 |
 |
|
Picasa Slayt ve Fotoğraf Programı
En Güzel
Paylaşımlar İçin Mail Grubumuza Üye Olun
DEYİMLER - K

K
Kabak (birinin) başına (başında) patlamak: Birçok
kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse
zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde, bir işin zararlı
sonucuna katlanmak.
Kabak tadı vermek: Bıktırmak, usanç vermek, tatsız
olmaya başlamak."Senin bu konuşmaların da artık kabak
tadı vermeye başladı."
Kabına sığmamak: Sevinç ve heyecanından taşkın
hareketlerde bulunmak.
Kabir azabı çekmek: Çok sıkılmak, eziyet çekmek."Kabir
azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceğiz."
Kabuğuna çekilmek: Tek başına kalmak, dış dünya ile
ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek."Geçirdiği kazadan
sonra iyice kabuğuna çekildi."
Kaçın kur`ası: Aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş,
geçirmiş; tecrübeli."O kaçın kur`ası, boşuna uğraşma,
sen onu kandıramazsın."
Kafadan atmak: Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast
gele konuşmak."Derse hiç çalışmadığın belli, öyle
kafadan atıyorsun ki..."
Kafadan kontak (sakat): Düşüncesiz, delice işler yapan,
aklı kıt."Bırak şu elindeki baltayı, kafadan kontak
mısın nesin?"
Kafa dengi: Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri
birbirine uymuş kimselerden her biri."Kafa dengi bir
arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki."
Kafa patlatmak: Bir konu üzerinde pek çok düşünmek,
zihin yormak."Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın,
öyle karışık ki."
Kafa tutmak: Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek."Her
önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı
sanıyorsun?"
Kafası almamak: 1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin
yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 3. Olabileceğine
inanmamak."Boşuna nefes tüketme, kafası almaz onun."
Kafası işlemek (çalışmak): Bir konu üzerinde kavrayışı
çok iyi olmak.
Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek): 1.
Zihni yorulmak. 2. Gürültülü, patırtılı şeyler
dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak."Kesin
artık şu makinenin sesini, kafam kazan gibi oldu."
Kafası kızmak: Çok öfkelenip sinirlenmek."Kafamı
kızdırmadan çekip gidin buradan."
Kafasına dank etmek (demek): Çoktandır anlayamadığı bir
meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak,
doğruyu yakalamak.
Kafasına koymak: Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını
beklemek."Yarın onunla görüşmeyi kafama koydum."
Kafası yerinde olmamak: 1. O anda kafası çok yorgun
olmak. 2. Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana
hemen intibak edememek."Kusura bakmayın, ne
söylediğinizi anlayamadım, kafam yerinde değildi de."
Kafese girmek: 1. Hapse girmek. 2. Aldatılmak, hile
yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna
gelmek."Zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı."
Kafese koymak: Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.
Kâğıda dökmek: Düşüncelerini, duygularını yazıya
geçirmek.
Kâğıt üzerinde kalmak: Yapılması kararlaştırıldığı hùlde
uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda
kalmak."O kadar yol yapımı, sulama kanalı hep kâğıt
üzerinde kaldı."
Kalbini kırmak: İncitmek, küstürecek kadar üzmek,
gönlünü kırmak, gücendirmek."Onu, kalbini kırmadan
uyarmaya çalış."
Kalburla su taşımak: Verimsiz, verim alınamayacak,
olmayacak bir işle uğraşmak.
Kalbur üstü: Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür.
Kaldırım mühendisi: İşsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan
kimse.
Kaale almamak: Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer
bulmamak."O, kaale alınacak bir insan değil."
Kalem efendisi: Kalemde çalışan görevli, yazman.
Kalem oynatmak: 1. Yazı yazmak. 2. Bir yazıyı düzeltmek.
3. Bir yazıda değişiklik yapmak."Ben senin gibi kalem
oynatmayı beceremiyorum."
Kaleyi içinden fethetmek: Karşı taraftan birinin
yardımını alarak davasını kazanmak.
Kalıbını basmak: Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek,
bir şeyi doğrulamak."Kalıbımı basarım ki o, bu işi
yapmamıştır."
Kalıbının adamı olmamak: Görünüşünden bekleneni yapamaz
olmak, umulanı ortaya koymamak.
Kalıptan kalıba girmek: 1. Sık sık iş değiştirmek. 2.
Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek.
Kalp kazanmak: Güzel bir davranış ve sözle birilerinin
sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek."Bir demet çiçekle
annemizin kalbini kazanabiliriz."
Kambersiz düğün olmaz (olur mu?): "Bir toplantı, eğlence
veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı
çıkmaz" anlamında alay yollu kullanılır.
Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne): "Sıkıntı
üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne
borç, aksilikler birbirini kovalıyor" anlamında
kullanılır.
Kanadı altına almak: Korumak, gözetmek, himayesi altına
almak."Yeğenini kanadının altına aldı."
Kan ağlamak: Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak."Dört
çocuk tek başıma kaldım, çaresizim, içim kan ağlıyor ama
kimseye açılamıyorum."
Kana susamak: Birini öldürme hırsı içinde olmak."Bırak
elindeki bıçağı dedim ama dinletemedim, kana susamış
gibiydi."
Kanat germek: Birini korumak, gözetimi altına almak.
Kan başına sıçramak (beynine çıkmak): Çok sinirlenmek,
öfkelenmek,"Kan başına sıçramıştı, sağa sola bağırıp
duruyordu."
Kancayı takmak: Bir kimsenin zararı, kötülüğü için
uğraşmak.
Kan çıkmak: Cinayet işlenmek, kan dökülmek."Şu adamı
götürün gözümün önünden, yoksa kan çıkacak."
Kandilli temenna: Eli yere kadar uzatarak yapılan
selâmlama.
Kan dökmek: Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini
yaralayıp öldürmek.
Kan gövdeyi götürmek: Çok kan akıtılmış olmak, çok insan
öldürülmek."Düşmanla göğüs göğüse gelmiştik, biliyordum
ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz
ölecekti."
Kan gütmek: Kan dökerek öç almayı istemek.
Kanı ağır: Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması
insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse.
Kanı bozuk: Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri
durmayan."Toplum bu kanı bozuk insanlardan
temizlenmelidir."
Kanı kaynamak: 1. Hareketli, coşkun olmak. 2. Birine
içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak."Çocuğa, ilk
rastladığımda kanım kaynamıştı."
Kanına girmek: 1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 2. Bir
şeyi harcamak, ziyan etmek.
Kanına susamak: Belâsını aramak, kendisinin
öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak."Kanına
mı susadın sen, o katilin üstüne böyle gidilir mi hiç!"
Kanını emmek: Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu
elinden almak."Yıllardır kanımızı emiyor bu soysuz
herifler!"
Kanı pahasına: Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze
alarak."Kanım pahasına da olsa, o adamlara, buradan
adımlarını attırmayacağım."
Kanı sıcak: Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik,
sıcakkanlı.
Kanıyla ödemek: Yaptığı işin cezasını hayatıyla
ödemek."Yaptığını kanıyla ödettiler zavallıya."
Kan kusmak: Çok eziyet, sıkıntı çekmek.
Kan kusturmak: Çok büyük sıkıntı ve eziyet
çektirmek."Bana kan kusturmaya yemin etmişler, haydi
görelim."
Kanlı bıçaklı olmak: Birbirlerinin kanını dökecek,
birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman
olmak."Küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk."
Kanlı canlı: Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu
yüzünden belli olan."Kanlı canlı oluncaya kadar
hastanede tutuldum."
Kan ter içinde kalmak: Çok yorgun, terli, bitkin ve
perişan durumda olmak."Elindeki kazmayı bırakmaya
niyetli değildi, kan ter içinde kalmış bedenini
doğrultarak yüzüme baktı."
Kan tutmak: 1. Kan görünce bayılmak. 2. (Adam öldüren
kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak,
olduğu yere yığılıp kalmak.
Kapağı atmak: Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat
edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe
girmek."Evimize kapağı attık mı tamam, gel keyfim gel o
zaman."
Kapalı kutu: İçinde ne sakladığını belli etmeyen,
niteliği gizli kalan.
Kapı dışarı etmek: Kovmak, dışarı atmak."Ben de bu evin
insanıyım, beni kapı dışarı edemezsiniz!"
Kapı kapı dolaşmak: 1. Ev ev gezmek, her eve uğramak. 2.
Hemen her devlet dairesine başvurmak."Kapı kapı dolaştı,
ne var ki bir iş bulamadı."
Kapı komşu: Bitişikte oturan komşu, evleri yan yana olan
ailelerden her biri."Kapı komşum öyle iyi bir insan
ki.."
Kapısında büyümek: Birinin evinde eğitim görüp
yetişmek."Onun kapısında büyümüştü, ona bu kötülüğü
nasıl yapmıştı aklı almıyordu."
Kapısını aşındırmak: İstediğini elde edinceye kadar
birinin yanına çok sık gidip gelmek.
Kapı yoldaşı: Herhangi bir yerde aynı hizmette
bulananlardan her biri.
Kapıyı açmak: 1. Başlama. 2. Bir işte birilerine örnek
olmak."Açık artırmada kapı bir milyon liradan açıldı."
Karaborsa: Piyasada olmayan malın gizlice, el altından
yüksek fiyatla alınıp satılması."Karaborsacılar toplumun
kanını emiyorlar."
Kara cahil: Hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz."Onun kara
cahil birisi olduğunu ilk konuşmamızda fark etmiştim."
Kara çalı: İki kişi, iki dost arasına girerek arayı
bozan kimse.
Kara çalmak: Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız
yere suçlamak."Kadıncağıza yok yere kara çaldılar."
Kara gün: Sıkıntılı, üzüntülü, büyük bir yasa düşülen
gün."Allah kimseye kara gün göstermesin."
Kara gün dostu: Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı,
üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan,
dostunu yalnız bırakmayan kimse.
Kara haber: Ölüm veya felâket haberi, çok üzücü
haber."Fatma kadına bu kara haberi vermeye kimse
yanaşmadı."
Karalar bağlamak (giymek): Bir felâket dolayısıyla yas
tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak.
Kara liste: Zararlı görülüp cezalandırılmaları,
öldürülmeleri düşünülen kimseler hakkında tutulan
liste."Köy muhtarını da kara listeye almışlar."
Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu: "Dış görünüşe
aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak
altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra
görünür." anlamında kullanılır.
Karar kılmak: Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu
tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek."Ben bu
elbisede karar kıldım."
Karda gezip izini belli etmemek: Kimsenin sezemeyeceği
biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler
yapmak."Onun ne biçim bir insan olduğunu bana sorun; o,
karda gezer izini belli etmez biridir."
Kargacık burgacık: Eğri büğrü, kötü, okunması güç,
çarpık, düzensiz (yazı).
Kardeş payı yapmak: Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek,
paylaştırmak."Çok açtılar, buldukları ekmeği oracıkta
kardeş payı yaptılar."
Karga tulumba etmek: Birkaç kişi, birini kollarından
bacaklarından tutup havaya kaldırmak."Hep birlikte
babalarını karga tulumba edip havuzun başına
getirdiler."
Karınca duası gibi: Çok küçük, sık ve okunaksız,
birbirine girmiş (yazı).
Karınca yuvası gibi kaynamak: Çok kalabalık ve hareketli
olmak (bir yer)."Pasajın girişi âdeta karınca yuvası
gibi kaynıyordu."
Karınca kararınca: Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü
yettiği kadar, elinden geldiğince."Caminin yapımına
karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi."
Karman çorman: Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt
üst olup birbirine girmiş."Ortalık karman çormandı,
nereden işe başlayacağını bilemiyordu."
Karnı geniş: Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen,
gamsız, umarsız.
Karnı karnına geçmek: Çok acıkmak, çok zayıflamış
olmak."Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı, karnı
karnına geçmiş ve bitap düşmüştü."
Karnım tok: "O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum"
anlamında kullanılır."Geç babam, geç bu sözleri,
karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek
misin, vermeyecek misin?"
Karnı tok sırtı pek: Geçimi iyi, hâli vakti yerinde,
para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç
duymayan (kimse)."Herkesin karnı tok sırtı pek
olacaktır, bize güvenin!"
Karnı zil çalmak: Çok acıkmış olmak."Bugün hiçbir şey
yiyemedim, karnım zil çalıyor!"
Karşı çıkmak: 1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da
kapı önüne çıkmak. 2. İleri sürülen fikrin, tutulan
yolun yanlış olduğunu söylemek."Her fikrime karşı çıkmak
zorunda mısın?"
Karşı durmak: Bir güce boyun eğmemek, direnmek."Düşmana
karşı durmak boynumuzun borcudur."
Karşı koymak: Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç
kullanarak dayanmak, boyun eğmemek."Hırsızlar polise
silâhla karşı koymaya çalıştılar."
Kasıp kavurmak: 1. Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek.
2. Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir
topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet
içinde bırakmak."Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya
başladılar!"
Kaş göz etmek: Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret
vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya
çalışmak."Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan`ı çağırmayı
düşündü."
Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak: Bir iyilik
yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük
yapmak.
Kaşla göz arasında: Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat
vermeyecek kadar az bir zaman içinde."Kaşla göz arasında
kapıverdi mendili."
Kaşlarını çatmak: Kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu
kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye
çalışmak."Bana öyle kaşlarını çatıp durma!"
Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim, bir
iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar
vermek.
Katı yürekli: Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere
aldırmayan."Onun gibi katı yürekli bir insan daha
görmedim desem yeridir."
Kayıtsız kalmak: Umursamamak, önem vermemek, ilgi
göstermemek."Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak
mümkün mü?"
Kazan kaldırmak: Yönetime karşı topluca karşı gelmek,
baş kaldırmak."Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar."
Kazık yutmuş gibi: Dimdik (duran, oturan, yürüyen).
Kazın ayağı öyle değil: "Durum, mesele senin sandığın
gibi değil" anlamında kullanılır.
Keçileri kaçırmak: Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını
oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak,"Doktor,
keçileri kaçırmış diyorlar!"
Kedi ciğere bakar gibi (bakmak): İmrenerek, iştahla, ele
geçirme isteği ile bakmak.
Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor, en tehlikeli
durumdan zarar görmeden kurtulmak.
Kedi olalı bir fare tuttu: İlk defa, neden sonra
kendisinden beklenen bir iş yapabildi."Temsilcimiz,
nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş
yakaladı."
Kefeni yırtmak: Ağır bir hasta ölüm tehlikesini
atlamak."Üzülmeyin, kefeni yırttı büyük anneniz."
Kel başa şimşir tarak: Pek çok ihtiyaç giderilmeyi
beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için
kullanılır.
Keli görünmek: Bir kabahati, kusuru ortaya
çıkmak."Kelinin görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!"
Kel kâhya: Bilgisi olsun olmasın her işe karışan,
burnunu sokan.
Kelle götürür gibi: Gerekli olmayan bir acelecilikle,
bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.
Kelleyi koltuğuna almak: Ölümü göze alarak bir işe
kalkışmak."Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına
çıkmak her babayiğidin harcı değil."
Kemerleri sıkmak: Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa
katlanmak."Kemerleri sıktıra sıktıra millette hâl
bırakmadılar."
Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade
edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap
bulamayarak anlamsız sözler söylemek."Kem küm etme de ne
söyleyeceksen söyle çabuk!"
Kendi hâlinde: Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak
istemeyen, sakin (kimse)."Yazık olmuş, kendi hâlinde
biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı."
Kendi göbeğini kendi kesmek: İstediği yardım gelmeyince
kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak."O her zaman
kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım
beklememiştir."
Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkalarının ne
diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına
tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek."Kendi kendine gelin
güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe."
Kendi kendini yemek: İstediği iş olmadı diye gizli gizli
üzülmek, kaygı duymak."Kendi kendimi yedim bitirdim bu
iş yüzünden."
Kendinden geçmek: 1. Kendini kaybetmek, bayılmak,
bilinci işlemez olmak. 2. Sevindirici bir olay
karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak."Dün gece bizim
adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik."
Kendinden pay (paha) biçmek: Bir durumu kendi durumu ile
ölçüştürmek.
Kendine gelmek: 1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra
ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu
düzelmek."Oh, nihayet kendine geldi bizim adam!"
Kendine yedirememek: Yapılan bir işi onur kırıcı görüp,
kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin
başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için
uygun görmeyip yapmamak.
Kendine yontmak: Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp
başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak
yönde hareket etmek."Hep kendine yontma, biraz da bizi
düşün, biz de insanız!"
Kendini ağır satmak: Kendisinden yapılması istenen işi,
birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul
etmek."Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu
kanıtlayacak?"
Kendini alamamak: İstemeyerek bir işi yapmak durumunda
kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp
yapmak."Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!"
Kendini ateşe atmak: Bilerek zor ve tehlikeli bir işe
girişmek."Kendisini ateşe atmasına izin mi
vereceksiniz?"
Kendini bulmak: 1. İyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik
kazanıp olgunluğa erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere
ulaşmış olmak."Nihayet kendimi buldum, bundan böyle
ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim."
Kendini dev aynasında görmek: Kendisini olduğundan büyük
bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek."Kendini
dev aynasında görmekten ne zaman vaz geçeceksin ha!.."
Kendini dinlemek: 1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları
büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız,
sakin kalmak."Uzun bir süre kendimi dinledim, olup
biteni tekrar tekrar gözden geçirdim."
Kendini göstermek: 1. Ortaya çıkmak, belirmek. 2.
Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya
koymak; gücünü göstermek."Uzun bir aradan sonra sergi
açmaya, kendini göstermeye karar verdi."
Kendini kaptırmak: Bir şeyin etkisinden kendini
kurtaramamak."Bu yaştan sonra kendimi sigaraya
kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu."
Kendini kaybetmek: 1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık, öfke
yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hâle gelmek."Bir iki
söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya
yığılıverdi."
Kendini toplamak: 1. Kötü, bozuk olan durumunu
düzeltmek. 2. Bir konu üzerinde dikkatini
yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak."Bizim oğlan kendini
iyice toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor."
Kendini tutamamak: Bir durum karşısında sessiz ve
heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hâkim
olamamak."Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım."
Kendini vermek: Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak,
başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla
ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak."İşe
henüz kendini vermiş sayılmaz."
Kendi payıma: "Bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre,
bana sorarsanız" anlamlarında kullanılır.
Kendi yağıyla kavrulmak: Elindekiyle yetinmeye, kimseye
muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi
karşılayarak kimseden yardım istememek."Nasıl olalım,
kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte..."
Kene gibi yapışmak: Yakasını bir türlü bırakmamak;
istenmediği hâlde, çıkar sağladığı için birinin peşini
bırakmamak."Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına, peşini
bir türlü bırakmıyordu."
Kesenin ağzını açmak: Bol para harcamaya başlamak."Babam
kesenin ağzını açtı nihayet."
Keyfinin kâhyası (olmamak): Birisine karışmaya hakkı
olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak."O benim
keyfimin kâhyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım,
karışamaz bana!"
Keyif çatmak: Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman
geçirmek."İşi nihayet bitirmiştik, sıra şimdi keyif
çatmaya gelmişti."
Keyif ehli: Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol
yararlanan."Oldukça rahat, keyif ehli bir insandı."
Kılı kırk yarmak: Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince
ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde
durmak."Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına
evirir çevirir ve öyle alırdı."
Kılına dokunmamak: Bir kimseye, zarar verebilecek en
ufak davranıştan bile kaçınmak."İnan anne, kılına bile
dokunmadım kardeşimin!"
Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir durum
karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz
kalmak, harekete geçmemek."Onca insan üstüme yürüdü ama
o kılını bile kıpırdatmadı."
Kıl payı (kalmak): Çok az, az bir fark (kalmak)."Araba o
hızla virajı alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı
kalmıştı."
Kıran girmek: 1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak.
2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir
hastalık yayılmak."Kıran girdi, bütün koyunlar telef
oldu."
Kırık dökük: 1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz
(şey). 2. Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz)."Şu
kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!"
Kırıp geçirmek: 1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak,
öldürerek büyük zarar vermek. 2. Çok sert davranarak
darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi
güldürmekten katıltmak.
Kırk dereden su getirmek: Birini kandırmak için çok
dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için
çok uğraşmak."Ne inatçı adammış, bir evet demek için
kırk dereden su getirtti bana."
Kırklara kırışmak: Bir kimse artık ortalıkta görünmez
olmak.
Kırk tarakta bezi bulunmak: Birbirinden farklı birçok
işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli
ilişkileri olmak."Ne iş yaptığı belli değil, kırk
tarakta bezi var adamın."
Kısmeti açılmak: 1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2.
Bir kızı isteyenlerin çoğalması."Bu miras kızın
kısmetini de açtı hani!"
Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir
durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek,
değerlendirememek.
Kıssadan hisse almak: Bir olaydan, anlatılan bir
hikâyeden ders almak.
Kıt kanaat (geçinmek): Yoksulluk içinde, zar zor ve
güçlükle (geçinmek)."Bir zamanlar biz de kıt kanaat
geçiniyorduk."
Kıvamına gelmek (bulmak): En uygun zamanında olmak,
gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen
duruma gelmek.
Kıyamet kopmak: 1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok
gürültü ve patırtı kavga, telâş olmak."Kıyamet günü
gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler."
Kızarıp bozarmak: Utanarak renkten renge girmek, kimi
duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek."Pot
kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp
bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı."
Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: Bir meselede büyük,
aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli
tartışma başlatmak."Sizin bostanlara su vermeyeceğim
deyince kızılca kıyamet koptu."
Kilit noktası: Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan
önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli
nokta, makam veya yer.
Kimseye eyvallah etmemek: Kimseden yardım ve iyilik
beklememek, kimsenin minneti altına girmemek."Bu yaşa
kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da edecek
değilim."
Kim vurduya gitmek: Bir kargaşa anında ve kalabalık
arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli
olmamak.
Kirişi kırmak: Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve
çabucak ayrılmak."Kavga başlayınca kirişi kırarım diye
düşündü."
Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: Ayıp, suç ve
kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa
çıkarmak; açıklamak, söylemek."Kirli çamaşırları ortaya
dökülünce ne yapacağını şaşırdı."
Kitaba el basmak: Elini kutsal kitap olan Kur`ân-ı Kerim
üzerine koyarak yemin etmek.
Kitabına uydurmak: Kanunî olmayan bir işi kimi
boşluklardan yararlanarak kanunî imiş gibi
göstermek."İşi kitabına uydurmuşlar, çok zengin
olmuşlardı."
Kof çıkmak: İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş
ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak.
Kokusu çıkmak: Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes
tarafından bilinir olmaya başlamak."Bu işin kokusu çıkar
diye korkuyorum."
Kolaçan etmek: Çevresini ya da kendisinden istenilen
yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni
anlamak amacıyla dolaşmak."Bir kişi etrafı şöyle bir
kolaçan etsin de gelsin."
Kol kanat olmak: Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi
koruyuculuğu altına almak.
Koltukları kabarmak: Kendisine ya da yakınlarına yapılan
övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek,
böbürlenmek."Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman
koltuklarım kabardı doğrusu."
Kolu kanadı kırılmak: Çaresiz duruma düşmek, bir şey
yapamaz hâle gelmek."Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette
dolaşıyordu."
Korktuğu başına gelmek: Endişe duyduğu, kaygılandığı,
olmasını istemediği şeyle karşı karşıya
gelmek."Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!"
Koyun kaval dinler gibi: Düşünmeden, hiçbir şeyi
anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek."Beni
koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler."
Kozunu paylaşmak: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak,
üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona
erdirmek."Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu."
Kök salmak: 1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına
yerleşmek. 2. İyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak,
yayılmak."Onun sevgisi, içine iyice kök salmıştı."
Kök söktürmek: Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel
olmak."O takıma kök söktürmeye yemin ettik."
Köküne kibrit suyu dökmek: Bir daha belirmeyecek, ortaya
çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak.
Köprüleri atmak: Girişilen, başlanılan bir işten
vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde
kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha
kurulamayacak biçimde bozmak.
Kör değneğini beller gibi: Bir değişiklik, yenilik
düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu
anlatmak için kullanılır.
Kör dövüşü: Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek
biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz
çabalama.
Kör kadı: Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır
gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı
söyleyen.
Köstek olmak: Engel olmak."Sen köstek olma yeter."
Körü körüne: Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını
hesaplamadan, dikkat etmeden."Bu işe öyle körü körüne
giremem, anladın mı?"
Köşe bucak: Göze çarpmayan, önemsiz yer.
Kötüye kullanmak: Suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir
yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak."Benim
yumuşaklığımı kötüye kullandı."
Kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan daha
çok savunur olmak.
Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek,
onu korumak."Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir."
Kumkumav gibi: Yapayalnız, tek başına.
Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her
şeyden haberi olan."Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o,
ne öğreneceksen ona sor."
Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi
dikkatlice (beklemek)."Kulağınız kirişte olsun, ne
duyarsanız iletin hemen."
Kulağına çalınmak: Bir söz, bir haber başkasına
söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. o"Senin şehre
gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?"
Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını bozan bir haber
işitmek, sıkışık bir duruma düşmek.
Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten, gördüğü
olaydan ders alıp hiç unutmamak."Umarım bu iş senin
kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin."
Kulağını açmak: Bütün dikkatini vererek dinlemek,
söylenenlere dikkat etmek."Kulağını aç da beni iyi
dinle!"
Kulağını bükmek: Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.
Kulağını çekmek: 1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek.
2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek."Şimdi bana
kulağınızı çektireceksiniz!"
Kulak asmamak: Aldırıp önemsememek, dinlememek."Kulak
asma sen onun söylediklerine."
Kulak dolgunluğu: Duya duya elde edinilen yarı buçuk
bilgi.
Kulak kabartmak: Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak
dinlemek."Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak
kabarttı."
Kulak kesilmek: Çok iyi, bütün dikkatini vererek
dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak."Ne
konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak
kulak kesildim."
Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak.
Kul hakkı: İslâm dinine göre, insanların birbirleri
üzerindeki hakları."Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem
inşallah."
Kul köle (veya kurban) olmak: Tam bir doğruluk içinde
gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı
yapmaya hazır olmak.
Kulp takmak: Bir kusur, bir bahane bulmak.
Kumpas kurmak: Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli
bir iş düzenlemek.
Kundak sokmak: 1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş
yağlı bez parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da
davranışta bulunmak.
Kurban olayım: 1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için
kullanılır. 2. Yalvarmak için söylenir."Kurban olayım
yavruma dokunmayın!"
Kurşuna dizmek: Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı
kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla
öldürmek."Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!"
Kurtlarını dökmek: Öteden beri yapmak istediği şeyi bol
bol yapıp hevesini almak."Bu akşam biraz kurtlarımızı
dökelim, ne dersin?"
Kurt masalı okumak: İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler
(söylemek).
Kuru iftira: Hiçbir kanıtı olmayan suçlama."Allah kuru
iftiradan korusun hepimizi!"
Kuru kalabalık: 1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir
işe yaramayan insan topluluğu."Bu kuru kalabalığa
güvenip de sakın yola çıkma."
Kuru kuruya: Boşuna, boş yere.
Kuru sıkı: 1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf.
2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.
Kuş beyinli: Akılsız, aptal, ahmak.
Kuş kadar canı olmak: Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir
vücuda sahip olmak.
Kuş sütüyle beslemek: En pahalı, değerli az bulunur
besinlerle yiyip içirmek.
Kuş uçmaz, kervan geçmez: Çok ıssız, sapa, kır, insanın
uğramadığı yer."Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir
diyara gitti."
Kuş uçurmamak: Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin
vermemek; imkân tanımamak, bunun için çok dikkatli
davranmak."Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak
etme!"
Kuvvetten düşmek (kesilmek): Gücü iyice azalmak.
Kuyruğuna basmak: Birini tahrik etmek, incitip
saldırmasına yol açmak.
Kuyruklu yalan: İnsanın kanması için süslenmiş büyük
yalan."İnanmayın ona, söyledikleri kuyruklu yalandan
başka bir şey değil!"
Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak, birisine yaranmak için
yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye
çalışmak."Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk
sallayıp durdu."
Kuyusunu kazmak: Birinin kötü duruma düşmesi, felâkete
uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin
hazırlamak, tuzak kurmak."Adamın kuyusunu kazıp da
elinize ne geçecek."
Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak, hayrete düşmek,
donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hâle gelmek."Ne o
dostum, küçük dilini mi yuttun?"
Küçük düşürmek: Onurunu kırmak, birilerinin yanında
itibarını sarsmak ve değerini düşürmek."Dikkatli ol, bir
pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın."
Küçük görmek: Önemsememek, değer vermemek."Hasmınızı
sakın küçük görmeyin çocuklar!"
Külâhıma anlat: "Söylediklerin hiç de inandırıcı değil,
sana inanmıyorum" anlamında kullanılır.
Külâhını ters giydirmek: Çok kurnaz olmak; oyuna
getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile
yaptıklarına pişman etmek.
Külâhları değişmek: "Araları bozulmak, bozuşmak"
anlamında tehdit olarak kullanılır."Hareketlerini
düzeltmezsen külâhları değişiriz, ona göre!"
Kül kedisi: 1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan
(kimse). 2. Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel.
Kül kesilmek: Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak,
solmak."Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi."
Kül olmak: 1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu
yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir
felâkete uğrayıp çok üzülmek.
Külünü (göğe) savurmak: Bir şeyi tamamiyle bitirip yok
etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak.
Kül yutmamak: Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca
yapılan bir hileye aldanmamak."Bana kül yutturamazsınız
diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim."
Künyesi bozuk: Eskiden kötü durumları görülmüş olan,
kötü işlere girmiş bulunan."Künyesi bozuk diye, bu adama
hiç kimse iş vermeyecek mi?"
Küplere binmek: Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa
sola ateş saçmak."Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem
küplere bindi."
Küpünü doldurmak: Eline geçen fırsatları değerlendirerek
çok para biriktirmek."Küpünü doldurmayı
becerebilenlerden olamadım hiç."
Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: Hemen her söze
cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca
karşılıklar verir olmak.
|
|
|
www.edebiyatogretmeni.net

şiir
edebiyat
eğitim
Öğretmenler Edebiyat
Forumu
Sohbet Gazeteler
öss
soruları
kpss soruları
oks soruları
videolar
Şarkı Sözleri
gazeteler
Biyografiler
Koç Burcu,
Boğa Burcu,
İkizler Burcu,
Yengeç Burcu,
Aslan Burcu,
Başak Burcu,
Terazi Burcu,
Akrep Burcu,
Yay Burcu,
Oğlak Burcu,
Kova Burcu,
Balık Burcu
Tatlı Tarifleri,
Kebaplar , Köfteler,
Tavuk Yemekleri,
Makarnalar, Pilavlar,
Çorbalar,
Dolmalar,
Hamur İşleri
,
Sakatat Yemekleri,
Sandviç - Kanepeler
,
Soslar ,
Bisküviler - Kurabiyeler,
Deniz Ürünleri,
Et Yemekleri,
İçki - İçecekler,
Kekler - Pastalar
,
Reçeller - Marmelatlar,
Salatalar,
Sebze Yemekleri,
Yahniler,
Yumurta Yemekleri
Matematik,
Geometri,
İngilizce
Video İzle
Öğretmen
ÖSS
şarkı sözleri
Gazeteler
sbs
Anaokulu
Yemek Tarifleri
Rüya Tabirleri
Türkü Sözleri
Zeka Soruları
Okulöncesi
gebelik
Sağlık
slaytlar
slayt
eğitim haberleri
Zeka Oyunları
ales
burç
türkü sözleri
Şarkı Sözleri
Biyoloji
Cinsel Sorunlar
Şifalı Bitkiler
Gebelik
Burun Estetiği,
Göğüs Estetiği,
Yüz Estetiği
Fizik
Kimya
Biyoloji
aşk şiirleri
Güzel Sözler
Çanakkale
IQ Testi
Atatürk
Öss Puan Hesaplama
Zeka Testi
Msn İfadeleri
Gül Resimleri
Cilt Bakımı
Ansiklopedi
Yemek
Tarifleri
Yemek Tarifleri
Rüya
Tabirleri
Edebiyat
teknoloji
video
Mesajlar
Msn
Nickleri
Rüya Tabirleri
Türkü bilim
Teknoloji
teknoloji |