 |
 |
|
Picasa Slayt ve Fotoğraf Programı
En Güzel
Paylaşımlar İçin Mail Grubumuza Üye Olun
DEYİMLER - T - U - Ü

T
Tabana kuvvet: "Binecek bir şey yok, yayan
gitmekten başka çare de kalmadı" anlamında
kullanılır."Haydi kalkın bakalım, tabana kuvvet!"
Tabanları kaldırmak: Çok hızlı yürümeye ya da çok
hızlı koşarak kaçmaya başlamak."Polislerin
geldiğini görünce tabanları kaldırdı."
Tabanları yağlamak: 1. Uzak bir yere yayan olarak
gitmek için hazırlanmak. 2. Hızlıca koşarak
kaçmak.
Taban tabana zıt: Birbirinin tamamen karşıtı
olmak, birbirine çok aykırı."Taban tabana zıt
düşüncelere sahiptiler."
Taban tepmek (patlatmak): Yayan olarak çok uzun
yol yürümek, çok sık gidip gelmek."Kasaba ile köy
arasında o iş için az taban tepmedim."
Tabanvayla gitmek: Araçla değil de yürüyerek
gitmek.
Taburcu olmak: İyileşen hasta, bakıma gerek
duymadığından hastaneden çıkmak."Taburcu olan
arkadaşlarını karşılamaya gittiler."
Tadı damağında kalmak: Tadını, lezzetini bir türlü
unutamamak."O kebabın tadı damağımda kaldı."
Tadına bakmak: Küçük bir parçasını ağzına alarak
lezzetini denemek, nasıl olduğunu
yoklamak."Yemeğin tadına baktın mı?"
Tadına varamamak: Bir şeydeki ince güzelliği
duyamamak, hissedememek ya da kavrayamamak."Şu
dostluğumuzun tadına varamadım daha."
Tadında bırakmak: Ölçülü olup aşırılığa
kaçmamak."Yeter çocuklar! Tadında bırakın, havayı
bozacaksınız yoksa."
Tadını almak: 1. Bir şeyin lezzetini almak. 2.
Yaptığı işten zevk duymaya başlamak."O işin tadını
aldı bir kez, daha peşini bırakmaz."
Tadını çıkarmak: Bir şeyin sağladığı
güzelliklerden ya da imkânlardan istediği gibi
yararlanmak."Şu tatilin tadını çıkarmaya
çalışacağım."
Tadını kaçırmak: Zevkine varılmaya çalışılan bir
şeyde aşırılığa kaçarak olumsuz bir durum
oluşturmak, zevki bozmak.
Tadı tuzu kalmamak: Eski zevk veren yanı kalmamak,
yavanlaşmak, güzel ve çekici durumu ortadan
kalkmak."İşlerimizin artık tadı tuzu kalmadı."
Tahtalı köy: Mezarlık.
Tahtası eksik: Aklı noksan, deli."O ne biçim
hareketti, tahtası eksik galiba!"
Takım taklavat: Hepsi, parçalarıyla birlikte.
Takıp takıştırmak: Özenerek süslenmek."Takıp
takıştırmış, öyle çıkmıştı sokağa."
Takke düştü kel göründü: Kusuru, kabahati örten
şey ortadan kalkınca bütün çirkinlikler, hileler,
ayıplar ortaya çıktı.
Tam adamını bulmak: 1. En uygun kişiyi seçmek. 2.
En uygunsuz kişiyi seçmek."Tam adamını bulmuşsunuz
hani!"
Tam takır kuru bakır: İçinde hiçbir şey yok,
bomboş."Tam takır kuru bakır bir ev bırakıp
gitmişler."
Tam üstüne basmak: İstenilen şeyi bulmak, fikir ve
davranışlarında isabet kaydetmek, istenilen sözü
söylemek.
Tanrı misafiri: Eve kendiliğinden gelen konuk."O
bir Tanrı misafiridir. Nasıl kalk git
diyebilirim."
Taraf tutmak: Bir yanı desteklemek, yan
çıkmak."Ben sana taraf tutup da onların
düşmanlığını kazanma demedim mi?"
Tarihe karışmak: Yalnız adı anılır olmak veya
etkisi yok olmak.
Tası tarağı toplamak: Gitmek üzere bütün eşyasını
toplamak."Tası tarağı toplamış arabanın gelmesini
bekliyorduk."
Taş atmak: Birine dokunacak, onu incitecek söz
söylemek.
Taş attı da kolu mu yoruldu?: "Bu kazancı sağlamak
için hiç yoruldu mu, emek verdi mi, para harcadı
mı?" anlamında kullanılır.
Taşa tutmak: Üst üste taş atmak, sürekli
taşlamak."Çocuklar aşağı yoldan geçen karşı
köylüleri taşa tuttular."
Taş çatlasa: "Ne yapılsa, ne denli zorlansa,
gerçekleşmesi imkânsız" anlamında kullanılır."Taş
çatlasa bu elbise otuz binden fazla etmez."
Taş çıkartmak: Biri, ötekinden niteliğiyle üstün
olmak."Nezaketiyle akranlarına taş çıkartıyor."
Taşı gediğine koymak: Zekice bir hareketle gerekli
bir sözü tam zamanında ve yerinde söylemek.
Taşı sıksa suyunu çıkarmak: Bedence çok kuvvetli,
dinç kimse."Taşı sıksa suyunu çıkarır bir adamdı,
hastalık onu ne hâle getirmiş!"
Taş kesilmek: Çok şaşırıp ne yapacağını, ne
söyleyeceğini bilemez olmak; sesini çıkaramamak,
hareket edememek."Çocuk sanki taş kesilmişti."
Taş üstünde taş bırakmamak (koymamak): Her şeyi
yıkıp yerle bir etmek."Belediye araçları
gecekonduları yerle bir ettiler, taş üstünde taş
koymadılar."
Taş yürekli: Hiç acıma hissi taşımayan,
merhametsiz."Taş yürekli herifler, çocukları hiç
acımadan kurşuna dizdiler."
Tatlı dil: Gönül alıcı, hoşa giden, kırmayan
konuşma biçimi ya da söz."Tatlı dil yılanı
deliğinden çıkarır."
Tatlı sert: Kırmamakla birlikte yumuşak da olmayan
söz ya da davranış.
Tatlı su firengi: Batılılık taslayan, Batılı gibi
davranan Doğulu Hristiyan.
Tatlıya bağlamak: Bir anlaşmazlığı tarafları
memnun edecek biçimde bir çözüme
ulaştırmak."Nihayet işi tatlıya bağladık."
Tava getirmek: Gereği kadar ısıtmak.
Tavına getirmek: Bir işi en uygun duruma
getirmek."Tavına getirip söyle."
Tava gelmek: 1. Yumuşamak, kanmak. 2. Süzülecek
duruma gelmek."Söylediğim sözlerle tava geldi;
tamam, yapalım dedi."
Tavır almak (takınmak): Belli bir durum ve
davranış almak."Ağabeyim bana niçin karşı tavır
aldı bilmiyorum"
Tavşana kaç tazıya tut: Birbirine karşı olan
tarafları çatışma için kışkırtma, davranışlarında
yüreklendirme.
Tavşanın suyunu suyu: İki şey arasında çok uzak
bir ilgi olduğunu anlatmak için kullanılır.
Tavşan yürekli: Korkak, ürkek, çekingen."Amma da
tavşan yürekli bir adammışsın."
Tazıya dönmek: 1. Oldukça zayıflamış olmak. 2.
Sırılsıklam, çok ıslanmış olmak.
Tebelleş olmak: Kancayı takmak, musallat olmak,
istediğini yaptırıncaya kadar yakasını
bırakmamak."Başıma iyice tebelleş oldu, nereye
gitsem oraya geliyor."
Tebdil gezmek: Tanınmamak için kılık değiştirerek
gezmek.
Tefe koymak: Biriyle ilgili olarak alaylı dedikodu
yapmak."Bunlar adamı tefe koyarlar, sakın ağzından
bir şey kaçırma."
Tekbir getirmek: "Allah-ü ekber" diyerek Allah`ın
adını yüceltmek.
Tekerine çomak sokmak: Birinin yolunda giden işini
engellemek, aksatmak gibi davranışlarda
bulunmak."Adamın tekerine çomak soktular, düzenini
altüst ettiler."
Tekin değil: 1. İçinde cinlerin olduğu kabul
edilen bina ya da yer. 2. Kendisinde bazı gizli
güçlerin olduğu sanılan, tehlikeli kabul edilen
kimse."O eski ev tekin değil diyorlar."
Telâşa düşmek: Heyecanlanmak, aceleci olmak.
Tel çekmek: 1. Telgraf çekmek. 2. Telle
sınırlandırmak, telle çevirmek.
Telleyif pullanmak: Kimi bezeme teli ve süslerle
iyice süslemek."Gelini bir güzel telleyip
pulladılar."
Temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koymak: Bir
meseleyi sürekli anlatmak, yeni bir şeymiş gibi
birçok defa söz konusu etmek.
Temel atmak: 1. Bir yapının temellerini yapmaya
başlamak. 2. Bir işe başlamak, ilk davranışta
bulunmak, girişmek."Evin temelini yarın atacağız
inşallah."
Temel taşı: 1. Bir yapının temeline konan taş. 2.
Bir şeye temel olan öğe, kişi, bir şeyin aslî
unsuru, en güçlü dayanağı."Bu şiir, onun şiir
anlayışının temel taşıdır."
Temize çekmek: Karalama hâlindeki bir yazıyı
yeniden, silintisiz ve kazıntısız bir şekilde
kâğıda yazmak."Ödevlerinizi temize çekin."
Temize çıkmak: Bir kimsenin suçsuz olduğu
anlaşılmak."O yapmadı, temize çıkacak,
göreceksin!"
Temiz para: 1. Kesintiden sonra elde kalan para
miktarı. 2. Doğru yoldan kazanılmış para.
Tencerede pişirip kapağında yemek: Kıt kanat
geçinmek, olanıyla yetinmek.
Tencere dibin kara seninki benden kara:
"Kötülükte, kusur yönünde sen benden daha
betersin" anlamında kullanılır.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş: İki değersiz
kişi bir araya gelmiş, birleşmiş, yakışmışlar
birbirlerine.
Tepeden bakmak: Küçümsemek, kendini üstün
görmek."İnsanlara tepeden bakmayı bırak artık,
aciz bir varlık olduğunu düşün."
Tepeden inme: 1. Beklenmedik, şaşırtıcı, ansızın
gelen. 2. Yüksek bir makamdan çıkan buyruk,
emir."Tepeden inmeyle bir sürü ehliyetsiz adam
geçti işin başına."
Tepeden tırnağa (kadar): Her yanı, baştan aşağı,
bütün vücudu."Tepeden tırnağa gözden geçirdi
ihtiyarı."
Tepesi atmak: Çok sinirlenmek, birden
öfkelenmek."Tepesi atar atmaz salondakileri dışarı
çıkardı."
Tepesinde havan dövmek: Üst kattakiler gürültü
yaparak alt kattakileri rahatsız etmek.
Tepesinden (başından) kaynar su dökülmek: Hiç
ummadığı bir durumla karşılaşıp derin bir üzüntüye
kapılmak, sıkıntı içinde kalmak."Hayır cevabını
alınca tepesinden kaynar su döküldü."
Tepesine binmek: 1. Şımarıklığı sebebiyle her
istediğini yapmak, yaptırmak. 2. Kendinden
güçsüzleri ezmek, onlara kötü
davranmak."Düşmanların tepesine binmek boynumuza
borç oldu."
Tepesi üstü: Tepe taklak, başı yere gelmek
üzere."Çocuk sandalyeden tepesi üstü düşmüştü."
Tepe tepe kullanmak: Yıpranacağını, eskiyeceğini
düşünmeden, sakınmadan istediği gibi kullanmak."Bu
kadar istiyorsan al senin olsun, tepe tepe
kullan!"
Terbiyesini vermek: Yaptığı kırıcı hareketler,
kullandığı kötü sözler için kendisini sertçe
uyarmak, azarlamak, gerekirse dövmek.
Tercüman olmak: Başkasının duygusunu, düşüncesini
dile getirmek, anlatmak.
Ter dökmek: 1. Bir işi yapmak için çok zahmet,
zorluk çekmek. 2. Çok terlemek."Bu işi başarmak
için az ter dökmedi."
Tereciye tere satmak: Birine çok iyi bildiği bir
konuda bilgi vermeye çalışmak.
Tere yağından kıl çeker gibi: Hiç kimseye zarar
vermeden, çok kolaylıkla kimseye hissettirmeden,
kimi sorumluluklardan kurtularak."Merak etme sen,
tereyağından kıl çeker gibi halledecektir işi."
Tersi dönmek: Şaşkınlıktan bulunduğu ve gideceği
yeri kestirememek.
Ters tarafından kalkmak: Aksi, huysuz ve ters
olmak."Ters tarafından kalktın galiba, ne dersem
tersini yapıyorsun."
Ters yüz etmek: İçini dışına, altını üstüne
getirmek ya da çevirmek."Gömleğin yakasını ters
yüzü edip diktim."
Ters yüz geri dönmek: İstediğini elde edemeden,
eli boş dönmek.
Teselli etmek: Avundurmak, acısını gidermeye, onu
rahatlatmaya çalışmak."Arkadaşını en iyi şekilde
teselli ettiğine eminim."
Teselli bulmak: Avunmak.
Teslim bayrağı çekmek: 1. Yenilgiyi kabullenmek,
teslim olmak. 2. Bir çekişme sonunda
karşısındakinin istediğini yapmaya razı
olmak."Yakında teslim bayrağını çekerler, endişeye
kapılmayın."
Teslim olmak: 1. Kendinden üstün bir güç
karşısında yenilgiyi kabul etmek, mücadeleden
vazgeçmek. 2. Kendini teslim etmek, birtakım
ellere bırakmak."Teslim olursan kılına
dokunulmayacaktır!"
Teşrif etmek: Onurlandırmak, şereflendirmek.
Tetikte olmak: Her an uyanık ve hazır
bulunmak."Ben size tetikte olun, gözünüzü dört
açın demedim mi?"
Tez canlı: Aceleci, sabırsız, beklemeye
dayanamayan."Bu kadar tez canlı olma!"
Tez elden: Çabucak, bir an önce, çarçabuk,"Tez
elden hastaneye gitmeli bu yaralı!"
Tezgâhı kurmak: İşe başlamak üzere tüm araç ve
gereçleri hazırlamak, çalışmaya başlamak."Hemen
tezgâhı kurup gittiler."
Tezkeresini eline vermek: Kovmak, işten atmak,
işine son vermek.
Tıka basa doldurmak: Doldururken çok bastırıp
sıkıştırmak, hiç boş yer bırakmamak."Çuvalı tıka
basa doldurun, ne alırsa kârdır."
Tıka basa yemek: Haddinden fazla yemek, çok yemek,
mideyi rahatsız edecek kadar çok yemek."Doymaz
çocuk, tıka basa doldurdu karnını."
Tımarhane kaçkını: Delice işler yapan kimse.
Tıpış tıpış yürümek: 1. Kısa adımlarla çabuk
yürümek. 2. İster istemez bir yere gitmek.
Tıraş etmek: 1. (Saç, sakal) benzeri tıraş işini
yapmak. 2. Bıkkınlık verecek kadar uzun ve
gereksiz konuşmak."Yeni berber iyi tıraş
yapamıyor."
Tırnak göstermek: Gözdağı vermek, korkutmak.
Tırpan atmak: 1. İstemediği kişilerin bir yerdeki
görevlerine son vermek. 2. Kırıp geçirmek, topluca
öldürmek, kıyıma uğratmak."Genel müdür olunca, ilk
işi yardımcılarına tırpan atmak oldu."
Tohuma kaçmak: Yaşlanmak, evlenme çağı geçip
kartlaşmak.
Tok evin aç kedisi: Varlıklı olduğu hâlde
doymayan, ihtiyacı olmadığı hâlde aç gözlülük
eden, her gördüğüne sahip olmak isteyen
(kimse)."Bu çocuk da tok evin aç kedisi."
Tokat aşketmek: Ansızın el içi ile vurmak.
Tok gözlü: Mala, paraya, yiyeceğe düşkün olmayan;
cömert.
Tok sözlü: Sözünü esirgemeden, çekinmeden, hatır
gönül dinlemeden söyleyen."Rahmetli tok sözlü bir
insandı."
Tongaya basmak: Tuzağa düşmek."Çok kötü bastı
tongaya."
Top atmak: İflas etmek."Bu kadar kısa zamanda top
atacağımızı sanmazdım."
Topa tutmak: 1. Bir yeri top ateşi altında
bulundurmak. 2. Bir kimseye kırıcı, ağır sözler
söylemek.
Topun ağzında: Tehlikeye, saldırıya en yakın yerde
olmak.
Toprağı bol olsun: Müslüman olmayan ölülerin
anılması sırasında kullanılır, Müslüman ölüler
için "Allah rahmet eylesin" denir.
Topu topu: (Azımsanan şeyler için) olup olacağı,
yalnızca, hepsi."Topu topu beş elma almış."
Toz kondurmamak: Bir şeyi kusursuz göstermek, onda
bir kusurun olabileceğini kabul etmemek."Kızına da
hiç toz kondurmuyor."
Toz olmak: Ortadan kaybolmak, kaçmak,
uzaklaşmak."Çabuk toz olun buradan."
Toz pembe görmek: Aşırı iyimser olmak; hemen her
aksaklığı, üzücü durumları iyimserlikle
karşılamak."Hayatı hep toz pembe görmüştür."
Tozu dumana katmak: 1. Ortalığı altüst etmek,
karışıklığa yol açmak, gürültü patırtı çıkarmak.
2. Çok fazla toz kaldırarak koşmak veya
kaçmak."Başıboş sığırlar tozu dumana katarak
yokuştan aşağı iniyorlardı."
Tur atmak: Dolaşmak, dolaşıp gelmek."Evin
etrafında iki tur atıp yanıma gelsin."
Turnayı gözünden vurmak: Hiç beklenmedik bir
kazanç sağlama imkânını ele geçirmek.
Turp gibi: Çok sağlıklı, sağlam, rahatı
yerinde."Merak etme, turp gibi o."
Turşu gibi olmak: Çok yorgun, bitkin düşmek."Üç
gündür çalışıyoruz, turşu gibi oldum, hiç hâlim
kalmadı."
Turşusu çıkmak: 1. Çok yorulmak. 2. İyice ezilmek,
parçalanmak."Armutların turşusu çıkmış, yenecek
hâlleri kalmamış."
Turşusunu kurmak: Bir şeyi kullanmak, harcamak
gerekirken kıyamamak durumunda
söylenir."Kullanmadığı sandalyeyi vermiyor,
turşusunu kuracak sanki."
Tut kelin perçeminden: Güç bir durumda çözümün zor
olduğunu anlatmak için kullanılır.
Tuttuğu dal elinde kalmak: Dayandığı, güvendiği
şey önemini kaybederek işe yaramaz hâle gelmek,
fayda temin edemez olmak.
Tuttuğunu koparmak: Her girişiminden başarıyla
çıkmak, her işi becermek,"O tuttuğunu koparır bir
delikanlıdır, güvenin ona."
Tutunacak dalı olmamak: Güveneceği, dayanacağı
kimse bulunmamak."Küçüktüm, tutunacak dalım yoktu,
tek başımaydım."
Tuz biber ekmek: 1. Bir yemeğe tuz ya da biber
dökmek. 2. Bir üzüntünün acısını, bir kusurun
ağırlığını daha da artırmak."İyi yaptın sanki, o
günleri hatırlatarak tuz biber ektin kadının
yüreğine."
Tuz (la) buz olmak: Kırılıp parçalanmak, çok küçük
parçalara ayrılmak, paramparça olmak."Masadan
düşen vazo tuzla buz oldu."
Tuzlayayım da kokma: Bilip bilmeden konuşanlar,
yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için
küçümseme sözü olarak kullanılır.
Tuzluya mal olmak: Oldukça çok para harcanarak
sağlanmış olmak."Arabayı tamir ettirdik ama
tuzluya mal oldu."
Tuzu kuru: Hiçbir derdi, sıkıntısı olmayan;
kazancı yerinde olduğu için kaygılanmayan."Sana
göre hava hoş, gülersin, oynarsın, tuzun kuru
nasıl olsa."
Tükürdüğünü yalamak: Verdiği sözden geri dönerek
benliğini küçültmek."Ben tükürdüğünü yalayan bir
insan değilim, gideceğim oraya!"
Tümen tümen: Pek çok.
Türküsünü çağırmak: Birinin hoşuna gidecek
davranış ortaya koymak, söz söylemek, onun
tarafını tutmak."Ömrümce onun bunun türküsünü
çağırıp durdum, yeter artık!"
Türkü yakmak: Bir türküye ezgi uydurmak."Sevdiği
kıza yanık bir türkü yakmış diyorlar."
Tütünü tepesinden çıkmak: Bir acının ateşiyle
yanıp tutuşmak, çok üzülmek.
Tüy dikmek: Kötü bir işi, ortaya konan bir söz ya
da davranışla daha da kötüleştirmek.
Tüyleri diken diken olmak: Korku, heyecan, endişe
veya üşümekten vücuttaki tüyler, kıllar kabarmak,
dikilmek."Hava buz gibiydi, tüylerim diken diken
olmuştu."
Tüyü düzmek: Önceleri kötü olan kılık kıyafetini
düzeltmek, iyi yaşama kavuşmuş gibi güzel giyinir
olmak.
U
Ucu bucağı olmamak: Bir yer çok geniş, sonu yokmuş
gibi olmak."Kafamı kaldırıp şöyle bir baktım,
ovanın ucu bucağı görünmüyordu."
Ucu dokunmak: Bir işten biri zarar görür olmak,
söylenen bir söz birine zarar vermek."O çubuğu
kıracağım fakat ucu sana dokunacak diye
kıramıyorum."
Ucunu kaçırmak: Çıkmaza girmek, denetimi elinden
kaçırmak."İşin ucunu kaçırdın, oldu mu ya?"
Ucu ortası belli olmamak: Bir işe, söze nereden
başlanacağı kestirilememek.
Ucunda bir şey olmak: Bir şeyde gizli bir amaç
bulunmak."Bu davranışının ucunda bir şey var ama
anlayamadım."
Ucu ucuna: Ancak yetişecek kadar."İp ucu ucuna
geldi."
Ucuz atlatmak: Güç ve tehlikeli durumdan az bir
zararla sıyrılmak."Ucuz atlattık, az kalsın
uçuruma yuvarlanacaktık."
Uçan kuşa borcu (borçlu) olmak: Pek çok kişiye
borçlu olmak."Babanın uçan kuşa borcu varmış
diyorlar, doğru mu?"
Uçan kuştan medet ummak: Pek sıkıntıda bulunup, bu
sıkıntıdan kurtulmak için her türlü çareye,
olmadık yerlere başvurmak, yardım istemek.
Uçsuz bucaksız: Çok geniş."Uçsuz bucaksız kırlarda
dolaşmak istiyordum."
Uçkuruna sağlam: Namuslu, iffetine bağlı.
Uç vermek: 1. Baş vermek (çıban). 2. Bitmek,
sürmek (bitki). 3. Gelişme, büyüme başlangıcı
göstermek. 4. Bilinmeyeni açıklığa kavuşturucu
belirtiler ortaya çıkmak."İlk bahar geldi, dallar
uç vermeye başladı."
Ulu orta söz söylemek: Bir şeyin aslını bilmeden,
düşünüp tartmadan, çekinmeden, açıktan açığa
konuşmak."Birden ayağa kalkıp ulu orta söz
söylemeye başladı."
Uma uma döndük muma: Umut edilen, beklenilen
şeyler gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğrayan,
kötü durumlara düşen, zayıflayıp gücünü yitiren
insanlar için söylenir.
Umurunda olmamak: Aldırış etmemek, önem vermemek.
Ununu elemiş, eleğini asmış: Hayatta yapmak
istediklerini yapmış, geri kalan ömrü süresince
artık yapacak önemli bir işi kalmamış kimseler
için söylenir.
Utancından yere geçmek: Çok utanmak, kimsenin
yüzüne bakamayıp sanki saklanacak yer aramak."Çok
mahçup olmuştu, utancından yere geçmek üzereydi."
Uyku bastırmak: Aşırı derecede uykusu gelmek,
uyuma isteği duymak."Yemekten sonra bir uyku
bastırır, kafamı kaldıramazdım."
Uyku çekmek: Rahat ve huzurlu bir şekilde çok
uyumak."Eve gidip şöyle bir uyku çekeceğim."
Uyku gözünden akmak: Çok uykusu gelmek, göz
kapakları kapanmak."İki gündür yoldaydık, hemen
hemen hiç uyumamıştık, uyku gözlerimizden
akıyordu."
Uykusu kaçmak: 1. Uyuması gerekirken herhangi bir
sebepten ötürü uyuyamamak. 2. Bir sorun yüzünden
kaygılanmak, endişe duymak."Uykusu kaçmış, yatakta
bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu."
Uykusunu almak: Gerektiği kadar uyumuş
olmak."Epeydir yatıyorsun, uykunu almış
olmalısın."
Uyku tulumu: 1. Uykuyu çok seven kimse, çok
uyuyan. 2. İçine girilerek yatılan tulum
biçimindeki yatak."Uyku tulumu sen de, çabuk
kalk!"
Uykuya dalmak: Rahat ve derin bir şekilde uyumak.
Uyur uyanık: Yarı uykulu."Uyur uyanık ayakta nöbet
tutmaya çalışıyordu."
Uzağı (ileriyi) görmek: Gelecekte ne olacağını
sezmek, kestirmek."Dedem uzağı gören bir adamdı."
Uzaktan uzağa: 1. İlgisi pek az olan. 2. Çok
uzaktan."Uzaktan uzağa selâmlaşıyorduk işte."
Uzun boylu: 1. Boyu uzun olan. 2. Uzun süre. 3.
Derinlemesine, ayrıntılarıyla."Meselenin üzerinde
öyle uzun boylu durmadık."
Uzun etmek: 1. Nazlanmak, sözünde direnmek. 2.
Sözü uzatmak, tartışmayı sürdürmek. 3. Aşırı
gitmek."Haydi uzun etme de gel benimle!"
Uzun hikâye: Pek çok ayrıntıları bulanan,
anlatması uzun sürecek, anlatılmadan da
anlaşılamayacak olan olay ya da konu.
Uzun lafın (sözün) kısası: Özetle, kısaca, sözü
uzatmayarak."Uzun lafın kısası, yazar gerçekçi
olmalıdır."
Uzun uzadıya: Çok ayrıntılı olarak, en ince
noktalarına inerek."Meseleyi uzun uzadıya
inceledik."
Ü
Üç aşağı beş yukarı: Az bir farkla, az fazla ya da
az eksik olmak üzere, yaklaşık olarak."Üç aşağı
beş yukarı anlaşırız, merak etme."
Üç buçuk atmak: Çok korkmak, korku içinde olmak,
istenmeyen bir durum olacak diye korkup durmak.
Üçe beşe bakmamak: Alışverişte fiyat konusunda
küçük farkları önemsememek, almak ya da satmak
konusunda cimri davranmamak."İstediğini üçe beşe
bakma, mutlaka al."
Üç otuzluk: Yaşı hayli ilerlemiş (kimse).
Ümidini kesmek: Artık ummaz olmak, olacağını
beklememek, kavuşamayacağını anlamak."Ümidimi
kestim iyice, kocam artık geri dönmeyecek."
Ümitsizliğe düşmek: Gerçekleşmeyeceğine,
olmayacağına inanmak."Ümitsizliğe düşme bu kadar,
belki geri gelir."
Ün kazanmak: Adı her yerde duyulmak, şöhreti
herkesçe bilinir olmak."O cihana ün salmış bir
güreşçidir."
Üst baş: Kılık kıyafet, giyim kuşam."Üstüne başına
hiç bakmaz ki o."
Üste çıkmak: Suçlu olduğu hâlde suçsuz durumda
olduğunu söyleyip karşısındakini suçlamak."Bir an
önce bu işten kurtulmak için üste çıkmayı
başarmalıyım diye geçirdi içinden."
Üstesinden gelmek: Becermek, üzerine aldığı işi
başarmak, yapmak."Hiç endişelenme sen, üstesinden
gelecektir o işin."
Üste vermek: Fazladan ödeme yapmak."Üste bir
milyon verdiler ama bu arabayı değişmedim."
Üst perdeden konuşmak: 1. Üstünlük taslayarak
konuşmak. 2. Çok yüksek sesle konuşmak."Üst
perdeden konuşmaya bayılır."
Üstü başı dökülmek: Kılık ve kıyafeti çok eski
olmak, perişan durumda bulunmak.
Üstü kapalı konuşmak: Açık, kesin ifadeler
kullanmadan konuşup dinleyenin kavrayışına
bırakmak."Niçin üstü kapalı konuştuğunu bir türlü
anlayamıyordu."
Üstünde durmak: Bir işe önem vermek, o işle
yakından ilgilenmek, uğraşmak."Şu işin üstünde dur
biraz, yoksa sonun kötü olacak."
Üstünde kalmak: Artırma ya da eksiltme sırasında
onda kalmak. 2. Suçlanmak."Onlar kaçıp gittiler,
kabahat bizim üstümüzde kaldı."
Üstünden atmak: Başından savmak, bir şeyi ödev
olarak kabul etmemek, başkasını ilgilendirdiğini
belirtmek."Bu iş senin, sakın üstünden atayım
deme."
Üstünden dökülmek: Bir giysi bol ve biçimsiz
olmak, yakışmamak.
Üstünden (şu kadar zaman) geçmek: Aradan (şu
kadar) zaman geçmek."Üstünden şu kadar zaman
geçmesine rağmen hâlâ borcunu ödemedi."
Üstüne almak: 1. Alınmak, bir hareketin kendisine
karşı yapıldığını sanarak kaygılanmak. 2. Bir
görevi üstlendiğini kabul etmek."Her sözü üstüne
alma lütfen!"
Üstüne atmak: Kendi kaptığı bir suçu birine
yüklemek."Camı kendi kırdı ama suçu arkadaşının
üstüne attı."
Üstüne basmak: 1. Yerinde bir fikir beyan etmek.
2. İyice belirtmek."Üstüne basa basa anlat, baban
çok mağdurmuş de!"
Üstüne bir bardak (soğuk) su içmek: O işten
umudunu kesmek, o işin olacağına inanmamak,
parasını ya da malını almaktan vazgeçmek."Verecek
mi? Sen o paranın üstüne bir bardak soğuk su iç!"
Üstüne (üzerine) düşmek: 1. Bir şeyi elde etmek
için çok uğraşmak. 2. (Çocuğu) sevme ya da
korumada çok ileri gitmek."Şu çocuğun üstüne bu
kadar düşmeyelim, şımardıkça şımarıyor, neredeyse
başımıza çıkacak."
Üstüne fenalık gelmek: Aşırı ölçüde sıkılmak, çok
bunalmak.
Üstüne geçirmek: 1. Bir malın tapusunu kendi
üzerine yazdırmak ya da çıkartmak. 2. Bir çocuğu
evlât edinmek, kendi nüfusunu kaydettirmek."Evi
üstüne geçirmiş dedem, doğru mu?"
Üstüne gelmek: Bir şey konuşulurken ya da
yapılırken çıkagelmek.
Üstüne gül koklamamak: Sevdiği birinden başkasını
sevmemek, başkası ile ilişki kurmamak.
Üstüne (yatmak) oturmak: Hiç hakkı değilken
başkasının malını kendine mal etmek."Vakıf
mallarının üstüne oturdu adam, nasıl yaptı,
vicdanı nasıl el verdi bilmiyorum."
Üstüne titremek: Pek fazla sevgi, özen göstermek;
zarar gelmesin diye itinalı
davranmak."Öğrencilerinin üstüne böyle titreyen
bir öğretmen daha görmedim."
Üstüne toz kondurmamak: Bir şeyin kusur, eksiği
olduğunu kabul etmemek."Çocuğunun üstüne hiç toz
kondurmuyor."
Üstüne tuz biber ekmek: Bir üzüntüyü, derdi,
kusuru artıracak durum oluşturmak.
Üstüne üstüne gitmek: 1. Bir konuda bir kimseye
sürekli baskı yapmak. 2. Güç bir şeyden yılmayıp,
sonucu tehlikeli de olsa, çekinmeden o şeyle
uğraşmak."Biliyorum zor ama üstüne üstüne
gitmelisin, ancak o zaman başarabilirsin."
Üstüne varmak: 1. Bir şeyi yapmasını zorlayarak
istemek. 2. Bir kadın, evli bir erkekle
evlenmek."Demek tükürdü sana; üstüne varma,
zorlama demedim mi sana?"
Üstüne yıkmak: 1. Kendi işlediği bir suçu
başkasına yüklemek. 2. Kendisinin de sorumlu
olduğu bir işin ağırlığını başkasına
yüklemek."Evin geçim yükünü annenin üstüne
yıkmışlar, sorumsuzca yaşıyorlar."
Üstüne yürümek: Yıldırmak, korkutmak amacıyla
saldıracakmış gibi yapmak; ya da
saldırmak."Öfkeyle delikanlının üstüne yürüdü."
Üvey evlât gibi tutmak (saymak) : Horlamak,
haksızlık etmek, iyi davranmamak,
küçümsemek."Dokunma bana, beni hep üvey evlât gibi
tuttun, ne zaman yaklaştıysam sana köşe bucak
kaçtın benden."
Üzüm üzüm üzülmek: Haddinden fazla, çok
üzülmek."Anneciği üzüm üzüm üzülüyor ama bir çare
bulamıyordu."
|
|
|
www.edebiyatogretmeni.net

şiir
edebiyat
eğitim
Öğretmenler Edebiyat
Forumu
Sohbet Gazeteler
öss
soruları
kpss soruları
oks soruları
videolar
Şarkı Sözleri
gazeteler
Biyografiler
Koç Burcu,
Boğa Burcu,
İkizler Burcu,
Yengeç Burcu,
Aslan Burcu,
Başak Burcu,
Terazi Burcu,
Akrep Burcu,
Yay Burcu,
Oğlak Burcu,
Kova Burcu,
Balık Burcu
Tatlı Tarifleri,
Kebaplar , Köfteler,
Tavuk Yemekleri,
Makarnalar, Pilavlar,
Çorbalar,
Dolmalar,
Hamur İşleri
,
Sakatat Yemekleri,
Sandviç - Kanepeler
,
Soslar ,
Bisküviler - Kurabiyeler,
Deniz Ürünleri,
Et Yemekleri,
İçki - İçecekler,
Kekler - Pastalar
,
Reçeller - Marmelatlar,
Salatalar,
Sebze Yemekleri,
Yahniler,
Yumurta Yemekleri
Matematik,
Geometri,
İngilizce
Video İzle
Öğretmen
ÖSS
şarkı sözleri
Gazeteler
sbs
Anaokulu
Yemek Tarifleri
Rüya Tabirleri
Türkü Sözleri
Zeka Soruları
Okulöncesi
gebelik
Sağlık
slaytlar
slayt
eğitim haberleri
Zeka Oyunları
ales
burç
türkü sözleri
Şarkı Sözleri
Biyoloji
Cinsel Sorunlar
Şifalı Bitkiler
Gebelik
Burun Estetiği,
Göğüs Estetiği,
Yüz Estetiği
Fizik
Kimya
Biyoloji
aşk şiirleri
Güzel Sözler
Çanakkale
IQ Testi
Atatürk
Öss Puan Hesaplama
Zeka Testi
Msn İfadeleri
Gül Resimleri
Cilt Bakımı
Ansiklopedi
Yemek
Tarifleri
Yemek Tarifleri
Rüya
Tabirleri
Edebiyat
teknoloji
video
Mesajlar
Msn
Nickleri
Rüya Tabirleri
Türkü bilim
Teknoloji
teknoloji |