 |
 |
|
Picasa Slayt ve Fotoğraf Programı
En Güzel
Paylaşımlar İçin Mail Grubumuza Üye Olun
DEYİMLER - L-M-N

L
Laçka olmak: 1. Herhangi bir iş gevşek ve düzensiz
yürütülmek. 2. Mil ya da vida gibi makine bölümleri
eskiyip aşınarak işe yaramaz hâle gelmek."Bu vidalar
laçka olmuş, kol tutmuyor."
Lafa boğmak: Birinin söz söylemesine fırsat vermeyip
meseleyi gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak,
gürültüye getirip uzatmak.
Laf (söz) altında kalmamak: Bir münakaşa sırasında
söylenen her dokunaklı söze karşılık vermek, söz
altında ezilmemek.
Laf (söz) aramızda: "Söyleyeceğim sözleri başka biri
duymasın, bilmesin, konuştuklarımız aramızda kalsın"
anlamında kullanılır."Laf aramızda, Ali yine öç
alacağım demeye başlamış."
Laf atmak: 1. Dokunaklı sözlerle sataşmak, uzaktan
işittirmek. 2. Karşılıklı söyleşmek, konuşmak. 3.
Sözle sarkıntılık etmek."Laf atarak beni tahrik etmeye
çalışıyorlardı."
Lafa tutmak: Birini konuşarak, gereksiz meseleler
anlatarak işinden alıkoymak."Onu biraz lafa tutup
oyalamaya başladılar."
Laf ebesi: Söyleyecek sözü bol olan, her söze karışan,
herkese söz yetiştiren, çok konuşan."Laf ebeliğini
bırak da ne söyleyeceksen söyle!"
Laf etmek: 1. Konuşmak. 2. Bir şeyi dedikodu konusu
yapmak."Akşam buluşalım da iki çift laf edelim."
Lafı (sözü) ağzına tıkamak: Birinin sözünü bitirmesine
fırsat vermemek, onu susmak zorunda bırakmak,
konuşmasını önlemek."Ağzını açar açmaz lafı ağzına
tıkadılar adamcağızın."
Lafı (sözü) ağzında gevelemek: Söylemek istediğini
açık olarak bir türlü söyleyememek, şundan bundan
bahsetmek."Beni görünce şaşırdı, lafı ağzında
gevelemeye başladı."
Lafı ağzında kalmak: Söyleyeceğini söylemeye zaman
bulamamak, konuşmasını bitirememek.
Lafı (sözü) çevirmek: Konuşmasının sakıncalı bir biçim
aldığını fark edince söze başka bir yön vermek, başka
konuya geçmek."Beni görünce birden nasıl da sözü
çevirdi."
Lafını (sözünü) etmek: Bir şey üzerinde
konuşmak."Artık lafını etmeyin şu adamın!"
Lafını (sözünü) bilmek: Tutarlı ve mantıklı konuşmak,
sakıncalı olmayan ve birini kırmayan sözler söylemek,
saygılı ve yerinde konuşmak."O daima lafını bilir bir
insan olmuştur."
Laf işitmek: Birisi tarafından paylanmak,
azarlanmak,"Çabuk ol, senin yüzünden laf işiteceğiz
öğretmenden."
Laf olsun diye: Rastgele, belli bir amaç
gütmeden."Kızma canım, laf olsun diye söylemiştir o
sözleri."
Laf (söz) taşımak: Aralarını açmak maksadıyla birinin
bir kimse hakkında söylediği hoş olmayan sözlerini o
kimseye ulaştırmak, söz getirip götürmek."O laf
taşıyıcı adamdan uzak durmalısın."
Laf (söz) yetiştirmek: Bir söze karşılık vermekte
gecikmemek, durmadan konuşmak.
Laf (söz) yok: "Kusursuz, eksiksiz, eleştirilecek bir
yanı dahi yok" anlamında kullanılır."Arkadaşıma laf
yok, o mert mi mert biridir."
Lâhavle çekmek: Sıkıntıyı, öfkeyi gidermek, sabır
telkin etmek için "Lâhavle" ile başlayan duayıokumak.
"Lâhavle çekmeden başka bir şey yapamadım."
Lamı cimi yok: "Hiçbir bahane, itiraz, mazeret,
duraksama, karşı gelme yok" anlamında kullanılır."Lamı
cimi yok, bu akşam bize geleceksiniz, tamam mı?"
Lastikli söz: Değişik mânâlara gelen söz.
Leb demeden leblebiyi anlamak: Daha sözün başında ne
demek istediğini anlamak, anlayışlı ve kavrayışlı
olmak.
Leke sürmek: Suç yüklemek, birinin onurunu sarsacak
biçimde iftirada bulunmak."Zorla kadıncağıza kara bir
leke sürdüler, Allah`tan hiç korkmadılar."
Leşini çıkarmak: Çok feci dövmek."Beş kişiydiler,
adamın leşini çıkardılar."
Leşini sermek: Öldürmek."Ben de onun leşini
sermezsem..."
Leyleğin yuvadan attığı yavru: Yakınlarından ilgi
görmeyen, çevresinin uzaklaştırdığı kimse.
Lokma ağzında büyümek: Herhangi bir sebepten, acı ya
da üzüntüden dolayı lokmasını yutamamak,
yiyememek."Ağzında lokmalar büyümeye başladı, gözleri
dolu dolu oldu."
Lokmasını saymak: Birinin ne kadar yediğine bakmak,
çok yiyeceğinden korkmak.
Lök gibi oturmak: Bir yere bütün ağırlığıyla çökmek,
oturup kalmak."Sedire lök gibi oturunca gacur gucur
sesler duyuldu."
Lügat paralamak: Anlaşılmaz, süslü, parlak, ağdalı,
konuşma dilinde geçmeyen kelimelerle konuşmak."Lügat
paralamak hoşuna gitmeye başlamıştı."
Lüpe konmak: Değerli bir şeyi bedavadan, emek sarf
etmeden ele geçirmek.
M
Maaşa geçmek: Aylığa geçmek, çalıştığı yerden ücret
almaya başlamak."Maaşa geçtiği günün ertesinde onu
işten çıkardılar."
Madalyanın ters (öteki) yüzü: Olumlu bir olay, iş ya
da durumun düşünülmesi, hesaba katılması gereken
olumsuz yönü.
Madik atmak: Hile, düzen ve oyunla aldatmak; dolap
çevirmek."Ona kolay kolay kimse madik atamaz."
Mahalle karısı: Kaba, terbiyesiz, görgüsüz, kavgacı
kadın.
Mahalleyi ayağa kaldırmak: Bağırıp çağırarak, gürültü
kopararak konu komşuyu rahatsız etmek,
telâşlandırmak."Bağırıp durma öyle, mahalleyi ayağa
kaldıracaksın."
Mahkemelik olmak: Kavga veya anlaşmazlık sonucu
mahkemeye düşmek."Bu gidişle mahkemelik olacağız
galiba."
Mahşer midillisi: Kısa boylu, fitneci kimse.
Mahşer gibi: Çok kalabalık."Meydan mahşer gibiydi."
Makaraları koyvermek: Kendini tutamayıp kahkahayla
gülmeye başlamak, uzun uzun gülmek."Yüzükoyun çamura
düşen arkadaşını görünce makaraları koy verdi."
Makas almak: Birinin yanağını orta parmakla gösterme
parmağı arasında sıkmak.
Mal bulmuş mağribi gibi: Büyük bir zenginliğe
kavuşmuşcasına büyük sevinç ve coşku ile.
Mal etmek: 1. Bir malı hakkı olmadığı hâlde
kendisininmiş gibi göstermek veya saymak. 2. Bir mala,
bir değer karşılığında sahip olmak."O tarlayı
kendisine mal etmesine göz yummayacağım."
Malın gözü: 1. Aşağılık ve düzenci kimse. 2. İffetsiz.
3. İyi mal.
Mânâ çıkarmak: Yanlış bir yargıya varmak, bir söz ya
da hareketten kendine göre bir anlam çıkarmak."Öyle
alıngandı ki her sözümden bir mânâ çıkarıyordu."
Mânâ vermek: Kendine göre bir yargıya varmak,
yorumlamak."Senin bu davranışına bir mânâ
veremiyorum."
Maneviyatı bozulmak: Moral gücü sarsılmak, kendine
güveni yitirmek, kendini güçsüz ve dirençsiz
hissetmek."Düşmanlar, toplumumuzun önce maneviyatını
bozdular."
Mantar gibi yerden bitmek: Birdenbire ya da
kendiliğinden ortaya çıkmak."Adamlar mantar gibi
yerden bitmişlerdi, bir anda etrafımızı sarıverdiler."
Maraza çıkarmak: Anlaşmazlığa yol açacak işler yapmak,
kavgaya yol açmak.
Martaval atmak: İnanılmayacak şeyler uydurmak, yalan
söylemek."Amma da martaval atıyordu adam."
Mart içeri pire dışarı: Birbirinden hoşlanmayan iki
kişiden biri gelince ötekinin dışarı çıkışını anlatmak
için kullanılır.
Masal okumak: İnandırıcı olmayan, oyalayıcı ve avutucu
sözler söylemek."Bana masal okuma, olayın gerçek
yüzünü anlat."
Maskara olmak: Gülünç hâllere düşmek, alay konusu
olmak."Kim düşmanının maskarası olmak ister?"
Maskesi düşmek: Gerçek yüzü, kimliği, niteliği ortaya
çıkmak."Nihayet maskesi düştü, herkes onun ne mal
olduğunu anlayacak."
Masrafa girmek: Çok para harcamak."Evi yaptılar ama
çok da masrafa girdiler."
Masrafı çekmek: Bir iş için gereken parayı ödemek,
gideri karşılamak."Yarınki gezide bütün masrafları
Ahmet çekecekmiş."
Maşallahı var: Bir şey ya da kimsenin iyi durumda
olduğunu anlatmak için kullanılır."Adamın maşallahı
var, hiçbir yoksulu geri çevirmedi."
Maşası olmak: Sakıncalı bir işte, biri tarafından araç
olarak kullanılmak."İşverense işveren, onun maşası
olamam ben!"
Mat etmek: 1. Satranç oyununda yenmek. 2. Bir
tartışmada, karşı tarafı söz söyleyemeyecek duruma
getirmek."İleri sürdüğü kanıtlar ile karşısındakileri
kısa zamanda mat etti."
Matrak geçmek: Alay etmek, karşısındakiyle eğlenmek,
dalga geçmek."İnsanlarla matrak geçmeye bayılıyorsun."
Maval okumak: Tutarlı, inandırıcı olmayan, yalan
sözler söylemek."Kes sesini, maval okumandan bıktım
artık!"
Mayası bozuk: Karaktersiz, kötü yaradılışlı, aşağılık
(kişi)."Şu mayası bozuk adamın çenesini kapayın,
sesini duymak istemiyorum."
Maymun iştahlı: Kararsız, hevesi çabuk geçen; bugün
şunu yarın ötekini beğenen."Maymun iştahlılığı
yüzünden başına olmadık işler geldi."
Mekik dokumak: İki yer arasında durmadan gidip
gelmek."Mağaza ile ev arasında tam elli beş yıl mekik
dokumuştu rahmetli."
Mendil açmak: Dilenmek.
Merak etmek: 1. Kaygılanmak. 2. Öğrenmek, anlamak
isteği taşımak."Merak etmeye başladım, bu saate kadar
gelmeliydiler."
Merhabası olmak: Birisiyle selâmlaşacak kadar
tanışıklığı, yakınlığı bulunmak.
Merhabayı kesmek: Biriyle ilgiyi kesmek, arkadaşlığa
son vermek."Onunla merhabayı keseli epey zaman
olmuştu."
Mesele çıkarmak: Üzüntü verecek, içinden zor
çıkılacak, bir anlaşmazlığa sebep olacak bir durum
oluşturmak."Haydi, bir mesele çıkarmadan çekip gidin
buradan."
Mesken tutmak: Yerleşmek."Yarim İstanbul`u mesken mi
tuttun!"
Meteliğe kurşun atmak: Parasız pulsuz kalmak, hiç
parası olmamak."Dün meteliğe kurşun atıyordu, ya
bugün..."
Metelik vermemek: Değer vermemek, umursamamak, aldırış
etmemek."Onun gibilere metelik vermem mi diyorsun?"
Mevki sahibi olmak: Yüksek bir görevde, bir işte
önemli bir aşamada bulunmak."Mevki sahibi olmak için
yıllarca çalışıp durdu."
Meydana çıkmak: 1. Görünmek. 2. Belli olmak. 3.
Yetişmek, büyümek, olmak."Korkak herif meydana çık da
yüzünü görelim."
Meydana gelmek: 1. Olmak, oluşmak, vücut bulmak. 2.
Ortaya çıkmak."Olay akşam üzeri meydana geldi
diyorlar."
Meydanı boş bulmak: Kendisine mâni olacak kimse
bulunmadığı için aşırı davranışlarda bulunmak, bir
şeyden çekinmemek."Meydanı boş bulan eşkıyalar
ortalığı kasıp kavurmaya başlamışlardı."
Meydan okumak: Kavga ya da yarışmaya çağırmak,
korkmadığını ve çekinmediğini açıkça bildirmek."Bir an
meydan okumayı içinden geçirdi, sonra bundan
vazgeçti."
Meydan vermemek: Olumsuz bir olay ya da durumun
gerçekleşmesine imkân ve zaman vermemek, engel
olmak."Onların kavga etmesine sakın meydan vermeyin
çocuklar."
Mezhebi geniş: Namus konusunda gerekli olan titizliği
göstermeyen, kadın-erkek ilişkilerinde dini kaidelere
aldırış etmeyen, iffetsizliğe meydan veren, geniş
davranan.
Mezar kaçkını: Çok zayıf, bitkin, güçsüz düşmüş kişi.
Mırın kırın etmek: Bir isteği yerine getirmemek için
çeşitli bahaneler ileri sürüp nazlanmak."Mırın kırın
etmeyi bırak da yak şu sobayı."
Mızıkçılık etmek: Bir oyunu ya da birlikte yapılan bir
işi çeşitli bahaneler ileri sürerek bozmaya çalışmak,
razı olmamak.
Mide bulandırmak: 1. Kusacak bir duruma getirmek. 2.
Kuşkulandırmak."Çekil çabuk karşımdan, midemi
bulandırıyorsun!"
Midesi bulanmak: 1. Kusacak gibi olmak. 2. İğrenmek,
tiksinmek. 3. Kuşkulanmak."Yaptığınız iş, mide
bulandırıcı bir işti!"
Mideye oturmak: Yenilen bir şeyin sindirim zorluğu
vermesi.
Mihenk (taşı): Birinin değerini, ahlâkını anlamaya
yarayan ölçüt.
Mim koymak: 1. (Bir şey) unutulmaması için işaret
koymak. 2. Önemli bularak üstünde durmak, dikkate
almak, önemli şeyler arasında saymak."Bu ata sözüne
bir mim koy, dedi öğretmenim."
Minnet etmek: Boyun eğmek, yalvarmak."Ona buna minnet
etmeden yaşamak istediğimi biliyorsun değil mi?"
Moda olmak: Yaygın duruma gelmek, gözde olmak,
beğenilir ve arzu edilir olduğu için yapılır
olmak."Saçları kısa kestirmek bu yıl moda oldu."
Modası geçmek: Yaygın olmaktan çıkmak, önemini
yitirmek."Bu elbisenin modası geçti artık."
Mola vermek: Bir süre ara vermek; uzun süren
yolculuğun, çalışmanın, yürüyüşün yorucu etkisini
atmak için bir süre dinlenmek."Yarım saat sonra mola
verecekler, onlara mola yerinde yetişebiliriz."
Muhallebi çocuğu: Nazlı, el bebek gül bebek
büyütülmüş, dayanıksız, narin kimse."Senin gibi
muhallebi çocuklarıyla iş yapamam ben."
Mukabelede bulunmak: Karşılık vermek.
Mumla aramak: Çok istek ve özlemle aramak."O anneyi
siz mumla arayacak ama bir daha bulamayacaksınız."
Mum (gibi) olmak: 1. Yaramazlığı, hırçınlığı,
uyumsuzluğu bırakıp yola gelmek. 2. Razı
olmak."Askerde onun da mum gibi olacağına eminim."
Muradına ermek: Dileği gerçekleşmek, çok istediği şeye
kavuşmak."İnşallah muradına erersin kızım."
Mümkün mertebe: Olabildiğince, yapabildiği
kadar."Zararınızı mümkün mertebe karşılama yoluna
gideceğimizden emin olun lütfen."
Mürekkebi kurumadan: Bir şeyin yazılmasından çok kısa
bir süre sonra.
Mürekkebi kurumadan bozmak: Bir kararı, sözleşmeyi,
anlaşmayı yazılmasından kısa bir süre sonra bozmak.
Mürekkep yalamış: Az çok öğrenim görmüş, okuyup
yazmış, belli bir kültüre sahip olmuş kimse."Maval
okumayı bırakın, biz de mürekkep yalamışlardan
sayılırız."
Mürüvvetini görmek (anne, baba için): 1. Özellikle
evlâdının evlendiğini, çoluk çocuk sahibi olduğunu
görmek. 2. Çocuklarının sevinçli günlerini görerek
mutluluk duymak."Acaba çocuklarımın mürüvvetini
görecek miyim?"
Müslüman adam: Hak yemeyen, doğruluktan ayrılmayan,
İslâm`ın emirlerine uyan kimse."Müslüman adam, başı
daima dik olan adamdır."
N
Na (nah) kafa: "Akılsız, düşüncesiz, kavrayışsız"
anlamında alay yollu söylenir."Anlaması mümkün değil,
na kafa!"
Nabza göre şerbet vermek: Birinin hoşuna gidecek,
eğilimlerine cevap verecek biçimde davranmak."Nabza
göre şerbet vermeyi iyi biliyorsun."
Nabzını yoklamak: Eğilimini, niyetini, düşüncelerini,
arzularını anlamaya çalışmak."İşçilerin nabzını
yoklayın da zam konusunu öyle düşünelim."
Nalıncı keseri gibi kendine yontmak: Hemen her işte
kendi çıkarını düşünerek hareket etmek.
Nam almak: Tanınmak, ünü her yerde duyulmak.
Namus belâsı: Namusunu, şerefini, itibarını korumak
için katlanılan sıkıntılı durum, kabullenilen zarar
ziyan."Namus belâsına az kaldı canından oluyordu
delikanlı."
Nane molla: 1. Dirençsiz, güçsüz kimse. 2. Çok sık
hastalanan, sağlıksız kimse. 3. Üşengeç, bir iş
yapmaktan kaçınan."Ne nane molla bir adamsın, kalk da
biraz çalış."
Nara atmak: Yüksek bir sesle haykırmak, kabadayıca
bağırmak."Birahaneden çıkan sarhoşlar edepsizce nara
atmaya başladılar."
Nato kafa nato mermer: "Söz anlamaz, söz dinlemez taş
gibi kafa" anlamında kullanılır.
Naza çekmek: Kendini ağır satmak, bir isteği yerine
getirmekte yapmacıklı davranışlarla isteksiz gibi
davranmak."Kendini naza çekmeye bayılır bizim kız."
Nazı geçmek: İstediklerini yaptıracak kadar hatırı
sayılır olmak."Babası, kasabada oldukça nazı geçen bir
insandı."
Ne akar ne kokar: Kimseye ne faydası ne de zararı
dokunan pısırık, çekingen kimseler için kullanılır.
Ne çare: Çaresi yok, elden bir şey gelmez."Ne çare ki
onu durdurmamız mümkün değil."
Ne çıkar: 1. Ne zararı var? 2. Bir sonuç vermez. 3. Ne
fayda, ne zarar umulur."Biraz sert konuşmuşsam, ne
çıkar bundan?"
Neden sonra: Bir süre geçince, her şey olup bittikten
sonra, çok zaman sonra."Neden sonra babam da geldi."
Ne de olsa: Ne denli eksiği, kusuru olursa olsun;
böyle olmakla birlikte.
Ne dese beğenirsin?: "Nasıl, beklenmeyen bir söz
söyledi biliyor musun?" anlamında kullanılır.
Ne fayda: Artık neye yarar.
Nefes aldırmamak: Dinlenmesine fırsat vermemek,
sıkıştırmak, rahat bırakmamak."Nefes aldırmadı bize,
sabaha kadar çalıştırdı."
Nefesi kesilmek (tıkanmak): Güç soluk alacak duruma
gelmek veya soluğu büsbütün durmak."Bir yumrukta
nefesini kesti adamın."
Nefes nefese gelmek: Koşarak, sık sık soluyarak,
heyecanlı ve yorulmuş bir şekilde (gelmek)."Kapıdan
içeri nefes nefese girdi."
Nefes tüketmek: Bir şeyi anlatmaktan çok
yorulmak."Boşuna nefes tüketiyorsun, baksana
anlamıyor."
Nefsine yedirememek: Kendine yakıştıramamak, o şeyi
yapmayı kendisi için onur kırıcı, ağır bulmak."İki
yüzlülüğü bir türlü nefsine yediremiyordu."
Nefsini körletmek: Birtakım yollarla iştah duygusunu
dindirmek."Nefsini körletmeden iyi bir kul olamazsın."
Ne güne duruyor?: "Şimdi yapmazsa, ne zaman yapacak"
anlamında kullanılır."Gitsin istesin kızı, daha ne
güne duruyor?"
Nefsini yenmek: Arzularının, ihtiraslarının önüne
geçebilmek.
Ne günlere kaldık!: "Eskiden daha iyiydi, zaman
değişti, düzen ve usuller başkalaştı, çok kötü günler
geçiriyoruz" anlamında kullanılır.
Ne hâli varsa görsün!: Uyarılara, öğütlere kulak
asmayan insanlar için "ne yaparsa yapsın, beni
ilgilendirmiyor" anlamında kullanılır.
Ne idiği belirsiz: Ne olduğu, niteliği, soyu sopu,
nereli olduğu bilinmeyen."Ne idiği belirsiz bir yığın
insan hükümette yer almış."
Ne mal olduğunu anlamak: Asıl niteliğini, işe yaramaz
oluşunu, kötü niyet beslediğini anlamak."Onun ne mal
olduğunu şimdi anlarız."
Ne mene: Ne türlü, nasıl, ne çeşit?
Ne od var ne ocak: Aşırı yoksulluğu, geçim darlığını
anlatmak için kullanılır.
Ne oldum delisi olmak: Beklemediği bir duruma yükselip
şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak."Dikkat et, ne
oldum delisi olan insanlar gibi olma."
Ne olur: "Yalvarırım, rica ederim, lütfen" anlamında
kullanılır."Ne olur beni de götürün köye!"
Ne olur ne olmaz: Her ihtimale karşı, ne olacağı belli
değil."Şemsiyeni al, ne olur ne olmaz, yağmura
yakalanabilirsin."
Ne pahasına olursa olsun: Her türlü sıkıntı ve
tehlikeyi göze alarak, ne kadar büyük fedakârlık
isterse istesin."Ne pahasına olursa olsun ben bu işi
bitireceğim."
Nerede akşam orada sabah: "Gece kalacağı bir yeri yok,
neresi rast gelirse orada kalıp yatar" anlamında
kullanılır.
Nereden nereye: 1. Uzak, dolaylı bir ilişki ile. 2.
Şaşılacak şey, olacak gibi değil!"Nereden nereye, kim
derdi ki biz karşılaşacağız!"
Ne şiş yansın ne kebap: "İki taraf da korunsun,
gücendirilmesin, ikisinin de zarar görmeyeceği bir yol
bulunsun" anlamında kullanılır.
Ne tadı var ne tuzu: Hoşa gidecek, zevk alınacak,
beğenilecek bir şey değil."Ne tadı var ne tuzu
yaptığım işin."
Nevri dönmek: Çok öfkelenmek, sinirlenip kızmak ve bu
sebeple rengi değişmek."Saygısızca konuşmaya
başlayınca nevri döndü, öfkeyle elini kaldırdı."
Ne yardan geçer ne serden: İstediği şey fedakârlığı
gerektirdiği hâlde, fedakârlığa yanaşmayan ama
istediğinden de vazgeçmeyen kimseler için kullanılır.
Ne yer ne yedirir: Kimsenin yararlanmasını istemez,
kendi de yararlanmaz.
Neye uğradığını bilememek: Beklenmedik bir durumla
karşılaşıp hiçbir şey yapamamak, şaşırıp kalmak."Ocak
birden alev alınca neye uğradığını bilemedi."
Niyet etmek: Bir şeyi yapmayı zihninde tasarlamak,
düşünmek."Ona hediye almaya niyet etmişti."
Niyeti bozuk: Kötü bir davranışta bulunması beklenen,
kötülük düşündüğü sezilen."Niyeti bozuk bunların,
sakın ilişmeyin."
Noktası noktasına: Tastamam, eksiksiz, tamamen,
birbiriyle tıpatıp aynı."Noktası noktasına
hatırlıyorum o kavgayı."
Not düşmek: Yazılı metnin bulunduğu sayfanın bir
köşesine, konuyla ilgili birkaç cümle yazmak.
Notunu vermek: Kıymetini tespit etmek, ne nitelikte
bir kişi olduğu konusunda kanıya varmak."Hâlâ notunu
veremedin mi o adamın?"
Nuh der peygamber demez: Son derece inatçıdır,
düşüncelerini bir türlü değiştirmez, söylediklerinde
ve inançlarında direnir.
Nuh Nebi`den kalma: Çok eski modası geçmiş, köhnemiş
(eşya, bina)."Nuh Nebi`den kalma bir koltukta
oturuyordu."
Numara yapmak: Bir hareketi yalandan yapmak, bir şeyi
gerçekmiş gibi söyleyerek karşısındakini aldatmak."Ona
öyle bir numara yapacağım ki şaşkına dönecek."
Nur topu: Gürbüz, sağlıklı, çok güzel ve temiz
çocuklar için söylenir.
Nutku tutulmak: Korkudan, üzüntüden, heyecandan
konuşamaz olmak."Katili karşısında görünce nutku
tutuldu."
|
|
|
www.edebiyatogretmeni.net

şiir
edebiyat
eğitim
Öğretmenler Edebiyat
Forumu
Sohbet Gazeteler
öss
soruları
kpss soruları
oks soruları
videolar
Şarkı Sözleri
gazeteler
Biyografiler
Koç Burcu,
Boğa Burcu,
İkizler Burcu,
Yengeç Burcu,
Aslan Burcu,
Başak Burcu,
Terazi Burcu,
Akrep Burcu,
Yay Burcu,
Oğlak Burcu,
Kova Burcu,
Balık Burcu
Tatlı Tarifleri,
Kebaplar , Köfteler,
Tavuk Yemekleri,
Makarnalar, Pilavlar,
Çorbalar,
Dolmalar,
Hamur İşleri
,
Sakatat Yemekleri,
Sandviç - Kanepeler
,
Soslar ,
Bisküviler - Kurabiyeler,
Deniz Ürünleri,
Et Yemekleri,
İçki - İçecekler,
Kekler - Pastalar
,
Reçeller - Marmelatlar,
Salatalar,
Sebze Yemekleri,
Yahniler,
Yumurta Yemekleri
Matematik,
Geometri,
İngilizce
Video İzle
Öğretmen
ÖSS
şarkı sözleri
Gazeteler
sbs
Anaokulu
Yemek Tarifleri
Rüya Tabirleri
Türkü Sözleri
Zeka Soruları
Okulöncesi
gebelik
Sağlık
slaytlar
slayt
eğitim haberleri
Zeka Oyunları
ales
burç
türkü sözleri
Şarkı Sözleri
Biyoloji
Cinsel Sorunlar
Şifalı Bitkiler
Gebelik
Burun Estetiği,
Göğüs Estetiği,
Yüz Estetiği
Fizik
Kimya
Biyoloji
aşk şiirleri
Güzel Sözler
Çanakkale
IQ Testi
Atatürk
Öss Puan Hesaplama
Zeka Testi
Msn İfadeleri
Gül Resimleri
Cilt Bakımı
Ansiklopedi
Yemek
Tarifleri
Yemek Tarifleri
Rüya
Tabirleri
Edebiyat
teknoloji
video
Mesajlar
Msn
Nickleri
Rüya Tabirleri
Türkü bilim
Teknoloji
teknoloji |