum.

Çakır ve Çakır gibi öğrencileri, bir eğitimci olarak, tanımak ve bu öğrencilerin elinden tutmak istemez miydiniz? Sorumu değiştireyim, öyküdeki Çakır siz olsaydınız öğretmeninizin -zahmet edip- evinize kadar gelişinden mutluluk duymaz mıydınız? Bu durum sizin için büyük bir sevinç kaynağı olmaz mıydı? Evinize kadar gelen öğretmeniniz gönlünüzde daha farklı bir yer edinmez miydi? Gülümseme

Öğretmenlerin ev ziyaretlerini -zor da olsa- ben önemsiyor ve bunun gerçekten gerekliliğine inanıyorum.  Gülümseme

                                                                                


                                                                            ÇAKIR



Babasıyla birlikte gelmişlerdi ilk gün. Uzun, sarı saçları; pek belli olmayan siyah önlüğünün üzerine dökülmüştü. Elindeki küçük çantayı bağrına basmış, “sahip olduğu tek değerli şeymiş” gibi sıkı sıkıya kucaklamıştı.
      
Elimle omzundan tutup:

 — Adın ne senin güzel kız, dedim.

Gözlerini yere dikip söyleyip söylememek arasında nazla:

— Çakır, dedi usulca.

Çömelip karşısına oturdum. Minicik, tombul yüzünü avuçlarımın içine alarak başını yukarı kaldırdım. Gök mavisiydi, deniz mavisiydi gözleri. Adını koyamadığım bir maviydi...

— Adı Emine, dedi babası. Hep “Çakır” dedik. Adını öyle bilir o.

Çiçek bozuğu bir çehreyle tarla sınırlarında biten bir çavdarı andırıyordu babası. Uzun, çelimsiz bir vücudu vardı. Bir eliyle koltuk değneğine dayanıyor, diğer eliyle göğsünü tutuyordu. İlk bakışta Çakır’ı böyle birine yakıştıramıyordu insan.

— Çakır size emanet hocam, dedi babası. Yalnız büyümüştür. Biraz nazlıdır, kusuruna bakma.

Sınıfa ilk girdiği gün çok ağlamıştı Çakır. Gün boyu ağlamıştı. “Korkuyorum.”  diye bağırmıştı. “Bu çocuklardan korkuyorum, senden korkuyorum!”

Benden korkuyordu Çakır, hepimizden korkuyordu. “Yalnız büyümüştür hocam, el içine çıkmamıştır, yalnız büyümüştür...” kulaklarımda yankılanıyordu babasının söyledikleri.

Daha sonraki günlerde de ağladı Çakır. Dersten çıkıp gittiği de oldu. Ama her defasında kendi geldi sınıfa. Hiçbir şey söylemezdim. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu yine. Dayanamadım. Yanına vardığımda kollarıyla yüzünü sakladı. Gözyaşları ağzına, burnuna doluyordu. Cebimden mendilimi çıkarıp burnunu sildim. Sümüklü mendili cebime koyduğumda şaşkın şaşkın bana bakmış, buna bir anlam verememişti önce. “Hiç kimsenin yapmadığını yaptı.” der gibi bir anlam belirdi gözlerinde. Duygulandı. Sıraya kapanıp uzun uzun ağladı.

Günler geçtikçe ağlamayı bıraktı. Arkadaşlığımız daha da ilerlemişti. Okula erken geldiğini görüyordum. Ara sıra dinlenme saatlerinde birlikte gezer, sağdan soldan konuşurduk.

— Öğretmenim, mendiliniz kirli mi, diye sormuştu bir gün.
          
— Hayır, niye sordun Çakır, demiştim.

— Ağlayan çocuklara gerekir belki. Kirliyse yıkayayım, demişti.
      
Bu, zayıf vücuduma indirilen bir darbeydi sanki. İçimde bir şeyler koptu onarılamayan. Bu küçük bedende ince bir ruh saklıydı. Demek unutmuyorlardı çocuklar kendilerine yapılanları.

Arada sırada da babası gelir, Çakır’ı sorardı. “Değişti hocam.” derdi. “Değişti Çakır’ım. Bir sevimli oldu, bir güleç oldu ki hep seni anlatıyor durmadan. Hep arkadaşlarını anlatıyor. Neler okuduğunuzu da...”

Gerçekten değişmişti Çakır. Herkesten önce sınıfa gelir, herkesten sonra çıkardı. Her sabah okulun dış kapısında beni karşılar, “Günaydın!” derdi. Bazen nereden bulursa bulur, çiçek getirirdi.

— Sen varken çiçeklere ne gerek var Çakır, dediğimde beyaz yanakları allaşır, utanırmış gibi yere bakardı.

Çalışkan değildi. Çalışkan olmaya zaman bulamadığını biliyordum. İçliydi, duyguluydu. Kimseyi kırdığını duymadım yıllarca.
      
Bir gün bahçenin köşesinde ağlar buldum Çakır’ı
  
— Ne oldu Çakır? Biri mi dövdü?

— Hayır öğretmenim. Bando takımına girmek istiyordum. Almadılar beni.
  
— Ben konuşurum görevli öğretmenle, dedim. Sen üzülme!
  
“Boyu küçük, yorulur.” diye almamışlardı.
  
— Gelecek yıla Çakır, dedim. Biraz büyümeliymişsin.
  
— Babam beni seyredemeyecek, dedi. Uzaklaştı dolu gözlerle.
      
Nazarla büyüdü Çakır. Bando takımına girdi. İlk bayramda babasını görünce nasıl da gururlanmıştı. Beş yıl boyunca hiç kızmadım Çakır’a, kızamadım. Koskocaman harflerle “Çakır” yazdığında bile defterime.

— Saçların ağarmış, dedi bir gün. Acıyıp acımayacağını düşünmeden bir beyaz tel kopardı saçlarımdan.
      
— Hiç yakışmayacak öğretmenim. Sen hiç yaşlanma.
      
— Mümkün mü Çakır? Yıllara karşı koymak mümkün mü? Bak, sen bile karşı koyamadın, büyüdün. Yaşlanmamak mümkün mü?
  
— Değil, değil, dedi. Anlamlı anlamlı...
      
“ Öğretmenim, anneniz var mı sizin?” dedi.
  
Soru doluydu yüreği. Anlatacağı bir şeyler olunca benimle ilgili sorular yöneltir, sonra kendisine geçerdi.
      
— Var. Niye sordun?
      
İçini çekti, düşünekaldı öylece.
      
— Benim yok, dedi.
      
— Biliyorum, benim de babam yok, dedim.
      
Yokluktan yana bir ortak yanımızın olması onu rahatlatmıştı sanki.

— Anamı hiç tanımadım, ben küçükken bırakıp gitmiş bizi. Ablam da yedi yaşındaymış daha. Gitmiş mi, götürmüşler mi, onu bilemedim. Bir şeyler söyledi bana büyüklerim. “Gitti.” dediler, öyle bildim.

“Biliyorum, Çakır; her şeyi biliyorum. Aradan uzun yıllar geçmiş, üzülmek neyi değiştirir?” dedim.
      
İçinden neler geliyorsa olduğu gibi anlatmıştı. Anlattıkça mutlu oluyor, mutlu oldukça anlatıyordu durmadan.
      
— Babam büyüttü ikimizi. Çok yoksulluk çekti babam. Hastaydı, sakattı. Erken emekli ettiler belediyeden. Bir at, bir araba almıştı babam, emeklilik parasıyla. Ablamla sabah erken uyanır, yemeğini biz hazırlardık, biz uğurlardık babamı işe.
      
“Ne oldu ata, arabaya?” dedim.
      
— Sattı. Çalışamaz olunca sattı. Hastalığı iyice ilerledi babamın. Dış eşikte ablamla oturur, babamın dönüşünü beklerdik. Göremezdik; ama ileriki sokaklardan tanırdık arabamızın sesini. Şimdi araba tıkırtıları da kesildi sokaklardan.
  
Bir büyük insandı sanki karşımdaki. Öyle anlamlı, öyle duygulu konuşuyordu ki, insanın yüreği sızlıyordu derinden.
      
— Çakır, çok duygulu bir kızsın. Her şey çok üzüyor seni. Oysa sen akıllısın. Akıllı insanlar; akılcı düşünür, dedim. Babanın hastalığını da çok iyi biliyorum. Bana anlattıklarının tümünü de. Yeter ki üzülme sen. Her şeyin bir çaresi bulunur, diye devam ettim.
      
Şaşkın şaşkın yüzüme baktığını hiç unutmam.
      
— Nereden biliyorsunuz öğretmenim? Ben hiç anlatmamıştım ki size?
      
— Çakır, bir gece ben size geldim. Sen uyuyordun. Uyandırmadık seni. Uzun uzun konuştuk babanla.
      
Şaşkınlığı daha da artmıştı.
      
— Doğru mu söylüyorsunuz öğretmenim?
  
— Yalan söyler miyim hiç?
      
Yüzü kızarmıştı. Üzerine hafif bir mahcubiyetin çöktüğünü görüyordum. Ev sahibinin, konuğunu ağırlayamamasının verdiği üzüntüyle:

— Tüh! Bilseydim geleceğinizi, uyumazdım erkenden diyerek dövündü.
      
Babasıyla uzun uzun konuşmuştuk o gece. Çakır’ın anasının nasıl gittiğini anlattı. Nasıl sakatlandığını anlattı durmadan.
      
— İki kızıma analık yaptım hocam, dedi. Analarını aratmadım onlara. Gözü dışarıda bir kadındı anaları. Para delisiydi...
      
Bunları söylerken utancından yere geçiyordu sanki. “Sen yabancı değilsin.” diyordu. Astımlıydı adamcağız. Soluk soluğa kalıyordu anlatırken.
      
Büyük kızını da okula verememişti. “Evlenme çağı geldi.” diyordu. “Yakında gider, o!” Çakır’ı okutmak istiyordu. Çok yalvarmıştı, “Elinden geleni yap.” diye.

                                                                  ***
                          
Üç gündür Çakır’ı göremiyordum sınıfta. Çocuklara sordum. Bilmiyorlardı. “Neden gelmiyor?” diye yorum yaptık. “Hastadır.” dedik. “İşi çıkmıştır.”, “Babası hastadır.”
      
Ertesi gün geldi Çakır. Sararmış, solmuştu. Her zaman boncuk boncuk duran gözlerde ışıklar sönmüştü sanki. Bir yalnızlık, bir uçurum okunuyordu gözlerinde.

“Çakır, hasta mıydın, okula üç gündür gelmedin?” dedim.
      
Dudakları titredi. Gözlerinden iri iri taneler yuvarlandı dudaklarına. Gizlemek istercesine tutuyordu gözyaşlarını. Ağladı sarsıla sarsıla.
      
Anlamıştım olanları. Karşılık verdim gözyaşlarına.
      
— Engel olamadım öğretmenim, dedi boğuk boğuk. Babamın ölümüne engel olamadım. Senden ayrılmaya da olamayacağım.
      
Kaskatı bir şeyler düğümlenmişti boğazıma. Gözyaşlarım eritmek istercesine bu katılığı, yanaklarımdan kayıyordu.
      
Arkadaşları ağlıyorlardı...
      
Okulun son günleriydi. Mahalle muhtarını okula çağırtıp Çakır’ın durumunu görüşmüştük. Yurda vermek istiyorduk Çakır’ı. Durumu kabul ettirmek bana düşüyordu. “O, beni dinler!” demiştim.
  
Yarın karneleri alacaklardı. Kimileri sevinçli, kimileri üzgündü çocukların. “Günlerden çarşambayı, sayılardan yirmi yediyi hiç sevmiyorum.” diyordu.

“Keşke yarın hiç olmasa!” diyordu.

“Tüm sevdiklerim terk ettiler, siz de edeceksiniz.” diyordu.
  
İsyan ediyordu hep. Unutulmak, terk edilmek duygusu tüketiyordu onu. Oyunlarında bile arkadaşlarıyla pazarlık ettiğini “Yarıda bırakmak yok, bozuşmak yok, tamam mı?” gibi tembihlerle kendi duygularını güvence altına almak istediğini biliyordum.
      
Yine öyleydi bugün...
      
Herkesle ayrı ayrı vedalaşıyor karnelerini veriyordum. Yerini değiştirmiş, en arka sıradan birine geçmişti Çakır. Ne kadar uzak olursa, o kadar geç gelecekti kendine sıra. Hep bunu düşünüyordu.
      
Sıra Çakır’a geldiğinde oturduğu sıraya göz atmamla ayağa kalkması bir oldu. İstenmeyen adımlarla bana doğru yürüdü. Yüzünde öyle çaresiz bir anlam vardı ki, ölüm gibi bir şeydi.
  
Elinde küçük bir paket tutuyordu.

“Öğretmenim” dedi. Öğretmenim!
      
“Canım! Canım kızım!” dedim. Yanaklarından öptüm.
      
— Unutmayasın beni diye getirdim. Size göre değil; ama...
  
— Unutmam, unutamam. Ölürsem belki, dedim.
      
Yüzündeki acı mutluluğa dönüştü bir an. Bu anlamı hiç görmemiştim yüzünde.
      
“Söz mü?” dedi.
      
— Söz, dedim.
      
— İki damla, iki ayrı yol çiziyordu yanaklarında.
      
“Küçük Kemancı’nın Acıları”nı hediye etmişti bana. Kemancının çektiği acıları kendininkine benzetiyordu Çakır.
      
Bir de resmini koymuştu bir mektupla kitabın içine. Bir kalp çizmişti, kanayan...
      
“Bu resmi hep yanında taşı!”

— Çakır, dedim. Çakır, deli kız. Öğretmenin seni unutur mu hiç?
  
Unutamamıştım Çakır’ı. Her gördüğüm kızı Çakır’a benzetir. Onu andıran özellikler arardım. Kiminin gözlerini benzetirdim, kiminin davranışlarını. Ama hiç kimsede bulamazdım Çakır’ı.
      
                                                                                        ***

Aradan aylar, yıllar geçmişti. Hiç haber alamamıştım Çakır’dan. Bir gün oturdukları sokağa gittiğimde o küçük ahşap evin yerinde başka bir ev yükseliyordu. Kapı girişinde karşılıklı dikilmiş iki dut ağacından başka hiçbir şey Çakır’ın burada yaşadığına tanıklık etmiyordu. Bu ağaçları önceki gelişlerimden tanıyordum. “Kim bilir, ne kadar inip çıkmıştır dallarına?” diye geçirdim içimden.
      
Evin zilini çalarken: “Öğretmenim!” diye bana koşsa, ben de “Deli kız!” desem, “Bak ben daha çok seviyormuşum seni, özledim, kalktım geldim. Oysa sen hemencecik unutmuşsun.” diyerek sitem etsem diye düşünmüştüm.
      
Oysa kapıyı açan bir başkasıydı. Çakır’ın kapıyı açması mümkün değildi.

“Duyguların gerçeği görmeyi engelliyor. Oysa durumlarını biliyordun.” diye kendime kızdım. “Böyle bir evi Çakır’ın hangi tanıdığı yapar?”
      
— Oğlum, dedi kapıyı açan teyze; onlar gideli çok oldu. Eniştesi götürdü.
  
Yurttan almışlar kızı.
      
Şimdi anlıyordum neden beni aramadığını. Yurtta olsaydı mektup yazardı Çakır’ım.
      
“Nereye gitmişler teyze, biliyor musun?” dedim.
      
— Adana’ya herhalde, dedi.
      
Benden başka kimse kalmamıştı sanki dünyada. Yalnızdım.
              
                                                                                       ***
      
Altı yıl olmuştu ilçeden ayrılalı. Uzun süredir çalışmayı hayal ettiğim büyük bir şehirde çalışıyorum şimdi. Geleli iki defa gittim ilçeye. Okulumu, arkadaşlarımı ziyaret ettim. Hatta çalıştığım sınıfları gezdim bir keresinde. Hangi öğrencimin, hangi sırada oturduğunu hatırlamaya çalıştım. “Şurası Ali’nindi dedim, şurası Ayşe’nin, Özlem’in; şurası Cennet’in, Mehtap’ın, Dursun’un...
      
“Özellikle Çakır’ın oturduğu sırayı aradı gözlerim. Sınıfın kapısını açtığımda ilk baktığım yer, o sıra olmuştu. Ne Çakır gelip geçmişti buradan, ne de diğer öğrencilerim. Her şey öylesine boştu ki...
      
“Büyük kent, insanı yiyip bitiriyor. Buraya geleli sağlığım da iyice bozuldu.” diye düşünüyorum. Yarın doktora bir kere daha gitmeliyim.
  
Sabah ilk işim doktora gitmek oldu. Midem son günlerde beni epeyce zayıf düşürmüştü.
      
— Düzelmemiş, dedi doktor. Ülsere çevirmiş. Ameliyat olacaksın.
      
Hastaneye yatalı iki gün oluyor. Bugün ameliyat edecekler. “Beklemek ne kadar kötü, bir bitse şu iş.” diyorum. “Bir çıksam şuradan, ya bir de ölürsem...”
      
Kötü şeyler düşünüyorum.
  
Dışarıdaki seslerden doktorların, hastalarını ziyaret ettiklerini anlıyorum. Yattığım odanın kapısı az sonra açılıyor. Bir doktor, iki hemşire giriyor odama.
                
Beyaz önlüğü üzerine altın sarısı saçlarını taramış bir hemşire, kucağında bir dosya tutuyor. Sıkı sıkıya bastırıyor dosyayı bağrına, özlemiş gibi...
      
— Sahip olduğum tek değerli varlığın adı yazılıydı, diyor. Az önce öğrendim...
      
Dilim tutuluyor o an. Konuşamaz oluyorum. Bütün kelimeleri unutuyorum sanki bir bir...
      
— Çakır, diyebiliyorum yalnızca. Canım kızım!
      
Yılların özlemi sarılışlarımızda birleşiyor, gözyaşlarımızda eriyor.
      
— Vur bıçağı doktor, diyorum. Acele et... Yaşamak istiyorum...


(Cevat Uslu)
« Son Düzenleme: Eylül 12, 2011, 07:38:34 ÖS Gönderen: sozedebiyattan » Logged
Sayfa: 1 [2] 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM