EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 23, 2012, 03:56:04 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATÇILARI  (Okunma Sayısı 5742 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
fuzuliye
Ziyaretçi
« : Şubat 19, 2009, 03:26:10 ÖS »


HALİT ZİYA UŞAKLIGİL (1866-1945)




1866 yılında İstanbul'da doğdu. İzmir'de halı ticaret ile uğraşan, Uşak'lı bir ailenin oğ­luydu. Babası o yıllarda İstanbul’a yerleşmiş bulunuyordu. Fransız dilini, edebiyatını genç yaşta yakından öğrenip izlemek imkânını buldu.On sekiz, on dokuz yaşlarındayken hayata atıldı. Hem bir bankada çalışıyor, hem İzmir Türk İda­disinde Fransızca öğretmenliği yapıyordu. Bu arada yine kendisi gibi genç bir arkadaşı ile birlikte önce «Nevruz» adlı bir dergi, sonra «Hizmet» adını taşıyan günlük bir gazete çıkarmaya başladı. Bir süre Fransızcadan çeviri denemeleri yaptıktan sonra önce ansiklopedik nitelikte, daha sonra da edebî nite­likte ilk yazılarını yayımlamaya başladı. Türk edebiyatında ilk kez bu deyimi kullanarak «mensur şiir­ler» yazdı. Bunları ilk roman denemeleri izledi. Bu eserleriyle kısa zamanda önce İzmir dolaylarında, daha sonra da İstanbul edebiyat çevrelerinde kendisini tanıttı. Recaizade Mahmut Ekrem Bey, kendi­sinde büyük kabiliyet gördüğü bu genci İstanbul’dan destekliyordu.

Halit Ziya Uşaklıgil 1893 yılında Düyun-u Umumiye idaresinde görev alarak İstanbul’a gelip yerleşti. Üç yıl sonra 1896'da kurulan Servet-i Fünun topluluğuna katıldı. Bu katılma olayı için bir edebiyat tarihçimiz: «Öteki gençler Servet-i Fünun 'a girmek suretiyle güç ve kişilik kazanmışlardı; Halit Ziya'nın bu topluluğa girişi topluluğa güç ve kişilik kazandırdı.» der. Gerçekten de ötekilerin daha yolla­rını ve yöntemlerini aradıkları bir sırada Halit Ziya ülke çapında üne ulaşmış bulunmaktaydı.

Genç yazar, kendisini Türk edebiyat tarihine mal eden asıl üç büyük romanını bundan sonra, bu topluluk içinde verdi.

1901'de Servetifünun kapatılıp topluluk dağıldıktan sonra Halit Ziya da —öteki arkadaşları gibi— uzunca bir süre edebiyat, sanat hayatından uzak kaldı. 1908'de, İkinci Meşrutiyet'in ilân edilmesi üze­rine, yeniden yazmaya başladı. 1909 nisanında patlak veren Otuz bir Mart olayı üzerine II. Abdül-hamid tahttan indirilmiş, Sultan Reşat padişah olmuştu. Kendisini Mabeyn Başkâtipliği görevi ile sara­ya aldılar. Üç yıl kadar bu görevde kaldı. 1912 yılında Mabeyn Başkâtipliği'riden ayrıldıktan sonra is­tanbul Üniversitesi'nde (o zamanki adı Darülfünun) Batı edebiyatı okuttu. Bu yıllarda bir süre Av­rupa'da inceleme "gezileri de yaptı. Mütareke ve onu izleyen yıllarda, o zamanki adı Darülbedâyi ol; Şehir Tiyatrosu'nda edebî kurul üyeliğinde bulundu.

Cumhuriyet'ten sonra herhangi bir resmî ya da özel görev almayarak günlerini Yeşilköy'deki evin­de dinlenmek ve anılarını yazmakla geçirdi. Bu arada üç büyük romanının dil ve anlatımlarında ce bazı değiştirmeler ve sadeleştirmeler yaparak onları yeniden yayımladı.

1945 yılı mart ayında öldü. Bakırköy'deki aile mezarlığında gömülüdür.

EDEBÎ KİŞİLİĞİ:

Türk romanının en belirgin öncülerinden ve geliştiricilerinden bulunan Halit Zi edebiyata Fransızcadan ve İngilizceden bazı küçük hikâyeler çevirmekle girmişti. Bu yazı çalışmalar çeşitli konulardaki ansiklopedik ve zamanına göre yenilik taşıyan çeşitli sohbet ve makaleleri izle Daha sonra nesir niteliğinde şiirler yazdı. Onun bu ürünlerine verdiği «mensur şiirler» adı zamanına çok yadırganmış, bu yazılara karşı «Canım, şiirin de mensuru olur muymuş?» gibilerden söylenmelerve dudak bükmeler olmuştu. Oysa sonraları kendisinin terk ettiği bu türde Mehmet Rauf, Yakup Ka Ruşen Eşref ve daha başkaları önemli ve oldukça tutunmuş örnekler verdiler.

Halit Ziya bu hazırlıklardan sonra ilk roman denemelerini yaptı. Bu denemelerinde hem çok ya­kından izlediği Fransız realistlerinin, hatta natüralistlerinin hem de Namık Kemal ve Ahmet Mitra: Efendi gibi Türk yazarlarının etkisi seziliyordu; dolayısıyla bunlar gerçek bir kişilik taşımıyorlardı. Bur lardan sonra romanda ilk ve oldukça başarılı atılımı sayılan «Ferdi ve Şürekâsı» nı yazdı. İlk roma» denemelerini onun çıraklık dönemi ürünleri sayan bazı kimseler, «Ferdi ve Şürekâsı»nı Halit Ziya'r -kalfalık dönemi çalışmalarına örnek olarak gösterirler. Ama o asıl ustalık dönemi romanlarını ve alanda kendisini en iyi temsil eden ürünlerini, İstanbul’a gelip Servetifünun topluluğuna katıldıktan sonra meydana getirdi. Bunlar kendisinin en mükemmel eserleri olduğu kadar, Türk romancılığının da çok belirli bir aşamasını teşkil etmektedir.


İlk gençlik yıllarında roman denemelerinde fazla marazî, bir hayli romantik bir havada gözüken HalitZiya, bu sonrakilerde realizme, ferdin ve toplumun ortak alınyazılarına yöneldi. Çağdaşı bulundu­ğu Fransız romancılarının, özellikle Paul Bourget'nin etkisinde kaldı. Onun roman havasını Türk ede­biyatına adapte etmek istedi. Bunda bir yandan başarıya ulaşırken, bir yandan da başarısızlıklara uğ­radı. Örneğin geniş yığınlara ve gerçek Türk toplumun inemeyip çoğu zaman alafranga yaşama yöne­lik bir ortamda kaldı; kendisine yöneltilen hücumların ağırlık noktalarından biri de —bu yüzden— onun bu alafrangalık tarafı olmuştur.

Romanlarında insan ruhu üzerinde çok zaman güçlü ve canlı gezintiler yapmasını başarabilen Halit Ziya, zaman zaman ferdin iç dünyasından onun çevresine de inme denemeleri yaptı. Ne var ki bu çevrelerdeki dolaşmaları geniş ve yaygın alanlara yayılamadı; belli sınırları geçemedi. Hele ferdin iç dünyasından açılıp çevredeki tereddütlü adımlarla dolaşmalarında mesafeyi hemen daima sınırlı tuttu. Bundan dolayı kendisine yöneltilen «İstanbul'un alafranga ve batıya yüzeyden yönelik, biraz bizden koymuş sınıflarının romancısıdır; taşra halkı bir yana, İstanbul'un asil ve gerçek yerli halkıyla bile yüz yüze gelememiştir.» yolundaki suçlamalar pek de haksız sayılmaz.


Halit Ziya'yı konularını, kişilerini, kahramanlarını ve ortamı seçmesi bakımından eleştirmek müm­kündür ve kolaydır. Ancak bütün bunlar bir yana bırakıldıktan sonra, kendisini büyük ve usta romancı saymamak mümkün ve kolay değildir. Onun için «Türk romancılığının babasıdır» denmiştir. Bu söz, eskimiş ve çok çiğnenmiş de olsa, muhakkak ki bir gerçeği yansıtmaktadır. Bizde roman Halit Ziya'dan otuz yıl kadar önce başlamış, fakat ona gelinceye kadar hemen hemen dişe dokunur hiç bir gelişme göstermemişti. Romanda teknik, hikâye ediş, plan gibi çok önemli hususlar onunla başladı, onunla ve ondan sonra gelişti ve —hakçasma söylemek gerekirse— ondan sonraki yetmiş yıla yakın süre içinde, başka bazı hususlarda kendisini pek çok geride bırakan romancılarımız, şu sayılan hususlarda Halit Ziya'yı hiç bir zaman büsbütün gölgeleyemediler.

Romanın kendine özgü bir dili vardır ki Halit Ziya bu konuda da büyük ve seçkin bir başarıya ulaşmıştır. Ancak bu «dil»le kastettiğimiz «roman dili»dir ve bu da romana özgü bir tekniği gerektirir. Onun seçkinliği ve başarısı bu özelliğindendir. Yoksa bu ünlü sanatçının romanlarında kullandığı dil ve anlatım sadelik açısından hiç de o kadar övülecek nitelikte değildir. Bu dil ve anlatım bir roman için çok süslü, pek çok yabancı kelime ve tamlamalarla doludur, fazla «şairâne»dir; bütün bunlardan başka zincirleme birbirini izleyen pek uzun cümleler okuyucuyu gerçekten yoracak yapıdadır. Yazar bu nok­sanını kendisi de sonraları İdrâk ve kabul etmiş, eserlerinin bir kısmını —bu çeşit dil ve anlatım bakı­mından— belli bir oranda sadeleştirmiştir. Ne var ki bu sadeleştirme de onun kendi anlayış ve ölçüleri­ne göredir ve günümüzde bunlar da çoktan yetersiz duruma gelmiştir.


Halit Ziya, romanda olduğu gibi, hikâye türünün de bizde ilk ve gerçek temsilcisidir. Başka bir de­yimle —daha önceki bazı denemelere rağmen— küçük hikâye tarzının ancak onunla ilk başarılı ve yetenekli örneklerini vermiş olduğunu söylemek yerinde olur. Çok güçlü bir gözlemci olan bu sanatçı, hikâyelerini son derece kolaylıkla yazmış ve sayıca da çok yazmıştır. Etrafını çevreleyen büyüklü kü­çüklü, önemli önemsiz hemen her olaydan kolaylıkla bir hikâye çıkarmasını başaran bu yazarımızın: «Bana üç beş isim veriniz, basit bir olayı parmakla işaretleyiniz, size derhal bir hikâye takdim edeyim.» dediği söylenir. Bu kadar kolay, bu kadar rahat hikâye yazan Halit Ziya'nm bu tür eserleri, romanlarına oranla, çok zaman daha tabiî ve daha yerlidir. Üstelik bunlardaki dil ve anlatımda romanlarındaki özen­ti ve zorlama da pek göze çarpmaz Öte yandan hikâyelerindeki konular ve kahramanlar, çoğu zaman, alafranga semtlerden ve belirli insanların serüvenlerinden sıyrılmıştır. Okuyucu bunlarda daha çok kendisini ya da kendisine benzeyen tipleri görür. Halit Ziya'nm hikâyelerinde toplumsal olaylara doğru da bir ilerleme görüldüğü gibi İstanbul dışına taşan, Anadolu'yu arayan bir hava da göze çarpar. Tiyat­ro ile de ilgilenen, telif ve adapte üç tiyatro eseri bulunan Halit Ziya'ınn en başarısız çalışma alanı bu­dur. Onun üç tiyatrosu da, üzerlerinde durulmaya değmeyecek kadar, önemsiz ürünlerdir.


Ansiklopedik konulardan başlayarak çeşitli çeviriler yapan, gezi notları kaleme alan, sohbetler ve makaleler yazan Halit Ziya'ınn romanları ve hikâyeleri dışındaki en önemli eserleri anılarıdır. Türk edebiyatında anı türünde onun kadar zengin eser vermiş sanatçı azdır. Halit Ziya'ınn bu anılarının bü­yük çoğunluğu belli bir dönemin fikir, sanat, siyaset alanlarına ışık tutma bakımından da değerli birer kaynak niteliği taşırlar. O, anılarında kendi özel yaşamından çok daha fazla, içinde bulunduğu günlerin ve ortamların gerçeklerini yansıtmayı amaç edinmiştir.


Eserlerinde ve sanat hayatında olduğu gibi kişisel yaşamında da ölçülü, düzenli, ince ve zarif bir insan olarak göze çarpan Halit Ziya, Türk edebiyatının ve gelecekteki Türk kuşaklarının, kendisine her zaman sevgi ve saygı duyacakları bir büyük yazardır.

BAŞLICA ESERLERİ: Halit Ziya'ınn değişik konularda, büyüklü-küçüklü 70'e yakın yayınlanmış eseri bulunuyor. Gazete, dergi sayfalarında kalmış olan yazıları da bir haylidir. Yayınlanmış eserlerin­den başlıcalar şunlardır:

Ansiklopedik kitapçıklar: Hamil, Va'z-ı Hamil; Mebhas-ül Kıhf; İlm-i Simya; Bukalemun-ı Kimya. Mensur şiirler: Mezardan Sesler. Büyük hikâyeler: Heyhat; Bu muydu? Romanlar: Nemime; Bir Ölünün Defteri; Ferdi ve Şürekâsı; Mâl ve Siyah; Aşk-ı Memnu; Kırık Hayatlar. Hikâye kitapları: Bir Muhtıranın Son Yaprakları; Bir İzdivacın Tarihi Muaşakası; Bir Şi'r-i Hayâl; Sepette Bulunmuş; Bir Hikaye-i Sevda; Hepsinden Acı; Aşka Dair; Onu Beklerken; İhtiyar Dost; Kadın Pençesi; İzmir Hikâyeleri. Sohbetler, makaleler: Kenarda Kalmış; Sanata Dair. Tiyatro Eserleri: Füruzan: Kâbus; Fare. Çeşitli Eserleri: Kırk Yıl (Gençlik, edebiyat anılan, 5 cilt); Saray ve Ötesi (Saray ve siyaset, anıları, 3 cilt); Bir Acı Hikâye (Genç yaşta intihar eden oğlu Vedad'm hatırasına düzenlenmiş aile anıları ve onun ardından yazdığı acıklı yazılar); Nâkil (Batı edebiyatından örnekler).


Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Şubat 19, 2009, 03:29:53 ÖS »

MEHMET RAUF (1874-1931)




İstanbul’da doğmuştur. Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nden sonra Mekteb-i Bahriye’de okumuştur. (1884-1893). He­nüz on altı yaşında iken yazdığı Düşmüş adlı hikâyesi İzmir’de, Halit Ziya’nın çı­kardığı Hizmet gazetesinde yayınlanmıştır. Daha sonra Mektep dergisinde, Edebiyat-ı Cedide kurulduğu zaman da Servet-i Fünun’da küçük hikâyeler, mensur şiirler, edebi makaleler yazmış, Servet-i Fünun’da tefrika edilen Eylül romanıyla ünü genişlemiştir. Meşrutiyet (1908) ten sonra deniz subaylığından ayrılarak hayatını yazarlıkla kazanmaya çalışmış, birçok hikâye, roman, piyes yazmış, südüğü maceralı ve dengesiz bayat sonunda yoksulluk içinde ölmüştü. 


MEHMET RAUF’UN EDEBİ KİŞİLİĞİ

Mehmet Rauf’un edebi kişiliğini 3 aşamada ele almak mümkündü.
1)Servet-i Fünun Edebi Topluluğu’nun kuruluşuna kadar geçirmiş olduğu hazırlık dönemi
2) Servet-i Fünun Edebi Topluluğu’ndaki olgunluk dönemi
3)II. Meşrutiyet’ten sonraki edebi düşüş ve unutuluş dönemi


1) HAZIRLIK DÖNEMİ : Mehmet Rauf’un edebiyata eğitimi çok küçük yaşta okuduğu kitaplar ve babası ile gittiği tiyatrolarla başlar. Bu dönemdeki yoğun okuma faaliyetine paralel olarak ilk denemelerine de bu yıllarda başlar. Okuduğu eserlerin etkisiyle “Denâet Yahut Gaskonya Korsanları” adında bir roman yazar. Mehmet Rauf bu dönemde A. Mithat Efendi ve eserlerinin etkisindedir. Ancak yazdığı romanlar babası tarafından yırtılıp atılır ve onun edebiyata olan bu ilgisi okulda alay konusu olmasına neden olur.

Mehmet Rauf edebi hayatının bu ilk döneminde “Sefillerin Cinayeti” adlı trajik bir roman kaleme alır. Bu tü romanlar yazmasının nedeni o yıllarda Batı’dan çevrilen bu tür romanların popüler oluşudur. Ancak edebi hayatının ilk yıllarında yazdığı bu eserler kaybolup gitmiştir. Daha sonraları Mehmet Rauf’un edebi zevki gittikçe gelişmiştir. Artık “çocukça şeyler” olarak nitelendirdiği bu tü romanlardan yavaş yavaş uzaklaşarak Emile Zola, Gustave Flaubert, George Ohnet gibi yazarlar okumaya başlar.

Nemide romanı ve yazarı Halid Ziya’nın Mehmet Rauf’un edebi hayatında çok önemli bir yeri vardır. Aslında Mehmet Rauf, Halid Ziya’yı Nemide’nin kitap olarak yayımlanmasından çok önce, “Bir Muhtıranın Son Yaprakları” ve “Bir İzdivacın Tasih-i Muaşakası” adlı eseri ile tanınmıştır. O güne kadar alışılagelmişin dışında, konuları bambaşka bir üslupla işleyen bu eserler Mehmet Rauf’u çok etkilemiştir.

Nemide, gerek şahıs kadrosu, gerek vak’anın kuruluşu, gerekse üslup bakımından Mehmet Rauf’un Tük edebiyatında bulamadığı ve Fransız romanlarında gidermeye çalıştığı eksikliğe cevap verecek tüdendi. Bu etkiyle Mehmet Rauf Halid Ziya’yı daha yakından tanımak ister ve ona hayranlığı giderek artar. Mehmet Rauf “Düşmüş” adlı bir hikayesini “fikrini almak üzere” Halid Ziya’ya gönderir. Halid Ziya bu hikayeyi beğenerek “Mehmet” adlı gazetesinde yayımlar. Daha sonra Mehmet Rauf ve Halid Ziya arasında mektuplaşmalarla gelen bir dostluk oluşur.

Mehmet Rauf’un bu ikinci ve yoğun okuma faaliyeti, daha bilinçli bir şekilde cereyan eder. Fransızca bilgisi, okuma sevgisi ve bizzat tanıştıktan sonra Halid Ziya gibi seçkin bir yazarın zengin kütüphanesinden yararlanma hatta okudukları hakkında yazarla fikir alışverişinde bulunabilme imkanı, Mehmet Rauf’a edebi hayatında yepyeni ufaklar açar.

Bu dönemde, “Düşmüş” adlı hikayesi de dahil olmak üzere Mehmet Rauf yazılarında, Rauf Vicdani takma adını kullanır.

2) OLGUNLUK DÖNEMi : Mehmet Rauf bu dönemde de yoğun bir şekilde okumaya devam eder. Bir taraftan da hikayeler, mensureler ve seyahat izlenimlerini kaleme alarak yazı becerisini arttırır. Mehmet Rauf,’un bu dönemde yazmış olduğu “Garam-ı Şebâb”, Halid Ziya’nın tavsiyesi ile İkdam gazetesinde yayımlanır. Ancak biz açık olarak Mehmet Rauf imzasını daha önce Mektep dergisinde görmekteyiz. Mektep, Mehmet Rauf’un, Servet-i Fünun edebi topluluğu meydana gelip, kendisinin de bu dergiye tam olarak geçişine kadar edebi faaliyetlerini yoğun bir şekilde südüdüğü ilk dergidir.
Mehmet Rauf’un daha çok Fransız edebiyatının tanınıp etkisinde kalındığı bu devirde yazmış olduğu İngiliz edebiyatıyla ilgili incelemeleri bu alandaki ilk çalışmalardan biri olma özelliğini taşımaktadır.

Mehmet Rauf’un “İbsen’in Temaşası” adlı bir makalesini, olgunluk döneminde “Bir Bebek Evi” adlı piyesle aynı adı taşıyan makalesi izleyecektir. Tiyatro ile ilgili deneme mahiyetindeki bu dönem makaleleri, Mehmet Rauf’un II. Meşrutiyet’ten sonra daha yoğun bir şekilde ilgileneceği tiyatro alanındaki ilk makaleleridir. Bütün bunlar, Mehmet Rauf’un Servet-i Fünun edebi topluluğuna girmeden önce, edebi kişiliğini kanıtlamada epey yol almış olduğunu göstermektedir.

Bu arada Servet-i Fünun, Tevfik Fikret’in çabalarıyla tamamen bir edebiyat dergisi haline gelmiş, Mehmet Rauf, Cenab Şahabeddin başta olmak üzere Mektep mecmuasından bazı arkadaşları da Servet-i Fünun’da yazmaya başlamışlardır. Servet-i Fünun’a geçmeden hemen önce, Mehmet Rauf’un “Mütalâa” adlı bir dergide de iki hikayesinin yayımlandığını görüüz.

Mehmet Rauf’un Servet-i Fünun’daki edebi faaliyetlerini hikayeler, romanlar, mensur şiirler, makale ve incelemeler olarak sınıflandırabiliriz.

Mehmet Rauf’un biri ilk diğeri ise sanatının zirvesi olarak kabul edilen iki romanı yine bu dönemde, yine Servet-i Fünun dergisinde tefrika edildi.

Mehmet Rauf’un ilk romanı “Ferdâ-yı Garam” iki gencin aşıklarının ifadesidir. Bu romanın özelliği, birbirleriyle görüşemeyen aşıklar için Mehmet Rauf’un “hasta olma” motifini icat etmiş olmasıdır. Mehmet Rauf’un daha sonra “Eylül” romanında da kullanacağı bu motif sayesinde aşıklar birbirleriyle görüşme imkanı bulabileceklerdir. Eylül romanı Mehmet Rauf’un edebiyat hayatının ikinci ve en önemli romanıdır.

Mehmet Rauf, Mekteb dergisinde başlamış olduğu ve adını Halid Ziya’dan alan “mensur şiir” tüünün en güzel örneklerini yine bu dönemde verir. Servet-i Fünun’da beş yıl süen bu ilk edebi faaliyeti sırasında yazmış olduğu kırk iki mensureyi önceliklerle birlikte Eylül’den sonra en çok tanınan eseri “Siyah İnciler” de biraraya geririr.

İşledikleri konulara ahenk içinde olan ve okuyana duyguları adeta yaşatan bu mensureler, gerek bu özellikleriyle gerekse üslup bakımından mensur şiirin öncülerinden sayılmasına rağmen Halid Ziya’nın mensurelerini gölgede bırakmıştır. Bunun bir nedeni de Halid Ziya’nın daha çok romanlarıyla öne çıkmasıdır.

Mehmet Rauf’un bu dönemde yazmış olduğu makale ve incelemelere gelince; bunları kendi içinde:

1-Edebi incelemeler
2-Makaleler
a) Tük Edebiyatı
b) Batı Edebiyatı : İngiliz Edebiyatı ile ilgili makaleler
   Fransız Edebiyatı ile ilgili makaleler
c) Eleştirel Makaleler
d)Tiyatro ile ilgili makaleler
3- Çeşitli konulardaki makaleler olmak üzere kabaca sınıflandırmak mümkündür.

Yine o yıllarda, yeni keşfedilen Yeni Zelanda’ya gidip yerleşmek, orada doğayla iç içe yazmak Servet-i Fünuncuların “Yeşilyurt” adını verdikleri en büyük özlemlerinden biridir.

Mehmet Rauf, gazetelerde Yeni Zelanda ile ilgili olarak çıkan haberleri ve bazı broşüleri İngilizce’den Türkçe’ye çevirir.
Bu değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere, Servet-i Fünun edebi topluluğu ile birlikte Mehmet Rauf’un bu dergideki faaliyetleri onun edebi hayatının en önemli devresini oluşturmaktadır. Mehmet Rauf, bu dönemde vermiş olduğu edebi eserleriyle edebi kişiliğinin doruğuna ulaşmıştır.

3- II. MEŞRUTiYET’TEN SONRAKİ EDEBi DÜŞÜŞ VE UNUTULUŞ DÖNEMİ : II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte tekrar yazı hayatına dönen Mehmet Rauf, bu dönemde Servet-i Fünun, Resimli Kitab; Musavver Hâle; Musavver Muhit; Şehbâl; Şiir ve Tefekkü; Şebâb; Cumhuriyet, Peyâm (Peyâm-ı Edebi); Pâyitaht; Vakit gazetelerinde yazar. Mahasin; Süs, Gelincik ve Sinema Yıldızı adında dört de magazin dergisi yayımlayan Mehmet Rauf, bunların bazılarında da başyazarlık yapar.
Mehmet Rauf, II. Meşrutiyet’ten sonra daha yakından ilgilendiği tiyatro alanında birçok makalenin yanı sıra, telif ve adapte olmak üzere bir takım piyesler de yazar. Mehmet Rauf’un son dönem edebi faaliyetlerini de:
1-Doğrudan edebiyatla ilgili faaliyetleri
2-Tiyatro ile ilgili faaliyetler
3-Gazetecilikle ilgili faaliyetleri olarak inceleyebiliriz.

Doğrudan Edebiyatla İlgili Faaliyetleri :
a) Hikayeler : 1908 ile 1927 yılları arasında geçen yaklaşık on dokuz yıl zarfında Mehmet Rauf toplam 49 hikaye kaleme almıştır. Bu dönem hikayelerinin bir yönü de, bunlarda ele alınan aşk anlayışının platonik aşkı işleyen önceki devrelerden farklı olarak, maddi aşkı ele almış olmasıdır.
b) Romanlar : Mehmet Rauf, bu son dönemde toplam 11 roman kaleme almıştır.
c) Mensur Şiirler : Bu dönemde, Mehmet Rauf’un mensur şiirlerinin sayısında azalma gözlenir. Bu, aynı zamanda Mehmet Rauf’un artık duygusallığa fazla önem vermediğinin kanıtıdır. Mehmet Rauf bu dönemde sadece 8 mensur şiir kaleme almıştır. Bunlar 1901 yılında yayımlanan “Siyah İnciler” adlı kitabın dışında kalmışlardır.
d) Seyahat İzlenimleri : Mehmet Rauf’un Vakit gazetesi yazarı olarak Napoli’ye yaptığı seyahat ve buradaki izlenimlerini aktardığı bir dizi yazı, seyahat türü içinde değerlendirilebilir.
e) Makaleler : Mehmet Rauf bu dönemde, Tük edebiyatı, Batı edebiyatı ile ilgili makaleler yazmıştır. Bu iki konudan başka, çeşitli konularla ilgili de makaleler yazmıştır. Mehmet Rauf’un çeşitli konularda yazdığı makaleleri ise kadınlara yönelik magazin yazılar, Avrupa ve İstanbul yaşantısı, eğlence hayatları ve o günlerin yeni sanat dalı olan sinemayı konu olan yazılarla aşkı ele alan yazılardan meydana gelmektedir.
Mehmet Rauf, bu dönemde çıkarmış olduğu Mahasin ve Süs gibi dergiler başta olmak üzere magazin dergilerinde kadınlarla ilgili birçok makale kaleme almıştır. Ancak çeşitli konulara değinen bu yazıların edebi hiçbir değeri yoktur.
Bunların yanında, kadınların sosyal hayatta daha fazla ve etkili bir rol almaları gerektiğini anlatan “Kadın Mücadelâtı” ve “Kadının Hayattaki Mevkii” ile tiyatro ile ilgili faaliyetleri içinde değineceğimiz diğer bir makalesi, devri için oldukça yeni ve ileri fikirleri içerir.


ESERLERİ:
Eserleri  [değiştir]


Romanları:
 
Eylül
Ferda-ı Garam
Karanfil ve Yasemin
Genç Kız Kalbi
Böğürtlen
Son Yıldız
Halas
Ceriha
Kan Damlası
Define


Hikaye kitapları:

İhtizar
Son Emel
Aşk Kadını
Eski Aşk Geceleri
İlk Temas
İlk Zevk
Pençe


Düzyazı şiirler:

Siyah İnciler
oyun: Pençe(1920)
Sansar (1920) Cidal (1911)
Diken (1911)
Evlat Acısı(1923)
Pembe Köşk (1924)



« Son Düzenleme: Şubat 20, 2009, 07:54:17 ÖS Gönderen: Edebiyat Öğretmeni » Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : Şubat 19, 2009, 03:35:47 ÖS »


HÜSEYİN CAHİT YALÇIN (1875-1957)





7 Aralık 1875’te Balıkesir’de doğdu. 18 Ekim 1957’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Edebiyat-ı Cedide akımının önde gelen isimlerinden. 1895-6'da Mülkiye Mektebi’ni bitirdi. Maarif Nezareti Mektubi Kalemi’nde memur olarak çalıştı. 1897'den sonra Vefa ve Mercan idadilerinde Fransızca ve Türkçe öğretmenliği, yöneticilik yaptı. Tevfik Fikret'ten sonra Servet-i Fünun dergisinin yönetimini üstlendi. Bir çevirisi nedeniyle yargılanıp aklandı ama dergi kapatıldı. 1908'de 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım Kadri ile birlikte Tanin Gazetesi'ni çıkardı. Aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden İstanbul mebusu seçildi. 1920'de İstanbul'un İngilizler tarafından işgalinden sonra tutuklanıp Malta Adası'na sürüldü. 1922'de sürgün dönüşü Tanin'i yeniden çıkardı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkarılan yasaları ve bazı uygulamaları eleştirince İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti. 1925'te ikinci kez yargılandı, Çorum'a süresiz sürgüne gönderildi, Tanin gazetesi kapatıldı. 1926'da af sonucu cezası kalkınca İstanbul'a döndü. 1933-1940 arasında "Fikir Hareketleri" dergisini çıkardı. Atatürk'ün ölümünden sonra tekrar politikaya döndü. 1935-1939 arasında Çankırı, 1943-1946 arasında İstanbul milletvekili oldu. 1943-1947 arasında Tanin gazetesini tekrar yayınladı. Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Ulus'ta yayınlanan bir yazısı nedeniyle dokunulmazlığı kaldırıldı. 1954'te bu kez Demokrat Parti aleyhindeki yazıları nedeniyle hapse mahkum edildi, ama cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Öğrencilik yıllarında yazmaya başladı. Yazıları Mütalaa, Tarik, Sabah ve Saadet gibi gazetelerde yayınlandı. Biçim ve öz bakımından Ahmet Mithat etkisi görülen ilk romanı "Nadide" 1981'de basıldı. İkinci romanı "Hayal İçinde"de gerçekçi bir yaklaşım temelinde ruhsal çözümlemelere yer verdi. Öykülerinde İstanbul'da yaşayan azınlıkları, seçkin kişileri anlattı. Servet-i Fünun dergisinin yanında, Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi’nin kurulmasını sağladı. Ayrıca Servet-i Fünun karşıtı yazarlarla yapılan kalem kavgalarında hep ön planda yer aldı. Çeviriler yaptı, elli kadar eseri Türkçe'ye kazandırdı.

ESERLERİ:

ROMAN:
Nadide (1891)
Hayal İçinde (1901)

ÖYKÜ:
Hayat-ı Muhayyel (1899)
Niçin Aldatırlarmış? (1922)
Hayat-ı Hakikiye Sahneleri (1909)

DİĞER:
Kavgalarım (1910)
Edebi Hatıralar (1935)
Siyasal Anılar (1975)
Talat Paşa (1943)
Türkçe Sarf ve Nahiv (1908)
Benim Görüşümle Olaylar (4 cilt, 1945-47)
Seçme Makaleler (1951)
Logged
Zehr_i sukut
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : Şubat 19, 2009, 03:37:52 ÖS »

TEVFİK FİKRET (1867-1915)



Şairin, Batılı sanat anlayışını benimsemesindeki en önemli neden lisede edebiyat öğretmeni olan Recaizade Mahmut Ekrem’den etkilenmesidir.

Sanat yaşamı iki ayrı dönem içerisinde incelenebilir. Birinci dönem Servet-i Fünun hareketinin içinde bulunduğu dönemdir. Bu dönemde “sanat sanat içindir” anlayışıyla ürünler vermesine karşın, yine de toplumsal konuların sınırını (dönemin siyasal yapısına rağmen) zorlamıştır.

İkinci dönemde ise (1901’den sonra) toplumsal konulara yönelmiş, “toplum için sanat” anlayışıyla ürünler vermiştir.

Türk edebiyatının Batılılaşmasında en büyük pay Tevfik Fikret’indir. Şiirleri hem biçim hem de içerik olarak yenidir. Parnasizmden etkilendiği açıkça görülür. Müstezadı, serbest müstezat yapan, nazmı düzyazıya yaklaştıran, beyitin, aruzun egemenliğine son veren hep Fikret’tir.

En büyük özlemi, Osmanlı İmparatorluğu’nun çağdaş medeniyet düzeyine yükselmesidir. Bunu da Batı’dakifen ve teknolojinin ülkeye kazandırılmasıyla gerçekleşeceğine inanır. Ona göre en öenmli varlık insandır. Onların özgürlüklerini ve haklarını savunur. Dinlerin, savaşlara kaynaklık etmesi nedeniyle dinleri bu yönüyle eleştirir. Ülkenin geleceğini gençlikte görür, onlara ve çocuklara büyük bir sevgi ve içtenlikle yönelir. Çocuklar için ilk kez şiirler yazan sanatçıdır.

Ayrıca şair, aruz ölçüsünü Türkçeye başarıyla uygulayan üç büyük sanatçıdan biridir (Diğer şairler Yahya Kemal ve Mehmet Akif’tir)

Eserleri:

            Rubab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri; Şermin (Çocuklar için hece ölçüsüyle yazdığı         şiirler).

Alıntı
Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : Şubat 19, 2009, 03:42:03 ÖS »


CENAP ŞAHABETTİN (1870-1934)



Şâir. Manastır’da doğdu. Binbaşı Sahabettin Bey’in oğlu­dur. Babasının Pilevne’de şehit düşmesi üzerine ailece İs­tanbul’a geldiler. İlköğrenimini Tophane’deki Mekteb-i Fey-ziye’de, orta öğrenimini de Eyüp Askeri Rüştiyesi ileGülhâ-ne Askerî Rüştiyesi’nde yaptı (1880). Askerî Tıbbiye’den doktor yüzbaşı rütbesi ile 1889′da mezun oldu. Dokuz ay sonra cilt hastalıkları ihtisası için Paris’e gönderildi. Dö­nüşte Karantina İdâresi’ne girdi. Mersin ve Rodos’ta çalıştı.

Sıhhiye müfettişi olarak Cidde’ye gitti (1897). Meclis-i Kebîr-l Sıhhiye ( = Sağlık Yüksek Kurulu) üyesi (1908) ve UmÛM Sıhhiye ( = Sağlık Hizmetleri) genel müfettişi oldu. 1904′to kendi İsteği İle emekliye ayrılarak Darülfünun Ede­biyat Fakültesl’nde dil, Osmanlı edebiyatı tarihi dersleri verdi. I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Şam’a gitti. (1918). Savaştan sonra Süleyman Nazif ile birlikte Hadisât gazetesini çıkardı. Tasvîr-i Efkâr gazetesi hesabına iki defa Avrupa’ya gitti. Peyâm-ı Sabah gazetesinde Millî Mücadele aleyhinde yazılar yazdı. Zafer kazanılınca fikirlerinden dön­dü ise de samimiyetine inanılmadığı için siyâsetten uzak ve yalnız yaşamağa mecbur kaldı. Fransızca, ingilizce, Alman­ca, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilen Cenab, beyin kanama­sından öldü. Kabri İstanbul’da, Bakırköy Mezarlığı’ndadır.

Cenab Şahabettinin ilk şiirlerinde Muallim Naci, Recâi-zâde Ekrem ve AbdülhaK Hâmid tesiri görülür. Bir kısmını saadet gaze­tesinde yayımladığı bu şiirleri sonra Tâmat adlı bir kitapta topladı. Paris’te bulunduğu yıllarda Fransız şiirini yakından tanıdı. Verlaine ve Malarme’yi inceledi. İstanbul’a dönüşün­de kendine has üslûp İle yazılmış, pek çok bakımdan yeni olan şiirler neşretti. Servet-i Fünun topluluğuna Katılarak bu grubun en iyi şâirlerinden oldu. Topluluğun dergisi olan Servet-İ Fünun’da, Tanin ve Âşiyan’da, şiirlerinin yanısıra seyahat yazılarını da yayımladı. Kalem derqisinde Dehhâk-ı Mazlum imzası ile mizahî yazıları, İçtihat ve Hak’da siyâsi makaleleri çıktı. Dil ve sanat anlayışı farklı olduğu için Tan­zimat ve Millî edebiyat sanatçıları ile tartışmalar yaptı. “Sa­nat, sanat içindir” anlayışına sahiptir. Tabiatı renkleri, şe­killeri ve hareketleri ile tasvir eden, ferdî duyguları anlatan, semboller ile yüklü yeni ve orijinal hayallerle dolu şiirler yazdı. Dili, divan şâirlerinin dilinden bile ağırdır. Yeni ha­yallerini, dilimizde çoK kullanılmayan Arapça ve Farsça’dan seçilmiş kelimeler ile anlattı. Şiirde âhenge fazla önem ver­diği için sâdece aruz veznini kullandı. Nesirleri de şiirleri gi­bi sanatlıdır. Vecizeler, seyahat ve tenkit yazıları ve makale­ler de yazmıştır.

Şiir kitapları:

 1. Tâmat (1887), 2. Evrâk-ı Leyâl (Ölümünden sonra S. Nüzhet Ergun tarafından seçmeler yapılarak yayımlandı. Cenab Şahabettin’in Hayatı ve Seçme Şiirleri (1935).

Diğer eserleri:

1. Hac Yolunda (Gezi yazıları, 1909), 2. Âfâk-ı İrak (Gezi notları, 1915), 3. Avrupa Mektupları (Şeyehat yazıları, 1919), 4. Evrâk-ı Eyyam (Makaleler, 1915), 5. Kadı Burhaneddin “Önsözü” 6. Vilyam Şekspiyer



Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : Şubat 19, 2009, 03:43:48 ÖS »

Zehir Hocam Tevfik Fikret'i son anda ertelemiştim, teşekkürler.  Gülümseme
Logged
Zehr_i sukut
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : Şubat 19, 2009, 03:45:55 ÖS »

az yardım almadım ben 'Şermin' den...
Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : Şubat 19, 2009, 03:48:20 ÖS »


AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU (1870- 1927)





Basılmamış bir divana sahip Şair Yahya Sezai Efendi’nin oğlu olan Ahmet Hikmet, 1870′te İstanbul’da doğdu. Süleymaniye Mahalle Mektebi’nde, Dökmeciler’deki Taş Mektep’te, Aksaray’daki Mahmudiye Vakıf Rüşdiyesi’nde ve Soğukçeşme Askeri Rüşdiyesi’nde okuduktan sonra girdiği Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nden 1888′de mezun oldu.

Tarımla alakalı Patates, kadın güzelliği ve cilt bakımıyla alakalı Tuvalet yahut Letâfet-i aza adlı iki çeviriyle edebiyat dünyasına dahil olan Ahmet Hikmet, 1893′den itirbaren Servet-i Fünun yazı ailesine katıldı. Hariciye Umur-i Şehbenderi (Konsolosluk hizmetleri) Kalemi’ne memur tayin olunan Ahmet Hikmet, görevli olarak Marsilya, Pire ve Kafkasya’da bulundu. 1896′da İstanbul’a dönerek ilk memuriyet yerinde Ser-halifeliği’ne atandı ve Meşrutiyet’e kadar Hariciye Nezareti merkezinde çalıştı. 1898′den 1908′e kadar Galatasaray Sultanisi’nde öğretmenlik de yapan Ahmet Hikmet, bir süre Nafia Nezareti Ticaret Müdiriyeti Umumisi’nde de bulunduktan sonra tekrar Hariciye Nezareti’ne döndü.

1913′te Peşte Başşehbenderi olan Ahmet Hikmet, 1918′de İstanbul’a döndü ve önce Abdülmecit Efendi’nin Ser-karinliği’ne atandı. 1926′da Ankara’da Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk Hizmeleri ve Ticaret Genel Müdürlüğü’ne getirildi ve aynı yıl içinde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı. Anadolu - Bağdat Demiryolları ile Elektrik Şirketi İdare Meclisi azalıklarında da bulunan Ahmet Hikmet 19 Mayıs 1927 tarihinde İstanbul’da karaciğer kanserinden öldü.

ESERLERİ:

Leylâ Yâhut Bir Mecnunun İntikâmı,
Haristan ve Gülistan,
Çağlayanlar,
Alparslan,
Gönül Hanım.


Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : Şubat 19, 2009, 03:52:49 ÖS »

az yardım almadım ben 'Şermin' den...

Şermin'den - Tevfik Fikret


Rüya

- tatlı bir yüz,
düşün, nine,
o kadar hoş bir yüz ki, ben
seni zannettim görünce

seni zannettim, ve öptüm
saçları da büklüm, büklüm
tıpkı seninkiler gibi
seninkiler gibi ince,

ve, lapiska
süsü adeta sade, düz
o da tıpkı seninkine
o kadar benziyor ki, sen

sanki karşıma çıkmış da
benden kaçmak ister gibi
gayet yabancı duruyor
gideceğin yolu benden

soruyordun,
tekrar sordun,
dedim ki, - başkasından sor!
o yabancı duruş fakat

gücüme gitti hakikat!..
o dakika
sen silindin,
babam geldi, lakin nasıl?

saçı, başı darmadağın
telaş içinde, sanki ben
hastalanmıştım, yahut sen
bende kocaman bir kusur

görmüş de öfkelenmişdin
sordu: - buradan bir kadın,
tatlı bir yüz,
geçti mi? ben, yarı şaka,

yarı öfke dedim: - "demin
bir kuş geçti... o muttasıl
soruyordu: tatlı bir yüz,
bir güler yüz? ben, bifütur

içimi, çektim, ağladım
- güler yüz görmedim, asıl
bana ninem
bile, bilmem

niçin, dargın...
oooh, anladım:
o, beni sevmiyor eyvah!

- yavrum, hayırdır inşallah!
Logged
Zehr_i sukut
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 : Şubat 20, 2009, 04:02:10 ÖS »

Kahkaha teşekkürler
Logged
Edebiyat Öğretmeni
Site Yöneticisi
VIP Üye
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6194


Calİmero


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #10 : Şubat 20, 2009, 07:57:18 ÖS »

Mehmet Rauf'un aynı zamanda Zambak isimli bir hikayesi vardır. Eser, cinsel içerikli olduğundan zararlı yayın olarak görülür (Sanırım bu yüzden gözaltına da alınır.). Yazar, realisttir ve realizmin etkisinde eserler verir.
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM