|
Picasa Slayt ve Fotoğraf Programı
En Güzel
Paylaşımlar İçin Mail Grubumuza Üye Olun
DEYİMLER - D

D
Dağa çıkmak: Hükümete, kanunlara karşı gelerek dağlara
çekilmek, buralarda eşkıyalık etmek."Düğünü basanlar dağa
çıkmışlar."
Dağa kaldırmak: Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla
dağa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak."Eşkıyalar,
karakol komutanının oğlunu dağa kaldırmışlar; ne istedikleri
henüz belli değil."
Dağarcığına atmak: Yeni bilgilerini, eski bilgilerine
katmak; yeni bilgileri zihnine yerleştirmek."Öğrendiği her
yeni bilgiyi dağarcığına atmayı ihmal etmedi."
Dağdan gelip bağdakini kovmak: Daha sonradan geldiği bir
yere ya da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir
kişinin yerini almaya çalışmak."Şu densize bak hele, dağdan
gelip bağdakini kovuyor!"
Dağ doğura doğura fare doğurdu: Önemli gibi görünen
şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.
Dağlara düşmek: Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp
ıssız yerlerde yaşar olmak."Annesinin ölümünden sonra
dağlara düştü."
Dağları devirmek: Çok büyük güçlüklerin altından kalkmak,
ağır işleri başarmak."O, dağları devirir bir adamdır."
Dalavere çevirmek: Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş
yapmak; düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak."Yine bir
dalavere çevirmesin bu adam!"
Dal budak salmak: 1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2.
Soy ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak."Bu mesele
daha fazla dal budak salmadan hemen halledilmeli."
Daldan dala konmak: Çok sık, düşünce ya da konu
değiştirmek."Daldan dala konmayı bırak da bir işe sarıl
artık."
Dalına basmak: Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini
öfkelendirmek."Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!"
Dallanıp budaklanmak: Genişleyip yayılmak, gittikçe
büyüyerek karışık bir durum almak."İşi dallandırıp
budaklandırmada üstüne yok hani!"
Damdan düşer gibi: Aniden, yersiz olarak (söz
söylemek)."Damdan düşer gibi söz söyleyince ortalık
birbirine girdi."
Damgasını vurmak: Biri hakkında kötü bir yargıya
varmak."Allah`tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da
rezil olsun."
Damokles`in kılıcı: Kişiyi korku ve baskı altında tutan
büyük ceza tehdidi."Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip
durma öyle!"
Dananın kuyruğu kopmak: Olay patlak vermek, beklenen ve
korkulan sonucun gerçekleşmesi."Dananın kuyruğu bu gece
kopacak, inşallah hayır demezler."
Danışıklı dövüş: Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu
hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak
başkalarını aldatmak."Danışıklı dövüş insanların mertlik
anlayışını tamamen öldürdü."
Dara düşmek: 1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı,
tehlikeli bir durumla karşılaşmak."İyice dara düştük,
geçinmekte güçlük çekiyoruz."
Dara getirmek: Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman
ayıramamak."Biraz erken kalkalım da dara getirmeden yapalım
işi, güzel olsun."
Dar boğaz: Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici
kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum."Evel Allah bu
dar boğazı da aşacağız."
Dar hayat: Sıkıntılar, güçlükler, zorluklar içinde
sürdürülen hayat.
Darda kalmak: 1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı
çekmek."Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen
Ahmet, ödevini yapmayı hiç ihmal etmezdi."
Dar gelirli: Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak
geçimini sağlamaya yetmeyen."Dar gelirli ailelerin
çocuklarının çoğu okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar."
Darısı (dostlar) başına: "Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm
dostlarımın da kavuşmasını isterim" anlamında kullanılır.
Dar kafalı: Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık
olmayan."Dar kafalı insanlarla anlaşmak oldukça zordur."
Davul çalmak: Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde
ortalığa yaymak."Davul çalıp bizi elâleme rezil etti."
Defe (tefe) koymak: Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille
başkalarına anlatmak, alaya almak."Sakın söyleme, yoksa bizi
defe koyarlar."
Defterden silmek: İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz
olmak, unutmak."Ali`yi defterden iyice sildim."
Defteri dürülmek: 1. İşine son verilerek bir yerden
uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek."Onun da
defterini dürecekler yakında.
Defteri kapamak: İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu
işi yapmaz olmak. "O defteri kapadık biz, artık soru
sormayın.
Deli divane olmak: Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede
sevmek, ona tutkun olmak."Delikanlı o kız için deli divane
oluyordu."
Deli fişek: Atak, delişmen, delice işler yapan,
şımarık."Bırak artık şu deli fişek adamla arkadaşlık
etmeyi."
Deliksiz uyku: Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan
uyku."Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak
istiyorum."
Demir atmak: 1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun
süre kalmak."Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir
attılar."
Dem tutmak: Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik
etmek.
Denizden çıkmış balığa dönmek: Yeni bir işe, ortama, duruma
alışmakta zorluk çekmek."Eski işinden ayrılıp, yeni işine
başlayınca denizden çıkmış balığa dönmüştü."
Derdine düşmek: Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin
yollarını aramak."Sana ne ki o işin derdine düştün?"
Dert ortağı: 1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan
her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı
yakın dostu."Onlar yıllar yılı birbirlerinin dert ortağı
olarak yaşamışlardı."
Destan olmak: Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti
yayılmak."Karısına bağırdı diye annesini kapıya attı, bütün
civar köylere destan oldu."
Devede kulak: Bütüne göre çok ufak bir parça."Onun yaptığı
iş devede kulak kalır."
Deve kini: Bitmeyen, geçmeyen, unutulmayan büyük kin."Tam
anlamıyla bir deve kini besliyordu komşusuna karşı."
Deveye hendek atlatmak: Birisine yapılması çok zor, hemen
hemen yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak."Senin
yaptığın deveye hendek atlatmak, bırak şu garibin yakasını."
Devlet kuşu: Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk
getiren talih.
Dışı eli (seni) yakar, içi beni: "Dıştan görünüşü, herkesi
imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü,
sahibini üzücü" anlamında kullanılır."Ah bir bilseler işin
iç yüzünü, dışı eli yakar, içi beni."
Diken üstünde oturmak: Bir yerde tedirginlik duymak, her an
kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak."İnan, diken
üstünde oturuyorum şurada."
Dikine gitmek: İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak,
kimsenin uyarısına kulak asmamak."Biraz daha dikine giderse
başına büyük bir belâ gelecek bu çocuğun."
Dikiş tutturamamak: Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü
başarı sağlayamayıp uzun süre kalmamak."Bir şeyde dikiş
tutturamadı, şimdi boşta gezip duruyor."
Dikiz etmek: Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice
ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.
Dilden dile dolaşmak: Her yerde, pek çok kimse tarafından
bahis konusu olmak."Ata sözleri dilden dile dolaşarak
günümüze kadar geldi."
Dil dökmek: Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için
tatlı sözler söylemek."Peşine düşen çocuğu ne kadar dil
döktüyse de evde kalmaya razı edemedi."
Dil ebesi: Çok fazla ve esprili konuşan."Dil ebesi bir adam
o, sen onunla başa çıkamazsın."
Dile (dillere) düşmek: Hakkında dedikodu yapılmak."Allah
kimseyi dile düşürmesin, kadıncağız sokağa çıkamaz oldu."
Dile gelmek: 1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek.
2. Dile düşmek."Dile geldi dağlar, avuttu onu!"
Dile getirmek: 1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak,
anlatmak, açıklamak. 2. Birini konuşturmak."Hiç umulmadık
bir anda konuyu dile getirdi, hepimizin anlamasını sağladı."
Dile kolay: Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya
da katlanılması çok güç."Evet, dile kolay, haydi yap da
görelim."
Dili açılmak: Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan
kimse, birden konuşmaya başlamış olmak."Dili açıldı çok
şükür!"
Dili dolaşmak: Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle
söyleyeceğini şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade
edememek."Babasını aniden karşısında görünce dili dolaştı,
kekelemeye başladı."
Dili dönmemek: 1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi
becerememek, yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi
anlatamamak."İnşaallah dilim dönmeden meseleyi anlatır da
kurtulurum ondan."
Dilinden kurtulamamak: Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli
olarak, bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına
uğramak."Ne yapmalıyım da dilinden kurtulmalıyım onun?"
Dilinde tüy bitmek: Sık sık söylemekten bıkmak,
usanmak."Size söyleye söyleye dilimde tüy bitti."
Diline dolamak: 1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü
tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler
olmak.
Dilinin altında bir şey olmak: Bir kimsenin sözlerinden
açıkça söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak."Dilinin
altında bir şey olduğunu biliyorum ama bir türlü
söyletemiyorum."
Dilinin ucuna gelmek: 1. Tam söyleyecekken vazgeçip
söylememek. 2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine
unutuvermek."Dilinin ucuna geldi ama utandığı için
söyleyemedi."
Dilini tutmak: Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan
sakınmak, ölçülü konuşmak, rast gele konuşmamak."Dilini
tutmasını bilmeyenlerin başına neler geldiğini sana
söylemediler mi?"
Dilini yutmak: Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç
karşısında konuşamaz hâle gelmek."Korkudan neredeyse dilini
yutacaktı."
Dilin kemiği yok ya!: 1. Önceden söylediği sözü başka
biçimlere sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı
hatalar yapabilir, doğru ve yanlış herşeyi söyleyebilir.
Dili olsa da söylese: "Cansız nesneler, hayvanlar
konuşabilseler, bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi
olurdu" anlamında kullanılır.
Dili tutulmak: Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez
duruma gelmek."Sevinçten dili tutuldu bizim kızın."
Dili uzun: İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız
kimse."O uzun dilini bana kestirmeden çek içeri!"
Dili varmamak: Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak."Sana
git demeye dilim varır mı sanıyorsun?"
Dillerde dolaşmak: Her yerde kendisinden, ondan söz
edilmek."Cephede gösterdiği yararlılıklardan sonra adı
dillerde dolaşır oldu."
Dillere destan olmak: Bir olay veya nitelik halk arasında
yayılmak."Ona öyle bir oyun oynayacağım ki dillere destan
olacak!"
Diline pelesenk etmek: Bir sözü her zaman, yerli yersiz
tekrarlamak."Şey sözünü diline pelesenk etmişsin, her
cümlenin başında kullanıyorsun."
Dil uzatmak: Bir kimse veya bir şey için kötü söz
söylemek."Ben öğretmenime dil uzattıracak adam değilim."
Dil yarası: Acı, ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı
kırgınlık."Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez demişler."
Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak: Daha
iyisini elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de
yitirmek."Gel şu işten vazgeç, Dimyat`a pirince giderken
evdeki bulgurdan da olma."
Dinden imandan çıkmak: Çok sinirlenmek, öfkelenmek,
kızgınlık duymak."İnsanı dinden imandan çıkarıyorsun, yapma
şu hareketleri!"
Dinden imandan olmak: Dinî inancını yitirmek, mürtet olmak.
Dini bir uğruna: Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).
Dini bütün: Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye
çalışan, inancı sağlam olan, dinine çok bağlı."Her Müslüman
dini bütün olmak zorundadır."
Dipsiz kile boş ambar: Para, mal tutamayanın durumunu ya da
verimsiz, sonuçsuz bir işi anlatmak için
kullanılır."Memurların işi tam anlamıyla dipsiz kile boş
ambar, sıfıra sıfır elde var sıfır."
Dirlik düzenlik: Bir arada yaşayan, çalışan kimseler
arasında iyi geçim, güven, sevgi ve anlaşma hâli."Bir aileye
önce dirlik ve düzenlik gereklidir."
Dirsek çevirmek: Daha önce birlikte iş yaptığı, anlaştığı
kimseden, artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir
kimseyi kendinden uzaklaştıracak davranışlarda
bulunmak."Onun da dirsek çevireceğini hiç beklemezdim."
Dirsek çürütmek: Okumak, öğrenim görmek için uzun yıllar
çalışmak."Desene boşuna dirsek çürütmüşsün."
Diş bilemek: Öç almak, kötülük yapmak için fırsat kollamak;
öfkesini gösterir durum almak."Bana diş bilediği
bakışlarından belli."
Dişe dokunur: Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer,
önemli."Dişe dokunur bir iş yapmışsın, aferin çocuğum."
Diş geçirememek: Etkisiz kalmak, güç yetirememek, hükmünü
yürütüp sözünü dinletememek."Bir çocuğa diş geçiremiyorsun,
ne biçim annesin sen!"
Diş gıcırdatmak: Kızgınlığını, öfkesini kimi davranışlarıyla
belli etmek."Dediğini yaptıramayınca dişlerini gıcırdatmaya
başladı."
Diş göstermek: Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini,
saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit
etmek."Biraz diş göstersen hemen yola geleceklerdir."
Dişinden tırnağından artırmak: Yiyeceğinden, içeceğinden vb.
ihtiyaçlarından keserek zorla biriktirmek."Seni, dişimden
tırnağımdan artırdığım parayla okuttum!"
Dişine göre: Yapabileceği, gücünün yeteceği, becerebileceği,
uygun bir durumda."Tam da dişime göre, onu yenebilirim."
Dişini sıkmak: Darlığa, sıkıntıya dayanmak; her türlü
zorluğa katlanmak."Biraz daha dişini sıkmalısın, inşallah
yakında rahata kavuşacağız."
Dişini tırnağına takmak: Çok büyük zorluklara, sıkıntılara,
darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak."Biz bu
evi dişimizi tırnağımıza takarak yaptık, yıkmalarına izin
vermeyeceğim!"
Diş kirası: 1. Eskiden sarayda ya da konaklarda zenginlerin
iftara çağırdıkları yoksullara verdikleri armağan veya para.
2. Harcadığı emek dışında bir kimsenin fazladan sağladığı
çıkar.
Dişinin kovuğuna bile gitmemek: Çok az gelmek (yiyecekler
için)."Açlıktan kırılıyorduk, önümüzdeki yiyecekler
dişimizin kovuğuna bile gitmeyecek kadardı."
Diz boyu: Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için)."Çukuru
diz boyu kazmışlardı."
Diz çökmek: 1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim
olmak."Düşman askerleri önümüzde diz çökmüşlerdi."
Dize gelmek: Teslim olmak, boyun eğmek, yenilmek, güçlünün
buyruğunu kabullenmek."Bizim kitabımızda dize gelmek
yoktur!"
Dize getirmek: Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu
dinler duruma getirmek, boyun eğdirmek."İki saatte düşmanı
dize getirebiliriz."
Dizgini (dizginleri) ele almak: Yönetimi ele geçirmek, işi
kendisi yönetmeye başlamak."Dizginleri ele almazsak fabrika
kargaşa içinde boğulup kalacak, üretim yapılamayacak."
Dizginleri salıvermek: Başıboş bırakmak, sıkı tuttuğu
yönetimi gevşetmek."Yönetim, dizginleri salıverince insanlar
rahat bir nefes aldılar."
Dizini dövmek: Çok pişman olmak."Çocuklarını küçük yaşta
eğitmezsen sonradan dizini döversin."
Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek: Korkudan, heyecandan,
yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek."Yokuşu çıktım
ama dizlerimin de bağı çözüldü."
Dizlerine kapanmak: Yalvarmak, kendini küçük düşürecek kadar
çok yalvarmak, başını dizlerinin üzerine koymak."Göreceksin,
günün birinde dizlerine kapanacak babasının."
Dobra dobra söylemek: Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip
bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak."Dobra dobra konuşan
insanları severim."
Doğmamış çocuğa don biçmek: Henüz ele geçmemiş bir şey,
gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için
hazırlık yapmak.
Dokuz doğurmak: 1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca
ulaştırmak. 2. Merakla, heyecanla, sabırsızlıkla, sıkıntı
çekerek beklemek."İşe geç kalmıştı, yeni araba gelinceye
kadar dokuz doğurdu."
Dokuz köyden kovulmuş: Geçimsizliği, hatalı davranışları
yüzünden birçok yerden atılmış kimse.
Dolap çevirmek: Hile, düzen ve dalavere ile iş yapmak."Yine
ne dolap çeviriyor acaba?"
Dolma yutmak: Kanıp aldanmak."Ona dolma yutturacağını hiç
sanmam!"
Dolu dizgin: 1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2.
Önüne geçilemeyecek biçimde, çok fazla olarak."Kinlerimizi
dolu dizgin salıverdik düşmanın üstüne."
Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı: İçinden
çıkılamayan güç bir durum karşısında söylenir. "Her yolu
denedim, çözüm yolu bulamadım" anlamına gelir.
Domuzdan kıl çekmek: Sevilmeyen, eli sıkı olan, cimri bir
kimseden bir şey alabilmek."Domuzdan bir kıl koparmak
kârdır."
Don gömlek: Çıplak, üzerinde sadece don ve gömlek var
denilecek kadar soyunmuş hâlde."Adamı, don gömlek kalacak
kadar soydular."
Dostlar alışverişte görsün: Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor
görünmek, iş yapmak değil."Güya çalışıyor, dostlar
alışverişte görsün!"
Dökülüp saçılmak: 1. Bir şey uğruna fazla para harcamak,
masraf etmek. 2. Soyunmak, çok açık giyinmek."Düğün
yapıyorum diye sakın dökülüp saçılma, yoksa kendini
toplayamazsın."
Dört ayak üstüne düşmek: Tehlikeli bir durumdan hiç zarar
görmeden kurtulmak."Nasıl oluyor da, bu adam hep dört ayak
üstüne düşüyor?"
Dört başı mamur: Her yanı bakımlı, elverişli, güzel, tam
istenildiği gibi."Alırsam dört başı mamur bir ev alacağım."
Dört dönmek: Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş,
şaşkınlık içinde sağa sola koşmak, çare aramak."Kadıncağız
haberi alır almaz odanın içinde dört dönmeye başladı."
Dört elle sarılmak: Yapacağı işe büyük bir önem verip özen
göstererek girişmek."Başarılı olmak mı istiyorsun, dört elle
sarıl işine!"
Dört gözle beklemek: Özleyerek, çok isteyerek, büyük bir
sabırsızlıkla beklemek."Annemin yolunu dört gözle beklemeye
başladım."
Dudak bükmek: Umursamamak, beğenmemek, küçümsemek."Yeni
alınan elbiseye şöyle bir dudak büküp geçti."
Dudak ısırmak: Hayret etmek, şaşırmak."Beni karşısında
görünce dudağını ısıracak eminim."
Dudak ısırtmak: 1. Hayran bırakmak. 2. Şaşkınlığa, hayrete
düşürmek."Yazdığı son kitabıyla dudak ısırttı herkese."
Duman attırmak: Geride bırakmak, zor duruma düşürmek, birini
yıldırmak."Silâhını çeken komutan etrafa duman attırmaya
başladı."
Duman etmek: Bozmak, ortalığı dağıtmak, yok etmek; yenmek,
birine karşı başarı sağlamak."Askerler ortalığı toz duman
ettiler."
Dumanı üstünde: 1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok
yeni, üzerinden zaman geçmemiş."Şu elmalara bak, daha dumanı
üstünde bunların."
Duman olmak: 1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu, düzeni, işi
bozulmak. Kötü olmak."Çabuk duman ol buradan, gözüm görmesin
seni!"
Durduğu yerde: 1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla, hiç emek
ve çaba harcamadan."Adam durduğu yerde para kazanıyor,
anlamadım bu işi!"
Durup dinlenmeden: Sürekli olarak, ara vermeden, arka
arkaya."Yıllar yılı durup dinlenmeden çalıştım sizin için."
Durup dururken: 1. Birden bire, ansızın. 2. Hiç gereği veya
sebebi yokken."Durup dururken bir tokat attı arkadaşına."
Dut yemiş bülbüle dönmek: Susmak; konuşkanlığını, sevincini,
neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak."Onu dut yemiş bülbüle
döndürmezsem bana da Hasan demesinler!"
Düğüm noktası: Bir meselenin sonuçlandırılması için
çözülmesi, açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı."Biz
işin daha düğüm noktasını tespit etmiş değiliz ki!"
Düğün bayram etmek: Çok sevinç duymak, topluca neşeli bir
duruma kavuşmak."Ağabeyim savaştan sağ salim dönünce ailece
bayram ettik."
Düğün evi gibi: Çok kalabalık ve telâşlı görülen
yer."Hayrola, dün akşam sizin sokak düğün evi gibiymiş!"
Dümen çevirmek: Düzen kurup, hileli iş yapmak."Yine ne dümen
çeviriyorsunuz siz?"
Dümen kırmak: Yön değiştirmek.
Dümen suyunda gitmek: Birine bağımlı olmak, birinin tuttuğu
yolu izlemek, hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini
yapmak."Başkasının dümen suyundan gidenler kişiliklerini
bulamazlar."
Dünkü çocuk: Deneyimi az, toy acemi."Dünkü çocukların aklına
ihtiyacım yok benim."
Dünya başına yıkılmak: Dara düşmek, felâkete uğramak,
umutlarını yitirmek, çok üzülüp acı çekmek."Trafik kazasında
kocasını ve iki çocuğunu kaybeden kadının dünyası başına
yıkılmıştı."
Dünya bir araya gelse: "Bütün insanlar engel olmaya kalksa
bile, asla, hiçbir zaman, kim ne derse desin" anlamında,
yine bildiğini yapma durumu için kullanılır."Dünya bir araya
gelse de ben o adamla barışmam."
Dünyadan elini eteğini çekmek: Bir kenara çekilip toplum ile
ilişkisini kesmek, toplumun yaşayışına karışmaz olmak, daha
çok ibadetle meşgul olmak ve dünya işleriyle ilgilenmez
olmak."Bizim komşu her nedense dünyadan elini eteğini çekti,
görünmez oldu sanki."
Dünyadan haberi olmamak: Çevresinden, çağından ve çağının
getirdiklerinden, zamanında yaşanan hayattan haberli
olmamak."Sen dünyadan haberi olmayan bir adamsın, ne
anlarsın bu işten, lütfen karışma!"
Dünya gözü ile: Ölmeden önce, yaşarken."Dünya gözü ile
Almanya`daki kardeşimi bir daha görsem."
Dünyalar onun olmak: Oldukça çok sevinmek."Babası istediği
oyuncağı getirince dünyalar onun oldu sanki."
Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak: Dünyada insanın başına
neler gelebileceğini öğrenmek, zorluklarla karşılaşmak,
tecrübe kazanmak."Elbet sen de bir gün dünyanın kaç bucak
olduğunu anlayacaksın."
Dünyanın öbür ucu: Çok uzak yer."Ali de dünyanın öbür ucunda
oturuyor."
Dünya yıkılsa umurunda değil: Hiçbir şeyle ilgilenmemek,
umursuz olmak, sorumluluk duymamak."Sakın `dünya yıkılsa
umurumda değil` deme bana."
Dünyayı toz pembe görmek: İyimser olmak, üzücü durumlara
bile iyi gözle bakmak."Bırak artık şu dünyayı toz pembe
görmeyi, aç gözlerini!"
Düşe kalka: 1. İşi kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olarak
güçlükle, uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki
kurarak."Sokak serserileriyle düşe kalka iyice bozuldu,
sapıttı."
Düşeş atmak: Umulmadık bir başarı kazanmak."Düşeş attı bizim
oğlan, şimdi yanına da yaklaştırmaz kimseyi."
Düşman çatlatmak: Nisbet yapmak, iyi durum ve başarılarıyla
düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak."Düşman çatlatmakta da
üstüne yok senin!"
Düşman kesilmek: Düşman olmak, düşman gibi görünüp tavır
almak."Yalnız benim değil, bütün ailenin düşmanı
kesilmişti."
Düşünüp taşınmak: Bir meseleyi enine boyuna tartmak, konuyu
bütün yönleriyle incelemek, iyice düşünüp ona göre
davranmak."Acele etme, düşünüp taşın öyle karar ver."
Düşüp kalkmak: 1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek
dışı kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir
araya gelmek."Seni bu hâle getirenler düşüp kalktığın
arkadaşlarındır. Hâlâ anlamadın mı?"
Düttürü Leylâ: Gülünç, tuhaf, daracık ve kısacık giyinmiş
kadın."Sana hiç yakışmamış, düttürü Leylâ gibi olmuşsun."
|
|