|
Dilci değil Türkçe tutkunuyum; biraz da hukukçu; biline
ki öyle sorgulanam.
Ayrıcalıklı bir yaratık olarak bütün başarılarımızı
dilimize borçluyuz; o olamasaydı, bir hayvan türü
olurduk. İnsan olmanın ve toplumsal yaşamın temel
taşıdır dil.
İşte kişioğlu, dil yeteneğini kullanarak; nesneleri,
düşünce ile duygularını, kısaca bütün evreni sesle,
yazıyla adlandırarak, konuşarak toplumsal yaşamı
oluşturmuştur. Ne var ki dil, tek başına yaşam düzenini
sağlama olanağına iye (sahip) değildir.
Toplumsal yaşam, insanı ilişkiler yumağı durumuna
getirir; çıkarların karşılanmasında uyuşmazlık, çatışma
olasılığı gündeme gelebilir. İnsanın özgecil
(başkalarına yararlı olma tutum ve çabaları) yapısı
yanında, bencil yapısının varlığı da bir olgudur. Bu
olgu; elindeki gücü, başkalarının zararına kullanmayı da
olanaklı kılar. Bu nedenle, en ilkel yaşamlarda dahi,
düzeni sağlayacak kurallara (din, ahlak, töre, hukuk)
gereksinim duyulmuştur.
Toplumsal yaşamı kolaylaştırıp koruyan bu kuralların
içinde en önemlisi hukuktur. Çünkü; o yalnız yapılması
ya da yapılmaması gereken eylem ile davranışları
gösteren buyurucu kuralları değil; bunların çiğnenmesi
durumunda zorlayıcı yaptırımları da öngörür. Toplumsal
düzenin sağlanmasının başka yolu da yoktur. Bu nedenle
hukuk, adalete yönelik bir toplumsal yaşam düzeni diye
tanımlanır. Görülüyor ki; dil ile hukuk toplumsal yaşam
için olmazsa olmaz niteliktedir. Sonuçta hukuku da
yaratan dildir.
Çin düşünürü Konfüçyüs'e sormuşlar: “Bir ülkeyi
yönetmeye çağrılsaydın yapacağın ilk iş ne olurdu?”
Yanıtı "Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle başlardım."
olmuş ve kanıtlarını şöyle açıklamış:
"Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz.
Düşünce iyi anlatılamazsa yapılması gerekenler iyi
yapılmaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa töre ile kültür
bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet yanlış yola
sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen
yurttaş ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez.
İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli
değildir."
Bilge Konfüçyüs, yerden göğe kadar haklı. Dilin gücünün
temelini sözcükler oluşturur. Sözcükler ana dilin
kendine özgü dünya görüşüne, öz kök ile ses yapısına
uygun değilse kusurlu sayılırlar. Bu durum, çoğunlukla,
öbür dillerden doğrudan alıntı ya da “yabancı köklerden
uydurma” sözcüklerde söz konusudur. Çünkü yabancı
katışıklar, dil ile düşünce arasındaki bağı yerine göre
ortadan kaldırır, bozar, karartır; hiç değilse
güçsüzleştirir. Bunun doğal sonucu, düşünerek kavrama ve
bilinçlenme yerine ezberleyerek öğrenmedir. Ezberleme,
gereksiz çaba ve zaman yitirme olduğu gibi bütün
alanlarda da gelişmeyi önleyerek yanılgıların kaynağı
olur. Oysa ana dilimizin sözcükleri saydamdır, onların
içini görebilir; örtük de olsa anlayarak düşüncede,
iletişimde ve toplumsal ilişkilerde kolaylık ve
doğruluklar sağlarız.
Arapça, Farsça ya da batı dillerinden alıntı,
devşirilmiş sözcüklerle yazıp konuşurken çokça yanlışlık
yapmamızın nedeni, bunların Türkçemizin öz kök ve ses
yapısına uygun olmamasıdır. Örneğin kimi yargı
kararlarında "muhakeme masrafı" yerine "mahkeme masrafı"
kullanılarak yazım hatası yapılmaktadır. Yasa koyucu
bile aynı yanlışlığı 168 Sayılı Yasa'nın ek 8.
maddesinde yapmıştır.
Oysa yargılama gideri sözcükleri kullanılsaydı bu
yanlışlar yapılmayacaktı.
Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Ses Bayrağım" olarak
nitelendirdiği Türkçe’miz, Osmanlı'da çeşitli nedenlerle
özellikle Arapça-Farsça sözcüklerin etkisiyle
kirlenmiştir. Bu kirliliğin sonunda halkın anlamadığı
Osmanlıca denilen yazı dili ortaya çıkmıştır. Osmanlı'da
kadılar, yargılananı konuşulan Türkçeyle sorgular;
tutanağını Osmanlıca sözcüklerle, deyimlerle
düzenlerlerdi. Kişi yazılanlardan hiçbir şey anlamaz,
kulluk saygısıyla altına mührünü ya da imzasını basardı
(1).
Dilbilimci Şemsettin Sami, Osmanlıcayı; o dönemde
"Türk'e okusak anlamaz, Arap'a okusak anlamaz, Acem'e
okusak anlamaz; öyleyse bu dil ne dilidir?" diye
eleştirmiştir. İşte kusurlu dile tarihsel bir tanık
daha:
2. Murat; saygın bilimci Şanizade Ataullah Efendi'yi
sadrazama ilişkin dedikodu ettiği suçlamasıyla sürgüne
gönderir. Bir süre sonra da bağışlar. Padişah buyruğunu
götüren görevli heyecandan şaşırıp "İtlakınıza
(bağışlanmanıza) ferman getirdim." diyeceği yerde
"İtlafınıza (idamınıza) ferman getirdim." deyince
Atâullah Efendi kötüleşir ve ölür (2).
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş yıllarında, Osmanlı'nın dil
kalıtını (mirasını) doğal olarak benimsemek durumunda
kalmıştır. Bu nedenle hukuk devrimini gerçekleştiren
yasalar, çoğunlukla Osmanlıca sözcük ile terimlerle
yazılmıştır. Atatürk'ün başlattığı dil devriminin
yerleşmesi, yaygınlaşması uzun süre aldığından dilde
özleşmenin hukuk ile yargıya yansıması kolay olmamıştır:
Ancak Türkçe'nin özleştirilmesindeki gelişmelerden,
hukuk dili de önemli ölçüde payını almış; Anayasa
(teşkilat-ı esasiye), yasa (kanun), tüzük (nizamname),
tüzel kişi (hükmi şahsiyet), yasama (teşri), yürütme
(icra), yargı (adalet), kamu (amme), özgürlük
(hürriyet), savcı (müddeiumumi), yargıç (hakim) gerekçe
(esbab-ı mucibe), duruşma (celse), tanık (şahit),
bilirkişi (ehlivukuf), sorumluluk (mesuliyet, sözleşme
(akit), taşınır (menkul), taşınmaz (gayrımenkul),
kovuşturma (takibat), tutuklama (mevkufiyet), erteleme
(tecil) gibi yüzlerce yeni sözcük kazanılmıştır.
Bununla birlikte; butlan, gabin, müzayaka, icazet,
garameten, müteselsil, müeccel, temerrüt, ariyet, karz,
vedia, ıslah, müzahareti adliye, izalei şüyu, rüşvet,
irtikap, zimmet, gasp, tefhim, iddianame, gai,
müzekkere, tensip, fezleke gibi Arapça ve Farsça kökenli
yüzlerce; norm, replik, düplik, konkordato, bono, çek,
ciro, kambiyo, avans, sürastarya, navlun, marka,
konşimento, garanti, avarya gibi batı kökenli onlarca
sözcük hukuk alanında kullanılmaktadır. Son yıllarda
sorgusuz, denetimsiz küreselleşe inançlarının etkisiyle
çoğu ekonomi ağırlıklı reel, nominal, repo, factoring,
lising, insider, franchising, join venture gibi
İngilizce sözcükler de hukukun kapısından girmeye
başlamıştır.
Bu bağlamda 1992 başında yürürlüğe giren yeni (!) Medeni
Yasa'nın en başarılı yönlerinden biri, dilinin
arılaştırılması, özleştirilmesidir. Yabancı yüzlerce
sözcük yerine Türkçeleri yeğlenmiştir. Ancak yer yer
aynı özenin gösterilmediği de göz ardı edilmemelidir:
İlân (duyuru) - ehliyet (yeterlik, uzluk) - tebliğ
(bildirim) - fer'i (ikincil) rücu (dönme) - muaccel
(istenebilir) - define (gömü) - adet (töre, gelenek) -
rejim (düzen) ve niceleri yerinde kalmış.
Sorgulamadan duramıyorum: Niçin “Yurttaşlar Yasası”
değil de “Medeni Kanun”? İnandırıcı bir yanıt
verileceğini sanmıyorum. "Medeni" sözcüğü Arapça medine
(şehir) sözcüğünden türetilmiş; Medeni Kanun,
şehirlilerin (uygar insanların) yani yurttaşların yasası
anlamındadır. Yüzlerce Arapça, Farsça, Osmanlıca sözcüğü
atacaksınız "medeni" sözcüğüne gelince o sanki Tanrı
buyruğuymuş gibi duracaksınız! Kanun sözcüğünü yasayı
yapanlar bile içlerine sindirememişler ki birçok yerde
(madde 126-127) yasal sözcüğü kullanılmış. Kanun-u Esasî
bile Anayasa olmadı mı?
Hukukta da dilde özleştirmeye karşı çıkanlar olmuştur ve
olacaktır. Bu, dil davasına gönül vermiş olanları
yıldırmamalıdır. Aslında bir bölümünü aktardığımız
yabancı sözcüklerin çoğunun ya Türkçe karşılığı vardır
ya da Türkçe köklerden türetme olanağı. Ancak çoğu
tutucular, yabancı sözcüğe Türkçe karşılık bulunduğunda;
"Efendim.. Ama.. Tam karşılığı değil" gibilerinden karşı
çıkışlar yaparlar.
Ekonomide yıkım yılı olan 2000-2001 yılında İngilizce "reel
sektör" yaygın biçimde kullanılır oldu. Çoğu kimse uzun
süre ne anlama geldiğini de bilmiyordu. Köşe yazarı da
olan bir bilimciye, neden bu sözcüğün Türkçesini
kullanmadığını sordum ve de onu eleştirdim. Aldığım
yanıt "Tam karşılığı yok." oldu. Reel sektör
sözcüklerinin Türkçe çevirisi "gerçek (real) kesim
(sektör)"dür; gerçekten amaç ise üretkenliktir. Öyleyse
reel sektör yerine üretken kesim denmesi daha anlamlı
olmaz mı? Tutuculuk, çok bilmiş görünme ve yabancı
sözcük kullanma tutkusu yok mu? Dillerini eşek arısı
soksun emi...
Bir bilimsel toplantıda dostum olan bir konuşmacının
“re'sen” sözcüğünü direnerek ve yineleyerek kullanması
üzerine onu yerince bana "Medeni Kanun tasarısı
çalışması sırasında da bu sözcüğü de özleştirmek istedik
ancak tam karşılığını bulamadık; önerilenler de kavramı
tam karşılamadı." yanıtı verdi. Oysa Re'sen sözcüğü
Arapça re's (baş kafa) anlamında; reis (başkan) resmi
sözcükleri de buradan türetme) sözcüğünden türetilmiş
olup, kendiliğinden, kendi başına, kendi kendine
anlamındadır. Hukuk terimi olarak "yargının görevi
gereği olarak bir işi kendiliğinden yerine getirmesi"
anlamındadır. Bu nedenle MK 284 maddesinde re'sen
sözcüğü kullanılmadan "Yargıç maddi olguları "görevi
gereği" araştırır..." biçiminde yazılabilirdi. Neden;
açık anlamlı ve de bizden olanı yeğlemeyelim?
Bilmeliyiz ki kökeni ne olursa olsun terimlere ilişkin
sözcüklerin çoğunluğu, anlatmak istediği kavramı
bütünüyle ortaya koyamaz. Çünkü her hukuk teriminin,
(öbür alanlarda da) sözcük denilen biçimsel yapısı ile
bir de bu sözcüğe yüklenen kavramı vardır. Sözcük, ana
dilimizde olursa kavramını anlamada sis dağılır,
kolaylık sağlarız. Kavramsa (gelin de mefhum deyin) o
terimin soyut, genel ve küresel anlamını ortaya koyar.
Bir hukuk kavramının bilgisine, çoğu hukukçu ulaşabilir.
Ancak bu kavramı biçimlendiren sözcük; yapı ve ses
açısından Türkçeyse hukukçu olamayanlar da az çok bilgi
edinebilir.
Hukuk dilinde temerrüt-mütemerrit sözcükleri çok sık
kullanılan terimlerdendir. Türkçe karşılığıysa
"direnme-direngen"dir. Kişinin istenebilir borcunun
ödememekte direnmesi durumunda, ödeme anını ve
sorumluluğunu açıklar. Terimin kavram olarak içeriğiyse
hukuk bilgisini gerekli kılar. Yoksa ne mütemerrit ne
direngen sözcüğü yüklendiği hukuksal kavramı tüm olarak
açıklayamaz. Yerlisi varken yabanı niye kullanalım?
Yargıtay'da, bir yargı kararının denetimini yapıyorduk.
Savunman (avukat), dava dilekçesindeki anlatımların
tersine, sonuçta alacağının davalılardan alınmasını
isterken müteselsilen (art arda tam sorumluluk) yerine
müştereken (pay oranında ortaklaşa) sözcüğünü
kullanmıştı. Kurul "Hakkı biçimciliğe kurban etmeyelim."
karşı oyuma karşın, sözcüğün yanlış kullanmasını bozma
nedeni yaptı. Savunman (avukat), dilimize yabancı
müteselsilen ve müştereken sözcüklerini karıştırmakla
hak yitirmişti.
Borçlar Yasası'nın 50. maddesinde, birden çok kişinin
haksız eyleminden gerçekleşen zararlarda, art arda
sorumluları müşevvik (kışkırtıcı hadi hiç olmazsa
teşvikçi denmeli), asıl fail (eylemci) ve fer'an methali
(ikinci derecede sorumlu, kolaylaştıran) olarak
belirlemiştir. Onca karşı oylarıma karşın bir haksız
eylemi kolaylaştırarak karışan kişiler; Yargıtay
kararlarıyla, yasanın buyruğu dışlanarak sorumluluktan
kurtulmuşlardı. Okumama, sorgulamama olgusunu
eleştirebilirsiniz. Ancak yasada, Arapça köklerden
uydurma Osmanlıca "fer'an methali" yerine kolaylaştıran
yazılsaydı yasanın amacı çiğnenir miydi?
Mahkemelerde "Adalet mülkün temelidir." Sözü baş köşeye
oturmuştur. Cumhurbaşkanı Özal, Yargıtay girişinde bu
yazıyı okur ve başkanlarla konuşurken bu özdeyişi dile
getirerek "Sizler (yargı) yurttaşın malının
koruyucususunuz..." gibi bir açıklamada bulunurdu. Oysa
bu özdeyişteki sözcüklerden “adalet” doğruluk, karşıtı
eğrilik, mülk ise devlet gücü anlamındadır. Çevirisi de
"Devlet (yasama, yargı yürütme) gücünün temeli
doğruluktur." anlamındadır. Çoğu hukukçu bile bilmez ya!
Ne yapalım; dil kusurlu olunca Cumhurbaşkanı da yanılır.
Yaban dillerinden alınan ya da uydurulan sözcüklerin
olumsuzlukları, bu örneklerle sınırlı değildir. Kusurlu
dil oluşturan sözcükler yerine, var olan Türkçe
karşılıkları kullanılmadığı ve yeni Türkçe karşılıklar
türetilmediği sürece; gizil (potansiyel) bir tehlikeyle
karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır. Unutmayalım ki
bütün diller sürekli olarak yeni sözcükler bulmak,
türetmek zorundadır. Bu nedenle de Atatürk "Başka
dillerdeki her sözcük için en az bir karşılık bulmalı.
Onları ortaya atmak gerekir, ulusal zevkimiz hangisini
tutar ve kullanırsa onu sözlüğümüze koyarız." demiştir
(3).
Nitekim dilde özleşmeyle başlayan süreçte böyle
olmuştur. Tutulan tutulmuş; tutulmayansa dışlanmıştır.
Türkçe, köklerden yeni sözcükler türetme konusunda çok
varsıl (zengin) bir dildir. Tarama sözcükler, halk
ağızları da güçlü bir kaynak. Bu bağlamda, özellikle ve
öncelikle; bilimcilerimize, yüksek yargı organı
üyelerine ve de hepimize görev düşmektedir.
Hukuk öğrenimine başladığımız yıllarda, çoğu Arapça ve
Farsçadan alınmış ya da uydurulmuş Osmanlıca sözcükleri
kullanmanın hukukçu için bir ayrıcalık olduğu yaygın bir
kanıydı. Bir arkadaşım durmadan Arapça, Osmanlıca
sözcükleri ezberleyerek çokbilmişlik gösterisi yapardı.
Hocalarımızın çoğunluğu ya alışkanlıklarının etkisiyle
gerekli özeni göstermiyorlar ya da Osmanlıca
sözcüklerden oluşan bir hukukçu dilini savunarak tutucu
bir yol izliyorlardı.
İdare Hukuku adlı yapıtının önsözünde "Gençleri birtakım
ağdalı Osmanlıca sözcükleri ve terimleri hiç anlamadan
yalan yanlış ezberlemek durumuna sokmamak için kitabı
Türkçe yazdım (!)" açıklamasını yapan rahmetli Prof. Dr.
Süheyp Derbil gibi az sayıda bilim adamı ise
yadırganıyordu.
Günümüzdeki hukuk öğretisinde eski tutuculuk kalmadı.
Ancak tutunmuşlar büyük ölçüde kullanılır da yabancı
sözcüklere karşılık bulma çabası pek gösterilmez. Bilim
adamları, yalnız çalışma alanlarının bilgileriyle değil
dil açısından da toplumun önünde gitmek zorundadır. “Mal
bulmuş mağribi” gibi yabancı sözcüklere yapışmak bilim
adamına yakışır mı?
Yargıtay, dil devriminin ilk yıllarındaki yüksek özeni
göstermediği gibi özleşmeye yer yer engel de olmuştur.
Dilde gösterilen özen ya bireysel çabaların ya da
dildeki özleşmenin alttan gelen yaygın ve doğal etki ve
baskısının sonucudur.
İşte olumsuz çarpıcı örnekler:
Bir ceza yargıcı, sanığın suçsuzluğunu beraat sözcüğüyle
değil aklanma sözcüyle açıklar. Yargıtay (3. CD.
5.3.1968-5295) bunu hukuk diline aykırı bularak yargıç
hükmündeki "aklanmasına"yı kaldırarak yerine beraat
(aslı da beraet) sözcüğünü koyarak yargıcı eleştirir.
Oysa aklanma sözcüğü hem yapısı bakımından açık ve
anlamlıdır hem de eskilerde de kullanılmış Türkçe bir
sözcüktür. Beraat sözcüğü ne kadar yerleşik olursa olsun
"aklanma"nın anlam varsıllığını veremez; çünkü bizden
değil.
Dil sevdalısı başka bir yargıçsa yargılama sonunda
hükmünü oluştururken manevi tazminat yerine tinsel
ödence sözcüklerini kullanınca; onun da karşısına
Yargıtay'ın tutuculuğu çıkar. (4. HD). Oysa tin sözcüğü
bugün bile Türk boylarında (Altaylarda Hakasya-Tuva)
kullanılmakta ruh, can, canlılık anlamına gelmektedir
(4). Yüksek yargıçlar, tin sözcüğünün uydurma olmadığını
bilselerdi sanırım en azından, atalarımızın diline saygı
duyarlardı. Bilgisizlik tutuculuğun da kaynağı oldu.
Kırsal kökenli bir tanıdığım, bir Yargıtay kararının
açıklamasını istedi: Kararda alternatif sözcüğü
geçiyordu, açıklamam bitmeden gelen "Neden seçenek,
seçeneksel demezler ki?" yergisini yanıtlayamadım.
Arapça, Farsça, Fransızca derken büyük tehlike İngilizce
kapımızdan girdi bile. Medya, center, star, flash,
country, radikal, in-out, animasyon, panorama,
motivasyon, bye-bye, ve niceleri.
İşyerleri ve nesne isimleri aldı başını gidiyor: Coupon
Cars, Computer Center, Cotton Bar, Fast Food Center,
First Class, Jet Group, Haute Couture, Kebaphouse,
Lingerie, Mode House, Pizza Fast, Pop Line, Porcelain
Collection, Printing, Pyramid, Be Chiq vb...
Prof. Dr. Y. Müh. İlhami Çetin'in (5), "Mağazaların ve
işyerlerinin yabancı (İngilizce) adları, kentlerimize
sömürge havası vermektedir." yorumu yanlış mı? Evimin
bulunduğu sokakta yeni açılan bir işyerinin adı Tawukchu.
Kesinlikle yanlış okumadınız; çevrenize bir göz atın
nicelerini göreceksiniz.
Ünlü yazar Hasan Pulur(6) bu gidişe dayanamaz ve yakında
Türkiye Cumhuriyeti'nin de İngilizcesini yazarız:
Republic of Turkey; hani pek de uygun olur (!)" demekten
kendini alamaz.
Sakın ha "Canım bu da olur mu?" demeyin; GAP İdaresi'nin
giriş kapısına yazdılar bile "Republic of Turkey Prime
Ministry Souttheastren Anatolia (!). Ah eşek arıları
neredesiniz?
Mısırlı politikacı Fikri Abaza, Cumhuriyet'in onuncu yıl
bayramında Türkiye'ye gelip "Ulusal bilinç her şeyi
önüne katıp gitmiştir." yorumunu yaptıktan sonra
Beyoğlu'ndaki dükkanları bakın nasıl anlatır: "Yabancı
mağazalar kapıların üstünde kendi dilleriyle yazılmış
levha asamazlar. İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikan ve
Yunanlıların Türkiye'deki dilleri, yeni harflerle
Türkçedir...”
Şimdi Ata’mıza gönül borcu ödemenin zamanı: Ulus devlet
için, geleceğimiz için Türkçemizi koruyup kollayalım.
Yanlış yolda olanları güzel Türkçemizle uyaralım.
Susmayalım. Atalarımızın olduğu gibi, yarınlarda bizim
de kemiklerimizi sızlatırlar.
Son olarak iki önerim olacak: Baroların zaman zaman
çevre gibi toplumsal sorunlarla yakın ilgisine, uğraşına
tanık oluyoruz. Dil kirliliği de çok önemli. Barolar,
gerekirse öbür toplum örgütleriyle, yerel yönetimlerle
de işbirliği yaparak özellikle tecimsel (ticari) amaçla
gerçekleştirilen dil kirlenmesine karşı toplumsal savaş
açmalıdır. Ne dersiniz? Karaman ve Beypazarı'ndaki (7)
uygulamalar birer çapıcı örnek. Başka bir örnek Fransa,
yasayla Fransızca'yı yozlaştıran eylemlere karşı ceza
yaptırımları koydu.
Unutmayalım dil bir ülkenin onur ve kimlik sorunudur.
Bir Mısır Devlet Başkanı’nın "Türklerin dilinden Arapça
sözcükleri alsanız konuşamazlar." diye aşağılamasını
anımsayalım.
Öte yandan yargıda kullanılan, Türkçe olmayan,
bireylerin üstelik genç savunmanların (avukatların) dahi
anlamakta zorluk çektiği sözcükler yerine Türkçe
karşılıklarının kullanılması konusundaki girişim ile
etkinliklerin de yararlı olacağı inancındayım.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde Fransızca olan rapor
sözcüğünün karşılığı "yazanak" olarak belirlenmiş. Sakın
ola "...efendim dilimize yerleşmiş artık..." deyip
kolaycılığa kaçmayınız. Dil devriminden önce dilimizdeki
yabancı sözcük oranı %80'lere tırmanırken şimdilerde
tersi oldu yani %20'lerde. Dilimiz öz be öz Türkçe on
binlerce sözcük kazandı.
Müzekkere, teskere, tensip, fezleke, istinabe gibi ne
bireylerin ne de genç hukukçuların anlamakta zorlandığı,
özü de sesi de yapısı da bize yabancı sözcükler ile
bunun gibi binlercesi yerine karşılıklar bulmada sizin
de katkınız olsun istemez misiniz?
Yineliyorum, susmayalım. Unutmayalım ki dil bir ulusun
onur ve kimlik sorunudur.
DİPNOTLAR :
1. İ. Sungu, Yeni Osmanlılar ve Tanzimat I. sf.843.
2. İstanbul Ansiklopedisi, 1. Cilt, Atâullah Efendi.
3. Afet İnan
4. Atlas Dergisi Ocak 2000, sf. 46 Şaman Türkler.
5. Müdafaa -i Hukuk Dergisi, 1 Haziran 2001, sayı 34.
6. Milliyet 15 Haziran 2001.
7. Hürriyet 27.10.2002 "Beypazarı İlçesi'nde, yabancı
adla işyeri açmak isteyenlere, işyeri açma ruhsatı
verilmeyeceği bildirildi.
8. HAK Sözcüğünün Türkçesi, Yargıtay Dergisi 1981 sayı
1-2 sf.129.
Çetin AŞÇIOĞLU
Yargıtay Onursal Üyesi |