izsinan kaya
Yeni Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1
|
 |
« : Kasım 05, 2011, 04:42:29 ÖS » |
|
Ahmet Aziz / Lâle Zamanında İsyan (Vak’a-i Patrona Halil) / Roman / Yalçın Yayınları
En ateşli bir anda, iki taze delikanlının yanına yalın ayak, baldırı çıplak, sine üryan hane berduş birisi gelip, kale muhafızı gibi dikildi. Beygir pisliğini temizleyen çöp çıkaran ile hadd ü hesaba gelmeyen, perdesi yırtılmış sözler kullanarak sair geleceğini ve sair geçmişini de katıp, herkese duyurur bir sesle alay etmeye başladı. Duyguları kapanmış bu fukara-i Müslimîn hadsiz bir cehalet içinde idi. Bedeninde iskân eden kibirli ruh, onu bir hayvanat-ı vahşiye döndürmüştü. Yenibahçe’den Nevbahar’a, Sakızağacı’ndan Sarmaşık’a, Kâğıthane mesiresinden Mercan Mahallesi’ne, ta Balat İskelesi’nden Silivri kapısına kadar her yerde tanınan yarık dudaklı bu eski kalyoncu levent, imparatorluğun taht şehri Der-Saadet’te Deli Şakşaki diye şan almış, şöhret kazanmış, geceleri fenersiz gezen biriydi. Kâfiristan ülkelerinden, nice kâfir gemilerinden ele geçirdiği ganimetlerini ve cümle akçesini, nam u nişanı hiç de iyi olmayan tersane haytaları, kalyoncu itleri, deniz eşkıyaları ile meclis-i işrette yiyip bitirmişti. Aslan sütünden, tarçın rakısına, erguvan şarabından, hummaza, papazkarasına, müsellese kadar denemediği, demlenmediği içki kalmamıştı. Hepsinin ayrı ayrı keyfini çıkartmıştı. Yalnızca çapulcu taifesine değil, fuhuş ile fücur ile meşgul olan muzır avratlara da akçelerini, çil çil Venedik altınlarını, dinarlarını ve dirhemlerini saçmış, ganimetlerini Karun malıymış gibi izzet ikram etmişti. Her ehl-i İslam tarafından pek bilinmeyen gizli hanelerde, kaymakçı ve bozacı dükkânlarında, mebzul miktarda dilber-i müstesna muzır avrat ile düşüp kalkmıştı. Tabii ki, dünyayı terk etmek üzere olan bu yaşlı ve zayıf pir-i faninin tercüme-i hâline afyon tiryakisi olduğunu da eklemek lazım gelir. Firkate, işkampaviya, kadırga, baştarda, kalyon ve galyotlarda, ne tarafa sefer olsa palamar bağlayıp kanca atmış, yelken açıp kapamış, bütün gençliğini, coşup taştığı denizlerde tüketmişti. Ateşten geçmiş biridir o. Eskiden, ağızdan ağza hep nakledilirdi yaptıkları. Küffar ile her çarpışmada vücut azaları yara bere içinde kalmış, her vuruşmada endamı biraz daha bozulmuş, çehresi ucube-i hilkate dönüp bu ürpertici hâli almıştı. Pek tabiidir ki, kılıç nereye çarparsa orayı keser. Onun top patlatan, tüfek atan din ve âhiret kardeşleri, bütün birader-i manevisi, şimdi ya hayat-ı dünyeviyeden el çekmiş yaşlı birer zat olarak tövbe edip yalnızlığa çekilmişlerdir ya da sessiz mezâristânlarında gömülüdürler. Çok yıllar var ki, ona eski zaman tarihinden kalmış bir âdem diye bakıyorlar her yerde, artık o, emir ferman dinlemez makbul bir mahalle eğlencesi olmuştur. Gene fena tabiatlıdır, gene huyu kötüdür, gene vicdanı çalışmaz, ruhunda ve kalbinde ışık yoktur gene, ama bu dakikadan sonra hiç kimse, hiçbir ehl-i ırz korkmaz ondan. Bu dünya meydanında yaşına yaş eklendikçe, hakikatler ile müsademe eden zihni iyice per perişan olmuş, kafasının içinde zerre kadar akıl kalmamış, deliliği derece derece artmıştı. Kadı efendi huzuruna defalarca çıkmasına rağmen ciddiye alınmıyor, mahkeme-i şer’iyye tarafından hemen serbest bırakılıyordu, netice olarak deli sözü, onun ismine gerçekten oturuyordu artık. (S. 7-8)
Çarşı ve bedestende ticaret durmuş, bakkallarda ve attarlarda ve bezzazlardaki hiçbir mal yerinden kıpırdamaz olmuştu. Beyler, paşalar ve vükela ve vüzera haricinde kalan herkes, san’at, zanaat ve dahi ticaret erbabı işsizdi. Kalyonlar limandan çıkmıyordu. Madenlerin işlemez, topların dökülmez olduğu böylesi kara günlerde; mahalleye hüner gösteren hokkabazlar, şöhretli köçekler gelmiş de, binbir gece âlemlerinden birini yaşayacaklarmış gibi sevindiler. Sanki az sonra nakkareler, zurnalar, tef ve dümbelekler ve sair âlât çalınıp, kukla oynayacak, saz ve söz birbirine girecekti. İsmiyle cismiyle, dertlerinin şifası bir divane duruyordu dışarıda. Deli Şakşaki, bir anda mahalleye bir parıltı, bir parlaklık katmıştı. Daha ezanın okunmasına çok zaman vardı, namaza kadar hoş bir eğlence çıkmıştı.
(S. 9) Deli Şakşaki, kederli ve sıkıntılı: “Baltacı Mehmet Paşa Osmanlı’ya ihanet etmiştir. Prut’ta Rus velet-i zinalarına karşı kazandığımız savaşı, Katerina’ya hediye etmiştir. Kâinat uyurken Katerina, elinde bir gül ile çadıra girip, anadan üryan soyunmuş, Baltacı Paşayı dört başı mamur bir aşk ateşi ile güneş doğuncaya kadar yakıp, işi tamam etmiştir. Paşa Katerina’yı, o avrat da Osmanlı’yı halletmiştir. Baltacı Mehmet Paşa Âl-i Osman’ın tahtını berbat etmiştir.” O ana kadar konuşmaları sessiz ve sakin dinleyen bir mahalleli: “Söylenenlere göre, o gece Baltacı Mehmet Paşanın çadırından diğer çadırlara, katre-i nur yağıyormuş. Kâinatın uyuduğu falan da yokmuş, civardaki her bir yeniçeri, göremeseler de, gecenin sessizliğinde çadırlarında levendane oturup, Baltacı Mehmet Paşanın çadırından yayılan seslere kulak kabartmışlar hep. Baltacı ile Katerina, birbirlerinden dudak dudağa buseler alıp verirlerken, gerdan gerdana, göbek göbeğe birbirlerine sarılıp, yatağın bir ucundan diğer ucuna savrulurlarken; yeniçerilerin yürekleri yanmış, zinde ve cevval vücutları harap olmuş, bayılıp bayılıp ayılmışlar, her bir levendin bünyesi yorgun düşmüş. Ancak güneş doğup, horozlar ötmeye başlayınca iş bitmiş, olayın bütün tarafları o vakit sükûnet bulmuşlar. Fokur fokur kaynamış o gece çadırlar. Bir de diyorlar ki; değil Baltacı Mehmet Paşa, Mecnun bile dayanamaz, Leyla’yı bırakıp, Katerina’nın peşinde dolaşmaya başlardı. Doğru mu bütün bu söylenenler? Sen bu savaşa katılmış birisin, bilirsin bütün bu olan biteni.” diye söze girdi. Deli Şakşaki: “Katerina mesleğinde meşhur biridir. Akça pakça, yay kaşlı, süzgün gözlü, nokta ağızlı, sırma saçlı, hem olgun hem dolgun, her tarafı oynayan halisü’l ayar pür-marifet bir hatundur. Cana sefa, cihana cila veren bir huri, cennetten bir dilber, gözlere tesir eden müebbet bir güzelliktir o. O zamanlar yeniçeri arasında bir rivayat, bir hikâyat dolaşıyordu, o gece uyuyan kâinatı ışıl ışıl aydınlatan onun billûr vücudu imiş. O gece ben de uyuyamadım, ben de gördüm Baltacı’nın çadırından etrafa saçılan ışığı. Oradan gelen inleme seslerini ben de dinledim. Kalbim sekteye uğradı. İkisiyle beraber sabaha kadar çadır bile inledi. Anlatılanlar hep doğrudur, kimse inkâr eyleyemez, hepsi hakikattir.” diye tasdik etti. (S. 11-12)
Deli Şakşaki, hafiften esmeye başlayan rüzgâra yüzünü dönüp derin derin nefes aldı. Rüzgâr yüzünü yaladı. Yüz çizgileri gülümsedi: “Baltacı Mehmet Paşa, namahrem ile tef ve tambur çalıp oynamadı orada, bir kızın bekâretini de izale etmedi. Kazandığımız bir savaşı sattı. Veba illeti bile, bu derece zarar veremezdi bize. Cihada memur olunmuş kullarız biz. Savaşı satmasaydı, Rus kâfirleri ile aramızda sulh vaki olmasaydı, ne Çar vardı şimdi, ne de Rusya. Bütün o gâvuristan, hepten cümlemizin olacaktı. Rusya, İstanbul’a dâhil oldukta, siz şimdi burada böyle sürünmeyecektiniz, açlıktan nefesiniz kokmayacaktı. Bulgur çorbasına talim etmek yerine, her gün ıstakoz salatası, uskumru dolması, yahni, kalye, kapuska yiyecektiniz, Göksu’ya şerbet, Çubuklu’ya nardenk, Çamlıca’ya kahve içmeye gidecektiniz. Neşe ve keyifle geçecekti günleriniz. Kiminiz koçu ile Eyüp’ü, Fındıklı’yı, Galata’yı; kiminiz dört atlı gerdûne ile Atmeydanı’nı dolaşacaktınız. Zevraklarla, hanım iğnesi kayıklarla bazen Beşiktaş’ta, bazen Ortaköy’de, kimi zaman da Sarıyer ya da Beykoz’da dolunay zamanı mehtaba çıkacaktınız. Bir ferman ile her birinizin sürekli meclis kuracağı, seyrine kurban olacağınız bir ya da birkaç Katerina’nız, gece olsun gündüz olsun, zevciyat muamelesine gireceğiniz, sine-i billûrunda uyuyacağınız sudan ucuz Rus bakire köleleriniz olacaktı. Hepiniz ıtr-ı şâhîler sürünmüş Rus avratların menzilinde oturacaktınız, meşru olmayan fiiller için diğer mahallelerde gezmeyecektiniz. Kimsenin aklından, hanelere hıyanet ve zina kastı için girmek geçmeyecekti. Bu leke Baltacı Paşaya sürülmüştür, temizlenemez artık. Bakın işte, o zamandan beri fetih ezanı okunuyor mu?” Sustu, suratlara teker teker bakıp, ahalinin her hâllerini teftiş etmeye başladı. Kim bilir kaç kez, cümle cümle, satır satır aynı şeyleri dinlemelerine rağmen, kiminin ağzı tam, kiminin yarım olarak açıktı, ama galiba kimsenin salyası henüz akmıyordu. Deli Şakşaki’nin konuşması hepsine aynı harareti vermişti. Hepsinin vücudu tere batmıştı. Gene her birinin üzerinde tesirli olmuş, her birini ele geçirmişti gene. Rabbin hikmeti işte, onun şan ve şöhreti böyle artıyordu. Deli Şakşaki’nin etrafında toplananlar büyük bir lütfe mazhar olup, gaza malı ile ganimetlenmiş gibi oldular. Bu bedava orta oyunu ile hepsi bolluğa kavuştu, gene putperest kâfirlerin nicesini cehenneme gönderip, ganimete doydular. Zafer kutlamalarından sonra, Sa’dâbâd’da raks eden güzellerin alnına para yapıştırdılar, santur ve rebabın sesine karışan ney inlemeleri, kıvrım kıvrım kıvılcımlanıp göklere yükseldi. Hayalleri gül, sümbül, karanfil ve lâle ile süslendi. Çerağan eğlencelerine, helva sohbetlerine katıldılar, biniş gezintilerine çıktılar, mehtap seyri içlerini eritti. Başka diyarda olur mu bilmem, ama Osmanoğlu’nun bu taht merkezinde Deli Şakşaki hastalıklara ilaç oluyordu. Çöplük subaşısı ve bedeni idmanlı pür-silah leventleri, mahallenin çıkmaz sokağına kadar gidip, köşe bucak kontrollerini bitirmiş geri dönerlerken, Deli Şakşaki’yi ve etrafını saran cemiyeti gördüler. Kalabalığa beş arşın kadar yaklaştıklarında, çöplük subaşısı: “Hey gafil ümmet, bir mahalle insan, niye birlikte durursuz? Şeytanın aldattığı, aslı nesebi belli değil delileri niye dinlersiz? Müspet malumattan habersiz cahil bir heriftir bu; ne dünü bilir, ne yarını görür, fesat çıkarır, fikirleri galeyana getirir, haddinden ziyade uydurulmuş yalanlar söyler hep. İnsanla büyümüş olsa dahi, ilacı olmayan bir illeti var herifin, adı üstünde, deli. Dağılın, muhabbet yeri mi burası? Her kim muhalefet ve inat ederse defterini dürerim.” diye bağırdı ortalık yere. Sesi donuktu, lafları dolu doluydu, belayı tırnaklıyordu. Mağrurdu, firavunlaşmıştı. Buyruğuna boyun eğilmezse, dalkılıç aralarına girecekti sanki. Çöplük subaşısının sesi ve sözü hepsinin üstünde aynı tesiri yaratarak dolaştı. Deli Şakşaki haricinde kalan herkes, el bağlayıp ona itaat etti, abdest tazeleyip, namazlarını kılmak üzere, ruhsuz birer vücut olarak camiye yöneldiler. Bir dakika bile eğlenmediler, insan değil gölge gibiydiler. Çöplük subaşısının üzerine varıp sual eylemek bir yana, zararın def’i için neredeyse kimi elini öpecek, kimi ayağına saldıracaktı. Hımhım Mehemmed, Cortu Himmet, Şişman Kasım, Pir Hüseyin, Kıllı Mürteza, Razgradlı Sinan, Helvacı Habib Çelebi, Resmi Efendi… Hepsi aynı durumdaydılar, ama hepsi… Eridi, tîz elden yok oldu oradaki cümle cihan. Hiçbiri emniyetinden emin değildi. Çöplük subaşısının saltanat ve haşmeti, azamet-i kudreti, hararet ve kuvveti yüreklerini tutuşturmuştu. Karşılarında duran âdem, nizama düzen veren gayet mühim biriydi, resmîyâtta mahveden bir eldi. Çöplük subaşısı, işin esrarı olarak sonsöz hükmünde şunları beyan etti: “Cümleniz söyleşip, bir mahalleden diğerine gaflet içinde gidip gelmeyin, bahçe ve bostanlarda dolaşmayın, kayıkçılara, mavnacılara bulaşmayın! Herkes kendi işiyle meşgul olsun. İstanbul’un haşaratları çoğaldı.” Sürat içinde orayı terk ederlerken, bu ince manalı tembihi ancak birkaçı duyabildi.
(S. 13-14-15-16)
Sene 1730 tarihine gelmiş idi, boş laflar bir yana, mühim tespit şudur ki, nice Müslü-man’ın da cebinde para kalmamış idi, ziyade zaruretleri var idi, kendilerini idareden aciz idiler, onlar da dilenecek hâle gelmişlerdi. Gerçek bu mudur? Evet, gerçek tamamen budur. Reayanın takati ve tahammülü kalmamıştı, çektiği eziyet hududu geçmişti. Herkes birbirinin gam ortağı olmuştu. Maazallah, kocalar karılarını zapt edemiyorlardı artık. Kendi hâlinde dindar birer âdem iken, itham ve takibe uğramaktan korkmayıp, şer’-i şerife muhalif şeyler yapanlar çoğaldı. Öyle fitneler çıkıyordu ki, neredeyse bazıları bağlardan üzüm alıp, suyunu çıkarıp, şarap yapıp satacaklardı. Bunu tecrübe eylemeyi düşünenler bile oldu, baştan çıkan bazı Müslüman kulların fikrine bu bile geldi. Nice kere görülmüştür ki, her tarafta “Allah Allah!” feryatları kopuyor, ama ne fayda. Malumdur ki, bunlar hiç de müsait karşılanacak şeyler değildir, İstanbul’u ateşte yakıp kötü eder. (S. 17-18)
|