edebiyatogretmeni.net forum
Ocak 09, 2009, 09:57:17 ÖÖ *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ankara'nın Başkent Olma Sırrı  (Okunma Sayısı 226 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Meryem ÖZCAN
Administrator
Hero Member
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1792



Üyelik Bilgileri
« : Kasım 13, 2008, 07:22:46 ÖS »

Bu gerçek Tarikatı Aliye Sufi şeyhlerinden Müştak Dede'nin 1848 yılında basılan "Divan"ında yer alan bir şiirde ortaya çıkıyordu. Bu şiirde Ankara'nın Başkent olacağına dair bir kehanette bulunulmuştur.

Müştak Dede'nin Sufi anlayışına uygun olarak kehanetini şifreli bir şekilde yazdığı şiirinin l, 3, 5, ve 7 nci mısralarında sırasıyla Arapça Elif, Nün, Kaf, Re ve He harfleri vurgulanmaktadır. Bu harfler A, N, K, R, H yi yani Ankara'yı belirler. İkinci mısrada belirtilen bu yerin Ankara olacağı, yedinci mısrada da bunun hay-u hu ile yani Kurtuluş Savaşı kastedilerek, gürültü-patırtıyla gerçekleşeceği ima edilmektedir. Üstelik Ebcet hesabıyla birinci mısranın açılımı yapıldığında, hicri tarih ortaya; çıkmaktadır. Ayrıca Başkent olacak yerin Ankara olduğu dokuzuncu mısrada geçen Sultan Hacı Bayram'a ilişkin ifadeyle; de açıklanmaktadır. Çünkü Hacı Bayram Veli'nin türbesi Ankara'da yer alır.

İlgili divanı araştırdım bulamadım ama konuyla ilgili birçok sitede aynı yazılara rastladım. Kimbilir diyorum?
Logged

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur,
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir...
Edebiyat Öğretmeni
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1513


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Kasım 13, 2008, 08:15:53 ÖS »

Forumumuzda kehanetler yerine bilimsel, kesin bilgilere yer versek daha doğru olmaz mı hocam?
Logged
siyahsemazen
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : Kasım 13, 2008, 08:22:52 ÖS »

ANKARA'NIN BAŞKENT OLMASI


   27 Aralık 1919'da Temsil Heyeti'nin Ankara'ya gelmesi ile, bu şehir Millî Mücadele'nin karargâhı olmuştu. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Ankara'da açılmasıyla yeni Türk devletinin temelleri atıldı. Kurtuluş Savaşı buradan yönetildi. Böylece Ankara, fiilen başkent durumuna geldi.

   Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasından sonra. İtilâf Devletleri'nin askerleri İstanbul'dan çekildiler. İstanbul'un işgalden kurtulması ile yeni devletin başkentinin neresi olacağı tartışılmaya başlandı. Bazı kişiler İstanbul'un başkent yapılmasını istiyorlardı. Ancak meclisin Ankara'da açılması, buraya fiilen hükümet merkezi olma niteliği kazandırmıştı. Ayrıca Ankara, Türkiye'nin merkezinde, askerî ve coğrafî özellikleriyle başkent olabilecek konumdaydı.

   İsmet Paşa (İnönü), bir kanun teklifi hazırlayarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na sundu. "Türkiye Devleti'nin başkenti Ankara'dır." şeklindeki bir maddelik kanun teklifi kabul edildi (13 Ekim 1923). Kanunun yürürlüğe girmesiyle Ankara yeni Türk devletinin başkenti oldu.


 
 
meb.gov.tr den
Logged
Meryem ÖZCAN
Administrator
Hero Member
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1792



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Kasım 13, 2008, 08:33:46 ÖS »

Forumumuzda kehanetler yerine bilimsel, kesin bilgilere yer versek daha doğru olmaz mı hocam?

Divanda yazılan bir olay edebiyatçıları ilgilendirir diye düşünüyorum. Nasıl olsa bir gün bunu bir yerde duyacaksınız, okuyup okumamak sizin elinizde. Benim ilgimi çekti bir başka ilgimi çeken olayı yine paylaşmak istiyorum.


Nostradamus Biliyordu


Almanya ile birlikte, Birinci Dünya Savaşı'na giren Osmanlı İmparatorluğu her şeyini kaybetmiş durumda idi. 30 Ekim 1918'de imzaladığı Mondros mütarekesi ile Türk topraklan işgale uğruyordu. Kısacası, Osmanlı İmparatorluğu topraklarını kaybettiği gibi yavaş yavaş tarih sahnesinden de silinmeye başlamıştı...

İstanbul'un işgal edildiği günlerde, İstanbul'a dönen Mustafa Kemal düşman zırhlılarını Dolmabahçe önünde gördüğü zaman büyük bir üzüntüye kapılmış ve ağzından sadece şu sözler dökülebilmişti: "Geldikleri gibi gidecekler..."

Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra Mudanya mütarekesi imzalandı. Bunu Lozan Antlaşması izledi. İstanbul'u işgal eden kuvvetler geldikleri gibi gittiler.

İşin ilginç tarafı, 16. Yüzyılda Fransa'da yaşayan ünlü kahin Michel Nostradamus'un da bu konuyla ilgili bir kehanetinin bulunmasıdır!...

1555 yılında yayınlanan ve Nostradamus'un tarihi olaylar, savaşlar ve keşiflerle ilgili kehanetlerinin açıklandığı "Centurien" isimli kitapta Mustafa Kemal Atatürk'ten de bahsedilmiş ve yukarıdaki konuyla ilgili bir kehanete yer verilmiştir. İnanılmaz kehanet şu dörtlükten oluşmuştur:

Kongre başkanını tutan devlet adamları
İşgal kuvvetlerince sürülecek Malta'ya
Girilmiş İstanbul'a alınmış Rodos Adası
Ama geldikleri gibi gidecekler sonunda


Bu dörtlükte Nostradamus, yüzyıllar öncesinden geleceği görerek, Türkiye'yi, Kurtuluş Savaşı'nı ve Mustafa Kemal Atatürk'ü bilmiştir.

Dörtlüğün sonunda geçen: "Ama geldikleri gibi gidecekler sonunda" sözüyle; Atatürk'ün: "Geldikleri gibi gideceklerdir" sözünün de bu kadar büyük bir benzerlik oluşturması da ayrıca üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir rastlantıdır.

4 Eylül 1919'da hatırlanacağı gibi Sivas Kongresi toplanmıştı. Kongre Başkanlığı'na, işgal kuvvetlerine ve İstanbul Hükümeti'ne karşı açıkça tavır alan Mustafa Kemal seçilmişti. Kurtuluş Savaşı'nı ve Atatürk'ü destekleyen İstanbul'daki mecliste olan milletvekilleri de işgal kuvvetlerince Malta Adası'na sürgüne gönderilmişti. Bu hatırlatmanın ışığında yukarıdaki dörtlük tekrar okunacak olursa, işin içinde bir şeyler olduğu daha iyi anlaşılacaktır...



Logged

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur,
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir...
Edebiyat Öğretmeni
Hero Member
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1513


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : Kasım 13, 2008, 08:46:30 ÖS »

Hocam, iyi niyetinizi anlıyorum. Sadece öğretmenlerin bulunduğu yerde kehanetlerin değil ilmin konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Verdiğiniz bilgi için de teşekkür ederim. Gülümseme
Logged
Meryem ÖZCAN
Administrator
Hero Member
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1792



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #5 : Kasım 13, 2008, 09:01:40 ÖS »

Sevgili edebiyat öğretmenim bazen öyle olaylar oluyor ki insan bunu açıklayamıyor bilim akıl yetersiz kalıyor. Son olarak bu yazımı da okuyun gerçekten çok ilginç. Belgelere dayanıyor meraklıları için veriyorum onu da.


 

Tarih: 10 Ağustos 1915
Yer: Çanakkale
Olaya Şahit Olanlar: Yeni Zelandalı Askerler
Olayı Rapor Edenler: istihkam Eri Künye No: 4/165 F. Reichard, istihkam Eri Künye No: l 3/416 R. Nevnes ve Künye Numarası verilmeyen istihkam Eri J.L. Newman
Olayın Alındığı Yer: "Râtselhafte Phanomene" Dergisi Sayı: 64

İngilizler askeri tarihlerinin en büyük yenilgilerinden birine adım adım yaklaşıyorlardı... İngiliz komutanı Sir Hamilton, korkunç bir yenilgiye uğrayacağını sezmiş, savaşı kazanmanın tek şansını, taze kuvvetlerle birlikte yapılacak büyük bir saldırıda görmüştür.

Kraliyet Norfolk Alayı, taze kuvvetlerin bir parçası olarak 29 Temmuz 1915'de İngiltere'de gemilere bindirildiler. Ve Çanakkale'ye doğru yola çıktılar. Savaşta her şey olabilirdi ama Norfolklular, Çanakkale'de başlarına gelecek olayı asla düşünemezlerdi...

Sir Hamilton, Tekke ve Kavaktepeleri'ne bir gece karanlığında ani ve hızlı bir saldırı yapmayı planlamıştı. Bu is için 12 Ağustos gecesi 54. Tümen ilerlemeye başladı. İçlerinde Norfolklular'ın Tugayı da bulunuyordu. Tepelerin yamacına kadar gelecekler ve şafak sökerken saldırmak üzere hazırlanacaklardı. Fakat, gece yürüyüşünün yapılacağı Küçük Anafartalar Ovası denilen yerde, Türk askerlerinin pusuya yattığı zannediliyordu. Bu yüzden Norfolklular'ın bir Tümeni önden giderek yolu açmak amacıyla, l 2 Ağustos öğleden sonra harekete geçti.

Bu öncü Tümen'in ilerleyişi, tam bir bozgunla sonuçlandı. Gelibolu Savaşı'nda İngilizlerin gösterdiği şaşkınlık ve beceriksizliğin tipik bir örneğini verdiler. Öğleden sonra, saat 4'de topçu desteği başlayacaktı ama 45 dakikalık bir gecikme oldu. Haberleşme hatası yüzünden gecikmeyi öğrenemeyen topçu desteği gereksiz yere, saatinden önce ateşe başladı ve boşuna ateş gücünü harcadı.

Savaş alanı hiç incelenmemişti, İngiliz komutanlarının, arazi hakkında bilgileri yoktu. Hedefleri hakkında tam bir karara varamamışlardı. Haritaların çoğu son anda çalakalem çizilmişti ve yarımadanın diğer tarafını gösteriyordu. Ayrıca Türk kuvvetlerinin gücünden de habersizdiler.

163. Tümen, gün ışığında çıplak ovayı geçmeye çalışmanın bariz bir hata olduğunu anladığında, ancak 900 metre kadar ilerleyebilmişti. 4. Norfolk Taburu onların gerisindeydi. Türkler'in direnci, İngilizlerin tahmin ettiğinden çok daha büyüktü. İngiliz Tümeni'nin büyük bir kısmı yoğun makinalı tüfek atışı altında kaldığı için, olduğu yerde çakılmıştı. Ancak sağ tarafta yer alan 5. Norfolk Taburu daha az bir mukavemetle karşılaştığından ilerlemeye devam etti.

Esrarengiz Bulutun İçine Doğru...

İşte, tam bu sırada, 22 kişilik Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önünde, Norfolk Alayı'nın 4. Taburu'na bağlı askerler, karşılarındaki tepeye doğru yürümeye başladılar. Tepenin üzeri, ekmek somunu şeklinde beyaz bir bulutla kaplıydı, İngiliz askerleri, yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun içinde gözden kayboldular. Bulut yüzünden askerler görülmüyordu. Son asker de bulutun içine girdikten sonra, beyaz bulut yavaşça havalanmaya başladı ve rüzgarın aksi yönüne doğru hareket etti. Bulutun hareket etmesiyle birlikte tepenin üstü de, görüş alanına açılmıştı. Ama 4. Norfolk Taburu'ndan hiç bir asker tepede görünmüyordu!...

Komutan Hamilton, İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e gönderdiği telgrafta, olaya şöyle anlattı: "Savaş sırasında, 163. Tümen her bakımdan üstün olduğu bir anda, çok. garip bir şey meydana geldi... Türkler'in zayıflamakta olan kuvvetlerine karşı, Albay Sir H. Beauchamp, cesur ve kendinden emin bir subay olarak büyük bir gayretle, hızla ilerledi ve savaşın en önemli kısmı böyle başladı. Mücadele iyice kızışmış ve iyice karışmıştı. Albay, 16 subayı ve 250 askeriyle önüne düşmanı katmış, hızla ilerlemesine devam ediyordu... Daha sonra bunlardan hiç bir haber alınamadı. Ormanlık bölgeye hücum ettikten sonra gözden kayboldular ve sesleri de duyulmadı, içlerinden hiç biri geri dönmedi."

267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti...

Savaş sonunda bu Tabur kayıp ilan edildi. 1918 yılında Anadolu işgal edildiğinde, İngiltere'nin ilk talebi, bu Tabur'un iadesi olmuştu. Buna karşılık Türkler böyle bir Tabur'un varlığından haberdar olmadıklarını bildirmişlerdi.

Bu Olayın Sonunda Yenilgi Kaçınılmaz Oldu

O gün, öğleden sonra başlayan ilerleyişin başarısızlıkla sonuçlanması, Sir Hamilton'ın savaşı kendi lehine döndürme ümidini de yok etmişti. Böylece, 1915 yılı sonunda Müttefik Kuvvetler, geri çekilerek, büyük bir yenilgiye uğradılar. Gelibolu Savaşı, 8,5 ay sürdü ve 46.000 askerin ölümüyle sonuçlandı. O zamanın savaşları için, bu korkunç bir rakamdı...

50 yıl sonra...

Çanakkale Savaşı'nın bitmesinden 50 yıl sonra, olayın görgü tanıklarından üç Yeni Zelandalı asker ortaya çıktılar ve çok önemli bir açıklama yapmak istediklerini bildirdiler: "Aşağıda anlatılanlar, 12 Ağustos 1915 tarihinde meydana gelmiş garip bir olayın dökümüdür..." sözleriyle başlayan bir rapor sundular. Raporda bu garip olayın ayrıntıları, tüm açıklığıyla anlatılmıştı. Raporlarını: "...Olayın 50. yılında, geç de olsa, aşağıda imzası olan bizler, anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz" sözleriyle bitiriyorlardı...

Olaya Dünya Basını'nda Geniş Bir Şekilde Yer Verildi

Bu savaşta hayatta kalanlar, yaşadıklarını hiç bir zaman unutmadılar. Hatıralarını gelecek kuşaklara anlattılar. Savaşın tarihi yazıldı. Ölenlerin, yaralıların, kaybolanların sayısı tespit edildi.

Şimdi o yılları yaşayan çok az sayıda insan kaldı... O yıllarla ilgili unutulmayan pek çok şey oldu... Fakat tek bir şey, özellikle unutulmadı. O da, Norfolk alayının garip bir şekilde kaybolan askerleriydi...



Logged

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur,
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir...
memetto
Newbie
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 42



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : Aralık 17, 2008, 03:29:43 ÖS »

HIZIR TEZKİRESİ
“Hızır Tezkiresi”,zamanımızdan yaklaşık 200 yıl kadar önce yazılmış, başta uzayın keşfi olmak üzere, çok değerli bilgiler içeren kriptolojik bir kehanet kaynağıdır.
“Halidi Kameriyyesi” olarak da bilinen bu eser,  “Mevlana Halid-i Bağdadi” tarafından kaleme alınmıştır. Tamamı yedi bölüm olan bu eserin birinci bölümü Hazreti Muhammed’e ve Hazreti Hızır’a yöneliktir. “Nun” (Kalem) başlığı ile başlayan ikinci bölümünde ise, Ay’ın keşfi ile ilgili çok ilginç bilgiler yer almaktadır.   
 
HIZIR TEZKİRESİ AY’IN KEŞFİNİ BİLDİRİYOR
Hızır Tezkiresi’nin ikinci bölümünde şunlar yazılıdır:
“Arz’dan Süreyya Arzı’na kadar kamerler silsilesi vardır. Ademoğlu, Kıyamet’e kadar bunları keşfedecektir. Arz’ın Kamer’i adını “Nun Suresi”nden ve bunun “Kaf” harfinden almıştır. “Kaf-Nun” icazıyla, Arz’ın Kamer’ine ilk “Nasrani”den nisra nail olacaktır. Kamer’in sufli mahluğu Dünya’ya inecektir. Kamer, o gün, toplantı yeri olacak; Ademoğlu, Ademoğlu’nun oğlu, süfli müekkili, rahmani müezzini ve münadi müekkili hazır bulunacaklardır.”
Şimdi, burada yazılanları açıklamaya çalışalım:   
Ay’ın keşfi ile başlamak üzere, Güneş sistemimizdeki gezegenler ve Süreyya Yıldızı’na kadar bir çok gezegen, Kıyamet Günü’ne kadar, sırasıyla, insanoğlu tarafından keşfedileceklerdir. Ay’a ilk adımı atacak olan insanlar, Tezkire’de, “Nasrani” (Hıristiyan), “nisra” (kartal) ve “nail olmak” (muradına ermek) sözcükleri ile şifrelendirilmişlerdir.
Bilindiği gibi, Hazreti İsa’nın doğum yeri Nasıra (Nezareth) kentidir ve bu nedenle, Hıristiyanlar’a “Nasrani” denilmektedir. Buradan, Ay’a ilk gidecek insanların Hıristiyan olacağının Tezkire’de belirtildiğini anlıyoruz.
“Kartal” anlamına gelen “nisra” ise iki yoruma da uymaktadır: Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin ambleminin “kartal” olmasıdır. Ayrıca, Ay’a ilk inen uzay aracının adı da “Eagle” (Kartal) dır. Hatta bu araç Ay’a ilk indiğinde, Dünya’ya, “Kartal kondu!” mesajı gönderilmiştir (S94).
“Nail olmak” ise, “umduğunu bulmak, muradına ermek, yarışı kazanmak” gibi anlamları içerir. Tezkire’deki “nail” sözcüğü ile, hem ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki Ay’ın keşfi yarışının ABD tarafından kazanılacağı ve hem de, büyük bir raslantı yoksa, Ay’a ilk ayak basacak olan astronotun adının “Neil” olacağı bildirilmiştir.
 
İngilizce “Neil” isminin kökeni, İncil’in indirildiği dil olan İbranice’den gelmektedir. “Neil”, İbranice’de, “Umudun gerçekleşsin, muradına eresin” anlamında bir temenni-isimdir.
İbranice ve Arapça, bilindiği gibi, akraba dillerdir ve her ikisi de Sami dil ailesindendir (Örneğin, Arapça “El-Melik” ismi, İbranice “Al-Maleh”dir). Dolayısıyla, Arapça “nail” sözcüğü ile İngilizce “Neil” ismi arasında, yazılışı kadar, aynı anlamı taşıması açısından da şaşırtıcı bir benzerlik vardır.   
Şimdi, Hızır Tezkiresi’nin izleyen bölümünü birlikte okuyalım.
“Nasrani nisrası nail olup Kamer’i keşfederken, şeytanı kesfe uğrayacak; küsufu da, hüsufu da görecektir. Ademoğlu’na, “Ademoğlu’nun oğlu” olan Süreyya Kameri ehlinden “mahfuz beyz” refakat ve nezaret edecektir. O tabakeyndir ki, “Sultan”dandır, “Hızır”dandır, izhardandır, ivtisaktandır. Onları mühürsüz gözler görecek, mühürlü gözler de yarılacaktır. Hüsufu ve küsufu, Resulullah, Şakk-ı Kamer icazı ile o gün için mübarek etmiştir. Sonraki ümmeti de, evvelki ümmeti olan Adem’i mübarek kılmıştır o gün. Onlar da zürriyetten ümmetin ahiri bir acib rakipdir de rakipdir, el-rakib talimindendir.”
Aslı Arapça olan Tezkire’nin Türkçe’ye çevrilmesindeki zorlukları da dikkate alarak, yukardaki metni, fazla ayrıntıya girmeden, şöyle özetleyebiliriz:
“Hristiyanlar’a ait “Kartal” uzay aracı muradına erip Ay’ı keşfederken, kraterleri (hüsufu) görecek, Ay tutulmasına (küsufa) uğrayacak, şeytanı ise Dünya’da kalacaktır. Onlara, “kendilerinin de oğulları olan” ve “Süreyya Yıldızı” ehlinden gelen, oval biçimli “saklı” bir nesne (mahfuz beyz) refakat ve nezaret edecektir. Bunların tabak biçimindeki (tabakeyn) araçları, en yüksek hız gücüne (“Sultan”dandır) ve Hazreti Hızır’ın “zaman yolculuğu” teknolojisine sahiptir (“Hızır”dandır). Açıkça görünürler (izhardandır) ve bir görevi tamamlamak için orada bulunmaktadırlar (ivtisaktandır). Ay’ın paylaşılması (Şakk-ı Kamer icazı), o gün mübarek kılınmıştır.”
Hazreti Muhammed’in “Önceki ümmetim” ve “Sonraki ümmetim” dediği bir çift ümmeti vardır (K19). Gelişmiş teknolojileri ile ilerki zamandan, atalarının Ay’ın keşfi olayını izlemeye gelen bu uzaylılar, acaba Hazreti Muhammed’in bir konuşmasında sözünü ettiği “Sonraki ümmeti” midir?
Süreyya Yıldızı (Ülker Yıldızı veya Latince adıyla “Pleiades”), Güneş sistemimize 400 ışık yılı uzaklıkta, bir kaç yüz yıldızdan oluşan bir yıldız kümesidir. Bu kümeye ait yıldızlardan ancak yedi tanesi çıplak gözle görülebilmektedir. Gelecekteki atalarımız, ışık hızıyla gidilmesi halinde ancak 400 yılda ulaşılabilecek bu yıldızlara gerçekten gidebilecekler midir? Bunun teorik olarak mümkün olduğu, çeşitli kaynaklarda (D13, D16, D21, D22) belirtildiği gibi, Aiberg’in kitaplarında da “Sultan Güç” kavramıyla anlatılmaktadır. Zaten, zaman yolculuğu  (K22, D11, D25, D70, G14) teknolojisini gerçekleştirmiş olanların, ışık hızı kavramını da çoktan aşmış olmaları gerekir.
Yasin Suresi’nin 41. ayetinde geçen “zürriyet” sözcüğü, Tezkire’nin bu paragrafında da geçmektedir. Tezkire’deki “acip” sözcüğü, “acayip, tuhaf” ve “rakib” sözcüğü, “binici, sürücü” anlamındadır. Acaba bu zürriyet, sonraki ümmetten kişiler olup, acip (acayip) teknolojileri ile, Ay’ın keşfini izlemeye gelen rakibler (sürücüler), yani astronotlar mıdır?.
Burada, Rahman Suresi’nin 33. ayetini anımsatmamızda yarar var:
“Ey Mahşer’in cin ve insan toplulukları! Gücünüz yeterse, gök ve yerin “aktar”ından dışarı çıkınız. Ancak çıkamazsınız! “Sultan” (bir gücünüz) olmadıkça!.”
“Aktar”, ne insan (madde) ve ne de cinlerin (enerji), hiç bir şekilde dışına çıkma gücüne sahip olamadıkları “uzay-zaman dört boyutlusu”dur. Bu “aktar”ın, yani içinde bulunduğumuz evrenin dışına, ancak Tezkire’de ve yukardaki ayette belirtilen “Sultan” bir güçle çıkılabilir. Kur’an’da sözü edilen bu büyük güç, bizi, “Göklerin Kapıları”  diyebileceğimiz “karadelikler”den (K53, K133, D34, D35, G9) geçirerek başka bir evrene veya bu evrenin başka bir zamanına gönderebilir.
Buradan, insanlığın ilerde keşfedeceği Pleiades yıldız kümesindeki torunlarımızın, Hazreti Hızır’ın zaman yolculuğu teknolojisi ile zamanımıza geldiklerini ve atalarının Ay’ı keşfettikleri bu tarihsel günde, görevli olarak orada hazır bulunduklarını anlıyoruz. 
“Tabak biçimli” anlamına gelen “tabakeyn”, gerçekten Ay’ın keşfi sırasında bir çift UFO olarak görülmüştür. Bu ikiz UFO’lar TV yayını sırasında milyarlarca kişi tarafından izlenmiş, video banda çekilmiş; ancak ışık opakları sanılarak pek çok kişi tarafından o sırada fark edilmemiştir. Doğruluğu kesinlikle kanıtlanan bu görüntüler, sonraları UFO’larla ilgili çeşitli belgesel yayınlarda yer almıştır (D62, S11, S15, S49).
Yukarıdaki açıklama, okuyanlara, ilk anda çok çarpıcı, hatta inanılmaz gelebilir. Ancak, Hızır Tezkiresi’nin, Ay’ın keşfinden yaklaşık iki asır önce kaleme alındığı da bir gerçektir. Bu gerçeği, Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Hızır Tezkeresi’ni  bugün ellerinde bulunduranlar çok iyi bilmektedirler.

« Son Düzenleme: Aralık 17, 2008, 03:32:16 ÖS Gönderen: memetto » Logged

Yemen'de Kırım'da Beç'teyim 
Asırlar dinledi bu masalı
Cenklerden derlenmiş güllerle
memleket kızlarının işlediği oyalı
Seccadelerde secdeyim ben
memetto
Newbie
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 42



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #7 : Aralık 17, 2008, 03:36:31 ÖS »

AY’DA  DUYULAN EZAN SESİ
Apollo-7 uzay aracının uçuşu sırasında esrarengiz bir müzik sesinin  kayıtlara girdiğinden yukarıda söz etmiştik. Ay’ın keşfi sırasında, Apollo-11’in, hem Ay aracındaki ve hem de Houston Uzay Merkezi’ndeki ses kayıtlarına yine esrarengiz bir müzik sesinin girdiği görülür, ancak bunun ne olduğu bir türlü anlaşılamaz. Bu esrarengiz müziğin ne olduğunu, olaydan 14 yıl sonra, astronot Armstrong şöyle açıklamıştır:
Armstrong, 1983 yılında, bir konferans vermek üzere Kahire’ye gelir. Konferans sırasında bir ezan sesi duyulur. Armstrong konferansı keser, ezanı sonuna kadar dinledikten sonra şöyle der: “Bu ses, Ay’da ilk adımı attığımda duyduğum ve ürpererek dinlediğim, kayıtlara “esrarengiz müzik yayını” olarak geçen sestir”.
 
Bu açıklamadan sonra, İslam dünyasında ve bazı Batı ülkelerinde, Armstrong’un Müslüman olduğu söylentileri yayılmıştır. “Answering Islam” isimli internet sitesinde (S4), bu konu ile ilgili bilgiler yer almaktadır. 
Diğer taraftan, 1971 yılında, Apollo-15 uçuşu ile Ay’a gidildiğinde, Houston’daki ve Ay aracındaki kayıt aygıtlarına, astronotların konuşmaları dışında, “uzunca bir sözün” uğultulu bir şekilde kaydedildiği saptanır. NASA tarafından yasaklanmasına rağmen, bazı kaynaklarca medyaya sızdırılan ve 3 Ağustos 1972 günü saat 20.00’de, Fransız tarihçi ve yazar Robert Charrouxn’un çabaları ile, Fransız TV kanalı Inter-TV tarafından yayınlanan bu sözler şöyledir (D33, D62):   
“Mara Rabbi Allardi Dini Endovour Esa Couns Alim”
Astronot Jack Worden, bu sözler duyulmadan önce, Houston Uzay Merkezi ile olan bağlantısının birden kesildiğini, daha sonra derin bir nefes alış sesi ile birlikte bir ıslık sesinin duyulduğunu, bunun üzerine alarma geçtiğini; akabinde, aynı tonda, keskin ve vurgulu bir şekilde söylenen yukarıdaki sözleri kayda aldığını bildirmiştir.
İlk olarak, Worden’in ve dil uzmanlarının katılımı ile bu sözler çözülmeye çalışılır, ancak bir sonuca ulaşılamaz. Daha sonra, içersinde İbranice’ye benzer bazı sözcüklerin bulunması nedeniyle, ilk önce NASA’daki Musevi ve Hıristiyanlar bu sözlere sahip çıkarlar. Ancak bu sözlerin Arapça olduğu, NASA’daki Müslüman bilim adamlarınca resmen kanıtlanır. Astronot Worden de, bir süre sonra duyduğu ezan sesi ile Ay’da duyduğu ses arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu belirtmiştir (D62). 
Bu sözlerin Arapça olduğu, aşağıdaki şekilde açıklanmıştır:
“(İs) lam.. Rabbi.. (ves Sema) vel Arz Dini.. indehu.. iza Kun Alim”
“Vel Arz: Dünyalar”; “indehu: indinde, katında”; “iza: ..dığı zaman”; “kun: ol” demektir. Bu sözler, İnşikak Suresi’nde bildirilen “Kendilerine Kur’an okunduğu zaman neden secde etmiyorlar?” sözlerinin tecellisidir.
Şimdi, Hızır Tezkiresi’nin  konuyla ilgili bölümünü birlikte izleyelim:
“Acip zürriyet ve siftah eden ademlerden başka, orada, cismani olmayan Kamer süflisi vardır. Biiznillah vakit girince, bir nurani müezzin ezan okur; Kamer ehli namazını kılar ve namaz bitince, bir münadi Ademoğulları’na kıraat okur. Sonra şöyle seslenir: “Bugün, buraya, göklerin ve yerlerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi indindeki Din-i İslam’a geldiniz. O, “Ol!” dediğinde, oluverir. O, alimler alimidir, ilminden dilediği kadar verir. Gökler ve yer onun mülküdür. Bu Arz da onundur”. Bu nidayı, kulağı mühürlü olmayan her bir adem duyacak, fakat dönerken onu bekleyen şeytanı vesvese ile unutturacak. Yalnız, “üç taneden biri”, vesveseye kanmayınca, kalbinin mührü açılacak. Besmelesiz ayak bastığı Kamer’de unuttuğu besmeleyi Arz’a dönünce hatırlayacak. Kim secde etmeyi dilerse, Rabbi ona secde etmede kolaylık verir; kim yüzünü çevirirse, onu afete boğar.”
Burada, sırası gelmişken, İnşikak Suresi’nin 16. ila 25. ayetlerinden söz etmemiz yerinde olacaktır:
“Siz muhakkak tabakadan tabakaya bindirileceksiniz. Öyleyse, onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kur’an okunduğu zaman neden secde etmiyorlar? Bilakis, o küfredenler yalanlıyorlar. Oysa, Allah onların tüm düşündüklerini en iyi bilendir. Bunun için, onları acı bir azap ile müjdele. İman ederek güzel işler yapanlar istisnadır. Onlar için sonsuz bir ecir vardır.”
Bu ayetler, sanki Ay’da ezanı ve Kur’an’ı duydukları halde secde etmeyen üç astronot ve onların gördükleri ve duyduklarını saklama çabaları içine giren ABD yetkilileri için söylenmiş gibidir. “Tabakadan tabakaya bindirilme”, uzayın katlarını (göklerini) keşfetme anlamındadır. Ay’ı keşfe çıkan bu üç astronot, ezanı ve Kur’an’ı duydukları halde secde etmemişler; üstüne üstlük, bu olay yetkililerce yalanlanmış, belki de ayette belirtildiği gibi küfürle karşılanmıştır. Refakatçi UFO’ların göz göre göre yalanlanması, “Life” dergisinin toplatılması, ses ve görüntü kayıtlarının devlet sansürü altında saklı tutulması, askeri ve politik nedenler kadar, ABD yetkililerinin, İslamiyet’in bu olayda beklenmedik bir şekilde ortaya çıkışının bilinmesini istememelerinden kaynaklanmaktadır. Ancak, yukarıdaki ayetlerde bildirildiği gibi, “Allah, onların düşündüklerini en iyi bilendir ve onlara acı bir azap verecektir” (Burada, geçtiğimiz yıllarda içindeki tüm astronotların ölümü ile sonuçlanan uzay mekiği faciasını anımsamadan edemiyoruz).
Ayette, iman eden, yani Müslüman olan, Müslümanlık yolunda çalışan bilim adamları için ise, sonsuz bir “ecir” (ödül) vadedilmiştir. Bu yorumumuzla, bir gün, Müslümanlar’ca ve Müslümanlığı kabul edenlerce, Ay’a, gezegenlere ve uzayın derinliklerine gidileceğine inanıyoruz.

Logged

Yemen'de Kırım'da Beç'teyim 
Asırlar dinledi bu masalı
Cenklerden derlenmiş güllerle
memleket kızlarının işlediği oyalı
Seccadelerde secdeyim ben
memetto
Newbie
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 42



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #8 : Aralık 17, 2008, 03:41:33 ÖS »

İSLAM KRİPTOLOJİSİNDE “BAĞDADİ”
Abdülkadir Geylani’nin dergahından Hazreti Hızır’ın başkanlık ettiği “Kırklar Meclisi”ne yükseldiğinde, Bağdadi’nin bu makamla yetinmeyip, Hazreti Hızır’a şöyle dediği rivayet edilir:
“Benim “Kırklar”da, daha yüksek makamlarda gözüm yok. Benim gözüm senin ilminde. Çünkü senin ilmin, seni doğrudan alim olarak kuşatan Allah’tandır, kuldan değildir. Sana, Hazreti Musa’nın sorduğu gibi üç soru sorma gafletine düşene kadar yanında yoldaş olmama izin ver. Göreceksin, beni sabırlı bulacaksın ve senin Allah reyi ile yaptıklarının hiç biri hakkında soru sormayacağım.”
İslam kriptolojisinde anlatıldığı üzere, Hazreti Hızır onun bu dileğini kabul ederek, zaman ve mesafe tanımadan, izin verildiği ölçüde büyük etkinlikler oluşturmuştur. Örneğin, hiç Prusya’ya gitmediği halde, Bağdadi’nin, Alman Prensi Bismarck ile mükemmel bir Fransızca ile bir İslami tebliği konuştuğu ve bu görüşmeden sonra Prens Bismarck’ın, Müslüman-Halidi olduğu bilinmektedir.
Prens Bismarck’ın Müslüman olduktan sonra Hazreti Muhammed ile ilgili olarak yazdıkları dikkat çekicidir:
“Seninle aynı asırda yaşayamadığımdan dolayı üzgünüm Ey Muhammed! Muallimi ve naşiri olduğun o kitap senin değildir. O, Allah’a aittir. Bunun ilahi bir kitap olduğunu inkar etmek, mevcut ilimlerin batıl olduğunu ileri sürmek kadar gülünçtür. İnsanlık, senin gibi mümtaz bir kudreti bir kez görmüştür; bundan sonra da bir daha görmeyecektir. Yüksek huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim.”
Bağdadi ile çağdaş olan ve İslami konularda bir çok eser yazmış olan Johann Wolfgang Von Goethe (1749-1832) de Müslüman-Halidi Öğretisi alanlardan biridir. Onun “Faust”(Cehennem) adlı eseri, Bağdadi’nin tezkirelerinden birine aşırı benzemektedir. Söz konusu tezkirede, Bağdadi, Hazreti Hızır ile birlikte Cehennem’i gezerken gördüklerini anlatmıştır. Goethe’nin diplomasının üzerine kendi eliyle “Besmele” yazdığı rivayet edilen Mevlana Halid-i Bağdadi’nin öğrencileri arasında daha bir çok alim ve gizemci bulunmaktaydı.
Vasiyetinde, Hazreti Hızır’ın öğrencisi olarak “ebedi” olduğunu belirten Bağdadi’nin, Hazreti Hızır ile yoldaş oluşuna halk arasında tanık olduğunu söyleyenlerin sayısı az değildir. Kanıtlanması ve belgelenmesi tabii imkansız olmakla birlikte, onun halk arasında söylenen kerametlerinden biri, 93 Harbi’nde (1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda), Hazreti Ali’nin şimdi Topkapı Sarayı’nda bulunan “Zülfikar” adlı kılıcı ile düşmana karşı savaşırken görülmüş olmasıdır.

Logged

Yemen'de Kırım'da Beç'teyim 
Asırlar dinledi bu masalı
Cenklerden derlenmiş güllerle
memleket kızlarının işlediği oyalı
Seccadelerde secdeyim ben
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Hosting Hizmetleri Saglik
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!