ESKİ YUNAN VE LATİN EDEBİYATI:
Batı edebiyatının kaynağı Eski
Yunan ve Latin edebiyatlarıdır. M.Ö.9. yüzyıldan M.Ö. 2.
yüzyıla kadar süren Eski Yunan edebiyatının ana kaynağı da
Homeros’un İlyada ve Odise destanlarıdır.
Eski Yunan edebiyatı didaktik
türde HESİODOS; lirik türde SAPHO, PİNDAROS; fabl türünde
AİSOPOS gibi şairleri yetiştirdikten sonra M.Ö.5. yüzyılda
“altın çağı”nı yaşamıştır. Bu devrin önemli sanatçıları
şunlardır:
Tragedya’da: AİSKHYLOS (Agamemnon),
SOPHOKLES (Kral Oidipus, Elektra), EURİPİDES (Andromak,
Elektra)
Komedya’da: ARİSTOPHANES,
MENANDROS
Hitabet alanında:
DEMOSTHENES
Felsefe alanında:
SOKRATES, EFLATUN, ARİSTOTELES
Tarih alanında: HERODOTOS
M.Ö. 2.yüzyıldan sonra Eski Yunan
edebiyatı yerini Latin edebiyatına bırakır. Latin edebiyatı
Eski Yunan kültür ve sanatının etkisinde gelişen bir
edebiyattır. Bu dönemin önemli sanatçıları şunlardır:
Tragedya’da: ENNİUS
Komedya’da: PLAUTUS,
TERENTİUS
Şiirde: HORATİUS (Lirik
şair), OVİDİUS (Lirik şair), VERGİLİUS (Destan şairi)
Hitabet alanında: ÇİÇERO
(Nutuklar)
Felsefe alanında: SENECA
Tarih alanında: TACİTES
Eski Yunan ve Latin
edebiyatlarının mitoloji ile süslenmiş ürünlerinde doğa
güzellikleriyle birlikte “gerçek insanı” buluruz. Bu
ürünlerde insanların sevgileri, acıları, yiğitlikleri,
kinleri.....yer alır. Bu sevgiler, yiğitlikler, kinler ve
acılar da “yazgılarında” dönüp dolaşarak “İNSANCILIK”
(Hümanizm) ve “ERDEMLİ OLMA” düşüncesinde birleşirler.
5. yüzyılda Batı Roma
İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Avrupa’da, 11.yüzyıla
kadar sanat ve kültür alanında “öbür dünya” düşüncesinin
egemen olduğu ölü bir dönem başlamıştır.
11.yüzyıldan sonra kilise ve din
görüşünü her şeyin üstünde tutan , kişinin yaşam ve düşünce
özgürlüğünü kısıtlayan, edebiyatta ve sanatta “öbür dünya”
düşüncesini egemen kılan “ORTA ÇAĞ” başlar. Bu çağda görülen
doğa ve dinle ilgili yiğitlik öyküleri, halk ozanlarının aşk
ve yiğitlik konularında söyledikleri “BALATLAR” ve ulusal
destanlar dönemin başlıca edebiyat verimleri arasındadır.
Orta çağın büyük ozanı Rönesans’ın da hazırlayıcılarından
olan ve “İlahi Komedya” adlı eseriyle tanınan DANTE’dir.
Batı edebiyatında yenileşme,
bilim ve sanatta “YENİDEN DOĞUŞ” anlamına gelen “RÖNESANS”la
başlar (14.yüzyılın sonu, 15. ve 16. yüzyıllar).
Rönesans’la halk ve devlet
ilişkileri yeniden düzenlenmiş, kralların ve derebeylerin
dine dayalı sınırsız güçleri kırılmış, kişinin insance ve
özgür yaşama isteği gerçekleşme yoluna girmiştir. Böylece
uluslar edebiyatla, bu gerçeklere dayanan “insanca”
düşünceleri yayarak, kilise dili olan Latince’nin yerine
kendi ulusal dilleri ile güçlü yapıtlar ortaya koymaya
başlamışlardır. Bu dönemin ünlü sanatçıları şunlardır:
Şiirde: RONSARD
Romanda: RABELAİS, CERVANTES (Don Kişot)
Deneme
alanında: MONTAIGNE, BACON
Tiyatro
alanında: SHAKESPEARE [Hamlet, Macbeth, Othello,
Kral Lear, Romeo ve Juliet (Dramları), Venedik Taciri,
Hırçın Kız, Yanlışlıklar
Komedyası.......(Komedileri)]
Rönesans, 17.yüzyılın ortalarına
doğru “Klasisizm” akımının doğmasına yol açmış, böylece Batı
Edebiyatı birbirine tepki olarak ortaya çıkan akımların
etkisinde 20. yüzyıla kadar gelişimini sürdürmüştür.
BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR
KLASİSİZM
17. yüzyılda Fransa’da ortaya
çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul
edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve
esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu
ilkelere dayanır:
Sanat, “insan tabiatına” önem
vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser
“akıl” ve “sağduyu”ya dayanmalıdır. Eser, “dil”, “anlatım”
ve “şekil” de en olguna varmaya çalışmalıdır.
Klasikler, insanların her zaman,
her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını
kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler
yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli
değildir; çünkü bunlar değişkendir.
Bu akımda, sanatta mükemmeli
bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde
değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili
en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece
klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil
kullanmışlardır.
Sanatta sıkı kuralların bulunması
ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler,
“üç birlik” kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer,
zaman ve eylem birliği)
Eserlerinin kahramanlarını hep
soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin
sözlere de yer vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı
sıkıya bağlıdırlar.
Yapıtlarının etkileyici olmasını
, hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din
dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul
etmişlerdir.
Edebiyat türü olarak daha çok
tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi
benimsemişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Boileau (şiir)
La Fontaine (fabl)
Racine, Corneille
(trajedi)
Moliere (komedi)
Madame de La Fayette
(roman)
La Bruyere
(karakterleriyle)
Bossuet (hitabet)
“Klasisizm, geçici rağbeti
değil, sürekli rağbeti arar”. Andre Gide.
TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM
Türk edebiyatı Batı’ya
açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle
edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır.
Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”adlı
komedisi, La Fontaine’den yaptığı çeviriler ve
Ahmet Vefik
Paşa’nın
Moliere’den çevirileri, bu anlayışın ürünleri
olarak sıralanabilir.
ROMANTİZM (COŞUMCULUK)
1830’lu yıllarda klasisizme tepki
olarak doğmuştur.
Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla
bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. 1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi
çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı
olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı
amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup
özgürleşmesini savunmuştur.
Avrupa’da o zamana kadar
süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini
Shakespeare,
Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.
Klasik öğretinin bütün kuralları
yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık
mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya
da günlük olaylardan çıkarılmıştır. Tabiat manzaralarının,
yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer
verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi
bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın
islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır.
Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık,
romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir.
Yazarlar
eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar
karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır.
Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa,
yabancı
ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan;
duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık
dikkat çeker.
Zıtlıkların uyumunu ilke olarak
benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin... bütün
yönleriyle vermeye çalışırlar.
Klasiklerin önemsediği din
duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu
dindardır.
Din, her şeyin gelip geçici
olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu,
üzüntülü ve karamsardırlar.
Edebiyat dilindeki kalıplaşmış
kelimeler yerine,
günlük konuşma dilini kullanmayı
benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine
konu olarak almışlardır.
Genel olanın yerine özeli, tipin
yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en
belli başlı konular olarak dikkat çeker.
Bu akımda oyun türlerinden dram,
edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.
Başlıca temsilcileri:
Victor Hugo
(Sefiller. Notre Dame’in Kamburu, Cromwell, Hernani.......)
J.Jack Rousseau
(Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)
Goethe (Faust)
Lamartine (Greziella)
A. Dumas Pere (Üç
Silahşörler, Monte Kristo Kontu)
A. Dumas Fils
(Kamelyalı Kadın)ýý
Alfrede de Musset
(şiirleriyle)
Schiller (“Haydutlar”
adlı dramı ve denemeleriyle)
Lord Byron (Don Juan,
diğer şiirleriyle)
Chateaubrian
Puşkin
Shakespeare
Stendhal
(Romantizmden realizme geçmiştir)
Balzac (Romantizmden
realizme geçmiştir)
“Romantizm, ağlayan yıldız,
inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir”.
Musset
“Romanitzm, varlıkların
olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına
üzülmektir”.
A. Gide
TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM
Tanzimat edebiyatı dönemindeki
ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme
alınmıştır.
Namık Kemal roman ve
tiyatrolarıyla
Ahmet Mithat, ilk
romanlarıyla
Recaizade Mahmut
Ekrem,
şiirleriyle
Abdülhak Hamit,
tiyatrolarıyla
REALİZM (GERÇEKÇİLİK)
19. yüzyılın ikinci yarısında
romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış
bir akımdır.
1857 yılında Gustave Flaubert’in
“Madame Bovary” adlı romanıyla, realizmin, romantizm
karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir.
Realizmde, duygu ve hayaller
yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular
gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün
çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde
anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.
Bu akımda, gerçeğin anlatılması
için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini
etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam
ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist
yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.
Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler,
olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar.
Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar.
Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için
eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır.
Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri
için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.
Gerçekçi yazarların okuyucuyu
eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve
belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı
amaçlarlar.
Gerçekçi yazarlar, biçim
güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten,
özentiden kaçınmışlardır.
Başlıca temsilcileri:
Stendhal (Kırmız ve
Siyah, Parma Manastırı)
Balzac
(Goriot Baba,
Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)
G. Flaubert (Madame
Bovary)
Lev Tolstoy (Savaş ve
Barış, Diriliş, Anna Karenina)
Dostoyevski (Suç ve
Ceza)
A. Çehov (Vanya Dayı,
Vişne Bahçesi)
M. Şolohov (Ve Durgun
Akardı Don)
E. Hemingway (Çanlar
Kimin İçin Çalıyor)
J.Steinbeck (Gazap
Üzümleri)
Herman Melville (Moby
Dick)
Charles Dickens (Oliver
Twist, David Copperfield)
Gogol (Müfettiş, Ölü
Canlar)
Turganyev (Babalar ve
Oğullar)
M.Gorki (Çocukluğum,
Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken)
“Roman dediğin, bir uzun yol
üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin
maviliğini, bir bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında
birikmiş çamuru görürsün. Sonra da kalkıp heybesinde bu
aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası
çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle
çamurlu çukura bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını,
kokmasını, çamur çukurları meydana getirmesini önlemeyen
temizlik müfettişine ...”
Henri B.Stendhal
TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM
Recaizade Mahmut
Ekrem (Araba Sevdası)
Samipaşazade Sezai
(Zehra)
Nabizade Nazım (Kara Bibik)
Halit Ziya Uşaklıgil
(Mai ve Siyah,
Aşk-ı Memnu,
Kırık Hayatlar)
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak,
Yaban......)
Memduh Şevket Esendal
(Ayaşlı ve Kiracıları)
Reaşat Nuri Güntekin
(Romanlarıyla)
Refik Halit Karay
(Romanları ve hikayeleriyle)
Sait Faik Abasıyanık
(Roman ve hikayeleriyle)
NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)
19.yüzyılın sonlarına doğru
Fransa’da ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir
üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle)
olarak düşünülebilir.
Natüralizmi, realizmden ayıran
nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi,
doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı
sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm). Natüralistler
bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de
geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif
bilimlerle sanatı birleştirmeye çalışmışlardır. İnsanın
fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet
(soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır.
Ayrıca sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de
derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda kendilerini bilim
adamı, toplumu laboratuvar, insanı da
deneme, inceleme aracı
olarak ele almışlardır.
Natüralist
yazarlar insanı belli
koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını,
yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda
çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını
biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz.
Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı
“nesnel” bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple
de onlara “zabıt katipleri” yakıştırması yapılmıştır.
İnsan psikolojisiyle
fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için
eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok
ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da
betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak
dikkat çeker.
Realistlerdeki biçim güzelliği,
kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde
yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği
açık ve yalın bir dil kullanmışlardır.
Tiyatroda, kostüm ve dekora önem
veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir
kötümserlik havası hakimdir.
Başlıca temsilcileri:
Emile Zola (Meyhane,
Germiznal, Nana, Toprak.....)
Alphonse Daudet
Guy de Maupassant
Goncourt Kardeşler
“Roman anlatılmış ve tabiattan
çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler,
mazinin hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir”.
Goncourt Kardeşler
TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM
Bizim edebiayıtımızda doğalcılık
anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı
Hüseyin
Rahmi Gürpınar’dır. Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer
vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır.
PARNASİZM
Fransa’da şiir türünde ortaya
çıkmış bir akımdır. Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz
parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki
sentezinden oluşmuştur. 1886’da “Parnas” adlı derginin
yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham
perilerinin yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).
Parnasyenler şiiri salt biçim
olarak görürler. Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin
üstünde tutarlar. Yine aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok
önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır. Sözcüklerin
birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için
gerekli görmüşlerdir. Parnasizm, romantizme tepki olarak
doğduğu için bu akımda duygunun yerini düşünceler almış,
parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer
vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.
Şiiri, ışık, gölge, renk ve
çizgilerle sağlamayı düşünürler.
“Sanat, sanat içindir” görüşünde
olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar.
Tarihteki mutlu dönemlere duyulan
özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen
konulardır.
Parnasyenler Eski Yunan ve Altin
mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele
alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler taşır.
Başlıca temsilcileri:
Th. Gautier
T.D. Banville
François Coppee
J.Maria de Heredia
TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM
Bu akımın en belirgin etkileri
Tevfik Fikret’te görülür. Kimi yönleriyle
Yahya Kemal de bu
akımdan izler taşır.
SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında
parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem
vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti,
düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış,
duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra
göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları
arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış
gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani
insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir.
Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan
üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak
tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna
getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara
seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve
herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam
değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı
ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve
istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de
ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale
sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme,
bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin
en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı,
alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve
ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli
ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone”
nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok
serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Baudelaire
Rimbaud
Mallarme
Verlaine
Puşkin
TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı
Cenap
Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı
örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim’dir. Kimi yönleriyle
Cahit Sıtkı Tarancı,
Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu
akımın izlerini taşırlar.
“Şairin dili, düzyazı gibi
anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile
söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”.
Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)
1890-1910 yılları arasında
Fransa’da gelişmiş; edebiyatta, resimde, müzikte etkisini
sürdürmüş bir akımdır. Sembolizmle birlikte gerçeküstücülüğü
(sürrealizm) hazırlayan bir akım niteliğindedir.
Bu akımda dış dünya ile ilgili
gözlemlerin, sanatçının iç dünyasında oluşan değişik ruhsal
durumuna göre yansıtılması esas alınmıştır. Onlara göre
duyularımız dış dünyayı bize olduğu gibi değil, onun gerçek
görünüşünü değiştirerek ulaştırır. Bunun için de bizim
anlattıklarımız dış dünya değil, bu dünyanın hayalimizle
bezenmiş bizdeki izlenimleridir.
“Seyreyledim
eşkâl-i hayâtı
Ben havz-ı hayâlin
sularında,
Bir aks-i
mülevvendir onun’çün
Arzın bana ahcâr ü
nebâtı”
Ahmet Haşim (Mukaddime)
SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK)
20.yüzyılın başlarında Andre
Breton tarafından Freud’un görüşlerine (psikanaliz yöntemi)
dayanılarak açılan bir sanat akımıdır.
Gerçeküstücülüğün bilgi ve esin
kaynağı olan Freud’a göre, insanoğlunun dış dünyasından
edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu
istekler düş (rüya, yarı rüya) durumunda çözülerek ortaya
çıkar.
Sürrealistler, Freud’un bu
görüşünü edebiyata uygulamışlari bir anlamda bilinçaltının,
bilinç alanına olan egemenliğini savunmuşlardır. Dolayısıyla
içinden geldiği gibi yazmak bu akımın en belirgin
özelliğidir. Akılcılığın karşısındadırlar, geleneksel ve
biçime dayalı inanç ve değerleri düşünceden silmişlerdir.
“Gerçeküstücülük, ister söz,
ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek
işleyişini ortaya çıkarmak içim başvurulan, içinden geldiği
gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada
olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında
düşüncenin yazılışıdır”.
Andre Breton
Bu akımın Batı’daki en önemli iki
temsilcisi Andre Breton ve Paul Eluard’dır.
Bizim edebiyatımızda Oran Veli
Kanık’ın kimi şiirlerinde bu akımın izleri açıkça
görülmektedir.
Yeterli
Gelmedi mi Sorun Değil, Aşağıdaki Sayfalarımızı da
Ziyaret Edin :)