|
naprev
|
 |
« Yanıtla #15 : Kasım 04, 2009, 12:15:11 ÖÖ » |
|
Güncellemiş olduk Lale hocam, çok sağolasın.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #16 : Kasım 04, 2009, 12:17:14 ÖÖ » |
|
Rica ederim.Ben teşekkür ederim, linki yenilemiş oldum hatırlatmanızla.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #17 : Kasım 08, 2009, 06:10:39 ÖS » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #18 : Kasım 10, 2009, 07:04:58 ÖS » |
|
Cevat Dursunoğlu’nun anılarından
Kongre üyelerinin dinlenmesi için hazırlanmış olan çadırlardan birinde bir kaç arkadaş hem çay, kahve içiyor, hem de o günkü ajans haberlerini okuyorduk. Mustafa Kemal Paşa oturum aralarında toplanan bu sohbet gruplarına katılarak üyelerle konuşurdu. Bu şekilde hem üyelerle daha yakından tanışıyor, hem de gelecek oturumlarda konuşulacak işler üzerinde sezdirmeden telkinler yapıyordu. O gün Paşa, bizim sohbet grubumuza geldi. Ajansta, Erzurum’a yeni atanmış olan ve bir kaç gün önce sarayda padişah tarafından kabul edilerek kendisine direktif verilen Reşit Paşanın İstanbul’dan hareket ettiği yazılıyordu. Bu haber Mustafa Kemal Paşa’yı düşündürdü. Biraz sonra oradaki arkadaşlara, Reşit Paşayı tanıyıp tanımadıklarını ve nasıl bir adam olduğunu sordu. Yeni valiyi içimizden yalnız Süleyman Necati tanıyordu. Reşit Paşanın 1328’de Erzurum’da bulunduğunu ve o zaman bile tükenmiş bir ihtiyar olduğunu söyleyerek, Paşa’dan niçin merak ettiğini öğrenmek istedi. Mustafa Kemal Paşa kısaca, “Eğer işimize zarar verecek bir adamsa, Trabzon’dan İstanbul’a iade edelim, başımıza iş açmasın” dedi.
Bu sohbet grubu arasında bulunan, eski teşkilâtı mahsusa çeteciliğinden ve mollalığından kinaye olarak “Piyerlermit” lakabını taşıyan Rize üyesi Hoca Necati atılarak “Paşam üzülmeyin, icap ederse Kop dağında temizlenir” dedi. Mustafa Kemal Paşa, acı bir infialle, “hocam ne diyorsun, kutta-i tariklik ederek (yol keserek, haydutluk ederek) adam mı vurduracağız. Bu memlekette hükümsüz vatandaş öldürülmez. Vatandaş ancak mahkeme kararıyla cezalandırılır. Devlet adamının böyle düşünmesi lâzımdır” cevabını verdi. Bu sözler benim üzerimde unutulmaz bir etki bırakmıştı. Çünkü yeni bir anlayışın müjdecisi idi: İnsan hayatına, dokunulmaz en yüksek değer biçiyor, vatandaş hayatına saygıyı, en büyük görev sayıyordu.
Mustafa Kemal Paşa, ömrü oldukça bu düşünceye sadık kaldı. Zamanında hükümsüz bir vatandaş cezalandırılmadı. En keskin muhaliflerine sordum. Hiç birisi, bunun aksine bana bir tek inandırıcı örnek gösteremediler. Modern devlet adamı demek, bu demektir.
(Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, Ankara 1946, s. 118)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #19 : Kasım 10, 2009, 07:06:04 ÖS » |
|
Atatürk’ün anılarından
“Aynı akşam söz diktatörlüğe geçti ve Atatürk bize şöyle bir hatıra nakletti:
-İstanbul’da bir baloda idim. Sarı saçlı bir delikanlı gelip karşıma dikildi. Adı Ekrem yahut Kenan olacak… Bir balo için aşırı sayılacak laubaliliklerle etrafındakilerin dikkatini çekmiş olacak, bir aralık ortadan uzaklaştırdıklarını hissettim. Halbuki onunla konuşmak da istiyordum. Nihayet döndü dolaştı bir fırsatını buldu gene karşıma çıktı. Bana düpedüz: “size diktatör diyorlar, doğru mu?” dedi. Ona şu cevabı verdim:
“Ben diktatör olsaydım sen bana bunu soramazdın. Bir takım inkılap zaruretiyle bir takım yenilikleri kabul ettirmeye çalışan adam diktatör değildir! Diktatör, hoşgörüsü olmayan adamdır. Karşısında her fikir söylenemeyen adamdır. Diktatör, kendi düşüncelerine aykırı fikir söyleyenlere kin güden adamdır. Bunun haricinde diktatörlük, tehlike, inkılap, fevkalade zamanlarda lâzım bir demokrasi müessesesidir. Demokrasi tarihinde böyle muvakkat böyle muvakkat diktatörlüklere rastlanır. Benim, on beş senedir, bazı fikirleri bu memleket hayrına kabul ettirmek için sarf ettiğim gayretlerde hiç bir şahsi endişe yoktur. Benim, belki demokrasinin anladığı manada diktatörlüğe benzer hareketlerim görülmüştür. Fakat, Tiran asla olmadım.”
Bu vesile ile Atatürk’ün çok önemli bir hatırasını da nakletmek isterim. Rusya’dan kendisine mensup bir genç:
-Rusya’da bir takım inkılap hareketlerini yürütmek için terör olduğu bir hakikattir. Fakat doğrusu buna hak verdirecek sebepler de var. Eğer terör olmasa birçok inkılaplar bu süratle yürüyemez, demişti.
Atatürk, karşısında söylenen fikirler ne kadar kendi düşüncesine aykırı olursa olsun dinlemeyi severdi. Ancak, ana prensiplere ve esas davalara aykırı sözlere asla müsaade etmezdi. Bu sefer de aynı müsamahasızlığı gösterdi. Muhatabının sözünü kesti:
-Terör öyle bir maniveladır ki, bir defa insan onun kulpuna elini kaptırdı mı, bir daha bırakamaz. İlk hareketleri kendi tanzim edebilir. Fakat, ondan sonra kendi bildiği gibi dönecek olan makinenin kolu kopuncaya kadar esiri olur.
(Atatürk’ün Bilinmeyen Hatıraları, Münir Hayri Egeli, İstanbul, 1954, s. 39-40)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #20 : Kasım 10, 2009, 07:06:56 ÖS » |
|
Hasan Rıza Soyak’ın anılarında, Atatürk’ün hak ve eşitlik, görev anlayışı ile ilgi olarak naklettiği sözlerden (bu olayın tarihi konusunda bir açıklama yapılmamıştır)
“İzmir’deki mektepleri ziyareti esnasında Atatürk, Kız Muallim Mektebi’ne de uğramıştı; sınıflara girip, öğrenciler arasında bazı dersleri takip ettikten sonra, mektep müdürünün odasında, öğretmenlerle samimi bir hasbıhalde bulundular; konuşulan çeşitli mevzulardan biri, kadınlarımızın, tam manasiyle, bütün vatandaşlık hak ve vazifelerine sahip olmaları meselesi idi. Bu konu üzerindeki uzunca münakaşalarda; rey vermenin, vatandaş için hem hak, hem de bir vazife olduğu söylendi; erkekle kadın arasındaki ferdî ve siyasi hukuk bakımından bir fark olmadığı gibi vatanî vazifeler bakımından da fark olmaması lâzım geldiği belirtildi.
Buna göre, kadınlarımızın da bir şeref hakkı ve bir vatan borcu olan askerlik vazifesini icabında fiilen yapmasının tabii olduğu, demokrasinin esas noktalarından biri olan eşitliğin ancak bu suretle tahakkuk edebileceği mütalâası ileri sürüldü; kadının uzvi teşekkülâtı, seciyesi, ruh haletleri üzerinde de durulup, “Türk köylü kadınının en ağır işlerde erkekle olan işbirliği ve bu yolda gösterdiği yüksek kabiliyet ve muvaffakiyet ile tarih içinde, hatta son İstiklâl mücadelemizde fedakâr Türk kadınının başardığı büyük işler, kadınlarımızın doğrudan doğruya muharebe meydanlarında da hizmet edebileceklerinin çok açık delilleridir,” denildi.
Neticede Büyük İnkılâpçı; münakaşanın esas noktalarını kısaca tekrar ederek:
“Bugün için Türk kadınının askerlik yapması bahis mevzu olmasa bile, bütün kızlarımızın vatan ve millet yüksek menfaatlerini her suret ve vasıta ile müdafaa ve muhafaza edebilecek kabiliyette yetiştirilmelerini milli terbiyede esas olması, kız çocuklarımızın buna göre bedeni, fikri ve hissi terbiyeye tâbi tutulması lâzım geldiğini” izah buyurdu ve şu cümlelerle konuşmasına son verdi:
“Türk kadınının esasen bu cevherde olduğuna şüphe yoktur; onun içindir ki, Türk kadınları memleketin mukadderatını millet namına idare eden siyasi zümreye girmek arzusunu gösteriyorlar; memleketin ve milletin vatandaşlara yüklediği vazifelerin hiç birinden, kendilerinin uzak bırakılabileceğini de düşünmüyorlar; çünkü vazife karşılığı olmayan hak mevcut değildir.”
Bilindiği gibi bir müddet sonra kadınlarımıza siyasi alanda da erkekle eşit haklar tanınmış ve mebus seçilen kadınlarımız Büyük Millet Meclisi’nde yerlerini almışlardır.”
(Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1973; C. II, s. 460-461)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #21 : Kasım 10, 2009, 07:07:55 ÖS » |
|
Devlet memurları ile parti müfettişleri arasındaki ilişkilere dair, Hasan Rıza Soyak’ın naklettiği bir anı
“Atatürk, bir sabah derhal İzmir’e gitmek istediğini söyleyerek hazırlık yapmamızı emretti; seyahatlere çıkarken ekseriya maksadını da bildirirdi; bu sefer hiçbir sebep göstermedi. Hazırlandık, hemen o akşam yola çıktık.
İzmir’de daha evvel kendisine hediye edilmiş olan Kordonboyu’ndaki Naim Palas’a indik. İlk akşam yemeğine daha bazı zatlar ile beraber, vali rahmetli general Kâzım Dirik ve Cumhuriyet Halk partisi müfettişi, Balıkesir mebusu Hâcim Muhittin Çarıklı da davetli idi.
Sofra, sokak kapısından girince sağa düşen salonda kurulmuştu; zaten orası, bu bina kendisine verildiği günden beri, yemek salonu olarak kullanılmaktaydı.
Atatürk saati gelince, üst kattaki yatak odasından inip misafirleri ile beraber bu salona girdi; ben de büyük holde bir koltuğa oturdum, dinleniyordum. Oturduğum yerden sofradakiler görünmüyor, fakat konuştukları işitiliyordu; birdenbire Atatürk’ün sesi yükseldi:
“Paşa hazretleri, burada vali yani Devletin temsilcisidir; koskoca vali-i âlişan!… Burada ben bile onun kararlarına göre hareket etmek mecburiyetindeyim; mesela, bana bugün sokağa çıkma diyebilir ve ben buna uyarım, uymak zorundayım; çünkü buranın asayişinden, idaresinden, her şeyinden o sorumludur…! Diyordu; hiddetli olduğu belliydi. Ne olmuştu, niçin ve kime kızmıştı?… İlk anda anlayamadım; bir ara benim ismimi de telaffuz ettiğini duydum, arkasından bir sofracı geldi: “Atatürk sizi istiyor” dedi.
Kalkıp salona girdim, her zaman olduğu gibi sofranın deniz tarafındaki başında oturuyordu; sağında vali Kâzım Dirik, onun yanında da Hâcim Muhittin Bey vardı:
“Bak çocuk!…” dedi, Hâcim Muhittin Çarıklı’yı göstererek, “Beyefendi Parti müfettişliğinden çekilecekler; senden Parti Genel Sekreterliğine bir istifa mektubu yazmasını rica ediyorlar…”
Biraz durdu; Çarıklı’ya baktı:
“Bunu telgraf yapsak daha iyi olmaz mı beyefendi?…” diye sordu, Çarıklı kabul yollu başını eğdi; tekrar bana döndü:
“Hadi böyle bir telgraf hazırla, getir!… Beyefendi imza edeceklerdir,” emrini verdi; tabii telgraf yazıldı, imzalandı ve çekildi.
Ondan sonra Atatürk sabaha yakın bir saate kadar hep Çarıklı ile meşgul oldu; kendisine büyük iltifatlarda bulundu.
Ertesi gün uykudan uyandığını haber alınca yanına girdim; gece olup bitenleri hatırlamıyormuş gibi, hafifçe tebessüm ederek sordu:
“Yahu, dün akşam neler oldu?…”
Anlattım; bu sefer ciddileşti:
“Bu büyük bir derdimdir çocuk!” dedi… “Bak sana izah edeyim; Ankara’da kulağıma gelen bazı dedikodulardan vali Kâzım Paşa ile Parti müfettişi Hâcim Muhittin Bey arasında bir geçimsizlik olduğunu far ketmiş, Hâcim Muhittin beyin mebusluk ve parti müfettişliği sıfatlarına dayanarak, Kazım Paşaya tahakküm etmek sevdasına kapılmış olmasından şüphelenmiştim. Buraya işte bunun için, yani durumu yakından görüp incelemek için geldim. Daha ilk temasımda şüphemin yerinde olduğunu hissettim; hele akşam sofraya otururken Hâcim Muhittin Beyin, kendisine yer göstermiş olmama rağmen, valinin önüne geçmeye davrandığını görünce artık dayanamadım; böylece bildiğin netice meydana geldi.”
Birkaç dakika sustu, düşündü tekrar konuşmaya başladı:
“Efendim, vali bulunduğu vilayette Devletin mümessilidir; oranın her halinden kanunen o mesuldür; Parti müfettişinin ise orada kanuni ve resmi hiçbir sıfatı, tabiatiyle de hiçbir nevi sorumluluğu yoktur; onun vazifesi, nihayet, Parti işlerini düzenlemekten ibarettir; icra işlerine müdahale edemez, etmemesi lâzımdır. Fakat bizde ta İttihat ve Terakki murahhaslarından kalma sakim bir itiyat vardı. Bu zatlar kendilerini icra işlerinde de vazifeli ve yetkili saymakta, öyle hareket etmekteydiler. Şimdi görüyorum ki, muhtelif vilayetlerde bulunan bizim Parti müfettişleri ve reisleri de aynı yolu tutmuşlardır ve Partinin başında bulunan arkadaşlar da bu vaziyeti adeta tabii buluyorlar, “Vali ve müfettiş iki samimi arkadaş gibi baş başa verir, konuşur, anlaşır ve işleri elbirliğiyle yürütürler” mütalaasında bulunuyorlar; bu mütalâa katiyen yanlıştır. Ne kadar iyi geçinen, anlaşılabilen yakın arkadaşlar olurlarsa olsunlar iki insanın her meselede aynı görüş ve düşünüşe sahip olması imkânsız bir şeydir. Şu halde düşünelim!… Parti müfettiş ve reislerinin icra işlerine karışmasını hoş görmekte devam edersek netice ne olacaktır?… Evvela Parti müfettişlerini ele alalım; ya vali müfettişi, yahut da müfettiş valiyi, yani behemehal ikisinden biri ötekini tesiri altına alacaktır… Eğer vali, Parti müfettişini yedeğine alırsa, müfettiş bey, dolayısıyla ondan bu sahada beklenen hizmet, sıfır olmuş demektir; o halde neden, boş yere adam kullanıp emek ve para harcamalıdır öyle değil mi?… Yardım dersek, valilerin yanlarında ve emirlerinde zaten yardımcıları vardır; icap ederse, en liyakatli olanlarından seçmek suretiyle bu yardımcıların adedi çoğaltılabilir de… Aksine, eğer Parti müfettişi, valiye hükmeden bir duruma gelirse orada Devlet işleri ve otoritesi, kanunen sorumsuz bir adamın eline geçmiş demektir ki, böyle bir hal, Devlet idaresinde, zararları ölçülemeyecek kadar büyük bir felaket, bir fecaat olur. Parti reisleri için de hal aynıdır.”
Burada biraz durdu; gözleri dalgınlaşmış, yüzü hüzünlü bir hal almıştı.
“Çocuk” dedi, “bilir misin ki İttihat ve Terakki’nin başarısızlığa uğramasının en mühim sebeplerinden biri, idareyi mes'ullerden ziyade, gayrı mes'ullerin eline bırakmış olmasıdır; bu yüzden memleketin her bakımdan ne kadar büyük, ne kadar ağır ziyanlara uğradığını hep biliyoruz.
Meseleyi başka bir cihetten de tahlil edelim; valiler, tabii, merkezden uzaktadırlar. İzin alıp Ankara’ya geldikleri zaman da Vekilleri görüşebilmek için bazen günlerce bekleme odalarında akşamı ederler; nihayet onlarla konuşmalarında bir memur, bir maiyet adamı gibi idare-i kelâm etmek zorundadırlar. Halbuki aynı zamanda mebus olan müfettiş beyler, her istedikleri zaman, merkeze gelebilirler; Mecliste, yahut makamlarında bütün Vekiller, hatta Başvekil ile arkadaş gibi görüşebilirler, üstelik Parti merkezini de kendi görüşlerine, kolaylıkla ortak edebilirler.
Şimdi bir valinin mebus olan Parti müfettişi ile herhangi bir meseleden dolayı ihtilafa düştüğünü tasavvur edelim; elbette ki vali fikrini ve kendini müdafaada, muarızından çok geri kalacaktır; ihtimal ki, bu yüzden işini de kaybedecek, hiç değilse fena not alacaktır. Halbuki zavallı, o makama gelebilmek için, en az 20, 25 yıl çalışmış, emek harcamış, yorulmuştur; çoluk – çocuk sahibidir; bir gün açıkta kalır veya emekliye ayrılırsa zarurete düşecektir. Şu halde?… Herkesten kahramanlık bekleyemeyeceğimize göre, muhtemeldir ki, birçokları kendileri için çıkar yolu, Parti müfettişi beylerle hoş geçinmekte, onların arzularını, işin hakiki icabına, hatta kanunlara aykırı olarak, yerine getirmekte bulacaklardır; işte o zaman da demin söylediğim fecaat baş gösterecektir.
Dahası var; Parti müfettişi veya reislerinin icra işlerine karışmaları yüzünden herhangi bir yerde mesuliyeti icap eden bir hal olursa ne yapılacaktır?… Kanunen valiyi sorguya çekmek lâzım değil mi?… Evet ama bunu hangi vicdanla ve nasıl yapabiliriz ki, biçarenin başına parti müfettişini, yahut reisini, bile bile biz musallat etmişizdir. Müfettiş ve reis beylere gelince, onlar müdahale ve tazyiklerini inkâr etmeseler bile pekalâ “Biz bunu bir mütalâa olarak söylemiştik, mesul olan vali bey mütalâamızı kabul etmez, bildiği gibi hareket edebilirdi” diyerek işin içinden çıkabilirler. Bu şu demektir ki, mesuliyet ortada kalmıştır. Söylediklerim yalnız valiler ve Parti müfettiş ve reisleri için değil, bütün Devlet memurları ile partililer arası münasebetler için de varittir.
Olmaz çocuk, böyle şey olamaz; buna meydan vermemek lâzımdır. Sorumlu Devlet memurlarının kanuni salahiyetlerini, mesuliyetlerini de gözden uzak tutmayarak, her zaman tam ve serbest olarak kullanmalarını temin etmeli, icra işlerine kim olursa olsun, sorumsuz adamları karıştırmamalıdır.”
Sözlerinden ve halinden anlaşılıyor ki, bu yüzden mustaripti ve durumu düzeltmek için çareler arıyordu.
…
Bir, iki gün sonra, Çankaya Köşkünde, yatak odasında Atatürk ile Recep Peker’in, tekrar bu konu üzerinde, bir konuşmalarına şahit oldum. Recep Bey yine Kazım Paşanın müfettişlikten uzaklaştırılması için emir almağa çalışıyordu; elinde bir dosya vardı; Atatürk sordu:
“Elindeki dosya nedir?…” Recep Bey de:
“Kazım Paşaya ait şikayet dosyası Paşam!..” cevabını verdi ve dosya ve dosyayı açıp bir takım kağıtları okumak istedi; Atatürk müdahale etti:
“Dur! Bana yalnız şikayetin esasını söyle, kâfi…”
Peker, kağıtlar arasından bir mektup çıkardı; bu mektup o zaman Edirne mebusu bulunan rahmetli Faik Kaltakkıran’dan geliyordu; onu okumaya başladı.
Mektubun özeti şuydu: Bilmem hangi nahiye müdürü, bir köyün kahvesinde oturuyormuş… Yanındaki masada iki köylü konuşup dertleşiyorlarmış… Bu arada Köy Kanununa göre kendilerinden istenilen hizmet ve paranın ağırlığından bahsetmişler… Nahiye müdürü, köylülerin bu konuşmasını Faik Beye hikaye etmiş; o da Parti Genel Sekreterliğine bildiriyordu.
Atatürk’ün sabrı tükenmişti; ayağa kalktı:
“Aman efendim aman!…” dedi. (*) “Sizin bütün işleriniz böyle esaslara, bu kabil pestenkerani vesikalara mı dayanır; yeter artık Recep!… Kendini üzme; beni de beyhude yere meşgul etme… Sana evvelce de söyledim, aldığın malûmatı, daha başkaları varsa onları da katarak bu vesikayı sorumlu Vekile verirsin; o lüzum görürse, müfettiş gönderir; Kazım Paşanın yaptıklarını teftiş ettirir; icap ederse resmi tahkikat açılır. Çıkacak neticeye göre hakkında kanuni muamele yapılır; bunun başka yolu yoktur. Hadi, şimdi kağıtlarını topla. Bak –beni işaret ederek- çocuk bu akşam Fransa’ya yolcudur, kendisi ile konuşacaklarımız var…”
Peker dosyasını toplayıp odadan çıktıktan sonra, bana döndü; uzun uzun başını salladı; hali gördün mü demek istiyordu.
Paris’e vasıl olduğum günün akşamıydı; Recep Peker’in Parti Genel Sekreterliğinden affedildiğini, Anadolu Ajansının yabancı radyolarda dahi neşredilen şu telgrafından öğrenmiştim:
“Ankara – 15 Haziran 1936. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Sekreterini, Atatürk vazifeden affetmiştir. Şimdilik bu vazifeyi Atatürk’ün Vekili olarak İnönü ifa edecektir.”
Seyahatten dönüşümde arkadaşlar, bana hadiseyi şöyle hikaye ettiler: Recep Bey bir akşam sofrada bu meseleyi tekrar açmış; ileri-geri epeyce konuşmuş… Sonunda:
“Ben Parti Genel Sekreteriyim; bir şahsiyetim vardır; aynı zamanda bu hususta söz sahibiyim de…” demiş, Atatürk de:
“Ya öyle mi…? Ama ben de aynı Partinin Genel Başkanıyım, şu halde meseleyi nasıl halledeceğiz…” diye sormuş, bunun üzerine Recep Peker sofrayı terk etmiş, bu suretle de malum neticeyi kendisi hazırlamış imiş…
Üç gün sonra; 18 Haziran 1936 günü, Başvekil ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Vekili İsmet İnönü, aşağıya aynen aldığım beyannâmeyi yayınlamıştı:
“Cumhuriyet Halk Partisi’nin memleketin siyasi ve içtimai hayatında güttüğü yüksek maksatların tahakkukunu kolaylaştırmak için, bundan sonra, Parti faaliyeti ve Hükümet idaresi arasında, daha sıkı bir yakınlık ve daha amelî bir beraberlik temin edilmesine Genel Başkanlık Kurulunca karar verilmiştir. Bu maksatla:
Dahiliye Vekili Genel Yönetim Kurulu üyeliğine alınmış ve kendisine Partinin Genel Sekreterlik vazifesi verilmiştir.
Bütün vilayetlerde vilayet Parti başkanlığına, vilayetin valisi memur kılınmıştır.
Umumi müfettişler mıntıkaları dahilinde bütün Devlet işlerinin olduğu gibi, Parti faaliyet ve teşkilâtının da yüksek murakıbı ve müfettişidirler.
…
Demek ki, Atatürk, idare hayatımızda pek tehlikeli gördüğü sakatlığı ortadan kaldırmak için harekete geçmiş, tasavvur ettiği tedbirler üzerinde, Parti Genel Yönetim Kurulu ile de uyuşmuştu.
Bu şekli, çok mahzurlu görenler, bu itibarla, hiç tasvip etmeyenler çoktu; itiraf ederim ki, sebeplerini yakından bildiğim halde kendisi ile görüşünceye kadar ben de onlar arasındaydım.
Seyahatten dönüp de huzuruna çıktığım zaman, bir münasebet getirerek, bu konuda ileri sürülen aksi mütalâaları ve şahsi düşüncelerimi arz ettim:
“Evet!” dedi, “doğrudur; kararımız bir takım başka mahzurlar doğurabilir. Fakat muhakkak ki, bundan önce, mevcut olan en büyük, hatta feci mahsuru; yani kanun karşısında sorumsuz olan adamların Devlet işlerine hakim olması itiyadını ortadan kaldıracağı için getireceği fayda, o mahsurlardan daha büyük olacaktır.
Çocuk! Biliyorsun ki, birçok zaruretler yüzünden şimdi zaten anormal bir durumda bulunuyoruz ve Devletin bünyesinde, arzumuz hilafına, beliren arızayı bertaraf etmek için durmadan fikir ve gayret sarf ediyoruz; elbette bir gün hedefimize varacak, Devlet idaresini en ileri bir şekle ulaştıracağız. O güne kadar zararlarımızı, hangi yoldan, nasıl ve ne miktarda azaltabilirsek o kadar kazanırız; kararımız işte bu cinsten bir tedbirdir.”
(Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1973; s. 484-492)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #22 : Kasım 10, 2009, 07:08:34 ÖS » |
|
1935 yılında, Atatürk’e karşı, Urfa Milletvekili Ali Saip Ursavaş ve diğer bazı kişiler tarafından yapıldığı iddia edilen suikast girişimi davası sırasında Atatürk’ün tutumu
…Şahitler de dinlendikten ve sanıklarla, avukatlar son savunmalarını yaptıktan sonra mahkeme Heyeti kararını hazırlamak için saat on altıyı çeyrek geçe müzakereye çekilmişti.
İkinci oturum saat yirmi biri çeyrek geçe yani tam beş saat sonra yapılarak karar okunmuştu.
Başkan Osman Talat İltekin: “Davanın gerek mahkeme, gerek kamuoyunu uzun zamandan beri haklı olarak ve şiddetle ilgilendirdiğini, mahkemenin inceden inceye araştırmalar yaptığını” kaydederek: “Kararın şimdilik özet olarak bildirileceğini, ayrıntılı gerekçelerin ayrıca hazırlanacağını” söylemiş, ondan sonra bütün sanıkların beraatini bildiren karar okunmuştu.
Mahkeme, kendisini bu karara sevk eden etkenleri şöyle özetliyordu.
İkrar, maddi delillerle belgelenmedikçe bir kanaat veremez.
Halbuki bu olayda sanıkların ikrarları madde delillerle belgelenmemiştir.
Sanıklar zorunlu haller altında itiraflarda bulunduklarını söylemişlerdir ve bunun aksi kanıtlanamamıştır.
Bundan başka mantıki seyir de sanıkların itiraflarının doğru olmadığını göstermiştir…
İfadeler arasındaki birbirini tutmazlık, mahkemede vicdani bir kanat oluşmasını sağlamamıştır…
Atatürk mahkemenin geçirdiği değişik safhalar ile hemen hemen hiç ilgilenmemiş, mahkemenin verdiği kararı da gayet doğal karşılamıştı; O, adalet cihazının hiçbir olay karşısında, nereden gelirse gelsin, maddi ve manevi hiçbir etkiye kapılmayarak, tam bir özgürlük içinde, işlemesine çok önem veren bir liderdi. Bu nedenle bütün milletçe derin bir heyecan ve ilgi ile izlenmekte bulunan bu kadar önemli ve nazik bir davada şahsına, ülke çıkarlarına ve rejime bağlılık konusunda hiç kimseden geri olmadıkları şüphesiz bulunan Mahkeme Heyetinin kararlarını, şahsi duygularına göre değil, vicdani kanaatleri altında yasa hükümlerine uygun olarak vermiş olmalarından memnunluk duymuştu.
…
Yalnız şu var ki; meselenin meydana çıktığı andan beri Atatürk’ün kafasında çeşitli sorular halinde durmadan genişleyen bir tereddüt gölgesi belirmiş bulunuyordu: Sanıklardan bazıları, ilk ifadelerinde “suikast” teşebbüsünden bahsettikleri sırada, teşebbüsün elebaşısı olarak, Ali Saip Ursavaş’ı ileri sürmüşlerdi; gerçi bu sanıklar sonradan çeşitli yerlerde, resmi ve adli makamlar huzurunda hatta kısmen yazılı olarak, tekrar ettikleri bu ifadelerini dayanamadıkları işkence ve baskılar altında verdiklerini iddia etmişlerdi ve mahkeme de yeterli delillere dayanmadığı için bu itirafları yasal olarak değer vermeye layık ve sahipleri aleyhinde hüküm vermeğe yeter görmemişti… Fakat denildiği gibi, baskı altında yapılmış yalanlar da olsa, bu ifadeler verilmişti ve suikast düşüncesinin baş düzenleyicisi olarak Ali Saip Ursavaş’tan bahsedilmişti… Acaba bu yolda konuşanlar, durup dururken, neden ve ne gibi bir ilişkiyle Ursavaş’ı hatırlamışlar ve baş düzenleyici olarak onun adını ortaya atmışlardı?.. Meselâ ilk defa bu tarzda konuşmuş olan Yahya, kendisini nereden tanıyordu, onunla eskiden bir ilişkisi olmuş muydu ve aralarında şöyle, ya böyle bir olay geçmiş miydi?
Hadi diyelim ki, bazıları tarafından iddia edildiği gibi, Yahya’ya ve diğerlerine bunu zor ve şiddetli baskı ile zabıta ve emniyet memurları söyletmişlerdi; ama ayrı ayrı yerlerde görev yapan bu memurlar nasıl ve nerede görüşüp böyle bir karar ve sözbirliğine varmışlardı ve bununla şahısları için ne gibi bir çıkar sağlamak istiyorlardı? Yoksa onlara böyle bir emir mi verilmişti; eğer öyle ise bu emri kim veya kimler vermişti ve bunların hedef ve amaçları ne idi?
Diğer taraftan zabıta ve emniyet memurlarının toptan, Ali Saip’in şu veya bu sebepten dolayı düşmanları olduğu ve kendisinden intikam almak için fırsat bekledikleri söylenen şahıs ve grupların etkisi altında kalmalarına da mantıken imkân yoktu… Şu halde gerçek durum ne idi? Bu yön, yargılama sırasında gereği gibi aydınlanmış değildi; halbuki Atatürk’ün çok eskiden tanıyıp o zamana kadar aralıksız güvendiği Ali Saip’e karşı ileride alacağı tavrı belirlemesi için özellikle bu noktanın aydınlanması gerekiyordu…
İşte bu gereklilik üzerine, düğümü bizzat çözmek kararını vermişti; o günlerde İstanbul’da Dolmabahçe Sarayında bulunuyorduk. Başta “sanıkların ilk ifadelerini değiştirmiş olmalarının nedeni ne olabilir?” şeklindeki soru olmak üzere uzunca bir soru listesi hazırlattı ve Hükümete gönderdi…
Öğrendiğime göre bu listeyi, o zamanki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya vekalet etmekte bulunan İktisat Bakanı Celal Bayar, Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer ile savcı Baha Arıkan’a vermiş, cevap hazırlamalarını istemiştir, bu iki zat listeyi inceledikten sonra, çok çeşitli olan sorulara uzaktan, yazı ile cevap vermenin, pek güç olacağına hükmetmişler, soruşturma evrakını yanlarına alıp Atatürk’e sözlü olarak açıklamada bulunmak üzere İstanbul’a gelmişlerdi…
Aynı günün sabahı (20 Şubat 1936) Başbakan İsmet İnönü de, yanında Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu olduğu halde trenle İstanbul’a geldiler; kendilerini Haydarpaşa’da karşıladık; motorla Dolmabahçe rıhtımına gelince Atatürk’ün henüz uykuda bulunduğunu öğrendik… İnönü bana: “Hadi seninle şehir içinde bir gezinti yapalım” dedi. Rıhtımda bulunan otomobiline bindik; ilkin Şişli’ye, oradan da Fatih’e gidip geldik…
İnönü’nün yolda ilk sözü:
“Atatürk mahkeme kararından müteessir oldu mu?” sorusu oldu…
“Hayır katiyen,” dedim, “Onun hakimlerin bağımsız ve kararlarında tam serbestiye sahip olmaları ilkesi üzerinde ne kadar hassas ve titiz olduğunu bilirsiniz; bu itibarla tam aksine memnunluk duyduğuna şahit oldum.”
“Öyle ise sorularının nedeni ve anlamı nedir?”
kendilerine yukarıdaki düşünceleri anlattıktan sonra:
“Maksadı bundan böyle şahsen Ali Saip’e karşı alacağı tavrı belirleyebilmektir,” cevabını verdim.
Konuşmamız burada bitmiş, kendisi misafir olacağı Pera Palas Oteline gitmişti…
O akşam sofrada Başbakan İsmet İnönü ile beraber Adliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu ve Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras, daha bazı misafirler ve Şükrü Sökmensüer ile Baha Arıkan da vardı, emirleri üzerine sofranın bir köşesine, ben de ilişmiş bulunuyordum.
Bir müddet öteden beriden konuşulduktan sonra söz günün meselesine geldi ve Atatürk’ün işareti üzerine Şükrü Sökmensüer evrakı sırasıyla okumaya başladı…
Evrak arasında Ali Saip’in ortağına ve ailesine İstanbul’da çekip emniyet makamlarınca anlamlı görülmüş olan bazı telgraflardan bahsediliyordu… Atatürk bunların asıllarını okumak istediğini söyledi ve bulunmasını bana emretti…
Sofradan ayrıldım; Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğünün de bağlı bulunduğu Ulaştırma Bakanlığını o zaman rahmetli Ali Çetinkaya işgal ediyordu; telefonla kendisini bulum; durumu açıklayarak arşivlerden, tarihlerini bildirdiğim telgrafların asıllarını çıkartıp telefonla bana yazdırmaları için gerekenlere emir vermesini rica ettim.
İşi takip etmek için büromda kalmıştım, bir-iki saat sonra ilgili memurlar istenilen telgrafları bulmuşlar birer birer yazdırmaya başlamışlardı. Her yazılanı derhal sofraya götürüyor, tekrar büroma dönüyordum. Bu sebeple toplantıdaki bütün konuşmaları, aralıksız, izlemek imkânını bulamamıştım…
Tahkikat evrakını okuma ve inceleme sabaha kadar sürmüştü, neticede Atatürk’ün edindiği izlenim şu olmuştu: İngiliz Elçisinin, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya verdiği nota ve Amman Emniyet müdürünün vaki olan ifadelerine göre bir suikast planlandığı muhakkaktır. Ama Ali Saip bu suikast girişiminden haberdar değildi. Fakat anlaşılmıştır ki o, bütün Güney çevresinde, yaygın bir halde söylendiği gibi, öteden beri kaçakçılık işleri ile yakından ilgilidir. Bu münasebetle çoğu kaçakçı olan sanıklarla sürekli temas halinde bulunmuş , çiftliğini onlara sığınma yeri yapmıştır… Suikast düzenleyen Çerkez Ethem ve arkadaşları da bunu bilmektedirler ve suikast için teşvik ettikleri Yahya ile arkadaşlarını cesaretlendirmek maksadıyla onlara Ali Saip’in de işin içinde bulunduğunu ve kendisinin “adamı ipten alıp, ipe götürecek kadar” kuvvet ve nüfuz sahibi olduğunu söylemişlerdir.
Bu kanıya vardıktan sonra, tabidir ki Atatürk, artık Ali Saip ile eski ilişkisini sürdüremezdi; nitekim onun tahliyesinden sonra derhal İstanbul’a gelip kabulü için benim aracılığımla yaptığı bütün ricalarına iltifat etmemiş, bir daha kendisiyle görüşmemiştir.
(Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1973; s. 377-400)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #23 : Kasım 10, 2009, 07:09:11 ÖS » |
|
Kılıç Ali’nin bir anısı
“Atatürk, halk hakimiyetinin esas temel taşının hak ve adalet olduğuna içten inanmış bir adamdı. Bundan dolayı, adalete çok önem verirlerdi. Daima, “Adalet bir devletin esası olduğuna göre mahkemelerin sözde değil gerçekten tarafsızlığını sağlamak her işin başında bulunmalıdır. Hak sahiplerine zorluk çıkarmak, iş sahiplerine, bugün git, yarın gel diye bir takım zorluklara uğratmak, hükümet otoritesi maskesi altında halka zorbaca davranmak, yakışıksız muamelelere cüret etmek gibi haller derhal önlenmelidir”derlerdi...”
(Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, İstanbul 1955, s. 54)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #24 : Kasım 10, 2009, 07:10:44 ÖS » |
|
Atatürk’ün 1920 yılı başlarında, Gazeteci Yunus Nadi ile sohbetleri
…Şimdi vaziyeti değerlendiriyorduk. Ben Kuşçalı’dan çektiğim telgrafa aldığım cevabın Ankara’da gördüklerimle tamamen uyuşmaması şeklinde gizli bir üzüntünün etkisindeydim. Paşaya saklamadım ki, kendi huzuru büyük bir güven veriyordu. Fakat üst tarafı da insana bir boşluk, bir çöl hissi vermekte o kadar kuvvetli idi.
- Öyle görünür Nadi Bey, dedi, öyle görünür. Zaten bu büyük işin zevki de işte buradadır. Bu çölden bir hayat çıkarmak, bu çözülmeden bir oluşum yaratmak gerekir. Bununla beraber, sen ortadaki boşluğa bakma. Boş görünen o alan doludur, çöl sanılan bu alemde saklı ve güçlü bir hayat vardır. O millettir, o Türk milletidir. Eksik olan şey örgüttür, işte şimdi onun üzerindeyiz….
Ben pratik olmayı gerekli gördüğüm için doğrudan doğruya Yunan cephesine saldırdım. Yığılmış düzenli bir kuvvet vardı ve onun karşısında da bizim düzensiz kuvvetlerimiz… Bence cepheyi tutan oradaki kuvayı milliye değildi, belki “Miln” hattı denilen siyasi varsayım idi.
Paşanın gözleri parladı:
- Bunu bana Sivas’a da yazdınız, o cephelerden de aynı anlama gelen başvurular oldu. İsteniliyordu ki Sivas’ta ve şurada burada oturarak vakit geçireceğime –sanki buralarda boş vakit geçiriyormuşum gibi- gideymişim de o cephelerin başına geçeymişim. Basit bir gözlem ve düşünüş bu görüşe hak verdirebilir. Fakat benim oraya gitmekte hiç acelem yoktur. Ve o cephelerin iyiliği ve kurtuluşu için acelem yoktur. Mustafa Kemal Paşa, Demirci Mehmet Efe olamaz Nadi Bey! Bunu böyle söylemekle oradaki arkadaşların değerlerini küçümsemek istemiyorum. Aksine onlar pek iyi adamlardır ve vatan için işte fedakârca çalışıp duruyorlar. Fakat hareketlerinin bütün değeri, vatansever bir görünüş niteliğini aşamaz. Bu da bir değerdir. Fakat manevi bir değerdir. Yunan orduları ise maddi bir oluşum olduğundan, yalnız böyle manevi bir kuvvetle durdurulamaz. Balıkesir, Manisa ve Aydın cephelerine karşı ilgisiz değiliz. Fakat oradaki mevcutla, o çevrenin mevcudu ile o işi halletmek imkânı olamaz. Onun için bunca istek ve başvurulara rağmen ben oraya gitmedim. Yunan cephesi, bütün memleket ve bütün vatan cephesidir. Ne zaman bütün memleket bu cephenin gerçek anlamı bu olduğunu anlar ve öyle de benimserse işte bu cephe o zaman yıkılmış ve Yunanlılar da işte o zaman denize dökülmüş olur. İşte ben şimdi bu zorunluluk ve gerekliliğin oluşması peşindeyim. Hatta halledeceğimiz şey yalnız bir Yunan cephesinden ibaret de değildir. Ülkenin kurtuluşu ve milletin bağımsızlığı söz konusudur. Önümüzde “Misak-ı milli” (ulusal ant) var ki, bütün ilkelerimizi alçak gönüllü bir şekilde ifade ediyor. En önemli kuralı koymuşuz: Milletin bağımsızlığını, vatanın son kaya parçası üzerine savunacağız, kurtaracağız veya – eğer kaderdeyse – öleceğiz. Fakat ölmeyeceğiz ve kurtaracağız.
- Evet, hepimizin amacı ve azmimiz bu. Oraya varmak için daha önceden verilmiş kararlar ve halledilmiş meseleler olmak gerekir.
- Benim inancıma göre, bunun gibi büyük vaziyetlerde kararları zaman verir, meseleleri de o halletmiş bulunur. Bu nedenle ben sanıyorum ki kararlar kendi kendine verilmiş ve meseleler de kendi kendine hallolmuştur. Olunmayanlar varsa onlar da olunur giderler.
- Meclisin ne vakit toplanabileceğini tahmin ediyoruz? Bir de her kerameti Meclisten beklemek niyetinde miyiz? Açık söylemek için, ben bu niyet ve kanaatte değilim. Zaten üzüntüm de ondandır.
- Bu üzüntü boşuna ve bu düşünüş de, hiç olmazsa dış görünüşü ile gerçek şekli bakımından yanlıştır. Ben aksine, her kerameti Meclisten bekleyenlerdenim. Nadir Bey, bir devreye yetiştik ki onda her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruluk, ancak milli kararlara dayanmakla, milletin genel eğilimine tercüman olmakla elde edilir. Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım. o kölelik ve alçaklığı kabul etmez. Fakat onu bir araya toplamak ve kendisine: “Ey millet! Sen kölelik ve alçaklığı kabul eder misin?” diye sormak lazımdır. Ben milletin vereceği cevabı biliyorum. Ben milletin büyüklüğünü biliyor ve bu soru karşısında onun o soruyu soran çocuklarını canı gibi seveceğini ve alınlarından öpeceğini biliyorum. Ben biliyorum ki, bu millet kendisine bu soruyu soran çocuklarının, hep o esasa dayanan sözlerini ve düzenlemelerini canla, başla kabul edecektir. Onun için işte ben şimdi bu yoldayım, onun çok sağlam bir yol olduğuna inanarak…
- Fakat İstanbul’da düşmanlarla birleşmiş bir Saray olduğunu bilmek ve hiç olmazsa bu ayrıntı üzerinde bazı kararlar almış olmak gerekmez mi?
- Onların hepsi biliniyor. Fakat bizim bildiğimiz gerçekler milletçe de tamamen bilinince, onun karar verme konusunda da bizim gibi düşüneceği neden kabul edilmemelidir? Ben aksine milletin bu konuda daha sağlam, daha kesin kararları vereceğine inanıyorum. Özetle millet bu kurtuluş mücadelesinde ve bütün durumu, bütün açıklığıyla gördükten sonra derece derece en sağlam, en akla yakın, ve en yüksek kararları verecek ve bence kesinlikle o konulardaki kararlarında, hatta seni ve beni çok geçecektir. Ben bundan emin olarak işlerimize bakalım derim.
- Canım Paşam, teori çok güzelse de, durumun gerekleri de acele etmeyi emretmektedir. Meselâ Ankara’da beni huzursuz eden en büyük şey ordunun yokluğudur. Gerçek şu ki, eğer elimizde dayanacak bir ordu bulunmazsa bütün bu güzel teori suya düşüp gidebilir.
- İşte aramızdaki fark özellikle burada göze çarpıyor. Bence Meclis teori değil, gerçektir ve gerçeklerin en büyüğüdür. Önce Meclis, sonra ordu Nadi Bey. Orduyu yapacak olan millet ve onun yerine Meclistir. Çünkü ordu demek yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyonlarca servet demektir. Buna iki üç kişi karar veremez. Bunu ancak milletin karar ve kabulü meydana çıkarabilir ve bir kere bu hale geldikten sonra milletin hayat ve varlığına zıt olan haksızlık ve baskının tamamını bertaraf etmek yetkisini yalnız teori olarak değil, fiilen de kazanmış oluruz.
Paşa ile bu yolda çeşitli meseleleri inceleyen konuşmamız gecenin saat üç buçuğuna kadar sürdü. Odalarımıza çekildiğimiz zaman Ankara’nın boşluğu gözümden silinmiş, bütün vatan bence, canlı insanlarla dolu bir sağlamlık ve güzelliği ile gözleri eğlendiren bir gül bahçesi olmuştu. İlk defa olarak, vicdanen de huzur içinde, çok rahat bir uyku uyudum.
(Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları; İstanbul, 1978, s. 260-264; Zikreden: Rahmi Tunçağıl, Atarürk ve Hukuk, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Ankara 1982, s. 354)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #25 : Kasım 10, 2009, 07:12:49 ÖS » |
|
Bozkurt- Lotus Davası olarak bilinen uluslararası davada Atatürk’ün tutumu konusunda bir anı
“Lozan’dan üç yıl sonra, bir Türk vapuru bir Fransız vapuru ile açık denizde çarpışıyor. Türk vapuru batıyor. Sekiz Türkün canı da kayboluyor. Lotus vapuru İstanbul’a gelince, Türk adliyesi olaya el koyuyor. Fransız gemisinin nöbetçi kaptanı Demons’u tutukluyor. Fransız Büyük Elçiliği kaptanın serbest bırakılmasını istiyor; biz adliyeye Hükümetin hiçbir suretle müdahale edemeyeceği cevabını veriyoruz. Fransız basını işi kızıştırıyor. Türkiye’nin aleyhinde şiddetli yazılar yazılıyor. Türklerin devletlerarası hukuku bilmedikleri, Lozan’da elde ettikleri neticeye lâyık olmadıkları iddia ediliyor. Bu esnada Mahmut Esat heyecan içindedir. Adliyemizin tuttuğu yolun doğruluğuna emindir. Kuvvetli hukuk tahsili ulusal onuru ilgilendiren konulardaki duyarlılığı ona, yönünü kolayca gösteriyordu. Gazetelerimiz, hukukçularımız arasında tereddüde düşenler, acaba haksız mıyız, Demons’u serbest bıraksak iyi olur diyenler de vardı. Mahmut Esat herkesi ikna etmeye çalışıyor ve bu meselede geri çekilmenin hem uluslararası itibarımızı sarsacağını, hem de çok sevdiği ve inandığı Başbakanının Lozan’da bin bir zorlukla kaldırdığı adli kapitülasyonlara Türkiye kapılarını yeniden aralamak olacağını söylüyordu. Mahmut Esat anlatıyor:
“-Bir gün Atatürk ve İnönü beni nezdlerine çağırdılar. Meseleyi bir daha izah etmemi emrettiler. Anlattım ve sözlerimi şöyle tamamladım: - Paşam, Lahey Adalet Divanına gidelim, kimin haklı olduğu meydana çıksın. Ben hakkımızdan eminim. Müsaade ederseniz davamızı ben müdafaa edeyim. Kaybedersem memlekete bir daha dönmem. Fakat kazanacağız. Hem Adalet Divanı önüne gitmeden Fransızların dediğini yapacak olursak Fransız Devletinin tehditleri karşısında boyun eğmiş olacağız, bu da onlara diğer meselelerde aynı tehditleri öne sürdürmek cesaretini verecektir. Halbuki Lahey Divanına gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez. Zira milletlerarası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil, bilakis büyük şereftir.”
Bu sözler üzerine (Atatürk) kendisine: “-Güle güle git kazanacaksın, kazanmasan da memleket seni bağrına basacaktır” diyorlar.”
(Işıtman, Tarık Ziya, Mahmut Esat Bozkurt Hayati-Şahsiyeti-Eserleri, İzmir 1944, s. 19-20)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #26 : Kasım 10, 2009, 07:13:49 ÖS » |
|
1935 yılında, Amerikalı gazeteci Gladia Baker ile görüşmesinde dış politika ve dünya barışı ile ilgili sözleri
“Atatürk’le Dolmabahçe Sarayında, gazeteci Miss Gladya Baker de, Büyük Adam’ın bu görüşmede o zamanki dünya durumuna ve barışı korumak için alınması gereken tedbirlere dair söylediklerini şöyle anlatmaktadır:“Yakın bir gelecekte savaş ihtimali görüyor musunuz?…” sorusu üzerine:
“Asker, inkılâpçı Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayındaki yemek masasından dürüst mavi gözlerini kaldırdı; bakışları yüksek pencerelerden karanlık ve asude Boğaziçi’ni geçerek Anadolu yakasının yanıp sönen ışıklarına gitti; ağır ve ciddi bir sesle “Yakın gelecekten bahsetmemeliyiz!” dedi, “Savaş tehlikesi bulunduğumuz zamanda vardır.” Avrupa’daki durumun birkaç ay öncekine göre daha gergin olup olmadığını sorunca da, “Daha fenadır, daha çok fenadır” dedi. “Savaşın ciddiyetini dikkate almayan bazı gayri samimi önderler, saldırının vasıtaları (agent) olmuşlardı. Kontrolleri altındaki milletleri; milliyetçilik ve geleneği yanlış bir şekilde gösterip kötüye kullanarak aldatmışlardır. Bu bunalımlı saatlerde, karışıklığa engel olmak için kitlelerin kendileri karar vermeleri, sorumluluk mevkiini, yüksek karakterli, yüksek moralli, vicdanlı insanların eline tevdi etmeleri zamanı gelmiştir; bu gecikmeden yapılmalıdır.”
Bundan sonra Çanakkale’nin ve Türk İstiklâl Savaşının Asker Kahramanı, Realist Atatürk dedi ki: “Eğer harp bir bomba infilâkı gibi, birdenbire çıkarsa, milletler savaşa engel olmak için silâhlı dirençlerini ve mali güçlerini, saldırgana karşı birleştirmekte tereddüt etmemelidir. En seri ve en etkili önlem; muhtemel bir saldırgana, saldırının yanına kâr kalmayacağını açıkça anlatacak, milletlerarası örgütün kurulmasıdır.”
“Atatürk bölge anlaşmalarının nihai değerinin, bütün milletleri içine alacak genel bir anlaşmanın imzalanmasında olduğuna inanmıştı. “Bununla beraber,” dedi, “hali hazırda en acil ihtiyaç, komşu ülkelerin, birbirlerinin özel ihtiyaçlarını ve sorunlarını görüşmeleridir; bundan başka bölge anlaşmaları, barışın korunması için değerlerini şimdiden kanıtlamışlardır.”
“Savaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilir mi?” dedim. “İmkânı yok,” dedi, “imkânı yok! Eğer savaş çıkarsa, Amerika’nın milletler topluluğunda işgal ettiği yüksek mevki herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumları ne olursa olsun milletler birbirlerine birçok bağlarla bağlıdırlar.
Atatürk, dünyadaki milletleri, bir apartmanın sakinleri gibi düşünüyor; Birleşik Amerika Cumhuriyetleri bu apartmanın en lüks dairelerinde oturmaktadır. Eğer apartman, oturanlardan bazıları tarafından ateşe verilirse, diğerlerinin yangının etkisinden kurtulmasına imkân yoktur. savaş için de böyledir; Birleşik Amerika Cumhuriyetinin uzak kalması mümkün değildir.
Atatürk şu sözleri ilâve etti: “Bundan başka Amerika büyük, kuvvetli ve dünyanın her yerinde ilgisi olan bir Devlet olduğundan, kendisinin politika ve ekonomi yönden ikinci derecede bir mevkie düşmesine asla izin veremez.”
“Fikrinizce Amerika Adalet Divanına katılmalı mıydı?” sorusunu sordum. Dedi ki: “Adalet Divanına katılmakla Birleşik Amerika Cumhuriyetleri şüphesiz genel barışın sürmesine yardım etmiş olacaktı; nüfuz ve insanı idealleri o kadar büyük olan bir milletin, milletlerarası anlaşmazlıkların arabuluculukla çözülmesinde aktif bir yer almayı reddetmesi doğru değildir.”
“Öyle ise,“ dedim, “Milletler Cemiyetinin barışın korunması için etkili bir araç olduğunu zannediyor musunuz?” “Milletler Cemiyeti, henüz kesin ve etkili bir araç olduğunu kanıtlayamamıştır; diğer yandan Milletler cemiyeti bugün, bütün milletlerin, ortak amacın gerçekleşmesi için çalışabilecekleri tek örgüttür,” cevabını verdi ve devam etti: “Şuna da inanıyorum ki, eğer sürekli barış isteniyorsa, kitlelerin durumunu iyileştirecek milletlerarası önlemler alınmalıdır. Bütün insanlığın refahı; açlık ve baskının yerine geçmelidir; dünya vatandaşları, kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.”
Atatürk bu sözlerini, hassas elleriyle ekseriya yaptığı kuvvetli jestlerle güçlendirmişti.
“Türkiye neden Boğazları tahkim etmek istiyor?” sorusunu sordum. “Türkiye’nin Boğazları açık bırakmaya razı olduğu Lozan Anlaşmasından beri dünyanın durumu ve bazı koşullar değişmiştir. Boğazlar, Türkiye topraklarını ikiye ayırır; bundan dolayı bu deniz geçidinin tahkimi, Türkiye’nin güvenlik ve savunması için çok önemlidir. O, aynı zamanda milletlerarası ilişkilerin can alıcı bir unsurudur. Anahtar durumunda olan böyle önemli bir yer, herhangi maceracı bir saldırganın keyfine ve merhametine bırakılamaz; Türkiye muhtemel barış bozucularının, birbirleriyle savaşmak için Boğazlardan geçmesine engel olmaya mecburdur” dedi ve kusursuz smokinin altında geniş omuzları doğruldu: “Türkiye buna asla izin vermeyecektir!…” sözlerini ilâve etti.”
Soyak, burada, Atatürk’ün bu düşünceleri ile 26 Haziran 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Anlaşması arasındaki paralelliğe dikkat çekiyor:
“Bir insan ömrü içinde iki kere insanlığa tarif olunmaz acılar yükleyen savaş belâsından geleceğin nesillerini korumaya….
İnsanın ana haklarına, bireyin onur ve değerine, erkek ve kadınlar için olduğu gibi büyük ve küçük milletler için de hak eşitliğine olan inancımızı yeniden ilân etmeye…
Adaletin korunması ve anlaşmalarla devletlerarası hukukun diğer kaynaklarından doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi için gerekli şartları yaratmaya….
Sosyal ilerlemeyi kolaylaştırmaya ve daha büyük bir özgürlük içinde daha iyi yaşama şartları oluşturmaya…
Bu amaçla: hoşgörü ile hareket etmeye, iyi komşuluk anlayışı içinde birbirimizle barışık yaşamaya…
Milletlerarası barış ve güvenliğin korunması için güçlerimizi birleştirmeye…
Ortak çıkarların gerekleri dışında silâh kullanılmamasını sağlayan ilkeleri kabule ve usulleri kurmaya….
Bütün ulusların ekonomik ve sosyal ilerlemesini kolaylaştırmak için uluslararası kurumlara başvurmaya…
Azmetmiş olan biz Birleşmiş Milletler Halkı, bu amaçları gerçekleştirmek için gayretlerimizi beraberce sarf etmeye karar verdik.”
(Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1973; s. 513-515)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #27 : Kasım 10, 2009, 07:14:52 ÖS » |
|
Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilen ve Çankaya’da, kendisine tahsis edilen bahçeli bir evde üç kez misafir edilen gazeteci ve yazar Berthe B. Gaulis’in anlatımıyla eşitlik ve kadın hakları konusundaki düşünceleri
Arada bir, başkaca, daha hafif konulara da değinmiştik. Birinden ötekine geçiyor, o sıralarda gelen misafirleri de tartışmaya sokuyorduk. Sonra, onlarla birlikte sofraya oturuluyordu. Masa, çok şirindi, çok sade idi, orada düzenlenmişti. Küçük mermer bir havuzdan fışkıran suyun titremesi, kış olmasına rağmen bazı çiçekleri canlı tutuyordu. Nasıl oldu bilemem, bu hal, bizi ebedi konuya çekiverdi: Kadın konusu. Bu derecede değişen Türkiye’de kadının kaderi nasıl olacaktı?
O beklenmez nüanslarla dolu ses ile gözlerin parlaması, bir anda şu karşılığı verdi: “Tam eşitlik! Bizdeki hakların hepsine sahip olacak.”
“Kadınlarımız kurtuluşlarını gerçekten hak etmişlerdir. Bir milletin yarısının, onun sosyal yaşayışı dışında tutulması kabul edilemez.” Böylece, Mustafa Kemal, benim üç kez, tüm Anadolu boyunca gördüklerimi hatırlatmış oluyordu: Kadın, erkeğin yerini alıp askerlik etmişti; tarlalarda çalışıyor, çift sürüyor, cephaneler taşıyor, siperlere kadar askerlerin savaşına ortak oluyordu. Yakında Türk cephelerini yine ziyaret edecektim. O da, Türk köylü kadınını yüceltiyor, onun Anadolu’yu kurtarışı karşısında bana şöyle diyordu: “Gidin bakın, İsmet paşa bu konuda neler düşünüyor.”
(Gaulis, Berthe B., Çankaya Akşamları, Çev: Füruzan Tekil, İstanbul, 1983; s. 43)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #28 : Temmuz 29, 2010, 07:56:57 ÖS » |
|
İstiklal Harbi günlerinde, Sakarya Meydan Muharebe’lerinin en kritik dönemlerinde, top seslerinin Ankara’’dan duyulmaya başlandığı ve Büyük Millet Meclisi’nin Kayseri’ye nakledilmesinin bile düşünüldüğü günlerde Atatürk, günlük çalışmalarının büyük bir kısmını yürüttüğü ve bugün müze olarak değerlendirilen Ankara Tren İstasyonundaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada Çavuş Ali Metin’e:
"Acele olarak Fevzi Paşa’yı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle." diyor.
Ali Metin, Fevzi Paşa’yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk’’ün yanına gelmek üzere, hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor. Fevzi Paşa Atatürk’’ün yanına girince, Atatürk ona bir kâğıt kalem uzatıp:
Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver, diyor.
Kendisi de bir kâğıt kalem alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı, Fevzi Paşa’ya vermek üzere yazmaya başlıyor. Yazma işi bittikten sonra, her iki Paşa da karşılıklı olarak yazdıklarını alıp okuyorlar ve okuma işi bittikten sonra birbirlerine bakıp sevinçle gülümsüyorlar.
Her ikisinin de yazdıklarını kendi kâğıtlarından okuyan Ali Metin, her iki kâğıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor:
Hz.Peygamber (s.a.v) Efendimiz, Hacı Bayrâm-i Velî’ye diyor ki:
"-Mustafa’ya söyle, korkmasın, sonunda zafer onların olacak."
Bilindiği gibi, aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizi, Hacı Bayrâm-ı Velîye bu sözleri söylerken gören o iki muzaffer kumandanın o günkü isimleri, "Mustafa Kemal" ve "Mustafa Fevzi" dir.
(Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din Egitimi, s.160-161)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Lâle
|
 |
« Yanıtla #29 : Ekim 03, 2010, 09:09:51 ÖÖ » |
|
General Towsend’in Karıştırdığı Centilmen Komutan Kemal
Birinci Dünya savaşı sırasında Irak cephesindeki muharebelerde Kütülamare kalesinin ordularımız tarafından tekrar ele geçirilmesi esnasında kale içindeki İngiliz birlikleri, komutanları bulunan general Towsend ile birlikte esir edilmişti. İstanbul’a getirilerek daha sonra Heybeliada’da göz altına alınan ve ateşkes antlaşmasına aracılık da yapan bu general silah bırakışmasından sonra memleketine dönebilmişti.
Bu general, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu kıyılarına yaptığı bir seyahat sırasında Mustafa Kemal ile görüşmek istediğini bildirmiş ve bu dileği Mustafa Kemal tarafından kabul edilerek Konya’da görüşme gerçekleşir. Görüşmedeki ilk karşılaşmada general Towsend’in adeta bir şaşkınlık geçirdiğine tanık olunur. Bu kısa şaşkınlıktan sonra general Towsend :
- Affedersiniz, görüyorum ki işin içinde isim benzerliğinden doğan bir yanlışlık var, ben sizi başka bir kemal sanmıştım.
- Nasıl bir Kemal ?
- Kütülamare’de ordumla birlikte çevrilmişken karşı tarafta Kemal adlı çok centilmen bir komutan vardı. Onunla hasım olmakla birlikte aynı zamanda çok da dost olmuştuk.Bu işin başına onun geçtiğini sandım da...
- Onunla dost olduğunuz gibi benimle de dost olabilirsiniz.Buyurun , oturun.
General oturur. İki asker, iki insan biri birini anlamakta gecikmezler. Biri karşısındakinin nasıl kutsal bir dava peşinde olduğunu, öbürü de ötekinin hâlâ hasım durumunda olan bir devletin generali olmakla birlikte ne denli insanca düşündüğünü görür.
Towsend, hayran kaldığı yeni dostuna birkaç gün konuk olduktan sonra ayrılmak için izin isteyince Mustafa Kemal şöyle bir öneride bulunur :
- Ben Ankara’ya döneceğim. Orada, içlerinde sizin doğrudan doğruya kendi dilinizle konuşabileceğiniz kimseler de bulunan arkadaşlarım var. İster misiniz birlikte gidelim ? Onlarla tanışmış olursunuz.
Öneriyi kabul eden general Mustafa Kemal’le birlikte Ankara’ya gelir ve burada yeni tanıdıklar edinir. Bu ziyaretin akabinde yurduna dönmek üzere vedalaşırken Mustafa Kemal ona soruyor :
- Arkadaşlarımı nasıl buldunuz ?
- Çok centilmen insanlar, ancak korkarım ki içlerinde sizi benim anladığım ölçüde henüz anlamamış olanlar vardır.
Mustafa Kemal’in bu tespite ilişkin karşılığı şu olmuştur :
- Bunu biliyorum; fakat bu halin size de sezdirilecek bir derecede olduğunu şimdi anlamış bulunuyorum !
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|