EdebiyatOgretmeni.Net Forum
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 23, 2012, 03:50:15 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Fecr-i Âti Sanatçıları  (Okunma Sayısı 6160 defa)
0 Üye ve 6 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
fuzuliye
Ziyaretçi
« : Nisan 04, 2009, 11:33:27 ÖS »

Edebiyatı, ‘boş zaman değerlendirme’ anlayışından ‘ruh terbiyeciliği’ anlayışına kaydırmak niyetinde olan Fecr-i Âtici sanatçılarımız şunlardır:

Ahmet Haşim,
Refik Halit Karay,
Emin Bülend Serdaroğlu,
Şehabettin Süleyman,
Ali Canip Yöntem,
Yakup Kadri Karaosmanoğlu,
Fuad Köprülü

Bu üyelerden kimileri anlaşmazlık ya da başka nedenlerle topluluktan ayrılmışlardır. 1912 sonlarında dağılan topluluğa önce simgesel olarak Faik Ali Ozansoy, sonra sırasıyla, Fazıl Ahmet, Hamdullah Suphi ve Celal Sahir Erozan başkanlık etmişlerdir.

Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Nisan 04, 2009, 11:36:25 ÖS »

Fecr-i Ati Edebiyatının Özellikleri:

Duygusal ve romantik bir aşkı dile getirdiler.
Gerçekten uzak tabiat tasvirleri yaptılar.
Fransız- sembolistlerinden etkilendiler.
Edebiyatımızda ilk bildiriyi (beyannameyi) yani Fecr-i Âti Beyannamesini yayımlayan topluluktur.
Herhangi bir yenilik getirememişlerdir.Serveti Fünun edebiyatının devamından öteye gidememişlerdir.
Tiyatro ile yakından ilgilenmişlerdir.
Sanat şahsi ve muhteremdir görüşünü benimsemişlerdir.
« Son Düzenleme: Nisan 04, 2009, 11:41:04 ÖS Gönderen: ƒuzuℓїyє » Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : Nisan 04, 2009, 11:38:20 ÖS »

Şiirde simgeciler, öykü ve romanda Maupassant, tiyatroda Henrik İbsen'i örnek aldılar.

*Sembolizm (Simgecilik), 19. yüzyılın sonlarında Fransa'da ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar.

**Maupassant'ın romanları; Bir kadının yaşamı boyunca uğradığı hayal kırıklıklarını anlatan ve ilk romanı olan "Une Vie" (Bir Hayat - 1883), "Bel Ami" (Güzel Dost - 1885), "Mont Oriol" (Oriol Dağı - 1887), "Pierre et Jean" (Pierre ile Jean - 1888), "Fort Comme la Mort" (Ölüm Gibi Kuvvetli - 1889) ve "Notre Coeur" (Kalbimiz - 1890).

***Henrik İbsen (1828 - 1906) 'Eleştirel gerçekçi' edebiyat anlayışının tiyatrodaki öncüsü, çağdaş tiyatronun kurucularından, Norveçli oyun yazarı ve şair.




« Son Düzenleme: Nisan 05, 2009, 12:04:51 ÖS Gönderen: ƒuzuℓїyє » Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : Nisan 04, 2009, 11:47:56 ÖS »

Fecr-i Âti Beyannamesi Metni

(Tam ismi "Fecr-i Âti Encümeni Edebiyyesi Beyannamesi"dir. 11 subat 1325/ 24 subat 1910'da Servet-i Fünun'da yayımlanmıştır.)


Şimdiye kadar memleketimizde "edebiyat" kelimesinin haiz olduğu ehemmiyet ve ciddiyeti anlayan ve bu ehemmiyeti halka ifham eden, tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki pek az kimse gelmiştir. Tarih-i edebîmizi tetkik edersek, en parlak devirlerde bile edebiyatın bütün ihata-i manasiyle anlaşılıp anlatılmadığını görürüz. Onun için bizde sanat ve edebiyat daima boş vakitlerin bir hemdem-i latifi olmaktan pek fazla ehemmiyet alamamış ve bunların nasıl terbiye-i hissiyenin tekâmülüne hizmet etmek tarikiyle bir milletin pişva-yi terakkiyatı olduğu takdir edilememiştir.

İşte bu istikbale bakmak azim ve niyetiyle fecr-i âti teşekkül ediyoruz. Fecr-i Âti azası kendilerine herkesten ziyade edebiyatperest ve azimperver olmaktan fazla bir kıymet ve ehemmiyet affetmek cesaretini almamakla beraber; temelini attıkları müessesenin bu beyan-ı ilm ü edeb içinde bir zayezar-ı zümrüdin olmasına intizaren şimdilik avrupa'daki emsalinin küçük bir numunesini temsil ve irae etmesine çalışacaklardır. Lisanın, edebiyatın ulum- ı edebiye ve içtimaiyenin terakkisine hizmet etme, ayrı ayrı şurada burada tenemmüv eden istidatları sinesinde cem ederek ittihad ve içtimanın hasıl edeceği kuvvetle tekemmüle, müsademe-i efkârın parlatacağı barika-i hakikatle tenvir-i efkâra çalışmak: işte fecr-i âti'nin gaye-i azm ü meramı! fecr-i âti, azasının semarat-ı mesaisini ihtiva edecek bir kütüphane tesis etmek üzeredir. Edebiyat-ı cedide'nin parlak zekâlarında da matla-ı envar olmak meziyetini haiz olan servet-i fünun mecmuası naşir-i asarıdır. bundan başka memleketimizin terekkiyat-ı fikriye ve hissiyesini temin edecek asar-ı mühimme-i garbiyeyi kendi azasına ve mükâfatlı müsabakalarla hariçten intihab olunacak zevate tercüme ve neşrettirmek, umumi konferanslar vererek halkın seviye-i zevki edebisinin ilasına, hudud-ı malumatının tevsine çalışmak, memalik-i garbiyedeki müessesat-ı mümasile ile tesis-i revabıt ve münasebet ederek memleketimizin tenemmüyat-ı edebiyesini garb'a, garb'ın envarını afak-ı şark'a nakledilecek metin ve ulvi bir nakil vazifesni görmek fecr-i âti'nin cümle-i alemindedir. Tanzim ve hükümete ita olunan nizamnamenin bir sureti yakında neşrolunacaktır. efkârı münevvere eshabının bu teşebbüs-i hayrı bir nida-yı teşyi ve takdir ile karşılayacağına eminiz.
Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : Nisan 04, 2009, 11:58:13 ÖS »

Fecr-i Âti Şiiri

Servet-i Fünun şiiri ile Fecr-i Atî şiirini birleştiren başlıca özellikler arasın­da, ilk olarak, kullanılan malzemedeki birlik dikkati çeker. Fecr-i Âtî şiirinin baş­lıca temaları da, Servet-i Fünun şiirinde olduğu gibi, aşk ve tabiattır. Bu aşk, ge­nellikle, hissî ve bazen romantik olduğu gibi; tabiat tasvirleri de tamamıyla süb­jektiftir. Dilde Servet-i Fünuncuların metodları takip edilerek, şiir diline Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler getirilmiş, konuşma dilinden uzaklaşmağa devam edilmiştir. Vezin, yine aruzdur. Nazım şekillerinde yapılan başlıca değişiklik, Servet-i Fünun devrinde Fikret ile başlamış olan "müstezâd'ı daha değişik bir na­zım şekline getirme" işleminin çok ileriye götürülerek, Fransız sembolistlerindeki serbest nazma tamamıyla benzetilmesidir. Servet-i Fünun şairlerinin duygularındaki marazîlik, Fecr-i Âtî şiirinde de daha aşırı bir şekilde devam eder. Tek ayrı­lık ise, Servet-i Fünun şairlerinin anlamağa çalışmadıkları ve belki de anlayama­dıkları Fransız sembolistlerini Fecr-i Âtî'nin daha yakından tanımaya çalışması ve bunun kısmen gerçekleştirilmesidir. Bu topluluğun bazı şairlerinde sembolist şiirin bazı özelliklerine rastlanması, bu kısmî tesirin delilleridir.

Fecr-i Âtî'nin ön planda gelen şairi Ahmet Hâşim, 1884'de, Bağdat'ta doğ­du. Babası, mülkiye kaymakamlarından Hikmet Bey’dir. On iki yaşına kadar Bağdat'ta kaldıktan sonra, öğrenimi için İstanbul'a getirildi ve 1907'de Galatasa­ray Sultanisi'ni bitirdi. Memurluk hayatı, daha çok, öğretmenliklerde geçti. Bun­lar arasında en mühimleri, Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki estetik ve Mülkiye Mektebi'ndeki Fransızca öğretmenlikleridir. 1933'de, İstanbul'da öldü.

Eserleri: Göl Saatleri (Şiirler, 1921), Piyâle (Şiirler, 1926), Gurebâ-hâne-i Lâklâkan (Nesirler, 1928), Bize Göre (Nesirler, 1928), Frankfurt Seyahatnamesi (Gezi notlan, 1933).


İlk şiirini 1901'de Mecmûa-i Edebiyye'de yayımlayan Ahmed Haşim'in, bu tarihten 1908'e kadar devam eden safhada en çok beğendiği şairler Hâmid, Mu­allim Naci, Fikret ve Cenap'tır. Bu süre içinde bir yandan da çağdaş Fransız şiiri ile temasa geçen şair, yerli tesirlerden hızla sıyrılarak, 1908'den sonra yeni bir şahsiyetle ortaya çıkar. 1905-1908 tarihleri arasında yazdığı Şi'r-i Kamer serisi (Piyâle), hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikka­ti çekmekte ve beğenilmekte gecikmedi. 1909'da, Fecr-i Âtî'ye ilk girenler arasın­dadır. Yeni bir edebî nesil olarak tutunmak için harcanan ortak çabalar sırasın­da, o da hücumlarını Edebiyyat-ı Cedide'nin en şöhretli şairi Tevfik Fikret'e yö­neltmişti. 1911'de yayımlanan Göl Saatleri adlı şiirler dizisi ile, ününü daha da genişletti.


Fecr-i Atî Encümeni dağıldığı zaman bir değer olarak ortada kalanlardan bi­ri olan Ahmed Haşim, başka bir edebî topluluğa katılmış değildir. Başkalarından ayrılan değişik yapıdaki şiirinin ana özelliklerini, önce Şiirde Mânâ (Dergâh, 1921, sayı: 8 ) adı ile yayımladığı ve sonra da Piyâle'ye önsöz yaptığı bir makale­sinde açıklar. Bu açıklamaya göre: (Şiirin asıl özelliği, "duyulmak"tır. Şiirin dili, "musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakın" dır. Yani bu dil, "bir açıklama vasıtası olmaktan ziyade, bir telkin vasıtası"dır ve şiirde musiki "anlam­dan önce" gelir. Bu bakımdan kelimeler, şiire, anlam değerlerinden çok, musiki değerleri ile girerler. Şiirin anlam bakımından açık olması zaruri değildir. Şiir, bir terennümdür. Şiirin doğduğu yer, şuur-altıdır. Konu ise, sadece terennüm için bir vesiledir.)


Şiirde musikiyi ön plana alan, anlam açıklığını ikinci plana atan, mısralar da geniş ve akıcı bir telkin kabiliyeti arayan ve şiirin kaynağını şuur-altında bulan bu anlayış ile sembolizmin şiir anlayışı arasında "yakınlıklar" vardır. Ancak, sembo­list şiirin esas unsuru olan sembol Haşim'in şiirlerinde yoktur. Onun, anlamı an­laşılmayan veya değişik yorumlara elverişli bulunan şiirleri pek azdır. Bu bakım­dan, Haşim'i sembolist bir şair olarak kabul etmek çok güçtür.


Beri yandan, "Şiir, ne kadar imponderable'e ("ölçülemez"e, "belli ölçülere giremeyen" e) yaklaşırsa o kadar şiir oluyor" diyen Haşim, bu sözü ile, "Poesie Pü­re" (saf, öz şiir)e yönelmiş görünüyor. Ancak, bu hususta örnek olarak gösterebil­diği bir tek şiiri (Bir Günün Sonunda Arzu, Piyâle) bulunduğuna göre, bu şiir an­layışına da fazla bağlanmış olduğu söylenemez. Haşim'in şiirine en uygun anlayış tarzının, empresyonizm (izlenimcilik) olduğu kabul edilebilir. Gerçekten, şiirle­rinde, dış âleme ait gözlemlerinin iç âlemde yarattıkları izlenimleri aksettirmesi, bu anlayış tarzının çok açık delilidir. Göl Saatleri'nin küçücük ve manzum "Mu­kaddime" si de, empresyonizmin özlü bir ifadesinden başka bir şey değildir.


Haşim'in şiirlerinde hakim olan temalar, "çocukluk anıları, aşk ve tabiat"tır. Çocukluğunu Dicle kıyılarının romantik atmosferi içinde, bir babanın sertliği ile hasta bir annenin şefkati arasında geçiren şair, daha küçük yaşlarda, hasta bir hassasiyete sahipti. Annesini kaybettikten sonra İstanbul'a getirilince, yatılı bir okulun yabancılarla dolu çevresinden büsbütün ürkerek, şiddetli bir "içe kapa­nış'^ kapıldı. Şairi bütün ömrünce bırakmayan bu içe çekiliş, şiirlerinde de, "rea­liteden kaçış" şeklinde kuvvetle görülür. Yaşanılan hayattan uzak ve tamamıyla hayalî bir âleme sığınma isteği, birçok manzumelerinde yer alır. Onun daha çok ilk şiirlerinde sığındığı başka bir âlem de, annesinin şefkati ile dolu olan, çocuklu­ğudur. Realiteden kaçarak hayalinin yarattığı ve incitici her türlü unsurdan uzak bir âlemde yaşayan şairin sevebileceği kadınlar da, bu âlemin atmosferine uygun vasıfta, hayalî yaratıklardır.


Peyzajları da, tamamıyla, yine muhayyilede şekillenen tabiat manzaraları­dır. Dış âleme ait her izlenim, onun hayalinin en güzel renkleri ile boyanarak karşımıza çıkar. Böyle bir peyzajcı olarak Haşim, fevkalâde başarılıdır. Şiirlerine aldığı tabiat manzaraları ise, sembolistlerin de genellikle tercih ettikleri, "akşam, gurub, şafak, gece, mehtab, yıldızlar, göller, ormanlar,..." gibi duygulanma­ya, hayal kurmaya en elverişli olanlarıdır.


Haşim'in şiirleri, dil bakımından, iki safhada incelenebilir. 1901-1915 arasın­daki birinci safhada dil, Edebiyyat-ı Cedîde şiirinin dilinden tamamıyla farksız­dır. Şiir yazmaktan yana I. Dünya Savaşı sırasında bir durgunluk dönemi geçiren şair, 1921'den sonra tekrar yazmağa başlayınca şiirlerinin dilinde açık bir değişik­lik olduğu görüldü. Konuşulan Türkçeye doğru çok büyük bir yöneliş gösteren bu değişiklik, arada geçen süre içinde, Millî Edebiyat hareketinin tesirinde edebiyat dilinin uğradığı genel değişiklikle ilgilidir. Göl Saatleri ile Piyâle'deki şiirlerin dili arasında yapılacak bir karşılaştırma, aradaki farkı kolaylıkla gösterebilir. Ha­şim'in üslûbunun en mühim özelliği ise, taşıdığı büyük telkin gücüdür.


Şiirlerinde çeşitli nazım şekillerini denemiş olan Haşim'in en çok tercih etti­ği nazmı şekli, ilk olarak Servet-i Fünun şiirinde kullanılmış olan, "serbest müstezâd"dır. Haşim bu şekli, daha da serbest hale getirerek, Fransız sembolistlerinin kullandıkları serbest nazma tamamıyla benzetmiş oldu. Vezin olarak, sadece Arûz'u kullandı. "Köylü vezni" diye vasıflandırdığı Hece'yi, musiki bakımından, çok yetersiz buluyordu.


I. Dünya Savaşı'ndan sonra Haşim; türlü dergi ve gazetelerde çıkan musaha­be, makale, gezi notları ve fıkra şeklindeki çeşitli nesirleri ile de dikkati çekmek­te ve beğenilmekte gecikmedi. Kıvrak zekâsı, zarif nükteleri, orijinal buluş ve gö­rüşleri ile olayları çok değişik açılardan değerlendirmesini bilen Haşim'in nesri, üslûb bakımından da çok cazibtir.


Fecr-i Atî'den başka bir toluluğa girmeyen, şairlik değeri bakımından Haşim'den sonra gelen Emin Bülent Serdaroğlu (1886-1942), da çok çekingen bir yaradılışta olduğu için, -Haşim kadar değilse de- oldukça içine çekilmiş bir ha

yat geçirdi. Ferdî konudaki şiirleri ile olduğu kadar, Trablusgarb ve Balkan harbleri sırasında yazdığı ve millî duyguları terennüm eden şiirleri (Kîn, Hisarlara Karşı, Hatif Diyor ki) ile de şöhret yaptı. Onun ferdî konudaki şiirlerinde hem duygu ve hayal, hem.de dil ve üslûb bakımından Haşim'in tesiri görülür. Şiirleri­nin pek azım yayımlamış olan şairin dergilerde çıkan manzumeleri, ölümünden sonra hakkında yazılan yazılarla birlikte, toplu olarak da basıldı (Salih Zeki Ak-, tay: Emin Bülend'in Şiirleri, 1943).


Tahsin Nâhid ve Mehmed Behçet  de, Fecr-i Âtî'den başka bir edebî hareke­te katılmayan şairlerdir.

Genç yaşta ölen Tahsin Nâhid (1887-1919) in şiirlerinde, Fecr-i Âtî şiirinin gerek duyuş ve gerekse üslûb özellikleri açıkça görülür. Bu topluluk içinde şiirle­rini kitab halinde ilk bastıran (Rûh-ı Bî-kayd, 1910) şair, tamamıyle ferdiyetçi bir sanat anlayışına sahiptir. Çalışmalarını daha çok tiyatro alanında toplamış olan Tahsin Nâhid'in yer yer Ahmed Haşim'in tesirlerim taşıyan şiirlerinde, an­cak orta seviyede bir sanatçı kabiliyeti ile karşılaşmaktayız.


Fecr-i Atî'nin sanat anlayışına sonuna kadar sadık kalmasına rağmen, dil ve üslûp bakımından zamanının genel eğilimine de yabancı durmamış olan Mehmed Behçet Yazar (1888-1980) in ilk şiirlerinde Fecr-i Âtî'nin dili ve üslûbu hakim ol­duğu halde, son şiirlerinde, konuşma dilinin bütün özellikleri göze çarpar. Bazıla­rında Cenab'ın ye Haşim'in tesirleri görülen birinci dönemdeki şiirleri Erganun (1911) ve ikinci dönemdeki şiirleri de Yumak (1938) adlı eserlerindedir. Şiirleri­nin bütün lirizmi, geniş bir samimiyetten doğar. Mehmed Behçet'in eser verdiği başka bir edebî tür ise, -Servet-i Fünun Edebiyatı'nm "mensur şiirlerine karşı­lık- Fecr-i Atî'de rağbet görmüş olan ve "fantezi" adı verilen nesir tarzıdır. Bu çeşit yazdarını da "Buhurdan" (1923) da topladı.


*Kaynak: Kenan AKYÜZ, Modern Türk Edebiyatı'nın Ana Çizgileri

« Son Düzenleme: Nisan 05, 2009, 12:00:36 ÖÖ Gönderen: ƒuzuℓїyє » Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : Nisan 05, 2009, 12:06:06 ÖÖ »

Merdiven / Ahmet Haşim

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...



***


Karanfil / Ahmet Haşim

Yarin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil,
Ruhum acısından bunu bildi.

Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervane kesildi.


***


Havuz / Ahmet Haşim

Akşam yine toplandı derinde...
 
Canan gülüyor eski yerinde
Canan ki gündüzleri gelmez
Akşam görünür havz üzerinde,
 
Meh-tab kemer taze belinde
Üstünde sema gizli bir örtü
Yıldızlar onun güldür elinde...


***


O Belde / Ahmet Haşim

Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de alam-ı fikre bir mersa
Olan bu mai deniz,
Melali anlamayan nesle aşina değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'na,
Ne bu akşamda bir gam-ı nermin
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-i istitar ü istiğna
Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bu-yi ruhunu guya.
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz...
O belde?
Durur menatık-ı duşize-yi tahayyülde;
Mai bir akşam
Eder üstünde daima aram;
Eteklerinde deniz
Döker ervaha bir sükun-ı menam.
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylidir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyahud yar;
Dilde tenvim-i ıstırabı bilir
Dudaklarındaki giryende buseler, yahud,
O gözlerindeki nili sükut-ı istifham
Onların ruhu, şam-ı muğberden
Mütekasif menekşelerdir ki
Mütemadi sükun u samtı arar.
Şu'le-i bi-ziya-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sade ellerine
O kadar natüvan ki, ah, onlar,
Onların hüzn-i lal ü müştereki,
Sonra dalgın mesa, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...
O belde
Hangi bir kıt'a-i muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dur ile mahdud?
Bir yalan yer midir veya mevcud
Fakat bulunmayacak bir melaz-ı hulya mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mai deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz...



Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : Nisan 05, 2009, 12:09:44 ÖÖ »

Hasta Bir Telde Hasta Bir Nağme / Tahsin Nahit


Âh ben, ben, ne hastayım bilsen:

Kalbimin ızdırâb-ı mâlûlü,

Rûhumun ihtisâs-ı meçhûlü

Ne kadar başka herkesinkinden

 

Sen ki feyfâ-yı bînasîbimde,

Bir küçük nûr-ı rahm ü şefkatsin,

Dinle, rûhumdan akseden bu tanîn

Hasta bir telde hasta bir nağme.

 

Bu bütün kış devam eden kahhâr

İhtisasat içinde hırpalanan

Dâimâ hasta, daîmâ sehhâr

Bir ümîdin peyinde şefkat uman

 

Fikr-i me'yûs u gam-penâhımı ben

Saf denizlerde belki bir mahzûn

Hiss-i şefkat bulur mehâsinden

Hissedâr-ı şifâ olur diye dün

 

Akşamüstü deniz kenârında

Hayli gezmiş ve çok düşünmüştüm.

Bu semâ-yı mükedder altında

Acı bir hande mürtesem gördüm.

 

Âşıkından muvakkaten mahrum

Hasta bir genç kadındı sanki deniz.

Şüphesiz bahtiyâr, fakat mahrum,

Besliyor bir ümîd-i şefkat-rîz.

 

Güneş artık çekildi eşyadan.

Sular artık menekşe olmuştu.

Gölgelenmiş semâ-yı rüyâdan

Bir hayâl-i baîd ü mevhûmu

 

Bekleyen gözlerim yorulmuştu.

Sonra birden semâya baktım ben:

Semt-i re'simde bir hayâl-i semen

Bana senden neşîdeler okudu.

 
Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : Nisan 05, 2009, 12:23:42 ÖÖ »

Fecr-i Ati Döneminde Hikaye ve Roman

Çok kısa süren Fecr-i Ati döneminde ilk göze çapan yazarlar Yakup Kadri ve Refik Halit'tir. Ancak her ikisi de daha sonra Fecr-i Ati'den ayrılıp, Millî Edebiyat Hareketine katılmışlardır. Fecr-i Ati'ye bağlı kalmış hikaye ve roman yazarları olarak Süleyman Cemil Alyanakoğlu (1886-1940) ile İzzet Melih Devrim (1887-1966)'i sayabiliriz.
Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : Nisan 05, 2009, 12:28:46 ÖÖ »

Fecr-i Ati Döneminde Tiyatro ve Eleştiri

Fecr-i Ati, II. Meşrutiyetin ilânından sonraki yıllara rastladığı için tiyatro çalışmalarının yoğunlaştığı bir dönemdir.Yurtseverlik, istibdat aleyhtarlığı gibi konuların işlendiği oyunlar sahneleri kaplamıştır.Namık Kemal'in oyunları, bu dönemde -özelilkle Vatan yahut Silistre ve Akif Bey- çok ilgi görmüş, çok oynanmıştır. Ancak Fecr-i Ati üyeleri pek başarılı değildir.

Şehabettin Süleyman (1885-1921) ve Tahsin Nahit bunların önde gelenleridir. Teknik olarak daha iyi bir tiyatro yazarı olan Müfit Ratip (1887-1917) ise genç yaşta öldüğü için az sayıda eser verebilmiştir.Fecr-i Ati edebiyatında gülmecenin en başarılı örneklerini (Harman Sonu, Kırpıntı,Şeytan Diyor ki) Fazıl Ahmet Aykaç (1884-1967) vermiştir.

Edebî eleştiride ise Yakup Kadri, Ahmet Haşim, Hamdullah Suphi, Mehmet Fuat, Şehabettin Süleyman ve Müfit Ratip öne çıkmıştır.
Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 : Nisan 05, 2009, 12:13:58 ÖS »

"Şiirle topluma faydalı olmak mümkün olamaz ve gerekli de değildir."
Logged
fuzuliye
Ziyaretçi
« Yanıtla #10 : Nisan 05, 2009, 12:33:52 ÖS »

Şiirde Servet-i Fünun edebiyatçılarının devamı olarak varlık gösterebildiler. Ahmet Haşim hariç, sesini şiirle duyurabilen başarılı sayılabilecek bir şair olmamıştır.

Roman ve hikayede, yine Servet-i Fünun edebiyatçılarını hatırlatan temalar ve üslup kullandılar. Roman türünde başarılı ürünler vermelerine rağmen, bu türü kendilerinden önceki yazarlardan daha ileri taşıyamadılar.

Tiyatro türünde de kişisel temalara yer verdiler ancak basit aşk ilişkilerini duygusal şekilde anlatmaktan öteye gidemediler.
Logged
**petek**
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #11 : Nisan 23, 2009, 02:15:56 ÖS »

çok güzel yazmşsınızzz tşkler ama fecr-i atinin oluştuqu sosyal ve siyasi nedenler lazım:S
Logged
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM