|
Picasa Slayt ve Fotoğraf Programı
En Güzel
Paylaşımlar İçin Mail Grubumuza Üye Olun
DEYİMLER - E - F

E
Ecel aman verirse: Ölmezsem, ömür yeterse."Ecel aman
verirse torunumu da görürüm."
Ecel teri dökmek: Çok korkmak, heyecan içinde bulunup
terlemek, korku ve bunalım içinde olmak."Köprüden geçerken
ecel terleri döktüler."
Eceli gelmek: Ölmek, sonu gelmek, yok oluş vakti
gelmek."Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek."
Eceline susamak: Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere
girişmek."Bırak o silâhı elinden, eceline mi susadın sen?"
Eciş bücüş: Çarpuk çurpuk, eğri büğrü, düzgün yanı
olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan."Eciş bücüş bir
yazıyla karşılaşınca şaşırdı."
Edebiyat yapmak: Bir işe yaramayan, konuyu açıklamaya
yetmeyen, gerçeği yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz
sözler söylemek."Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir
insanmış."
Efkâr dağıtmak: Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye
çalışmak."Sahile efkâr dağıtmak için inmiş olmalı."
Eğri (gözle) bakmak: Kötü düşünce besleyerek bakmak."O,
hiç kimseye eğri gözle bakmazdı."
Ekmeğinden etmek: İşinden çıkarmak veya atmak."Adamı durup
dururken ekmeğinden ettiler."
Ekmeğine yağ sürmek: Birinin yararına göre eylemde
bulunmak, istemese de birinin işine yarayacak biçimde
hareket etmek."O işi bana vermemekle yabancıların ekmeğine
yağ sürdün sen."
Ekmeğini kazanmak: Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını
karşılayacak parayı kazanmak."Kaygılanma, ekmeğini
kazanmasını bilir o."
Ekmeğini taştan çıkarmak: En zor işleri bile yapıp
geçimini sağlayacak beceriklikte olmak, her türlü işi
yapmak."Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına
katılmakta gecikmedi."
Ekmek elden su gölden: Kendisi kazanmayıp başkalarının
kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için
kullanılır.
Ekmek kapısı: Çalışıp para kazanılan, geçim sağlayan iş
yeri."O dükkân benim ekmek kapım, asla satmam, satamam
onu!"
Ekmek parası: Kazanç, geçinmek için kazanılan para."Ekmek
parası kolay kolay kazanılmıyor."
Eksik gedik: Ufak tefek ihtiyaçlar."İkramiye ile eksiği
gediği kapadılar."
Ekşi yüz: Somurtkan, asık yüz."Onun ekşi yüz göstermeye
hakkı yoktu."
El açmak: 1. Dilenmek. 2. Başkasının yardımını almak için
yalvarmak."İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına
gelmemişti."
El altından: Kimsenin haberi olmadan, gizlice."Parayı el
altından verdi."
El atmak: 1. Bir işe girişmek. 2. Birisinin işine
karışmak."Üstüne vazife olmayan işe el atma sakın!.."
El ayak çekilmek: Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp
sessizleşmek."Bu iş ancak el ayak çekildikten sonra
yapılır."
El basmak: Yemin etmek, kutsal bir şey üzerine el koyarak
ant içmek."Kur`ân`a el basarım ki bu işi ben yapmadım."
El çabukluğu: 1. Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2.
Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme."Adamın
cebinden el çabukluğu ile cüzdanı çekiverdi."
Elde avuçta bir şey kalmamak: Parasını, malını, tüm
varlığını harcayıp bitirmiş olmak."Elde avuçta bir şey
kalmayınca ne yapacağını şaşırdı."
Elde etmek: 1. Bir şeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi
yanına çekmek."Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boşuna
uğraşma."
Elde kalmak: 1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı.
2. Harcanandan arta kalmış olmak."Şu kasadaki üzümler elde
kaldı."
Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek): Yaşlılık, hastalık
sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez
duruma gelmek."Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin."
Elden çıkmak: Malı olmaktan çıkmak."O arsa elden çıktığı
için üzüldüm."
Elden düşme: Az kullanılmış."Elden düşme bir araba aldı."
Elden ele dolaşmak: Pek çok kişi tarafından kullanılmak,
bir çok sahip eline geçmek."Elden ele dolaşan atı nihayet
geri almayı başardı."
Elden geçirmek: Eksiklikleri düzeltmek, onarmak;
denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden
geçirmek."Yaptığın işi bir daha elden geçir."
Elden gitmek: Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun
kalmak."Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti."
Ele almak: 1. Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak.
2. İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek."Konuyu yeni
baştan bir daha ele alalım."
Ele avuca sığmamak: 1. Şımarık davranmak. 2. Söz
dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek."Sen ne ele
avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer."
Ele geçirmek: Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak."Şu
toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam
demektir."
El elde baş başta: 1. Masrafla para birbirine denk geldi.
2. Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar
edildi."Alışverişten el elde baş başta döndü."
Elekten geçirmek: Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu
yanlışı birbirinden ayırmak."Şu dosyayı bir daha elekten
geçirin."
El ele vermek: Güçleri birleştirip işbirliği yapmak,
yardımlaşmak."Bu yolu ancak el ele verirsek yapabiliriz."
El emeği: 1. Elle yapılan işe harcanan emek. 2. Elle
yapılan çalışmanın karşılığı."El emeğinin karşılığı
değildir bu para."
Ele vermek: Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu
yakalatmak."Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa
çıktı."
Eli açık: Cömert, çok para harcayan, sakınmadan para
verebilen."Eli açık olan insanları severim."
Eli ağır: 1. Oldukça yavaş iş yapan. 2. Vurunca çok
acıtan."Eli o kadar ağırmış ki enseme gülle düştü sandım."
Eli altında olmak: 1. İstediği anda ele alıp
kullanabileceği bir yerde bulunmak. 2. Buyruğunda
olmak."İyi bir usta, araç ve gereçlerinin elinin altında
olmasını ister."
Eli ayağı buz kesilmek: 1. Korku, heyecan ve üzüntüden ne
yapacağını bilemez duruma gelmek, donup kalmak. 2. Çok
üşümek."Haydi elimiz ayağımız buz kesmeden girelim içeri."
Eli ayağı tutmak: İş yapabilecek güçte olmak, bedenî gücü
var olmak."Çok şükür şimdilik elimiz ayağımız tutuyor."
Eli bayraklı: Kavgacı, şirret, edepsiz."Onun eli bayraklı
bir kadın olduğunu daha yeni anladınız."
Eli bol: Cömert, esirgemeyen, çok para ve eşyası
olan."Duyduğumuza göre Hasan Çavuş eli bol bir insanmış."
Eli boş dönmek: Umduğunu alamadan geri dönmek."Eli boş
döneceği hiç aklıma gelmezdi."
Eli böğründe kalmak: Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz
duruma gelmek, başarısızlığa uğramak."Tek hayvanın
öldüğünü görünce eli böğründe kaldı."
Eli cebine gitmemek (veya varmamak): Cimri olmak, para
harcamaya kıyamamak."Ondan da yardım istediler, ancak eli
cebine bir türlü gitmedi, arkasını dönüp uzaklaştı."
Eli çabuk: Süratli iş gören."Eli çabuk adamlara
ihtiyacımız var."
Eli darda: Geçimi için para sıkıntısı çeken."Eli darda
insanlara yardım etmek insanlık borcudur."
Eli değmemek: Bir işi yapmaya zaman bulamamak."Odanı
temizlemeye elim değmiyor."
Elifi görse mertek sanır: Cahil, okuması yazması
yoktur."Ona mı akıl danışıyorsun, elifi görse mertek sanır
o. "
Eli hafif: İncitmeden, can yakmadan iş gören."İğneyi
Hatice hemşireye vurdurun eli hafiftir onun."
Eli kalem tutmak: 1. Yazı yazmayı bilmek. 2. Düşüncelerini
derli toplu güzel bir ifade ile yazabilmek."Elin kalem
tutmaz mı senin?"
Elinden iş çıkmamak: Çabuk iş yapamamak."Bırakın onu,
elinden iş çıkmaz birine ihtiyacımız yok."
Elinden tutmak: 1. Destek olmak, ilerlemesi için yardımda
bulunmak. 2. Yürümesine, kalkmasına, inmesine, çıkmasına
yardım etmek."Hayatım boyunca elimden tutan olmadı."
Eline düşmek: 1. Birine muhtaç olmak. 2. Yakalanmak. 3.
Düşmanın ya da kendisine hıncı bulunan birinin
hâkimiyetinde kalmak."Düşmanın eline düşmemek için bir yol
bulmalıyız."
Eline su dökemez: Sözü edilen kişi, değerce ondan çok
geride."Sen hamur açmakta Fatma`nın eline su dökemezsin."
Elini çabuk tutmak: Hızlı davranmak, acele etmek."Elimizi
çabuk tutup şu kömürü yağmura yakalanmadan taşıyalım."
Elini kana bulamak: Birini öldürmek veya
yaralamak."Zavallı çocuk, boş yere elini kana buladı."
Elini kolunu sallaya sallaya gelmek: Bir işten sonuç
almaksızın dönmek, gelirken hiçbir armağan getirmemek.
Elini kolunu sallaya sallaya gezmek: Pervasızca,
çekinmeden, kimseden korkmadan dolaşmak."Bunca ağır suç
işlemesine rağmen elini kolunu sallaya sallaya gezmesi
şaşılacak şey doğrusu."
Elinin hamuruyla erkek işine karışmak: Anlamadığı,
bilmediği, beceremediği işleri yapmaya kalkışmak (kadınlar
için).
Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: Çok nazlı olmak,
evde hiçbir iş yapmamak, zor işlerden kaçınmak."Ne
kadınmış o da, elini sıcak sudan soğuk suya soktuğunu
görmedim daha!"
Eli sıkı: Kolay para harcamayan, cimri, çok tutumlu."Bu
kadar eli sıkı bir adam olmak zorunda değilsin."
Eli uzun: Hırsız, fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan
geri kalmayan.
Eli varmamak: Bir işi yapmaya gönlü razı
olmamak."Bulaşıkları yıkamaya bir türlü elim varmıyor."
Eli yatmak: Bir işe eli alışkın olmak, bir işi yapabilecek
el becerisi bulunmak.
Eliyle koymuş gibi bulmak: Aradığı şeyi söylenen yerde çok
kolay bulmak."Onca şeyin arasında küçücük düğmeyi eliyle
koymuş gibi buluverdi."
El kadar: Küçük, küçücük."El kadar çocuk işime karışamaz
benim."
El kaldırmak: 1. Kendisinden büyüğe vurmak için elini
kaldırmak. 2. Bir şey söylemek istediğini, oy verdiğini
elini kaldırarak belirtmek."Sen ne cüretle babana el
kaldırırsın!"
El kapısı: 1. Bir kızın gelin gittiği ev. 2. Yabancıların
memleketi, evi, yurdu."Yıllarca el kapılarında çalıştım
durdum."
El koymak: 1. Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye
başlaması. 2. Buyruğu altına almak, hükümetçe uygun
görülen mal, arazi ve kuruluşa hâkim olmak."Hükümetin el
koyduğu arazi burdan başlıyor."
Elle tutulur gözle görülür: Çok açık, gizli bir tarafı
yok."Şu zamana kadar elle tutulur gözle görülür bir iş
yaptın mı sen?"
El oğlu: 1. Yabancı. 2. Damat."El oğluna güvenme sakın!"
El sürmemek: 1. Dokunmamak, hiç değmemek. 2. Yapımına
başlamamak."İşe el sürmeye vakit bulamadım daha."
El uzatmak: 1. Birine yardım etmek. 2. Dokunmaya, almaya
çalışmak."O bizim bir yakınımız, ona elimizi uzatmalıyız
hemen."
El üstünde tutulmak: Çok değer verilip sevilmek, kendisine
büyük ölçüde saygı gösterilmek."Dedem ailemizde el üstünde
tutulurdu."
El yordamıyla: Tahminlerine, sezgilerine dayanıp elle
yoklayarak."El yordamıyla kibrit kutusunu buldum."
Emeği geçmek: Bir şeyin yapılmasında kendisinin de katkısı
bulunmak."Şu caminin yapımında kimlerin emeği geçmedi ki."
Emek vermek: Bir şeyin meydana gelmesi için özenle ve çok
çalışmak."İyi bir sonuç mu almak istiyorsun? Emek ver,
gayret et."
Emir kulu: Kendisine emredilen işi yapmak zorunda olan
kimse."Emir kulu olmak o kadar da kolay değil."
Eninde sonunda: Nihayet, en sonunda."Eninde sonunda onu
bulacağım."
Enine boyuna: 1. Her yönü ile, eksiksiz, bütün ihtimalleri
göz önünde tutarak. 2. İri yarı, gösterişli (adam)."Şu
meseleyi enine boyuna bir kez daha düşünelim."
Ensesi kalın: Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü
yüksek (kimse)."Neden şu ensesi kalın adamlardan yardım
istemiyorsunuz."
Ensesinde boza pişirmek: Sıkıştırıp tedirgin etmek, eziyet
etmek."İşlerin yavaş gittiğini gören patron işçilerin
ensesinde boza pişirmeye başladı."
Ensesine yapışmak: Yakalamak."Bir hamlede ensesine yapıştı
çocuğun."
Ense yapmak: Yemek, içmek ve keyfine bakmak, hiç iş
yapmamak."Ense yapmayı bırak da biraz işle ilgilen."
Er geç: Ne zaman olsa, mutlaka."Er geç onu bulacağım."
Esamisi okunmamak: Adı anılmamak, değer verilmemek."Onun
buralarda hiç esamisi okunmaz."
Es geçmek: Dikkate almamak, sözleri arasında o konuya
dokunmamak."Borç meselesini es geçmesine fırsat vermeyin."
Esip savurmak: Bağırıp çağırmak, öfke ile atıp
tutmak."Davet edilmediğini öğrenince esip savurmaya
başladı."
Eski çamlar bardak oldu: Devir değişti, eski durumların,
tutumların bir önemi kalmadı.
Eski defterleri karıştırmak: Eski olayları, işleri bir
çıkar umuduyla tekrar ele almak, yeniden gündeme
getirmek."Eski defterleri karıştırmayı bırak artık".
Eski hamam eski tas: Hiçbir şey değişmemiş, eski durumda
kalmış."Köy aynı, insanlar aynı, eski hamam eski tas."
Eski kafalı: Yeniliğe açık olmayan, yaşayış ve düşünce
itibariyle eskiye bağlı."Eski kafalı insanlar gittikçe
azalıyor mu ne?"
Eski kurt: Tecrübeli, görmüş ve geçirmiş, mesleğini iyi
bilen, hileyi ve düzeni deneyimi sayesinde hemen
anlayan."O da eski kurtlardandır."
Eski toprak: Yaşlılığına rağmen dinçliğini,
dayanıklılığını hâlâ sürdüren, gücünü kaybetmemiş
kimse."Sen eski topraksın, bizim gibi birkaç genci daha
cebinden çıkartırsın."
Eşeğini sağlam kazığa bağlamak: İşini güvenli kılacak
önlemler almak."Ne demişler: Eşeğini sağlam kazığa bağla,
sonra Allah`a ısmarla."
Eşek kadar: Büyük, iri; aşırı derecede gelişmiş."Eşek
kadar oldu ama hiç söz dinlemiyor."
Eşek sudan gelinceye kadar dövmek: Adamakıllı, çok ve iyi
dövmek."Eğer aklını başına toplamazsan seni eşek sudan
gelinceye kadar döveceğim, anladın mı?"
Eşek şakası: Ağır, hoşa gitmeyen, incitici, kaba şaka."Ben
eşek şakasından hiç hoşlanmam."
Eşiğine yüz sürmek: Bir isteğinin yerine getirilmesi için
bir kimseye yalvarmak, önünde eğilmek."İnsanların eşiğine
yüz sürülmemesi gerekir."
Eşiğini aşındırmak: Bir işi yaptırmak, gördürmek için bir
yere çok gidip gelmek."Şu köy yolu için hükümet eşiğini
aşındırıp durduk."
Eşref saat: 1. İş görecek kimsenin uysal davranacağı,
aksilik çıkarmayacağı zaman. 2. Bir işin olumlu yola
girmesi için en uygun zaman."İzin alabilmek için müdür
beyin eşref saatini kollamaya başladı."
Eteği ayağına dolaşmak: Telâş, korku ve heyecandan
yürüyüşünü ve yapacağı işi şaşırmak.
Eteğine yapışmak: 1. Bir kimsenin manevî desteğini
istemek. 2. Varlıklı, sözü geçer bir kimseden yardım ve
himaye istemek."Korkudan annesinin eteğine yapıştı."
Etekleri tutuşmak: Çok telâşlanmak,
heyecanlanmak."Babasını parkta göremeyince etekleri
tutuşmaya başladı, yoksa gelmeyecek miydi?"
Etekleri zil çalmak: Çok sevinmek, işler yolunda
olmak."Yazılı sınavı umduğundan iyi geçen Halit`in
etekleri zil çalıyordu."
Etek öpmek: Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek; birine
yaranmak için katına çıkıp o kimsenin eteğini öpme
davranışı içinde olmak."Bu makama etek öpe öpe çıktı
soysuz herif."
Eti ne butu ne?: 1. İmkânları, parası az. 2. Çelimsiz,
zayıf, küçük."Ona baskı yapma, zavallının eti ne butu ne?"
Eti senin kemiği benim: Çocuk velilerinin öğretmene ya da
ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini
anlatmak için söylenir.
Et kafalı: Akılsız, anlayışı az, kavrayışı kıt olan.
Etliye sütlüye karışmamak: Kendini alâkadar etmeyen
meselelerden, toplumu derinden etkileyen olaylardan uzak
durmak, kaçınmak ve hiçbiriyle ilgilenmemek."Kendine sahip
çık, sakın etliye sütlüye karışayım deme oğlum."
Etrafında dört dönmek: İstediğini elde etmek amacıyla bir
kimsenin, bir şeyin yanından ayrılmamak, ona aşırı ilgi
göstermek."Çocuklar Nasreddin Hoca`nın etrafında dört
dönmeye başladılar."
Et tırnak olmak: Sıkı bir ilişkiye girmek, birbirinden
kopmamak.
Ettiğini bulmak: Yaptığı bir kötülüğün cezasını görmek.
Ev açmak: Ayrı bir eve çıkmak, yerleşmek."Evlendikleri
günün ertesinde ev açmaya karar verdiler."
Evde kalmak: Yaşı ilerleyen kızın evlenememesi."Evde
kalmak korkusu zavallı kızı yiyip bitiriyordu."
Evdeki hesap çarşıya uymamak: Önceden tasarlanan,
düşünülen bir iş umulduğu gibi gitmemek, başka bir yönde
gelişmek."O kadar uğraştık ama evdeki hesap çarşıya
uymadı, bu paraya istediğimiz gibi bir ev bulamadık."
Evlât acısı gibi içine çökmek: Kaybettiği bir şey için çok
üzülmek."Bahçeye diktiği güllerinin dipten sökülüp
atılması evlât acısı gibi içine çökmüştü."
Eyere de gelir semere de: Her işe uyar, her işe yarar,
ince işler için de kaba işler için de kullanılabilir.
Eyüp sabrı: Peygamberlerden Hz. Eyyub` un başına gelen
hastalığa sabredip, bundan dolayı şikâyet etmemesi; güçlük
ve üzüntülere, hastalığa karşı sabretmesinden hareketle,
en ağır ve sürekli üzüntülerden bile yakınmayanın büyük ve
uzun sabrını anlatmak için kullanılır.
Eyvallah demek: 1. Razı olmak, kabul etmek. 2. Ayrılırken
"Allah`a ısmarladık" anlamında kullanılır.
Eyvallah etmemek: Minnet altına girip boyun eğmemek."Aç
kaldı, susuz kaldı ama kimseye eyvallah etmedi."
Ezbere iş görmek: İncelemeden, özenmeden, gerekli olan
bilgiyi almadan, gelişi güzel iş yapmak."Ben sana ezbere
iş görme demedim mi?"
Ezilip büzülmek: Güç bir duruma düştüğünü, utandığını,
sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek."Hiçbir insanın
karşımda ezilip büzülmesine tahammülüm yoktur."
F
Faka basmak: Tuzağa düşmek, aldatılmak."Beni nasıl faka
bastırdılar anlayamadım bir türlü!"
Fareler cirit oynamak: Bir yer ıssız olmak, kimseler
bulunmamak."Koca köyde fareler cirit atıyordu."
Farkına varmak: Gözüne çarpmak, orada bulunduğunu anlamak,
fark etmek."O kalabalıkta senin farkına varacaklarını
sanmıyorum."
Felce uğramak: 1. Bir işin tamamen bozulması, durup
ilerleyemez olması. 2. Hastalık sebebiyle organlarının bir
kısmı çalışamaz duruma gelmek, kötürüm olmak."Yaptığımız
işin felce uğramasından korkuyorum."
Feleğin çemberinden geçmek: Hayatta çok günler görmüş, acı
tatlı olaylar yaşayıp tecrübe kazanmış, olgunlaşmış."O
ihtiyar mı? Feleğin çemberinden geçmiş biridir o."
Fellik fellik aramak: Telâşla, hemen her köşeye bakarak
heyecanla aramak."Bütün her yeri fellik fellik aradım ama
bıçağı bulamadım."
Felsefe yapmak: Olayların sebep ve sonuçları üzerine
kendince birtakım soyut düşünceler ileri sürmek.
Fena etmek: Kötü duruma düşürmek, işini bozmak, zor
durumda bırakmak, dövmek."Biraz daha konuşursan seni fena
edeceğim."
Fener alayı: Bayram gecelerinde kalabalık halk
topluluklarının, ellerinde fener veya meşalelerle şehri
dolaşarak yaptıkları gösteri.
Feragat sahibi: Gönlü tok, özveri gösterebilen, fedakârlık
yapabilen.
Fermanlı deli: Deli olduğu herkesçe bilinen, zır
deli."Halk bu ülkeyi fermanlı delilerin eline
bırakmayacaktır."
Ferman dinlememek: Kural, yasa, söz dinlememek; hiçbir
yerden buyruk almamak."Âşığın gönlü ferman dinlemez oldu."
Fesat kumkuması: Tamamiyle kötülük düşünen, insanları
birbirine düşürecek işler yapan, ortalığı karıştıran.
Fırıldak çevirmek: Düzen kurmak, hileli iş görmek."Yine ne
fırıldak çeviriyorsun sen?"
Fırsat düşkünü: Çıkar sağlamak, kötülük yapmak için fırsat
kollayan kimse."Fırsat düşkünü insanlardan nefret ederim."
Fikir almak: Birinin düşüncesinden yararlanmak."Fikir
alınacak insanlar konularında ehil kişiler olmalı."
Fikir vermek: 1. Bir konuda düşüncesini bildirmek. 2. Bir
konuda yol gösterici bilgi edinmek."Nasıl yapmalıyım? Bana
biraz fikir versenize."
Fikir yürütmek: Bir konu üzerinde kendi düşüncesini
söylemek, tahminlerde bulunmak."Bu konuda fikir yürütmek
işime gelmiyor."
Fincancı katırlarını ürkütmek: Zararı dokunacak bir
kimsenin hoşuna gitmeyen bir davranışta
bulunmak."Kaymakamla konuşurken dikkatli ol, fincancı
katırlarını ürkütme sakın!"
Fink atmak: Hiçbir şeye aldırmadan gönlünce gezip
eğlenmek, şurada burada oynayıp zıplamak.
Fiskos etmek: Birilerinin bulunduğu bir yerde birkaç kişi
gizlice ve alçak sesle konuşmak."Utanmıyor musunuz bu
kadar kişi içinde fiskos etmeye?"
Fitil olmak: 1. Çok içip sarhoş olmak. 2. Aşırı ölçüde
kızmak."Fitil oluyorum şu adamın hareketlerine!"
Fitne sokmak: İnsanları birbirine düşürecek, aralarını
bozacak davranışta bulunmak, sözler sarf etmek.
Fiyat biçmek: Bir şeyin değerini belirlemek, para
karşılığını tespit etmek."Bu malın fiyatını biçmek o kadar
kolay değil."
Fiyatı dondurmak: Fiyatın yükselmesini önlemek, fiyatların
olduğu gibi kalmasını sağlamak."Belediye et fiyatlarını
dondurmaya yanaşmıyor."
Fiyat kırmak: Fiyatı birilerinin verdiğinden az vermek,
fiyatı düşürmek."Müteahhitlerden ikisi anlaşarak ihalede
fiyat kırma yoluna gittiler."
Fol yok yumurta yok: Ortada (bir konu ile ilgili) hiçbir
belirti olmadığı hâlde varmış gibi bir kuşkuya
düşmek."Henüz ortada fol yok yumurta yok, sen adama para
ödemeye kalkışıyorsun."
Fora etmek: Açmak, çözmek."Bütün yelkenleri fora ettik."
Formül bulmak: Bir çözüm, işi çözümleyecek çıkar yol
bulmak."Sabahtan beri bir formül bulmaya çalışıyorum,
sense yatıyorsun!"
Forsu kalmamak: Sözü geçmez olmak; bir konuda saygınlığı,
gücü kalmamak."Adamları arasında da forsu kalmayacak
onun."
Foyası meydana çıkmak: Yalanı, dolanı, hilesi, kötü
niteliği, kusuru ortaya çıkmak."Yakında onun da diğerleri
gibi foyası meydana çıkacak."
Fukara babası: Yoksulları koruyup gözeten, onlara yardım
elini uzatan, elden geldiğince yardım etmeyi seven kimse.
Funda demir etmek: Demir atma komutu vermek."Körfeze iyice
girince kaptan funda demir edin dedi."
Fütur getirmemek: Bezginlik getirmemek, umutsuzluğa
düşmemek."Sakın fütur getirme, göreceksin başaracağız."
|
|