 |
 |
|
Picasa Slayt ve Fotoğraf Programı
En Güzel
Paylaşımlar İçin Mail Grubumuza Üye Olun
DEYİMLER - S - Ş

S
Saat bu saat: Ele geçen fırsatı kullanmanın tam
zamanı, en iyi, en elverişli an bu andır.
Saati saatine uymamak: Bir kimsenin durumu, huyu sık
sık değişir olmak."Ona güvenemem, çünkü saati
saatine uymaz."
Sabaha çıkamamak: Sabahtan önce ölmek, sabaha kadar
yaşayamamak."Hastanın durumu ağır, sabaha çıkacağını
sanmıyorum."
Sabahı etmek (veya bulmak): Sabahlamak, bir sebeple
sabaha kadar uyumamak, bir konu ile uğraşmak."Köye
varmamız sabahı bulacak."
Sabahın köründe: Çok erken, ortalık henüz ağarmadan,
sabahın en erken vaktinde."Sabahın köründen beri
yoldayız."
Sabır taşı: Çok sabırlı kimse, türlü sıkıntılara
katlanan."Ben sabır taşı mıyım?"
Sabrı taşmak: Katlanamaz, dayanamaz, sabredemez
olmak; tahammül gücü kalmamak."Sabrımı taşırmadan
çekip gidin buradan."
Saç ağartmak: Bir işte uzun zaman çalışıp emek
vermiş olmak.
Saçı bitmedik (yetim): Doğalı çok olmamış, henüz
yeni doğmuş çocuk (yetim)."Bu parada, saçı bitmedik
yetimlerin de hakkı vardır."
Saçına ak düşmek: Yaşlanmak, ihtiyarlamaya
başlamak."Bizim de saçımıza ak düştü."
Saçına başına bakmadan: İlerlemiş yaşına
yakışmayacak biçimde davranan kimseler için
kullanılır.
Saçını başını yolmak: 1. Birini çok fazla dövüp
hırpalamak. 2. Çok üzülmek, üzüntüsünden
dövünmek."Sinirinden saçını başını yolmaya başladı."
Saçını süpürge etmek: (Kadın) çok büyük istekle
çalışıp hizmet etmek, özveri ile birileri uğrana
çalışmak."Sizi okutabilmek için saçımı süpürge
ettim."
Saç saça baş başa: (Kadınlar) kıyasıya kavgaya
tutuşmak, birbirlerini hırpalayarak kapışıp
dövüşmek.
Saç sakal birbirlerine kırışmak: Üstü başı perişan,
uzun süre saç ve sakal tıraşı olmamış, kendine çeki
düzen vermemiş olmak."Onu, saç sakal birbirine
karışmış görünce bayağı canım sıkıldı."
Safra bastırmak: Açlığını yatıştırmak için az
miktarda yemek yemek.
Sağa sola bakmamak: Ortalığı kollamak, çevresi ile
ilgilenmemek."Sağa sola bakmadan yürüyordu."
Sağ gözünü sol gözünden sakınmak: Çok kıskanmak,
üzerine titremek.
Sağır sultan bile duydu: İşitmedik kimse kalmadı,
hemen herkes işitti, duymayan kalmadı."Haklarında
çıkan dedikoduyu sağır sultan bile duydu ama siz
duymadınız öyle mi?"
Sağı solu (belli) olmamak: Bir durum karşısında
nasıl davranacağı, ne tavır takınacağı belli
olmamak."Dikkatli olun, onun sağı solu belli olmaz."
Sağlam kazığa bağlamak: Bir işin aksamadan
yürümesini sağlayacak önlemleri alarak güvenilir bir
duruma koymak.
Sağlam ayakkabı değil: Doğruluğuna, namusluluğuna
güvenilmez; kişiliği kuşku veren."O mu? Hiç de
sağlam ayakkabı değil."
Sağlık olsun: "Bir zarara uğradık ama önemli değil,
üzülmeye değmez, canımız sağ olsun, kapatırız"
anlamında kullanılır.
Sağmal inek: Kendisinden durmadan çıkar sağlanan,
sömürülen, istismar edilen kimse.
Sahip çıkmak: 1. Birini ilgilenip korumak. 2. Bir
şeyin kendisine ait olduğunu söylemek."Şu kimsesize
sahip çıkalım."
Sakalı ele vermek: Başkasının sözünden çıkmayacak
bir duruma düşmek, birinin idaresine girmek.
Sakız gibi yapışmak: Peşini bırakmamak, ayrılmamak,
istediğini yaptırmaya çalışmak."Sakız gibi yapıştı
yakama, bırakmıyor ki gideyim!"
Salkım saçak: Dağınık, düzensiz bir durumda; parçası
bir yana ayrılmış.
Sallantıda kalmak: Bir çözüme bağlanamamak, nasıl
olacağı bilinmeden öylece kalmak."İşler sallantıda
kaldı; bu, bizi biraz düşündürüyor."
Saltanat sürmek: 1. Bolluk, verimlilik içinde
yaşamak. 2. Hükümdarlık etmek."Üzülme, saltanatı çok
sürmeyecek."
Saman altından su yürütmek: Hiç kimseye sezdirmeden
iş çevirmek, ortalığı birbirine karıştırmak."Saman
altından su yürütenleri hiç sevmem."
Saman gibi: Tatsız, yavan.
Sapı silik: Serseri, başı boş, kişiliksiz.
Sarı çizmeli Mehmet Ağa: Kim olduğu, nerede oturduğu
bilinmeyen kimse.
Sarmaş dolaş olmak: Birbirine sarılıp kucaklaşmak,
birbirini iyice kucaklamak."Anne oğul sarmaş dolaş
oldular meydanda."
Sarpa sarmak: Bir iş, çözülmesi çok güç bir durum
almak; zorluklar belirmek."İşler iyice sarpa sardı,
nasıl kurtulacağız bundan."
Satıp savmak: Eldeki malı veya eşyaları yok pahasına
satmak, ucuza satıp tüketmek."Ne varsa satıp
savacak, öyle gelecek."
Sayıp dökmek: Ne var ne yok hepsini söylemek, arka
arkaya sıralamak."Ne sözler sayıp döktü ama kimse
anlamadı."
Sebil etmek: Bolca vermek, dağıtmak.
Sedyelik olmak: Ayakta duramayacak hâle gelmek."Adam
bir vuruşta sedyelik oldu."
Seferber olmak: Bir işe eldeki tüm imkânları
kullanarak girişmek."Yanan evi söndürmek için herkes
seferber oldu."
Selâmı sabahı kesmek: Dostluğu, arkadaşlığı,
ahbaplığı kesmek, her türlü ilişkiye son vermek;
selâmına bile karşılık vermemek."Onunla selâmı
sabahı kesmişsin diyorlar, doğru mu?"
Selâm verip borçlu çıkmak: Küçük bir ilgi göstermek
karşılığında hemen kendisine bir iş yüklenilmek.
Senet vermek: 1. Yazılı, imzalı belge vermek. 2. "Bu
işin böyle olduğuna inanmanı istiyorum" anlamında
kullanılır.
Sen giderken ben geliyordum: "Ben bu oyunları senden
daha iyi bilirim, ben daha tecrübeliyim, beni
aldatamazsın." anlamında kullanılır.
Seninki (tatlı) can da benim ki (elinki) patlıcan
mı?: "Senin canın kıymetli de benimki kıymetli değil
mi?" anlamında kullanılır.
Senli benli olmak: Çok samimi, içten, teklifsiz
biçimde olmak."O kadar senli benli olma
yabancılarla."
Sen sağ ben selâmet: İş sonuçlandı, artık yapacak
bir şey kalmadı."Nihayet bütün mallar satıldı,
bundan sonra sen sağ ben selâmet."
Sepet havası çalmak: Birini işten çıkarmak, yol
vermek, yanından uzaklaştırmak."Demek bize de sepet
havası çalacakmış, görürüz bakalım!"
Sere serpe: Rahatça, sıkışık olmayarak, açılıp
saçılarak, çekinmeden, serbestçe."Yolda sere serpe
yürürken korkunç bir ses duydum."
Sermayeyi kediye yüklemek: Parasını yiyip bitirmek,
işini ve parasını kaybetmek, batırmak."Desene
sermayeyi kediye yüklemişsin sen!"
Ser verip sır vermemek: Dürüst, güvenilir, ağzı sıkı
olmak; ne kadar zorlanırsa zorlansın kimseye sırrını
söylememek."Bu ordunun ser verip sır vermeyen
yiğitlere ihtiyacı vardır."
Ses çıkarmamak: 1. İtiraz etmemek, hoş görerek karşı
çıkmamak. 2. Hiç konuşmamak, susmak."Kendisine
söylenen o kötü sözlere nasıl ses çıkarmadı
şaşıyorum."
Sesini kesmek: 1. Söylemekte iken susmak, bir şey
söylemez olmak. 2. Bir kişiyi söylerken susturmak,
artık söyletmemek."Şunun sesini kesin, yoksa
çıldıracağım!"
Ses seda çıkmamak: 1. Hiçbir tepki görülmemek. 2.
Haber çıkmamak."Ses seda çıkmadı hiçbir komşudan."
Ses vermemek: 1. Herhangi bir sesi çıkarmamak. 2.
Bir çağrıya kulak vermemek."Adam evdeydi ama hiç ses
vermedi."
Seyirci kalmak: Bir olay karşısında hiç tepki
göstermemek, işe karışmamak."Öğrencilerin birbirine
girmesine polis seyirci kalamazdı."
Sıcağı sıcağına: Hemen, olayın üzerinden fazla zaman
geçmeden, unutulmadan."Sıcağı sıcağına gidip onları
barıştırmayı düşündü."
Sıcak kanlı: Sevimli, cana yakın, sempatik."Ne kadar
sıcak kanlı bir çocuk."
Sıcak yüz göstermek: Yakınlık göstererek
karşılamak."Biraz sıcak yüz gösterseydin günaha mı
girerdin?"
Sıdkı sıyrılmak: Birinden soğumuş olmak,
tiksinmek."Bir kez sıdkım sıyrıldı o adamdan."
Sıfıra sıfır, elde var sıfır: "Hiçbir şey elde
edemedik, bütün çalışmalar boşa gitti" anlamında
kullanılır.
Sıfırı tüketmek: 1. Elinde avucunda bir şey
kalmamak, malı ve parayı bitirmek. 2. Gücü
kalmamak."Bu kadar düşüncesiz davranmasaydı sıfırı
tüketmezdi."
Sık boğaz etmek: Bir şey yaptırmak için birini
zorlamak, baskı altına almak."Tamam yapacağız, sık
boğaz edip durmayın."
Sıkı durmak: Güçlü, dayanıklı olmak; güçlü görünerek
dikkatli bulunmak."Sıkı dur, şut çekeceğim."
Sıkı fıkı: Çok samimi, birbirine çok bağlı, içten ve
teklifsiz."Onlar kadar sıkı fıkı insan görmedim."
Sıkıntı basmak: Çok daralmak, sıkılmak, can
sıkıntısı duymak, ruhen boşlukta olmak."Otobüste
beni bir sıkıntı bastı, dokunsalar patlayacaktım
hani!"
Sıkıntı çekmek: 1. Zorluk, darlık ya da yoksulluk
içinde yaşamak. 2. Ruhen tedirginlik duymak."Hiç
sıkıntı çekmedim desem yalan olur."
Sıkıntıya gelememek: Kendini dara düşürücü işlere
dayanıklı olamamak, bu işleri yapma yeteneği
bulunmamak.
Sıkı tutmak: Önem vermek."İşleri sıkı tutmazsan
böyle olur işte."
Sır küpü: Çok şey bilen, çok şey bildiği hâlde
kimseye söylemeyen.
Sır olmak: Aklın eremeyeceği biçimde ortadan
kaybolmak.
Sırra kadem basmak: Bir kimse ortalıktan yok
olmak."Sırra kadem bastı adam!"
Sırım gibi: İnce yapılı olmasına mukabil güçlü,
dayanıklı."Sırım gibi delikanlı olmuş."
Sırtı kaşınmak: Söz ve davranışları ile dayak yemeyi
hak etmiş bulunmak.
Sırtından geçinmek: Asalak yaşamak, birinin
kesesinden sağlamak."Yeter artık onun bunun
sırtından geçindiğin, biraz da sen çalış çabala!"
Sırtını dayamak: 1. Güçlü bir yere veya birine
güvenmek. 2. Bir yere dayanmak ya da
yaslanmak."Sırtını babasına dayamış atıp tutuyor,
her dilediğini yapıyor."
Sırtını yere getirmek: 1. Üstün gelmek. 2. Güreşte
rakibi sırt üstü yere yatırarak yenmek."Onun sırtını
kimse kolay kolay yere getiremez."
Sıygaya çekmek: Sorgulamak, yapıp ettiklerinin
hesabını sormak.
Sil baştan: Yapılan işi beğenmeyerek yeniden yapmak.
Silip süpürmek: 1. Ortada ne varsa hepsini yemek. 2.
Hepsini alıp götürmek, yok etmek. 3. Ortalığı
temizlemek."Evi çarçabuk silip süpürdüm."
Sinek avlamak: Satış yapamamak, iş ve müşteri
olmadığından boş oturmak, iş yapamaz olmak."Sabahtan
beri sinek avlayıp duruyoruz."
Sinekten yağ çıkarmak: Hemen her şeyden, olmayacak
şeyden bile çıkar sağlamaya çalışmak; yarar
ummak."Öyle açıkgözdü ki sinekten bile yağ
çıkarırdı."
Sineye çekmek: Bir zarara, hoş olmayan bir duruma,
bir kötü söz veya davranışa ister istemez
katlanmak."Uzun yıllar kocasının geçimsizliğini,
kabalığını sineye çekti; durdu."
Sinirleri alt üst olmak: Haddinden fazla
sinirlenmek; ne yapacağını şaşırmak, bilememek.
Sinirleri boşanmak: Kendini tutamayarak gülmek,
ağlamak ya da bağırmak.
Sinirleri yatışmak: Öfkesi veya kızgınlığı geçmek,
sakinleşmek."Çok şükür öfkesi yatıştı, şimdi
konuşabilirsiniz."
Sinirlerini bozmak: Kızdırmak, öfkelendirmek.
Sinirleri gergin olmak: En ufak bir olay çıktığı
anda tepki gösterecek kadar sinirleri bozuk
olmak."Sinirleri çok gergin, üstüne varmayın."
Sipsivri kalmak: Tek başına, çaresiz ortada
kalmak."Sipsivri kalakalmıştım, ne yapacağımı
bilmiyordum."
Sivri akıllı: Kimsenin aklını beğenmeyen,
düşünceleri kimseninkine benzemeyen, acayip
fikirleri olan."Hangi sivri akıllıya uydunuz da
böyle yaptınız!"
Soğuk almak: Üşüyüp hastalanmak."Soğuk almışım,
öksürüp duruyorum."
Soğuk duş etkisi yapmak: Ansızın bildirilen tatsız
bir haber karşısında olumsuz bir tepki göstermek.
Soğuk kanlı: Serin kanlı, kolayca kızmayan, heyecana
kapılmayan, telâş etmeyen."Helâl olsun, ne soğuk
kanlı davrandı."
Soğuk nevale: Sevimsiz, söz ve davranışları sıcak
olmayan, insanlardan uzak duran kimse.
Sokağa düşmek: 1. Bir şey çoğalıp değerini yitirmek.
2. Kötü yola sapmak."Kimsesiz olduğu için itilip
kakıldı, sonunda sokağa düştü zavallı."
Sokak süpürgesi: Evinde oturmayıp çok gezen, sürtük
kadın.
Solda sıfır: "Hiçbir değeri ve önemi yok" anlamında
kullanılır."Senin yaptığın iş benimkinin yanında
solda sıfır kalır."
Soluğu kesilmek: Nefes alamaz olmak, gücü
tükenmek."Bu yokuş soluğumuzu keseceğe benziyor."
Soluk aldırmamak: Çok sıkı çalıştırmak, dinlenmesine
fırsat vermemek.
Soluk soluğa: Zor nefes alarak; heyecan, telâş,
yorgunluk veya bitkinlikle; koşmaktan güçlükle, sık
sık soluyarak."Soluk soluğa içeri girdi."
Son kozunu oynamak: Elindeki son imkânı kullanmak,
son çareye başvurmak.
Sonradan görme: Sonradan zenginleşerek gösteriş,
kibarlık, övünme gibi davranışlarda
bulunan."Sonradan görme ne olacak!"
Sorguya çekmek: Bir kimseye yaptıklarından ötürü
sorular sormak ve cevaplarını istemek."Mahkûmu hemen
sorguya çekmişler."
Soyup soğana çevirmek: 1. Her şeyini, varını yoğunu
elinden almak. 2. (Hırsız) bir yeri ya da kişiyi
iyice soymak."Dükkânı soyup soğana çevirmişler."
Sökün etmek: Bir şey çıkagelmek, art arda gelmek,
birbiri ardından görünmek."Göçmen kuşlar ufuktan
sökün ettiler."
Söz açmak: Bir konu hakkında konuşmaya
başlamak."Toplantıda felsefeden söz açtı."
Söz almak: 1. Konuşmaya başlamak için toplantı
başkanından izin almak, öyle konuşmaya başlamak. 2.
Birinin bir iş yapacağını kesin olarak bildirmesini
sağlamak. 3. Erkek tarafı, istenilen kızın
verileceğine dair ailesinden olumlu cevap
almak."Toplantıda ilk olarak Ayşe söz almak istedi."
Söz altında kalmamak: Bir kimsenin kendisini inciten
sözüne benzer şekilde cevap vermek."Benim söz
altında kalacağımı sanıyordu."
Söz ayağa düşmek: Bir konu, herkesin ağzına
dökülmek, sorumsuz ve yetkisiz kimselerin düşünce
bildirdikleri duruma gelmek.
Söz bir Allah bir: "Verdiğim sözü yerine
getireceğim, ondan dönmeyeceğim; Cenab-ı Hakk`ın bir
olduğunda şüphe yoktur; ona nasıl inanıyorsam,
verdiğim sözün doğruluğuna da inanın" anlamında
kullanılır.
Söz birliği etmek: Bir olayla ilgili olarak aynı
şeyleri söylemek üzere anlaşmak, aynı görüşte
olmak."Onunla söz birliği mi ettiniz?"
Söz çıkmak: 1. Ortalıkta bir rivayet dolaşmak. 2.
Hakkında dedikodu yapılır olmak."Bir daha görüşmek
istemiyorum, hakkımızda söz çıkacak diye
korkuyorum."
Sözde kalmak: Yapılması kararlaştırılmış bir iş
gerçekleşmemek."Sözde kalacaksa konuşmamızın bir
anlamı yok."
Söz dinlemek: Verilen bir öğüdü, bir sözü tutmak,
davranışlarını buna uydurmak."Sözümü dinleseydin
başına bunlar gelmezdi!"
Söz geçirmek: Dediğini yaptırmak."Oğluna söz
geçirdin mi ki bana karışıyorsun?"
Söz gelmek: Bir davranışından veya sözünden ötürü
eleştiriye uğramak, kötülenmek, yakınları kendisine
darılmak.
Söz götürmez: Gerçekliği, doğruluğu kesin ve açık
olan; tersi savunulamayan."Söz götürmez işler
bunlar."
Söz (laf) işitmek: Paylanmak, azarlanmak, biri
kendisine darılmak."Durup dururken babamdan söz
işittik yine."
Söz kaldırmamak: Onu inciten, onuruna dokunan söze
dayanamayıp karşılık verir olmak."Bu sözleri
kaldırmamı beklemiyordun her hâlde?"
Söz kesmek: Evlenmek için anlaşıp kesin karar
vermek."Söz kesildi, iki ay sonra düğün olacak."
Söz sahibi olmak: Herhangi bir konuda konuşmaya
yetkisi bulunmak."Bu şirketin alım ve satımında söz
sahibi olmadığımı da kim söylemiş?"
Sözü ağzında bırakmak: Söylemekte olduğu şeyi
bitirmesine fırsat vermemek, engel olmak.
Sözü bağlamak: Konuştuklarını bir sonuca vardırmak,
konuşmayı sonuçlandırmak."Sözü bağlamasına az bir
zaman kalmıştı ki bir gürültü koptu."
Sözü çiğnemek: Söyleyeceklerini açık ve kesin ortaya
koyamamak, istediğini söyleyememek.
Sözü (bir şeye) getirmek: Konuşurken asıl üzerinde
durmak istediği meseleye üstü kapalı değinmek, bu
konunun üzerinde konuşulmasını sağlamak."Söylesene
açıkça, sözü nereye getirmek istiyorsun?"
Sözü kesmek: 1. Söyleyeceklerini bitirmeden susmak.
2. Başkasının konuşmasına engel olmak."Bir anda
sözünü kesip kürsüden indi."
Sözüm meclisten dışarı: "Konuşmam arasında hoşunuza
gitmeyecek, kaba olabilecek, ağza alınması doğru
olmayan sözler kullanacağım ancak bunların sizinle
ilgisi yoktur" anlamında kullanılır.
Sözüm ona: "Güya, sanki, sözde" anlamlarında
kullanılır.
Sözünde durmak: Verdiği sözün gereğini yerine
getirmek."Demek sözünde duracaksın, iyi."
Sözünden çıkmamak: Birinin isteklerine, öğütlerine
kulak vermek, o ne derse onu yapmak.
Sözüne gelmek: En sonunda karşı çıktığı kimsenin
fikrini kabul etmek."Demek sözüme geldin, o hâlde
gidelim."
Sözünü balla kestim: "Sözünüzü kesmemi hoş görün;
özür dilerim, sözünüzü kesmek zorunda kaldım"
anlamında kullanılır.
Sözünü esirgememek: Ne düşünüyorsa söylemek,
kimseden çekinmemek, karşısındakini kıracağım diye
kaygılanmamak."Ondan sözümü esirgeyecek değilim,
tamam mı?"
Sözünü geri almak: Söylemiş olduğu sözün doğru
olmadığını kabul ederek söylenmemiş sayılmasını
istemek."Sözünü geri al, yoksa karışmam!"
Sözünün eri olmak: Verdiği sözü ne pahasına olursa
olsun yerine getiren bir kişi olmak."Ona güvenin, o
sözünün eri olan birisidir."
Sözünü tutmak: 1. Verdiği sözü yerine getirmek. 2.
Birinin verdiği öğüde uymak."Babanın sözünü tut,
zararlı çıkmazsın."
Sözünü yabana atmamak: Bir kimsenin söylediklerine
önem vermek."Öğretmenin sözünü yabana atma sakın."
Sucuk gibi ıslanmak: Baştan aşağı, elbisesinin ve
vücudunun her yanına su değmek."Hortumu üstüme tutup
beni sucuk gibi ısladı."
Sudan cevap: Üstünkörü, tutar yanı olmayan, baştan
savma cevap."Ne sordumsa sudan cevaplar aldım."
Sudan ucuz: Çok ucuz, âdeta bedava gibi."Sizin orda
elbiseler sudan ucuzmuş öyle mi?"
Su dökünmek: Yıkanmak."Buz gibi havada bile su
dökünmekten kaçınmaz."
Su gibi akmak: 1. Zamanın çok hızlı geçip gitmesi.
2. Bol bol gelmek ya da gitmek (para, yiyecek
vs.)."Para su gibi akıyor, o harcamayacak da ben mi
harcayacağım?"
Su gibi bilmek: Çok iyi, yanlışsız bilmek veya
okumak."Senin konunu da su gibi biliyorum."
Su gibi ezberlemek: Çok iyi, yanlışsız ve takılmadan
söyleyebilecek ölçüde ezberlemek.
Su gibi gitmek: Bol bol harcamak."Paralar su gibi
gitti."
Su götürmez: Kesin, başka bir yoruma açık
olmayan."Şu anlattıkları su götürmez gibi geliyor
bana."
Su götürür olmak: Çeşitli yorumlara elverişli olmak.
Su içinde kalmak: Çok terleyip sırılsıklam olacak
biçimde ıslanmak.
Su katılmamış: Saf, katıksız, bozulmamış, başka bir
etkiyle değişmemiş olan, hilesiz.
Su koyvermek: 1. Sebze ve et pişerken suyunu
salıvermek. 2. Cıvıtmak, sözünde durmamak."Su
koyvermeden çalışamaz mısın sen?"
Sululuk etmek: Cıvıklık etmek, taşkın hareketlerde
bulunmak, ciddi davranmamak."Sululuk etmeyi bırak da
çalışmaya bak."
Surat asmak: Kaşlarını çatıp yüzüne küskün ve dargın
bir anlam vermek.
Surat bir karış: Öfkeli, kızgın, üzüntülü ve
somurtkan."Yanına vardığımızda suratı bir karıştı."
Suratını ekşitmek: Hoşnutsuzluğunu yüz ifadesiyle
belli etmek."Bütün gün suratını ekşitip durdu."
Sus payı: Bir kimseye bildiklerini söylememesi
karşılığında verilen para, susmalık.
Suya götürüp susuz getirmek: Birinden çok kurnaz
olmak, onu aldatabilecek kadar akıllı ve kabiliyetli
olmak.
Suya sabuna dokunmamak: Sakıncalı konulardan uzak
durmak, davranışlarıyla birilerini incitmeyecek yol
tutmak."Başına gelen son belâdan sonra suya sabuna
dokunmamaya karar verdi."
Suyu bulandırmak: İyi, olumlu, yolunda giden bir işi
art niyetle karıştırmak."Sen de suyu bulandırmasan
olmaz değil mi?"
Suyu kaynamak: İş başından uzaklaştırılması zamanı
yakın olmak."Sen de suyu kaynayanlar arasında yer
alıyorsun."
Suyu mu çıktı?: "Beğenilmeyecek nesi var, ne
kusurunu gördün ki orada kalmıyorsun?" anlamında
kullanılır.
Suyun başı: 1. Suyun çıktığı yer, kaynak. 2. En çok
yarar sağlanacak yer. 3. Bir iş için en önemli, iş
en son kendisinde bitecek kişi, mevkii."Yorgun
bedenlerini suyun başındaki çimenlerin üstüne
bıraktılar."
Suyunca gitmek: Bir kimseyi öfkelendirmeyecek
biçimde hareket edip davranışlarını onun isteğine,
eğilimlerine uydurmak."Aman kızım kocanın suyunca
git de sana zarar vermesin."
Suyu nereden geliyor?: "Bu işi yürütmek için
harcanan para hangi kaynaktan sağlanıyor." anlamında
kullanılır.
Suyunu çekmek: 1. Yemek çok kaynayıp hiç suyu
kalmamak. 2. Bir şeye özellikle de para harcanıp
tükenmek."Paralar suyunu çekti, ağanın da forsu
bitti."
Suyunun suyu: Çok uzaktan ilgisi bulunan şey.
Su yüzü görmemiş: Hiç yıkanmamış, çok
kirli."Günlerce hapiste kaldım, su yüzü görmedim
hiç."
Su yüzüne çıkmak: Belli olmak, aydınlanmak."Bu işin
asıl sebepleri su yüzüne çıkacak, sen de gününü
göreceksin."
Süklüm püklüm: Korkup çekinerek, ezilip büzülerek,
utanıp sıkılarak."Süklüm püklüm yanımıza yaklaştı.
Sükûtla geçiştirmek: Asıl mesele üzerinde bir şey
konuşmamak, sessizce atlamak.
Sünger çekmek: Unutmak, silmek, hiçbir şey olmamış
saymak."Sen o işin üzerine bir sünger çek hele."
Süngüsü düşük: Eski atılganlığı, neşesi, canlılığı,
etkinliği kalmamış."Bir hayli süngüsü düşük çıktı
müdürün yanından."
Sürüncemede kalmak: Gecikmek, bir türlü
sonuçlanamamak, askıda kalmak."Bizim iş sakın
sürüncemede kalmasın çocuklar!"
Sürüden ayrılmak: Herkesin tuttuğu yolu bırakıp ayrı
bir yol takip etmek."Sürüden ayrılanı her zaman kurt
kapar mı?"
Süt dökmüş kedi gibi: Bir kabahat işleyip de bu
kabahatinden dolayı utanan, korkan, çekinen kimsenin
durumunu anlatmak için kullanılır.
Süt kuzusu: 1. Henüz meme emen kuzu. 2. Çok küçük
bebek, yavru, korunması gereken küçük çocuk. 3. Çok
nazlı, el bebek gül bebek büyütülmüş kimse."Daha süt
kuzusu o, nasıl kıyılıp da vurulur ona?"
Süt liman olmak: Dingin, gürültüsüz, sakin
olmak."Ortalık bir anda süt liman olmuştu."
Sütü bozuk: Mayası bozuk, kötü soydan gelen ve
ahlâksızlık eden kimse."Senin gibi sütü bozuklara
selâm verilir mi?"
Ş
Şad olmak: Sevinmek, mutlu olmak."Seni gördük, şad
olduk."
Şafak atmak: Aniden önemli bir durumla karşı karşıya
kaldığını anlamak, bu sebeple tedirgin olmak."Onu
yanımdan kovunca bende şafak attı."
Şafak sökmek: Güneşin doğmaya başlamasıyla gece
karınlığının yavaş yavaş kaybolup ortalık
aydınlanmaya başlamak."Şafak sökmeye başlayınca yola
çıkmaya karar verdiler."
Şaha kalkmak: 1. Atın ön ayaklarını yerden kesip
arka ayakları üstünde yerde durması. 2. Coşmak,
kükremek, baş kaldırmak."Azgın at şaha kalkarak
binicisini sırtından yere attı."
Şaka gibi gelmek: Bir türlü inanamamak."Bütün olup
bitenler şaka gibi geliyordu onlara."
Şaka götürmemek: 1. Şakadan hoşlanmamak. 2. Bir iş
ya da durum dikkatsizliğe, önemsenmemeye
gelmemek."Bu iş şaka götürmez beyler, dikkat edin!"
Şaka kaldırmak: Kendisine yapılan şakalara
katlanmak, dayanmak.
Şaka maka (derken): "Ciddiye almıyor, ağırlığını
duymuyor, gerektiği gibi önemsemiyorduk ama sonunda
gerçekten önem vermemiz gerektiği ortaya çıktı"
anlamında kullanılır.
Şakası yok: 1. Tehlikeli. 2. (O) hatır gönül
tanımaz, gerekeni yapar, ciddi bakar olaya."Şakası
yok bu adamın, hemen buradan gidelim."
Şakaya getirmek: 1. Oldukça önemli, ciddi bir şeyi
açıktan söylemeyip şaka yollu söylemek. 2. Önemli
bir meseleyi şaka yaparak geçiştirmek."İşi şakaya
getirip unutturmaya kalkma emi!"
Şakaya vurmak: Ciddî bir söz ve davranışı şaka
yoluyla geçiştirmek.
Şamar oğlanı: Herkesin hıncını aldığı, dövdüğü,
çattığı, söylendiği kimse."Yeter artık, şamar oğlanı
olmaktan kurtar kendini!"
Şamata koparmak: Gürültü, patırtı yapmak.
Şapa oturmak: Güç bir duruma düşmek, çıkmaza
girmek."Şimdi şapa oturduk işte, yardım alacak kimse
de yok ortalıkta."
Şart koşmak: Bir işin yapılmasını önceden bir şarta
bağlamak."Para almadan, vermeyeceğini şart koş ona."
Şeref vermek: Onurlandırmak, yapıp ettikleriyle
övünç kaynağı olmak.
Şerefini korumak: Onurunu, kişiliğini gözetmek.
Şeşi beş görmek: Yanlış görmek, görüşünde
aldanmak."Şeşi beş gördüm her hâlde."
Şeyhin kerameti kendinden menkul: Çok büyük işler
yaptığını belirtiyor ama bunu doğrulayacak ne kanıt
ne de kimse var ortalıkta.
Şeytana uymak: Dinin emirleri dışına çıkmak, haram
olan işlere bulaşmak, doğru yoldan ayrılmak."Şeytana
uyup da tekrar kumara başlayacak diye korkuyorum."
Şeytan diyor ki!: "İçimden şu kötü işi yap, doğru
yoldan ayrıl eğilimi geçip duruyor" anlamında
kullanılır."Şeytan diyor ki git şunu bir güzel döv."
Şeytan dürtmek: Durup dururken uygunsuz, kötü bir
davranışta bulunmak."Güzel güzel oynarken arkadaşına
vurup kaçtı, şeytan dürttü her hâlde."
Şeytan görsün yüzünü: "Onunla hiç görüşmek, bir
arada bulunmak istemiyorum" anlamında kullanılır.
Şeytanın art bacağı: Çok afacan ve yaramaz (çocuk).
Şeytanın ayağını kırmak: 1. Aksiliği, uğursuzluğu
yenmek. 2. Herhangi bir sebepten ötürü yapamadığı
bir şey yapmak."Haydi, şu şeytanın bacağını kır da
bize gel."
Şeytan kulağına kurşun: İyi bir durumdan, işten
gidişten söz ederken "Aman nazar değmesin, Allah
kötülerin şerrinden korusun, şeytandan uzak
bulundursun." anlamında kullanılır.
Şeytanın yattığı yeri bilmek: Çok kurnaz ve açıkgöz
olmak; bilinmesi, hatırlanması güç şeyleri bilmek;
pek çok şeyden haberdar olmak."O ne tilkidir
bilemezsin, şeytanın yattığı yeri bile bilir."
Şıp diye geçmek: Ansızın, birdenbire geçmek.
Şifayı bulmak (veya kapmak): Hastalanmak."Burnum
akıyor, yine şifayı kapacağız desene."
Şimdiden tezi yok: Hemen, hiç durmadan, hiç vakit
kaybetmeden."Şimdiden tezi yok, ne yapılacaksa
yapılmalıdır."
Şimşekleri üzerine çekmek: Söz ve davranışlarıyla
çevresindekileri kızdırmak; rahatsız etmek; sert
eleştirilerine, saldırılarına hedef ve neden
olmak."Boşu boşuna şimşekleri üzerine çektin."
Şirazesinden çıkmak: Bozulmak, çığırından çıkmak,
düzenini yitirmek.
Şom ağızlı: Hemen her olayı kötüye yoran, kötü
şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü
ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan
kimse."Milleti korkutup durma, kapa şu şom ağzını da
rahatlayalım."
Şöyle bir: Üstünkörü, gelişigüzel, üzerinde
durmayarak."Şöyle bir baktım vitrindeki elbiselere"
Şöyle böyle: 1. Ne iyi ne kötü, orta derecede. 2.
Hemen hemen, aşağı yukarı, yaklaşık olarak."Şöyle
böyle üç yıl oldu onunla görüşemedik."
Şundan bundan: Belli belirsiz, önemsiz şeyler."Eh
işte, şundan bundan konuşup durduk."
Şunu bunu bilmemek: İtiraz dinlememek, mazeret kabul
etmemek, bahane istememek."Şunu bunu bilmem, yarın
akşam sizi bekliyoruz."
Şunun şurası: Küçümseme, azımsama, yakın bir yer
belirtmek istendiğinde kullanılır."Şunun şurası on
adımlık yer, gelmeyecek misin?"
Şüphe kurdu: Kişinin içini kemiren, onu tedirgin
eden kuşku."Onu arkadaşlarıyla birlikte gönderdim
ama yine de içimi bir şüphe kurdu kemirip duruyor."
|
|
|
www.edebiyatogretmeni.net

şiir
edebiyat
eğitim
Öğretmenler Edebiyat
Forumu
Sohbet Gazeteler
öss
soruları
kpss soruları
oks soruları
videolar
Şarkı Sözleri
gazeteler
Biyografiler
Koç Burcu,
Boğa Burcu,
İkizler Burcu,
Yengeç Burcu,
Aslan Burcu,
Başak Burcu,
Terazi Burcu,
Akrep Burcu,
Yay Burcu,
Oğlak Burcu,
Kova Burcu,
Balık Burcu
Tatlı Tarifleri,
Kebaplar , Köfteler,
Tavuk Yemekleri,
Makarnalar, Pilavlar,
Çorbalar,
Dolmalar,
Hamur İşleri
,
Sakatat Yemekleri,
Sandviç - Kanepeler
,
Soslar ,
Bisküviler - Kurabiyeler,
Deniz Ürünleri,
Et Yemekleri,
İçki - İçecekler,
Kekler - Pastalar
,
Reçeller - Marmelatlar,
Salatalar,
Sebze Yemekleri,
Yahniler,
Yumurta Yemekleri
Matematik,
Geometri,
İngilizce
Video İzle
Öğretmen
ÖSS
şarkı sözleri
Gazeteler
sbs
Anaokulu
Yemek Tarifleri
Rüya Tabirleri
Türkü Sözleri
Zeka Soruları
Okulöncesi
gebelik
Sağlık
slaytlar
slayt
eğitim haberleri
Zeka Oyunları
ales
burç
türkü sözleri
Şarkı Sözleri
Biyoloji
Cinsel Sorunlar
Şifalı Bitkiler
Gebelik
Burun Estetiği,
Göğüs Estetiği,
Yüz Estetiği
Fizik
Kimya
Biyoloji
aşk şiirleri
Güzel Sözler
Çanakkale
IQ Testi
Atatürk
Öss Puan Hesaplama
Zeka Testi
Msn İfadeleri
Gül Resimleri
Cilt Bakımı
Ansiklopedi
Yemek
Tarifleri
Yemek Tarifleri
Rüya
Tabirleri
Edebiyat
teknoloji
video
Mesajlar
Msn
Nickleri
Rüya Tabirleri
Türkü bilim
Teknoloji
teknoloji |