|
Maverâ_Erbil
|
 |
« : Ağustos 18, 2010, 03:23:38 ÖS » |
|
YUSUF ATILGAN VE ESERLERİ
Yusuf Atılgan'ın yarım kalan romanı Canistan 2000'in son günlerinde yayımlandı. Sağlığında iki roman ve bir hikâye kitabı yayımlayan Atılgan, hikâye kitabı Bodur Minareden Öte'yi üç bölüme ayırmıştı: “Kasabadan”, “Köyden” ve “Kentten”. (Son baskıda Bütün Öyküleri adını alan kitaba, Atılgan'ın daha önce Eylemci adıyla yapılan baskıdaki iki hikâyesiyle Ekmek Elden Süt Memeden adlı masal kitabındaki masalları da eklenmiş.) İlk romanı Aylak Adam'ın büyük kentte ve ikinci romanı Anayurt Oteli'nin kasaba irisi bir şehirde geçtiğini anımsayınca, bu son romanın köyde geçiyor oluşuyla, Atılgan'ın hikâye kitabında olduğu gibi, bir bütünlüğe ulaşma çabasında olduğunu düşünebiliriz.
Atılgan'ın yapıtları, farklı mekânları ve dolayısıyla farklı toplumsal kesim insanlarını ele almalarına karşın, çoğunlukla birlikte değerlendirilmiştir. Örneğin Berna Moran, “iki roman arasında öyle benzerlikler göze çarpar ki insan, Atılgan'ın aynı konuyu, farklı roman anlayışlarının getirdiği yeni bir teknikle yazmak istediği sanısına kapılabilir,” diye yazar. Moran'dan farklı olarak bu iki roman arasındaki benzerliklerden çok farklılıkların romanlardaki teknik farkını doğurduğunu savlayan Nurdan Gürbilek de, farklılığı bir bütünün iki görünümü olarak tanımlar: “Zebercet olsa olsa aylak adamın öbür yüzüdür; aydının bastırdığı yüzü, şehrin dışı.”
Canistan da bundan böyle Atılgan'ın öbür romanlarıyla birlikte ele alınacak sanırım. Berna Moran, Aylak Adam'ın “klasik roman kurallarıyla” yazıldığını, Anayurt Oteli'nin ise biçimsel olarak da bir şeyler anlatan yapıtlardan olduğunu belirtir. Teknik olarak bakıldığında, bu son romanın Aylak Adam'dan da “klasik” bir tarzda kaleme alındığını görüyoruz. Aylak Adam'da, mektuplarda örneğin, farklı bir söylemle karşılaşırız ve bu mektuplarda gerçeğin tahrif edildiğini gören anlatıcı müdahale eder; okurun dikkatini mektup yazarının yalanına çeker örneğin. Bu müdahaleler “klasik” romanlarda pek de farkına varmadığımız “anlatıcı”nın farkına varmamızı sağlayan müdahalelerdir.
Canistan'ın karşımıza çıkan bitmemiş halinde herhangi bir biçimsel arayışa rastlanmıyor ve öbür iki romana göre çok hızlı akan bir temposu var anlatımın. İlk iki romanda ayrıntılara önem verilir; bazı hareketleri, neredeyse, yavaşlatılmış biçimde seyrettiğimiz hissini uyandıran bir kesik kesiklik vardır anlatımda. Canistan'da aylar yıllar birkaç cümlede devriliverir, insanlar birkaç paragrafta ölüverirler. Bu tempo farkını nasıl yorumlamalı? "Aylak Adam" (adını değil, yalnızca adının baş harfini biliriz: C.), çevresini kuşatan kent hayatının dışındadır; çalışmadığından zaman onun için kentteki öbür insanlar için olduğundan daha farklı akar. Zebercet'in taşrasında da, hayatın ritmi kentteki kadar hızlı değildir, ama Zebercet o kadar yalnızdır ki onun zamanı ötekilerin zamanlarından ayrılmıştır; aksak bir ritmdir. Bu ritm, otele müşteri almamaya başladığında neredeyse durur. Kestaneci ona tezgâhın önünde “maşatlık taşı gibi” dikilip durduğu için kızdığında geçen zamanın farkında değildir örneğin. (Zebercet'in yedi aylık doğduğunu ve çocukluğunda bunun sürekli yüzüne vurulması nedeniyle “sabrı” öğrendiğini de anımsayabiliriz burada.)
Türkiye'de roman kentlilerin hikâyelerini anlatan bir tür olarak doğmuştu. “Millî edebiyat”ı savunan yazarlar Cumhuriyetle birlikte Anadolu'ya yöneldilerse de, doğrudan köy hayatına odaklandılar. 1960 sonrası toplumculuğun edebiyat dünyasında yaygınlaştığı dönemde de bu değişmedi; yoksul köylü-ağa çelişkisi üzerinden yazılan romanlar yayımlandı. Kasaba hayatı ya da “taşra”da yaşayanların hikâyeleri görece az yazıldı ve yayımlandı. Yusuf Atılgan'ın bir özelliği de “taşra”yı edebiyat dünyasına taşımış olmasıdır, diyebiliriz. Nurdan Gürbilek, yukarıda da andığım, Atılgan'ın romanlarının yanı sıra “taşra” duygusunu da anlattığı “Taşra Sıkıntısı” başlıklı denemesinde, C.'nin “şehrin yüzeyini tararken, dönüp dolaşıp taşraya gel”diğini yazar (Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları, 1995). Canistan'da da köy hayatı anlatılır büyük ölçüde, ama yoksul ırgat Selim'in evlendikten sonra “kasaba toplumuna uyma eğitimi” alması ve akabinde kasaba siyasetine bulaşması da ilgi çekicidir. Osmanlının büyük dönüşümler yaşadığı “hürriyet” yıllarının bir Ege kasabasındaki karşılığını okuruz bu kitapta. (Bugün ülke siyasetini Orta Anadolu'dan gelen oyların belirlediği sıkça söylenir, ama nedense Yusuf Atılgan gibi “taşra”yı anlatan çağdaş bir yazarımız, neredeyse, yok! Büyük medya gibi edebiyat dünyası da kendisini İstanbul'a, bir parça da Ankara'ya hapsetmiş gibi.)
Canistan'da hikâyesini öğrenebildiğimiz iki kahraman “Yargıç” Selim ile “Tanık” Kadir, Zebercet ve C.'den farklı olarak içinde bulundukları ortamla ve öteki insanlarla büyük içsel çelişkiler yaşamazlar. Hayatın onlara sunduğu o koşullardaki başka insanların hayatlarından farklı değildir hayatları ve çoğu kez bir başkasının da yapmayı seçebileceği şeyleri yapmışlardır. Zamanın oradaki akış hızına uymuşlardır. Belirli bir ritm içerisinde kurmuşlardır hayatlarını. Belki de Zebercet'in hareket alanını daraltan “olanakların çeşitliliği” onlar için söz konusu olmadığından, “neyi, neden yapıyorum?” sorusu akıllarına gelmeden harekete geçmişlerdir. Selim ile Kadir'in hayat çizgilerinde şaşırtıcı bir benzerlik vardır; Selim'in hayat çizgisinin sonlandığı gün Kadir, Selim'in bir zamanlarki hayatının bir benzerini yaşamaya başlar. Olanakların azlığını (çeşitsizliğini) göstermez mi bu döngü?
Bununla birlikte, romanın ortaya çıkması için bu tempoda süreksizlik yaratan bir kırılma gerekir. Selim'in hayat çizgisine yakından baktığımızda, gördüğümüz iki ana kırılma noktasından birincisini romanın hemen başında öğreniriz. Yanaşma olarak yaşadığı evin oğluyla çelişkiye düştüğü an bir şeyler değişiverir Selim için. Ağanın oğlu Ali'yle arkadaştırlar. Başkaları onları “bir” tutmazlar; bunu çok önemsemez Selim, ama “körpe sıpayı düzmek için dama yürüdüklerinde”, Ali'nin de ötekiler gibi düşündüğünü sezer, “önce kim girecek?” diye sormamıştır Ali. Sıpanın kendi malı olduğunun altını çizmiştir. Oysa Selim'e eşi alınmayan tüfeği istemeyecek kadar “paylaşımcı”dır Ali. “Sıpa” meselesinden sonra orayı terk eder Selim; kimse anlayamaz neden gittiğini. Bu “bir tutulmama”yı bir haysiyet sorunu olarak yaşamıştır Selim. Yıllar sonra bu nedenle Ali'yi öldürdüğünde, “öldürdüm, ama horlayamadım,” demesinden, yaşadığını “horlanma” olarak algıladığını anlarız.
İkinci kırılmayı eşinin ölümünde yaşar Selim. Bu kez onu horlayan “Tanrı”dır. Çalışıp didinerek kurduğu hayat altüst olmuştur bu ölümle. Yabanıl bir ırgat olmaktan çıkıp toprak sahipliğine geçmişken ve onun gereklerini yerine getirmeye, namaza gitmeye, kahveye çıkmaya, gazete okumaya başlamışken hepsini bırakır. Eski ırgat haline de dönemez. Araya savaş ve asker kaçaklığı girince kendisini çetebaşı olarak bulur.
Atılgan, öbür iki kahramanının, C. ile Zebercet'in psikolojik çözümlemelerinin yapılmasını mümkün kılar; “ruhsal bakımdan sağlıksız insanlardır ikisi de,” diye yazar Berna Moran örneğin. Yaşadıklarının toplumsallıkla ilişkisi yok gibidir, başlarına gelenler tekil durumlardır. Zebercet'te bu tekil hayat, otel ve geri dönüşü beklenen insan metaforları bağlamında bir parça toplumsallaşabilirse de, C., romanın sonunda yaptığı psikolojik çözümlemeyle sorunsalını babasıyla yaşadığı çelişkiye indirger adeta. Onun alameti farikası olan aylaklığı babası gibi çalışmak istememesinin sonucudur. Babası aylak olsaydı o çalışmayı seçecekti; bu nedenle C.'nin hikâyesi tekillikten çıkıp genelleşemez.
Selim'de somutlaşanlarsa çok daha toplumsaldır: İnsanın hayatında bazı şeyler belirli bir rahatlıktan sonra mümkündür. Karnı doyup barındıktan, eşini bulduktan sonra toplum hayatı, din, memleket meseleleri gibi sorunlar insanı meşgul etmeye başlar. Selim'i, yine de, doğal (ilkel) hayatın bir temsilcisi olarak göremeyiz, “haysiyet”li bir hayat ihtiyacı maddî ihtiyaçların da önüne geçer. Horlandığını sezdiği yerde her şeyi bırakmıştır. Ya da şöyle düşünebiliriz: “Haysiyet” de doğal bir şeydir. Kentli insanlar olarak nasıl işlendiğini anlayamadığımız “namus cinayetleri”ni işleyenlere benzemez mi bu bakış açısıyla Selim? Yunanlılarla çatışırken de onu harekete geçiren aşağılanmamak arzusudur. Yunanlıların kendilerini “horlamamaları” için direnir belki de. Ondaki “ulusal bilinç” ötekinin tahakkümüne girmemektir.
Zebercet'le C.'nin yaptıkları “saçma” olarak adlandırılabilir. Oysa Selim'in Ali'yi öldürmesi, vahşicedir; belki tam olarak anlaşılabilir bir şey de değildir, ama saçma değildir. Selim, horlanmasının intikamını almıştır (almaya çalışmıştır). Ali'yi yalnızca çocukken onu horlamış bir arkadaş olarak alamayız; Ali, toplumsal olarak da Selim gibileri horlayanları temsil eder. Arkadaşlarıyla birlikte Yunan ordusuna karşı savaşırken zenginler “ilk günlerde para ve yiyecek sağlamakta yanaşma”dığında, onları işkenceyle yola getiren Selim'in kurtuluştan sonrası için de çok umudu yoktur.
Mahmut Bey gibi iyiler, yürekliler hep ölecek anlaşılan. Ne tuhaf, gâvurlar kovulduktan sonra buralar tümden korkaklara, sünepelere kalacak
der. Hem Ali'yi öldürür hem de kendi ölümünü seçerken bir etmen de bu olsa gerek. Atılgan'ın Anayurt Oteli'nde otelin adının kaynağı için yazdıkları, ne kadar da Selim'in düşünceleriyle benzeşir:
Düşman elindeyken belirli bir direnme göstermemiş kasaba ya da kentlerde kurtuluşun ilk yıllarındaki utançlı yurtseverlik coşkusunun etkisi belki.
Ali bir sıpa düzme hikâyesi nedeniyle ölmekte olduğuna inanamaz. “Büyük bir suçum olmalı, bu yazgıyı yaşamam için. Selim alet oldu buna,” diye geçirir içinden. Yusuf Atılgan, romanın bölüm başlıklarıyla Ali'yi destekler. İşkence yapan ve öldürene “Yargıç”, ölene “Sanık” der (demez de, bunu kitabın arka kapak yazısından öğrendiğimiz gibi, tahmin de edebiliyoruz. İlk bölüm “Duruşma” olduğuna göre, oradaki üçüncünün hikâyesi, yazılamayan “Sanık” başlıklı bölümde anlatılacak olsa gerek[ti]).
Buradan da anlıyoruz ki ortada bir “suç” var ve bu “suç”, Selim'in yaptıklarını “saçma” olmaktan çıkarmaktadır. Selim Ali'yi cezalandırmıştır. Bu “suç” ve “ceza” kavramlarından Yusuf Atılgan'daki adalet duygusuna geçebiliriz. Özellikle gündelik hayattaki adaletsizlikleri sıkça ele almıştır Atılgan. Sineye çekilebilecek adaletsizlikleri kendilerine sorun yapar kahramanlar, ya da bize ilk başta tuhaf gelecek bir adalet duyguları vardır. Bunlara örnek olarak C.'nin kendisini döven terzileri, yanlış kişiyi dövdüklerini anlatmak için araması ya da kendi içi bulanırken “başkalarının iştahla yiyebilmeleri”ni “alçakça bir haksızlık” olarak algılaması verilebilir. Zebercet'in kendisine bağıran kestaneciyle ödeşmek için kestaneleri para karşılığı soydurtması, önceki aşağılanmanın karşılığı değil midir?
Ali ile Selim'in hikâyesine dönersek, Ali, kendince, her zaman “adil” davranmıştır Selim'e karşı. Ama “sıpa hikâyesi”ni, “adil” davrandığını sananların bilinçaltlarının açığa çıktığı an olarak yorumlamamız gerekir belki de; Selim'in sezdiği de budur. “Mahrem olan”ın alanında asıl niyet ortaya çıkmıştır. Ali bilinçli olarak horlamamış da olsa, Selim horlandığını hissetmiş ve yıllarca intikam isteğini diri tutmuştur içinde. Ali'nin damdan içeri ilk giren olması değil, “ilk kim girecek?” diye sormamasıdır bozulduğu. “Eşit” olarak görülmediğini sezmiºtir o an.
Eşinin ölümünü, Selim'in hayatındaki ikinci kırılma olarak tanımlamıştım. Evlendikten sonra “kasaba hayatı”na uyum sağlayan Selim, eşiyle dingin ve pastoral bir hayat kurmuştur. (Selim'le eşinin hikâyesinin Anayurt Oteli'nin sonunda anlatılan, Zebercet'in annesinin yaşadığı konaktakilerin hayatlarıyla akrabalığı vardır. Selim'in eşinin ilk kocasının ölümü Haşim Beyin damadının ölümüyle aynıdır. Selim'le eşinin sıcak gecelerde ırmak kıyısına inip sevişmeleri de, Rüstem Beyle eşinin hikâyelerinin aynısıdır.) Hayatındaki bu ikinci kırılma sonrasında da, Selim'in adalet duygusu görünür hale gelir. Eşinin ölümünden sonra başkasıyla evlenme önerilerine hep aynı yanıtı verir; yaşadığı ev eşinindir, başka bir kadınla orada yaşayamaz. Mutlak anlamda sahiplenememiştir bağı, bahçeyi. Oysa bir malikten daha istekli ve çalışkan olmuştur her zaman; çalıştığı her yerde emeğiyle toprağı canlandırmış, bağları bayındır hale getirmiştir.
Zebercet, harekete geçeceği zaman yapabileceklerinin çokluğuna takmıştır kafayı: “İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu,” diye geçirir içinden. “Ne için yaşar insan?” sorusunu, bir sonraki hangi adımı, niçin atacağı sorusuyla karşılamaya kalkışır; bir sonraki “an”dan başka tutunacak bir şeyi yoktur. C. biraz daha fazla farkındalık taşır gibidir: “Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. (...) Kimi zenginliğe tutunur; kimi müdürlüğüne, kimi işine, kimi sanatına. (...) Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü farketmez,” dedikten sonra, “gülünç olmayan tek tutamağı” aradığını söyler; “gerçek sevgi”yi arıyordur. Bulamayacaktır C. “Gerçek sevgi”, “gerçek”in sıfat olarak kullanıldığı her yerde olduğu gibi, ülküsel kalacaktır ve bu nedenle "Aylak Adam" bu “tutamağı” tutamayacaktır. Başkalarının tutamakları gülünç ama gerçekken, onun trajedisi ötekilere gülerken hayatın dışına düşmesindedir belki de. Selim, Zebercet'ten de, C.'den de farklı olarak harekete geçmeden önce fazla düşünmez, daha içgüdüsel bir dünya görüşü vardır. Tanrı'yla ilişkisi de arızîdir, daha önce de belirttim, bazı asgarî koşullardan sonra aklına gelir Tanrı. Bu nedenle, çocukken de, evlendikten sonra da oruç tutamaz, gizli gizli bir şeyler atıştırır. Selim'in asgarîsinin “onur” kavramını içerdiğini, bir kez daha, vurgulamak gerek. Kendi seçimi olan ölümüne giderken geri dönüşün, “yazgısını değiştirmenin” mümkün olacağı gelir aklına bir an, ama “bu utançla yaşayamam,” der. “Eh, ne yapalım, yazgımız böyleymiş,” derken kadercidir belki, ama unutmamak gerekir, bu yazgıyı “seçmiştir”.
Selim'in yoldaşı Kadir de, “Tanrım bağışlar. Boy aptestini yarın alırız,” derken arzularını öne çıkartır. Halden anlayan bir Tanrı'ya inanabilir ikisi de. Yaşam koşullarını bilen ve anlayan bir Tanrı. Adalet kavramına dönüyoruz yine. Ancak adil bir Tanrı'nın varlığını kabul edebilir Selim'le Kadir. Yerküre yeterince adaletsizken, göklerdekinin de adaletsiz olmasını düşünemezler. Nitekim, Kadir, romanın sonunda karısına, “bunca patırtıda canımı almayan Tanrı bizi kayırır. Korkma,” der. Kurmaca ve dıştan dayatılan değil, yaşantısal ve seçilmiş bir yazgıya işaret eder. Yaşadıklarının yaşayacaklarını belirleyeceğini düşünen birisinin sözleridir bunlar.
|